Okurlarımızdan - Aralık 2005
Merhaba Marksist Tutum ve okurları. Ben Gebze'de yaşayan bir işçiyim. Sizlerle yaşamımda bir ilk olan 'grev' ziyaretini paylaşmak istiyorum. Bu ziyaret yaşamımda birçok şeyin farkına varmamı sağladı. Kelimenin gerçek anlamıyla bir İşÇİ olduğumun bilincine ulaştım, artık dünyaya farklı bakıyorum. GREV bir okuldur derken sanırım anlatılmak istenen böyle bir şey. şimdi grev ziyaretimi anlatmak istiyorum. 19 Kasım tarihinde Serna-Seral işçilerini bir gurup arkadaşla ziyarete gittik. Grevci arkadaşların deneyimlerini dinledik, sorular sorduk. Bir işçi kadın, on beş yıldır çalıştığını, 43 yaşında olduğunu, yıllardır hiçbir sosyal hakkı olmadan sadece karnını doyuracak bir ücret aldığını anlattı. Bu zamana kadar seslerini çıkaramamışlar, çünkü patronun ve onun yalakalarının yalanlarına inanmışlar. 150'ye yakın işçinin çalıştığı bu tekstil firmasında ilk zamanlarda bilinçsiz ve örgütsüz işçi kardeşlerimiz burjuva sınıfı tarafından iliklerine kadar sömürülmüşler, tacize uğramışlar. Bir ay içerisinde yirmi gün sabaha kadar çalışmaları her şeyi ortaya koyuyor. Zaman içerisinde bilinçlenip örgütlenmek fikri işçi arkadaşların gündemine girmeye başladıktan sonra neleri başaracaklarını öğrenmişler ve sendikalaşmaya başlamışlar. Zorlu bir mücadelenin içine girdiklerinden eminmişler, çünkü tekstil sektörü farklı bir sektör, yılgınlığa kapılmadan sabırlı ve uzun soluklu bir mücadele vermek gerekiyor. Uzun ve çetin bir mücadelenin sonunda sendikalı olmuşlar. Fakat bunun bir başlangıç olduğunu, asıl mücadele bundan sonra başlayacağını, kan emici patronun sendikayı yok etme girişimlerine karşı durmak gerektiğini bilerek, ve öyle de yapmışlar. Sendika yetkisini aldığında toplu sözleşme görüşmelerine katılmışlar, görüşmeler istenildiği gibi sürmeyince grev sireni çalmaya başlamış. İşveren ise firmayı zararda gösterip lokavt kararı almış. İdari işlerde çalışanlar da dahil 150'ye yakın işçinin üretimde çalışan 72'si, başlayan grevle mücadeleye kenetlenmiş.
19 Kasımda yapmış olduğumuz bu ziyarette grev 65. günündeydi. O güne kadar umutlarını hiç yitirmeden örgütlenmişler. Samimi duygular vardı, birlik beraberlik vardı, sıcak bir ortam vardı, her şeyden önemlisi ne yaptığını bilen bilinçli bir işçi topluluğu vardı. Onlar bu grev sayesinde devletin, polisin, yasaların, sermayenin çıkarını koruyan kurumlar olduğunu gördüler ve şimdi biliyorlar ki dünya işçilerini iliklerine kadar sömüren sermaye sınıfı ortadan kalkmadan kurtuluş yok. Mücadeleleri bizlere birçok şeyi öğretiyor. Bu ziyaret bana çok şeyi öğretti. İşçi sınıfının bilimi olan Marksizmi öğrenmek su gibi ihtiyaçtır. Safımızı güçlendirmek için mücadeleye atılmalıyız.
Arkadaşlar sınıf bilinçli bir işçi olmak çok önemli, ne yaptığımızı iyi bilip öğrenmeliyiz ve diğer işçi kardeşlerimize de öğretmeliyiz. İşçi ile patron arasındaki farkın ne olduğunu bilmezsek kan emici sermaye kesimi bizleri istediği gibi sömürür. Bireyci, sadece kendini düşünen insanlar olmamalıyız. Dünya işçilerinin bir parçası olduğumuzu bilmeliyiz. Birlik olalım ve mücadeleye kenetlenelim. Biz işçiler olmadan hayat durur, bunu bilip dünyayı değiştirelim. Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok, kazanacağımız bir dünya var.
