Okurlarımızdan - Aralık 2006

Ekimden Devrime

Onlarca ulusun hapishanesinden,

Milyonlarca ağız haykırıyorâ?¦

Sor bunların hesabını!

Haykırıyor ellerimâ?¦

Sor bunların hesabını!

Nasırlarım, yaralarım, eksilen parmaklarım kadar sor!

Haykırıyor gözlerimâ?¦

Sor bunların hesabını!

Yitirdiğim ışık kadar, göremediğim dünyam kadar sor!

Haykırıyor alnımâ?¦

Döktüğüm ter için,

Sor bunların hesabını!

Haykırıyor midemâ?¦

Açlığım kadar,

Sor bunların hesabını!

Haykırıyor dilim:

Sustuğum her saniye içinâ?¦

Sor bunların hesabını!

Haykırıyor damarlarım:

Akıtılan her damla kan için,

Sor bunların hesabını!

Açıldı bak gözlerim,

Bükülmüyor bileğim,

O büyük günün özlemiyle çarpar yüreğimâ?¦

Yürüyor büyük adımlar, büyük güne.

Yürüyor trenin sesi, devrimin çığlığı yürüyor.

Yürüyor gümrük, yürüyor posta, yürüyor telgrafâ?¦

İlk defa işçiler için yürüyor işlerâ?¦

Yürüyor Putilov,

Yürüyor tekstilci kadınlar,

Yürüyor Petrograd, yürüyor Rusyaâ?¦

Yürüyor diller:

'ekmek isteriz'

Büyüyor kavga:

'kahrolsun otokrasi'

Büyüyorâ?¦

'kahrolsun savaş'

Büyüyor dahaâ?¦

'yaşam hakkı, mülkiyet hakkından üstündür'

Yürüyor ayaktakımı,

Fabrikalardan, atölyelerden, evlerden, kışlalardan

Sokaklara çıkıpâ?¦

DEVRİME!

Beylikdüzü'nden bir kadın tekstil işçisi


Yeni vergiler ve zamlar bombalar gibi üzerimize yağıyor. En temel ihtiyaçlarımıza günden güne zam gelirken, aldığımız maaşlar ya sabit kalıyor ya da düşürülüyor. Hatta asgari ücretin bile fazla olduğu söyleniyor. Kiraya zam, elektriğe zam, ekmeğe zam, köprüye zam! Bir de bunlar yetmiyormuş gibi geleceğin işsiz işçileri olan çocuklarımızın okul masrafları belimizi büküyor. Hal böyleyken bakın patronlarımız bizlere nasıl nasihatler veriyor. Patronlar diyor ki; eğer maaşlarınızı beğenmiyorsanız yeteneklerinizi geliştirin ve farklı mevkilerde farklı gelirler elde edin. Peki, yetenekli olmak bizleri kapitalist sömürüden kurtaracak mı? Tabii ki hayır! Yetenekli makineciler de, tepesinde izlenme korkusuyla bunalıma girdiği kameradan, aynı anda üç makineyi çalıştırmaktan kurtulamıyor. Hangi iş kolunda olursa olsun yeteneğin patronların kâr hırsları için kullanıldığı sürece, kapitalist sömürüden asla kurtulamayacaksın!

Aslında yetenekliyiz; ama 10-12 saat kan ter içinde çalışmakta, işten atılma korkusuyla sabahın karanlığından akşamın karanlığına gün ışığına hasret kalmakta, insan olduğumuzu bile unutmaktayız. Duyarsızlaştırılmış, kanıksatılmış gözlerimizle gerçeklere değil havaya bakıyoruz. İlle de kafamıza mı düşmesi gerekiyor bombaların? Daha doğmamış çocuğun canını istiyorlar bizden. Bedeli bu olmamalı. Sıra bize geldiğinde yanımızda kimseyi bulamayacaksak eğer, kimin yanında olmamız gerektiğini iyi bilmeliyiz. Tarih göstermiştir ki ezilenler bir ayağa kalktı mı egemenler kaçacak delik arıyor. Gücümüzün farkına varmak için tarihten ders çıkarmalıyız ve bunun yolunun Marksizm ve sınıf olma bilinci olduğunu unutmamalıyız. Yılmadan usanmadan öğrenmeliyiz, çünkü sınırların olmadığı, sınıfların olmadığı, özgür bir dünyanın yolu buradan geçiyor.

İstanbul'dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Büyüyor!

Her günün sabahında, uzun iş yollarında akıyor zaman. Ne zamanın gidişini görebiliyor ne de zamandan geriye dönebiliyor insan. Bir koşuşturmacalar silsilesidir uzayıp gidiyor. Geçtiği yolları görmüyor, gördüğü yüzleri bilmiyor, bildiği yüzler günden güne yabancı; aynada her gün gördüğü yüz kimin? Bilindik, tanıdık yüzler var hafızasına kazınan; fabrikada çeliğin, ay sonunda patronun, meydanlarda, köşe başlarında, karanlıklarda namlunun yüzüâ?¦

Sabırlı olmayı öğütlüyor bazı inançlar, hak almayı değil!

Susmayı öğütlüyor ebeveynler, konuşmayı değil!

Kaderci olmayı ve boyun eğmeyi öğütlüyor idareciler, 'idare ediyorlar' hepimizi, idareâ?¦

Başka yolu olmadığını öğütlüyor kitaplar, başka yolu olmadığına inanmamızı isteyenler tarafından yazılanâ?¦

Diziliyoruz makinelerin önünde, hiç giyemeyeceğimizi bildiğimiz montlar üretiyoruz giyeni sıcacık tutan.

Alıyoruz elimize küreği kazmayı, hiç oturamayacağımızı bildiğimiz denize nazır villalar yapıyoruz.

İniyoruz madenlere, ellerimizi kollarımızı bağlayacakları zincirler için demir çıkarıyoruz.

Ekmekler üretiyoruz yiyemediğimiz, sebzeler yetiştiriyoruz tadını hiç bilmediğimiz, evlatlar yetiştiriyoruz adını koymadan savaşlarda yitirdiğimiz!

Ve birileri, yüzyıllardır sırtımızda kaşıyor göbeğini!

Oysa tükürsek boğacak kadar yakındık sonlandırmaya kara yazgıyı, silkelesek uçup gidiverecekti üstümüzden kan emen sinekâ?¦

Ama yapamadık; dilimize kilit vuruldu, kolumuza zincir, ayaklarımızda prangalar gezdirdik cilalı potinler yerine, üzerimize çöken karartıyı görmemek için gömdük başımızı toprağa, deve kuşundan acizdikâ?¦

Oysa tükürsek boğacak kadar yakındık sonlandırmaya kara yazgıyı, elimizi kaldırsak kaçacaktı meyvelerimizi eşeleyen kargaâ?¦

Ama yapamadık; kapatıldık zindanlara bir daha güneşi görmemecesine, arkadaşlarımız, sevgililerimiz, annelerimiz, kardeşlerimiz katledilirken meydanlarda ve köşe başlarında, evimizde televizyonlardan izledik kirletilişini tarihin. Deve kuşundan acizdikâ?¦

Oysa tükürsek boğacak kadar yakındık sonlandırmaya kara yazgıyı, elimizi uzatsak tutacak kadar yakınımızdaydı zafer;

Ve birileri hâlâ sırtımızda kaşıyor göbeğini!

Uzansak tutacak kadar yakınımızda zafer.

Büyüyor yıllarca sırtında sopa kırılan çocuk, büyüyor büyüdükçe biriktirerek; büyüyor son savaşını vermek için ve büyüyor son vermek için sömürüyeâ?¦

şişli'den MT okuru bir tekstil işçisi


Planlı Yaşamak

Bir zaman yolculuğudur hayatâ?¦ Rotasız bir gemide mi, yoksa nereye gideceği önceden belirlenmiş rotalı bir gemide mi yolculuk yapmak daha kolay ve anlamlı?