MARKSİZMİN IşIğIYLA MARKSİST TUTUM SAFINA KATIL
Gebze'den Marksist Tutum okuru bir cam işçisi
ODTÜ'de Kürt Halkıyla Dayanışma Eylemi
Ezilen Kürt halkının kendi kaderini tayin edemediği, işçi sınıfının kafasını bulandırmak üzere Kürt halkına düşmanlık temelinde milliyetçiliğin yükseltildiği bu topraklarda, pek çok insan gözleri kör, kulakları sağır yaşamaya devam ediyor. Ama bilmeliyiz ki bugün şemdinli'de, Mersin'de burjuva devletin terörüyle yıldırılmaya çalışılan sadece Kürt halkı değildir. Bu yaşananlar ve bu gelişmelere verilecek tepkiler hem Kürt halkının hem de Türkiye işçi sınıfının geleceğini belirleyecek.
21 Kasım Pazartesi günü, ODTÜ'de devrimci öğrenciler şemdinli'de yaşanan olaylarda burjuva devleti protesto etmek amacıyla yemekhaneden yurtlar bölgesine yürüdü. Saat 18'de toplanmaya başlayan değişik politik görüşlere sahip öğrenciler, 'devlet terörüne son, çeteler yargılansın' pankartının arkasında sloganlar atarak yürümeye başladı. Atılan sloganlardan bazıları şunlardı: 'Yaşasın Halkların Kardeşliği!', 'Yaşasın şemdinli Direnişimiz!', 'Kürt Halkına Özgürlük!'
Yurtlar bölgesine gelindiğinde, meşaleler yakıldı ve yurtta kalan insanlara çağrı başladı: 'Çetelere karşı ışıkları aç kapa!' Yurtlardan ışıkları açıp kapayarak, zafer işaretleri ile eyleme destek verildi. Yurtlar bölgesinde atılan turdan sonra 5. yurt önünde toplanan grup Kürdistan'da ve dünyanın diğer coğrafyalarında ölen devrimciler için bir dakika saygı duruşunda bulundu. Sonra hep beraber haykırdık: 'Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!'
Evet, bireysel bir kurtuluş olamazdı. Birbirine bağlı ortak kaderleri yaşayan halkların çocuklarıydık, siyam ikizleriydik biz: Kürt-Türk, Alevi-Sünni işçiler ve yoksullar...
Hepimizin desteğiyle o gün 5. yurt önüne bir çam fidanı dikildi. Devrimci ruhun/mücadelenin büyüyüp yeşermesinin simgesi, Uğur Kaymaz fidanı, devrimci mücadelede ölenlerin fidanı.
ODTÜ'den Marksist Tutum okuru bir öğrenci
Hacettepe Üniversitesinde Kürt Halkıyla Dayanışma Eylemi
İşçiler ve siyasal hakları gasp edilmiş Kürt halkı için, TC devletinin demokrasi söyleminin içinin ne denli boş olduğu, burjuva devletin kontrgerilla örgütünün şemdinli fiyaskosuyla bir kez daha gözler önüne serildi. Devrimciler için zaten açık olan bu gerçeklik, burjuva medyanın yoğun dezenformasyon çabalarına karşın, bu olayla, geniş kitlelerinde gündemine girmiş oldu.
Kürt halkına dönük bu saldırı karşısında, Kürt halkının yanında ve taleplerinin arkasında olduğumuzu göstermek üzere Ankara'da yapılan eylemlere Marksist Tutum okuru öğrenciler olarak bizler de katılıyoruz. Bunlardan biri de 28 Kasım pazartesi günü Beytepe Kampüsünde gerçekleştirildi. Edebiyat fakültesinin önünde 100 civarında öğrenci toplanıp yemekhane önüne kadar sloganlarla yürüdük. 'Yaşasın Halkların Kardeşliği', 'Yaşasın şemdinli Direnişimiz', 'MGK, MİT, CIA, Kontrgerilla, Bu Abluka Dağıtılacak', 'Yaşasın Devrimci Dayanışma' en çok atılan sloganlardı. Büyük bir coşkuyla atılan bu sloganlarla geldiğimiz yemekhane önünde devrimci grupların birlikte hazırladığı bir bildirinin okunmasıyla eylemimizi bitirdik.
Bizler biliyoruz ki, Kürt halkına doğrultulan silahlar bize de doğrultulmuştur. Kürt halkı özgür olmadıkça bizim özgürlüğümüzün önündeki engellerden en önemlisi de varlığını sürdürecektir. Bu yüzden bulunduğumuz her yerde Kürt halkıyla dayanışmamızı yükseltelim.
DERİN DEVLET, BURJUVA DEVLETTİR. KAHROLSUN BURJUVA DEVLET!
KAHROLSUN şOVENİZM! KÜRT HALKINA ÖZGÜRLÜK!
Beytepe Kampüsünden Marksist Tutum okuru öğrenciler
Bu sene de öğrenim yılına sürprizlerle girdik; kameralar, turnikeler... Bir de buna geleneksel olarak düzenlenen açılış şenliğinin yasaklanması eklendi. Rektörlüğe başlar başlamaz üniversitede siyaseti bitireceğim diyen Mesut Parlak, öğrencilerin en doğal hakkı olan şenliği sakıncalı bulduğu için yasaklamıştı. Sorunların hiçbirine somut bir çözüm getiremeyen bir yönetimden böyle saçma yasaklar gelmesi bizleri tabii ki şaşırtmadı. Elbette bu engellere rağmen devrimci öğrenciler olarak bu şenliği yapmaya kararlıydık. şenlik günü geldiğinde ise ses sistemleri içeri alınmak istenmedi ve buna benzer engellemelerde bulunuldu. Ama yürüttüğümüz mücadeleyle bunun da üstesinden geldik. Çabalarımızın sonunda şenlik başlayabilmişti ve Hergele Meydanını yüzlerce öğrenci çoktan doldurmuştu bile.
Birçok sanatçı ve grubun katıldığı şenlik halaylarla türkülerle çok güzel geçti. Burada bir kez daha anladık ki her şey bizim mücadelemizle gerçekleşebilir; bunun için mücadelenin içinde olmak zorundayız. Yoksa burjuvaların yasaklarına, baskılarına boyun eğmeye mecbur kalırız.
İstanbul Üniversitesi'nden bir öğrenci
Ben tekstil sektöründe çalışan bir işçiyim. Ağırlıklı olarak penyede çalışıyoruz. Günde yüzlerce kıyafet üretip, giyim mağazalarının vitrinlerini süslüyoruz. Ama o vitrinlerden istediklerimizi kolayca alamıyoruz. Günde yüzlerce tişört üretmemize rağmen bir tanesini almak için bir günlük çalışma ücretimiz maalesef yetmiyor. Biliyorum ki, bütün işçiler aynı çelişkiyi yaşıyor. Ürettiğine sahip olamamanın çelişkisini. Çünkü kapitalist bir sistemde yaşıyoruz. Kapitalistler bir sürü reklâm, sözde indirim ve taksit kampanyalarıyla her gün bizi kandırmaya çalışıyorlar. Bize verdikleri üç kuruşu bizden almak için bütün kapitalist firmalar birbirleriyle yarışıyorlar. Ve birçoğumuz gündelik yaşamın akışı içinde maddi zorluklarımızı unutup, sözde kampanyalara kanıyoruz. Bazen ihtiyacımız olan, bazen de ucuzluk dönemlerinde 'bu kadar ucuzunu bir daha bulamam' deyip o an ihtiyacımız olmayan şeyleri alıyoruz. Her aldığım şeyde 'kahrolası kapitalizm gene kandırdı beni' diyorum ve kendime kızıyorum. şimdi grevdeyiz ve bütçelerimizi ve grev fonunu oluştururken planlı davrandık. Grev süreciyle birlikte kapitalist sistemi ve onun insanları nasıl tüketime özendirdiğini çok daha iyi anladık.