Gündelik yaşamın getirdiği koşuşturmalar esnasında, saatlerin hatta dakikaların nasıl geçtiğini anlayamayız bazen. Biz ona yön vermeden akıp gitmiştir. Ama nasıl ve ne şekilde? Oysa zamanın bu şekilde plan yapmadan akıp gitmesi bir kader değil! Zamanı örgütlemek, planlamak elimizde. Bu hiç de lafta kalacak bir düşünce değildir!

Kapitalist sistemde günde 10 saatini patrona ücretli köle olarak satan bir işçi 8 saatini uykuya ayırdı diyelim. Kaçımız kalan 6 saatin 1 saatini olsa dahi kendi devrimci faaliyetlerimiz için planlamayı düşünüyoruz? Amacı dünyayı değiştirmek olan bir devrimcinin zamanı planlı ve verimli kullanmaktan başka bir seçeneği yok, bu bir zorunluluktur. Gündelik işlerin arasında boğulmuş, önünü görmeyi bırakın, yarın ne yapacağını bilmeyen biri devrimci olabilir mi? Zaman geçtikçe rutinleşen gündelik işlerinden verimsizliğe saplanmaya başlar. Bu durum kişiyi apolitikliğe sürüklemekten başka bir şeye sebep olmaz.

Örneğin bir günde yapılması gereken üç farklı işimiz olsun. Eğer bu görevlerin ne zaman, nasıl yapılacağına önceden karar verip plan yapmazsak ertesi gün hiçbirinin yapılmadığını görürüz. Oysa programlı ve planlı davrandığımızda işler hızlı ve düzenli bir şekilde yapılmış olur. Böylece yaptığımız plan, işlerimize gerekli zamanı ayırmamızı sağlar.

Programsızlık aynı zamanda apolitikliğin bir göstergesidir. Politik düşünen biri önceden neyi, nasıl ve neden yaptığını planlayandır. Aksi takdirde rastgele davranır ve bu yüzden de önünü göremez ve sorunlarına politik tarzda yaklaşmayı öğrenemez.

Burjuvazi kendi egemenliğini sürdürebilmek için bütün zamanımızı bizden çalıyor. 24 saatin neredeyse yarısını emeğimizin karşılığını alamadan satarız. Evlerimize gelmek için yollarda harcadığımız zaman da cabası. Kahrolası trafik çilesini de unutmamak gerek tabii kiâ?¦

Kapitalist sistemin yaşamımız üzerinde planladığı zaman hikâyesi burada bitmiyor. Evinize yorgun bir şekilde attığınızda kendinizi piliniz bitmiş oluyor zaten. Ailemize, sevdiklerimize ayıracak ne zamanımız ne psikolojimiz kalmıştır artık. Eğer göz kapaklarımızı açık tutacak bir halimiz kalmışsa onu da burjuvazinin ideolojik aygıtı olan televizyona ayırırız ve kanepede sızıp kalırız. İşte dostlar, kapitalistlerin bize reva gördükleri ve yine kendi ideolojik zırvalarıyla doldurarak bize sundukları zaman dilimi!

Bir robot gibi ayarlanmış sanki. Oysa hepimizin dinlenmeye, sinemaya gitmeye, kitap okumaya, sevdiklerimizle güzel zamanlar paylaşmaya ihtiyacımız var. İnsan gibi yaşamak deriz ya! Hangimiz kapitalizmin insanı gün be gün ölüme sürükleyen bu lanet perdesi altında insan kalabilmeyi başarabiliriz?

Evet, kapitalizm hâlâ yıkılmayı bekliyor. O yüzdendir ki ZAMAN dediğimiz o değerli şeyi örgütlemek, planlamak zorundayız. Bunu hem kendi kişisel gelişimimiz hem de örgütlü mücadelemize olan inancımızla başarmak zorundayız. Bugünü, yarını planlı ve programlı bir şekilde örgütlemeden geleceğe sağlam adımlar atmamız güçleşecektir. Hadi o zamanâ?¦

Kızıl bir dünya için bugünü örgütle, çünkü o senin yarının olacak!

Bağlarbaşı'ndan bir sağlık işçisi


Sevgili Marksist Tutum okurları, merhaba!

Ben on üç yaşında, İstanbul Esenler'de oturan bir öğrenciyim.

Devrim, insanların güzel bir amaç için yaptıkları mücadeledir. Devrimciler devrimlerini kapitalist sisteme, haksızlıklara ve bunlar gibi durumlara karşı sürdürürler. Patronlar işçilere, emekçilere haklarını vermiyorlar. Onlara, bu kapitalist sistem denilen sistemde haksızlık yapıyorlar. İşçilere hakları verilsin diye devrim yapılır. İnsanların birlik ve beraberliği birbirlerine güç verir ve insanlar birbirlerine iyice tutunurlar ve birlikte kocaman bir aile olurlar. Aslında onlar devrim yoldaşlarıdır. Ben de bir çocuğum ve kendimi devrimci hissediyorum. Ben de o büyük ailedenim. Ben, çevremdeki kardeşlerim ve kuzenlerim beraber beş kişiyiz. Ben hepimizin devrimci olacağına inanıyorum. Dünyanın her yerinde işçiler ve emekçiler vardır. Dünyada çocuk işçiler de vardır. Bu çocuk işçilerin çalışması yasaktır. Ama bazı patronlar çocukların az ücretle çok çalışmasını isteyip çocukları çalıştırıyorlar. Çocuklar çok çalıştırıldığı için gözlerinin altı çöküyor. Çocuklar çok çalışmak istemez. Ama aileleri çalıştırır. Ailelerinin onları çalıştırmak için bir sürü sebebi vardır. Bunlar; anne-babalarının okuryazar olmaması, anne ve babasının geçim sıkıntısı yaşaması ve benzeri nedenlerdir.

Patron bu, hak düşmanı. Patron diye bir şey olmaması için, işçiler ve devrimciler bu kötü kapitalist sisteme ve faşistlere hayır demelidir. Haklıyız, haklarımız için mücadele edeceğiz!

Esenler'den MT okuru bir öğrenci


Merhaba Marksist Tutum okurları. Ben bir sınıfa ait olduğumu kavradıktan sonra (bunu da dergimiz ve arkadaşlarımızın emeği sayesinde becerebildim) dünyayı, yaşamı ve hayatın değişmez doğal yasaları olduğunu düşündüğüm her şeyi sorgulamaya başlayan bir işçiyim. Bu şansa sahip şimdilik görece az sayıdaki insanlardan biriyim. Yukarıda değindiğim gibi bunda dergimizin ve İşçi Özeğitim Gruplarının etkinliklerinin çok faydası oldu.

Benim kafamda yeni ufuklar açan son etkinliğimizden bahsetmek istiyorum. Bu etkinliği diğerlerinden ayıran bir fark vardı. Savaşın ve emperyalizmin yüzünü hiç bu kadar çıplak görmemiştik bizler. Sinevizyon gösterisi boyunca boğazımda bir yumrukla slaytları izledim. Bir ara etrafıma baktığımda herkesin aynı duygularla görüntülere baktığını fark ettim. Gözleri dolanlar, bakamayanlar ve donup kalanlar. O an aklıma şunlar geldi: kapitalizmin bütün ideolojik bombardımanına rağmen insan yine de insandı. Doğalarında bulunan o ulvi insani duygular körelmiş olsa bile hâlâ mevcuttu. Üzerlerindeki ölü toprağının silkeleneceği anı bekliyordu.

İşte arkadaş, bizim görevimiz tam da burada başlıyor. O körelmiş duyguları bilince çıkarma görevi bizim en önemli işimiz olmalıdır. İşimiz insanların zannettiği kadar zor değil. Kapitalizm artık pisliklerini saklayamıyor. Kendi sonuna doğru hızla ilerliyor. Fakat biz mücadele etmezsek kapitalizmle beraber bu mavi gezegen de, yaşam da yok olacak.