Burjuvazi sınırsız alışveriş özgürlüğünü kullanıyor. Biz işçilerse kendimizi birçok şeyden kısıtlayarak asgari ücretle yaşamaya çalışıyoruz. Çoğu kez mağazaların vitrinlerinden bakıp alamadan geri dönüyoruz. Geri dönmediğimiz anlar ise paramızın çıkışmayıp ellerimizin kredi kartlarına uzandığı anlardır. Bizleri asgari ücretle çalıştırıp kredi kartlarıyla borçlandırmasını onlar çok iyi biliyorlar. Biz ise çok iyi kanıyoruz. Ödeme günü geldiğinde ise burjuvazinin bankalarına nasıl ödeyeceğimizi kara kara düşünmek zorunda kalıyoruz. Burjuva sistem bizi borç mekanizmasıyla avucunun içine almış durumda. Bizler sistemi sorgulamayan bilinçsiz işçiler oldukça sermaye sırtımızdan kâr etmeye devam edecek.
Bu sistemin, yani kapitalizmin, bizleri kandırmaması için bu sistemi çok iyi kavramamız gerekiyor. Hatta bu sistemi devirip yerine herkesin eşit şartlarda yaşayabileceği sosyalist bir dünyayı kurmamız gerekiyor. Aksi halde bu sistem bizi yok edecek. Bu sistemi yıkmak için, insanca yaşanacak bir dünya için öğrendiğimiz Marksist fikirleri etrafımızdaki insanlara anlatmalı ve onları örgütlemeliyiz.
Yaşasın örgütlü mücadelemiz!
grevci bir tekstil işçisi
Yaşadığımız süreçte tüm dünyada olduğu gibi TC sınırları içersinde de işçi sınıfının mücadeleyle kazanılmış haklarına yapılan saldırılarla karşı karşıyayız. Burjuvazi bu saldırıları bize yutturabilmek için kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarlarıymış gibi göstermek zorunda. Bunun en etkili araçlarından biri de milliyetçiliktir. 'Vatan, millet, Sakarya' edebiyatıyla sanki her şeyi bizim için yaptıkları havasını yaymaya çalışıyorlar, 'kendimiz için bir şey istiyorsak namerdiz!' diyorlar. Köşeye sıkıştıkları her an imdatlarına vatan, millet kavramları yetişiyor. Bu yüzden, işçi sınıfının mücadelesinde büyük yanılgıya ve sapmalara yol açan ve bu mücadelenin önündeki engellerden biri olan milliyetçilik mikrobunu iyi tanımamız gerekir.
Hepimizin yaşadığı gibi ben de 'bayrak, vatan, devlet, sınırlar' gibi terimlerle küçüklüğümde tanıştım. İlkokula adım attığım günden itibaren, hemen herkes gibi, İstiklal Marşı, 'Türküm doğruyum', 'ne mutlu Türküm diyene' diye diye yetiştirildim. Dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülkede olduğum her defasında beynime işlendi. Okul yıllarımda tanıştığım milliyetçi duygular, okul bittikten sonra arkadaş çevremin de etkisiyle iyice artmaya başladı. Aşırı sağ milliyetçi örgütlenme çalışmalarında bulundum. Bunların ayak işleri diye tabir edilen çek-senet tahsilatı ve adam korkutma vs. işlerde yer aldım. Bu dönemde gündemdeki birçok olayda da milliyetçilik temelinde çok büyük tepkiler verdim. Kürtlerin özgürlük hareketini terörizm ve bölücülük, Türk-Yunan hükümeti arasındaki sorunları Türk-Yunan gerginliği olarak gördüm. Okul yıllarım ve gençliğim böyle geçti. Daha sonra bir tekstil fabrikasında çalışmaya başladım. Bu fabrikada Kürdü, Lazı, Türkü, Alevisi, Sünnisiyle her kesimden insanlar çalışıyordu. Kısacası benim gibi milliyetçi insanların her