Gebze'den bir petro-kimya işçisi


Kavgayı düşlüyorum

Kavgayı düşlüyorum

Bire on bire yüz bire bine bedel

Toplanın ey bin yılların düşmanları

Akacak kanımız var

Yediden yetmişe

Kavgayı düşlüyorum

Çelikten atomdan öte

Ülkelerden kıtalardan öte

Vuruşulmakta an an.

Kavgayı düşlüyorum

İçinde barışı ve özgürlüğü

Doğuran devrimler düşlüyorum

Her renkten işçinin alınteri

Kan kırmızı damla damla

Damlayan.

Marksist Tutum okuru bir matbaa işçisi


Sekiz yıldır çuval fabrikasında çalışan bir kadın işçiyim. Çalışmaya başladığım zaman fabrikamız dört senelik yeni bir işyeriydi. İş bulduğum için çok mutluydum, çünkü parası güzeldi. On beş günde bir prim alıyorduk. Mesai de %100'dü. Üç sene sonra fabrika tam düzene girdi, pazarda yerini tuttu derken patron bizden ücretleri kısmaya başladı. Önce primimizi kesti, sonra cumartesi günlerini fazla mesaiden değil normal işgününden saymaya başladı. 2001'e kadar dört ikramiye alıyorduk. 2001'den sonra iki ikramiye vereceğini söyledi. Onu da bir sefer verdikten sonra ikramiyelerimiz mazi oldu. İşçinin kanını, canını, terini, çoluğunun çocuğunun nafakasını götürüp bir cipe yatırdı.

O zaman hepimiz korkmaya başladık. Kaynar suda biz de kaynayacaktık. Bütün haklarımız elimizden alınmaya başladı. Daha sonra aylıklarımızı da kesmeye başladı. Bu durum 6 ay sürdü. Çocuğa harçlık verir gibi haftalık para alıyorduk. Bu durum karşısında en sonunda eylem kararı aldık. Bir hafta boyunca makinaları kapatıp oturduk. Müdürümüz 'patronlar yurtdışında, üç ay gelmeyecekler, o yüzden paranız verilmeyecek' dedi. Biz de işyerinin kapılarını kilitledik. 'Biz açlıktan öleceksek sen de öl!' dedik. Beş dakika sonra müdür patronları fabrikaya getirdi. Patron bize her haftasonu içeride kalan maaşlarımızı vereceğini söyledi ve biz de kabul ettik. Daha sonra, o dönemde grevde olan kızımdan bu konularda bilgi almaya başladım. Çünkü bilinçli değildik. Bizler bilinçli olmadığımız için kandırılıyorduk. 2006'nın Mayıs ayında bize 'sizleri 1 ay ücretsiz izine çıkartıyorum' dendi. Bir de harçlık verince hepimiz kabul ettik. Daha sonra danıştığımız arkadaşlar hata yaptığımızı söylediler. Çünkü elimizde bir belge yoktu ve patron bunu çok iyi kullanabilirdi. Öyle de oldu. İşyerine noterle gittiğimizde müdür bizi içeri almadı ve işten çıkartıldığımızı söyledi. Hemen orada avukat çağırarak dava açtık.

Dava günü geldiğinde bile yine hiçbir şey bilmiyorduk. Avukat kapıda beklememiz gerektiğini söyledi. Gerek yok gelmenize dedi. Ama UİD-DER'den yanımızda olan birkaç arkadaş bize davamız sırasında içerde olmamız gerektiğini, böyle yaparak davayı ne kadar sahiplendiğimizi göstereceğimizi söylediler. Söyledikleri doğruydu. Bizler ne kadar bilinçli olursak o kadar iyi sonuçlar alırız. Patronlar bu konuda çok uyanıklar, çünkü onlar diğer deneyimlerinden dersler çıkartıyorlar ve ona göre yol çiziyorlar. Bizler de dersler çıkarmalıyız yaşadığımız sorunlardan, çünkü o zaman kazanırız.

Maltepe'den bir işçi


Ailenin Kutsallığı

Bugün burjuva düzen halen yerinde duruyorsa, bunu bir ölçüde de 'kutsal' aileye borçludur. Aile, bir kurum olarak burjuva düzenin yapıtaşıdır ve onun devamı için hayati bir önem taşır. Kapitalist sistem insanlığı uçuruma doğru sürükledikçe, bu sistemin devamı açısından ailelere düşen görev de artıyor. Yaşadıkları sistemde savaşlar, açlık, işsizlik vb. birçok soruna erken yaşlarında tanık olan gençlerin içlerinde büyüyen isyan duygusunun bastırılmasında ailenin rolü büyüktür. Örneğin çocuk, yaşananların kaderi olduğu ve dolayısıyla buna boyun eğmekten başka bir çaresi olmadığı veya bu tür sorunlara takılmayıp kendi paçasını kurtarması gerektiği yönündeki yanlış düşünceleri, ilk önce ailede anne ve babasından öğrenir. Oysaki kapitalizm altında işçi sınıfının çocukları için bireysel kurtuluş imkânsızdır.

Bizler işçi sınıfının evlatları olarak, sınıfsal değil de teker teker kurtulmanın hayallerine kapıldıkça aslında burjuvazi tarafından teker teker avlanmış olacağız. Çünkü burjuvazinin istediği tam da budur: Gençlere bireysel kurtuluş hayalleri aşılayarak onları örgütlü bir mücadeleden uzak tutmak. İşte aile de bu konuda burjuvazinin en büyük destekçisidir. Ailemizden bu temelde kopamadığımız sürece onlar tarafından sürekli sıkı bir denetim altında oluruz. Örneğin arkadaş çevremizin kimlerden oluştuğu, kimlerle buluşup nereye gittiğimiz, hangi kitapları okuduğumuz ailelerin en büyük ilgi alanlarına girer. Eğer onlar için ters bir durum söz konusuysa meselâ 'iyi aile' çocuklarıyla değil de politik insanlarla görüşüyorsan, arkadaşınla ders çalışmaya değil de politika tartışmaya gidiyorsan, derneklere gidiyorsan, örneğin 'şu Çılgın Türkler' kitabını değil de Marksist kitaplar okuyorsan sorun var demektir. Bu noktadan sonra ailenizin sizi kendi istediği şekle sokabilmesi için elinde birçok 'ikna' yöntemi vardır: Duygu sömürüsü yapmak, harçlık vermemekle tehdit etmek, evden atmakla korkutmak, hatta şiddete başvurmak.

Ailenin tek işlevi gençleri politikadan uzak tutmak değil elbette. Onlarca saat berbat koşullar altında çalışarak aldığı asgari maaşla ailesinin geçim yükünü tek başına omuzlarına alan işçi; çalışma koşullarına, maaşına, işine, patronuna yani aslında bu sisteme kusması gereken nefretini akşam eve geldiğinde ailesine kusar, özellikle de eşine. Öfkesini patronuna değil de ailesine yönlendiren işçi, patronlar için zararsızdır.

Sonuç olarak burjuvazinin 'kutsal' ailesi gençler için bir hapishane, ebeveynler içinse sisteme karşı olması gereken kinlerini birbirlerine kustukları bir tımarhanedir. Bizlere düşen görev burjuvazinin 'kutsal' ailesinin bağlarını güçlendirmek için değil, bu sisteme karşı devrimci mücadele bağlarını güçlendirmek için uğraş vermektir.

Yıldız Teknik'ten MT okuru bir öğrenci


Kapitalizmde Paran Yoksa Mezarda da Rahatın Yok!