an tartışma çıkarabileceği bir ortamdı. Uzunca bir süre böyle kavgaların içinde kaldım. Hiç unutmam bir radyo kanalı yüzünden bile arkadaşlarla kavga eder tartışırdık. Ta ki, patronun zam yapması gereken zaman geldiğinde patron 'zam yapmıyorum' diyene kadar kafamda hiçbir soru işareti yoktu. Herkes gibi ben de zam alamadım. Patronun karşısına çıkıp 'zam istiyorum, bu benim hakkım ve emeğimin karşılığını istiyorum' dedim ve işten atıldım. Daha sonra da girdiğim birçok işte bununla karşılaştım. Örgütlü mücadelenin ne olduğunu bilmediğim için hep bireysel hareketlerde bulundum. Çalıştığım hiçbir işyerinde bir örgütlü mücadelenin içinde olmadım. Hepsinde bölünmüşlük had safhadaydı. Çünkü sistem tarafından bu ayrımlar çok iyi kışkırtılıyordu. '80 sonrasında, kardeşin kardeşe güvenmediği bir ortam çok iyi hazırlanıp yaratılmıştı. Benim de milliyetçi fikirlerle bunu görmemin imkânı yoktu ve göremezdim de!
İnsanlar ortak mücadele doğrultusunda örgütlenmedikçe ve gözlerini bir perde gibi örten milliyetçilikten sıyrılmadıkça, bu sömürü sistemi devam edecektir. Sınıf hareketinin çok zayıf olduğu bu dönemde çok büyük yanılsamalara yol açan milliyetçilikten bir an önce kurtulmalıyız. Bu sömürü sistemi ayırt etmeden hepimizin kanını emmektedir. Sermaye vatan, millet demeden tüm dünyayı dolaşmıyor mu? Biz niye kendimizi sınırların içine hapsedip milliyet, yurt, vatan, bayrak gibi terimleri yüceltiyor ve onun için savaşıyoruz? Bizim vatanımız bütün dünyadır.
Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
Merhaba dostlar ben sanayi bölgesinde gıda üzerinde çalışan bir dostunuzum. Size burjuvazinin nasıl örgütlü olduğunu, kendi çıkarları söz konusu olduğunda nasıl bir araya geldiğini anlatmak istedim. Bu bizim de, nasıl, kimlere karşı, neden örgütlenmemiz gerektiğinin ufak da olsa bir göstergesidir. Tanık olduğum bir olayı tüm işçi kardeşlerimle paylaşmak istedim.
Trafik kazası geçiren bir işçinin nasıl patronların gözünde değersiz olduğunu bir kez daha anlamış oldum. Bu işçinin sakat kalmasına rağmen baskılar sonucu tedavisi yarım bıraktırılarak işbaşı yaptırıldığını görünce patronlardan bir kez daha tiksindim. Bu arada işçi kardeşimize vurup kaçan şahıs da 400 kişilik bir tekstil firmasının sahibiydi. Kendisi aylardır işçilerinin maaşını ödemiyordu. Bu adam, sakat bıraktığı işçinin patronuyla anlaşarak, işçiye vereceği parayı kendi sınıfından birine iş karşılığı ödemeyi tercih etti. Bu arada sakat işçinin yasal haklarından vazgeçmesi için yapılan baskılar ve onu yıldırmak için üç ay maaşının ödenmemesi işin başka bir boyutu. Sonunda işçi, yapılan baskılardan yılarak, birikmiş kira borçları karşılığında bir meblağa razı edildi, tabii bütün yasal haklarından vazgeçtiğini ifade ettiği bir yazıya imza atarak. Sonuç olarak işçilerin neden örgütlenmesi gerektiğini bir kez daha anlamış bulunmaktayım. Birleşmediğimiz takdirde sürekli sömürülmeye mahkûmuz. Sömürüsüz ve sınıfsız bir toplum için daha çok mücadele etmeliyiz. Yaşasın dünya işçilerinin birliği!