Burjuvazinin, işçi sınıfının dirisine de ölüsüne de bir kâr aracı olarak baktığı bilinen bir gerçek. Her gün beslenemediği, sağlık hizmeti alamadığı, barınma ihtiyacını karşılayamadığı için ölen insan sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Ya bombaların yağdığı, vücutların, yüreklerin paramparça olduğu burjuvazinin hegemonya arenalarıâ?¦

Burjuvazi yalanlarla, acılarla, kanla besler sistemini. Bu sömürücü sınıf, eğitim sistemi, medya, aile, din ile işçi sınıfına ideolojisini pompalamaktadır. Burjuva ideolojisi, işçi sınıfı içinde mekanizmalarını güçlendirerek kapitalizmin devamlılığını sağlar. Burjuvazi sömürü düzenini devam ettirmek için, dini inançları da kendi çıkarına kullanır. Sınıfsal tepkilerin yokluğunu yaşadığımız bir kötü dönemden geçmekteyiz. 'şükret bunları bulamayanlar da var', 'isyan etme Allahın gücüne gider', 'kaderimizde ne varsa onu görürüz', 'bu dünya önemli değil, ahrette verecekler bunun hesabını', 'bu dünya geçici, Allah bunun hesabını sorar' ve haksız savaşlarda ölen işçi sınıfının evlatları için söylenen 'vatanı için şehit oldu' gibi söylemler, bilinçsiz, örgütsüz, dağınık, işçi sınıfının söylemleridir. Burjuvazi dine yüzyıllardır boşuna yatırım yapmıyor, bunu yapmakla emekçi kitleleri öbür dünya hayalleriyle oyalıyor. Oysa burjuvazinin başka dünyası yok, her türlü hesap kitabını bu dünyada görmekte.

Çarpıcı bir örneği, 'acaba diğer insanları da hiç düşündürür mü?' diye aklımdan geçirerek sizinle paylaşmak istiyorum.

Her gün yolumun üzerindeki bir mezarlıktan geçerken bütün mezar taşlarına bakmadan geçemiyorum. Bu mezar taşları nice insanların varlıklarını bizlere gösterme geleneğiyle süslenmiştir. İnançsal simgelerdir. Mezarlar, 'zavallı bu dünyada rahat edemedi mezarında rahat etsin' temennileriyle, mermerle çevrelenir.

Bir gün baktım ki yapılmış tüm mezarlar daha önce zaman zaman çaktırmadan kırılıp yeni mezar yerleri açılırken şimdi büyük bir yıkım başlamış. Mezarlık çıkışında rastladığım yazı beni oldukça şaşırttı. 'Defin işlemleri yapıldıktan 5 yıl içinde mezar yeri kullanım belgesi alınmayan ve üst yapısı yapılmayan mezarların mezar yeri kullanım belgesi hakkı kaybolur.' Yani düzenli bir para ödeyemiyorsan mezarında da 'öteki dünyanda' da rahat yok.

İşçi arkadaş! Sanma ki hesap başka dünyada. Hesap sorma zamanı şimdi, bu dünyada. Bu dünyadan başka dünya yok. Bu dünya bizim. Biz üretiyoruz tüm zenginlikleri. Acılar, umutsuzluklar, ölümler, yokluklar değil hak ettiğimiz. Hakkımız bu dünya ve bu dünyanın tüm zenginlikleri. Hesabımızı bu sistemden, soluduğumuz her gün yılmadan, bıkmadan sormalıyız. Her gün yeniden yeniden öğrenmeliyiz sınıf ideolojimizi, hücrelerimizi yeniden yeniden arındırmalıyız burjuvazinin yalanlarından. Her gün ve her gün uyandırmalıyız bir sınıf kardeşimizi bu derin uykudan, yalanlardan arındırmalıyız. Birer birer kapılarını çalmalıyız. Devrimci mücadelenin neferleri olmalıyız.

Topkapı'dan MT okuru bir sağlık işçisi


İşçi Sınıfı Bu, Geldi Mi Alıp Götürür!

Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır, Urfa, Muş, Mardin ve Mersin'de 40 kişinin ölümüne, 5 kişinin kaybolmasına, binlerce hayvanın telef olmasına yol açan, binlerce hektar araziyi sular altında bırakan bir sel felâketi yaşandı.

Yakınlarını, evlerini, tarlalarını kaybeden, karakışın ortasında selle boğuşan yüzlerce insan günlerce devletin gelip onlara yardım etmesini bekledi. Devlet yardıma gelmediği gibi devletin temsilcisi, burjuvaların katıksız uşağı başbakan afetten sonra öyle açıklamalar yaptı ki, afeti yaşayanlar, devletin ve burjuvaların gözünde zerre kadar bir değer taşımadıklarını bir kez daha anladılar.

Başbakan 'bölgeyi Genel Afet Bölgesi ilan etmeye gerek yok' diyordu. Geniş kapsamlı bir hasar tespit çalışması, ardından sel mağdurlarına gerekli yardımların yapılması, kentlerin altyapısının insanca yaşamaya uygun olarak yeniden inşası burjuva devlet için gereksiz masraflardan başka bir şey değildir. Başbakan bunu ortaya koymuştu aslında. Üstelik dahası da var. Başbakan baş 'bakan'lığını yaptı ve afete sadece baktı. Kriz masası kurmayı gereksiz bulan, eli kolu bağlı oturan bu zatı-muhterem, doğrusu yüzsüzlükte de sınır tanımıyordu: 'Bazı şeylerin abartılması bizi üzüyor. Sanki başka yerlerde doğal afetler görülmüyor. En gelişmiş ülkelerde bile böyle felâketler oluyor. Doğal afet bu, geldi mi alır götürür!'

Doğrusu bu afette doğal bir yan bulmak için çok uğraşmamız gerekir ama başbakanın sözleri çok doğal. Çünkü o, temsilcisi olduğu burjuvalar adına konuşuyor. Çünkü onun adına konuştuğu devlet bizlerin değil patronların devleti. Bu devlet, işçiler, emekçiler, ezilenler için değil sermaye için var. Bizlerin daha iyi bir yaşam sürmesi için hiçbir hizmet yapmayan, yaptığı her şeyin karşılığının fazlasını vergilerle burnumuzdan fitil fitil getiren bu devlet, sıra patronlara gelince nasıl da cömert davranır. Ucuz krediler, yeni yatırımlar için hibelerâ?¦

Ulaşım, sağlık, eğitim ve barınma gibi en temel ve insani ihtiyaçlarımız için bizi soyup soğana çeviren kim? Asgari ücrete zam yapmaya gelince aslan kesilip kükremeye başlayan devlet, meselâ sıra silahlanmaya gelince hiç masraftan kaçıyor mu? Bir yerde çığ, sel falan olsa imkânları el vermediği bahanesiyle oraya zamanında gidemeyen devlet, sıra işçilerin hak arama mücadelelerine gelince erkenden ve tam tekmil orada olmuyor mu? Hiç polisiyle, panzeriyle devletin sizden önce alandaki yerini almadığı bir mitinge katıldınız mı? Jandarmasıyla, polisiyle koşup yetişip müdahale etmediği bir grev, bir eylem duydunuz mu? Orada devletin fazlası vardır eksiği yoktur. İnsanca bir yaşam için su, kanalizasyon, yol, okul, park, hastane falan beklerseniz cevap hep aynıdır; 'her şeyi devletten beklemeyin!' Sıra baskı ve sömürüye gelince bu devlet her tarafa yetişir, beklediğimizden fazlasını verir. Bu devlet bizim devletimiz değil ve bize insani hiçbir şey sunamaz. Bu devlet var oldukça doğal afet geldi mi bizi gerçekten alır götürür. Başbakan doğru söylüyor.

Ama bizler bir doğrunun daha farkındayız. Biz işçi devletini kurduğumuzda, tarihin akışı değiştiğinde, burjuvaların hepsini alıp götüren bir sel olacağız. Başbakanımızın ömrü yeterse o gün ona ve onun gibilere diyecek bir çift lafımız olacak: İşÇİ SINIFI BU, GELDİ Mİ ALIR GÖTÜRÜR!

Kartal'dan Marksist Tutum okuru bir işçi