Bayrampaşa'dan bir Marksist Tutum okuru
Merhaba, Marksist Tutum okuyucuları. Ben bu dergiyi ilk sayısından beri alıyor ve okuyorum. Kendi yaşamımda bu dergi önemli bir yer tutmaya başladı. Marksist Tutum sayesinde kendimi daha gelişmiş hissediyorum. Marksist Tutum sayesinde işçi sınıfının mücadele bayrağını yükselteceğimize olan inancım daha da pekişti.
Ben, başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Bundan üç yıl önce, bir özel üniversitede temizlik elamanlığı yapıyordum. Oradaki işçileri örgütlemeye çalıştığım zaman patron beni yanına çağırıyor ve başka bölümlere atmaya çalışıyordu. 1 Mayıs'a katılabilmek için, patrona cenazem var diyerek o gün işe gitmedim. Ondan sonraki günlerde patronun tavrının biraz daha değiştiğini gördüm. Patron yalan söylediğimi anlamıştı ve o gün işe gitmediğim için o ayki maaşımdan bir günlük yevmiyemi kesti.
Bostancı'da Serna tekstil işçilerini ziyarete gittik. İşçi kardeşlerimizin başlatmış olduğu haklı greve dayanışmamızı sunduk. İşçi sınıfının birleştiğinde ne kadar büyük bir güç olduğunu bir kere daha gördük. Grevdeki işçilerle halaylar çektik, sloganlar attık, marşlar söyledik.
Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!
Bağcılar'dan bir Marksist Tutum okuru
Selam arkadaşlar. Ben ilkokula giderken bana büyüyünce ne olacaksın diye sorarlardı, en çok hemşire ya da öğretmen olmak istediğimi söylerdim. Çünkü o mesleklerin de işçi olduğunu kavrayamazdım. Ekmek elden su gölden diye düşünürdüm. Fakat yaşam koşulları benim ne hemşire ne de öğretmen olmama izin verdi. Para yüzünden okutmadılar, doğru tekstile. Kız çocuğu okumaz, okuyup da ne yapacaksın, başımıza avukat mı olacaksın vb. Küçük yaşta çalışmaya başladım; ezilmeye, sömürülmeye daha neyin ne olduğunu bilmeden başladım. Beni nelerin beklediğini, iş koşullarının ne kadar zor olduğunu, ne kadar ağır bir yük altına girdiğimi o zaman anladım. Ve hep sorguladım, ailemi suçladım, beni neden okutmadılar diye. Halbuki suç ailede değil kapitalist sistemdeydi. Aileler de bu sistemle bütünlemişlerdi. Burjuva sistem tümünü esir almıştı. Ama benim içimde bir hınç vardı ve hep şunu söylerdim: beni okutmadılar ama ben boş durmayacağım mutlaka bir şeylerle uğraşacağım. Azimliydim de. Ve nihayetinde Marksist Tutum'la tanıştım. Yavaş yavaş, kavraya kavraya, adım adım öğrenmeye başladım. Bu sistemde okusan da işsiz ve açsın, okumasan da. Yani okusaydım pek bir şeyin değişmeyeceğini şimdi daha iyi anlıyorum. Sonuçta ne yaparsan yap yine sömürülen bir makinesin. Kapitalizmin bir üretim aracısın. Bir makine parçası kadar değerinin olmadığını, her şeyiyle seni güdüp yönettiğini, bir robot gibi işyerine bağladığını, televizyona kitlediğini, gözünün açılmasına fırsat vermediğini görüyorsun. Evet Marksist olmak kolay değil, çünkü bu kapitalist sistemde büyümüşsün, seni köreltmiş. Mutlaka yol ayrımına geliyorsun ve ben de yol ayrımına gelmiştim. Kafam almıyordu, kapitalizmi yaşamından bir anda söküp atamıyorsun, kitap okuma yerine dizi izlemeyi tercih ediyordum. Hani derler ya şeytan dürtüyor, bence kapitalizm dürtüyor işçileri. Kafam çok karışmıştı.
Bir süre sonra çalıştığım yerde aylıkları geç vermeye başladılar. Haddinden fazla mesai vardı. İşçilerin boğazına kadar gelmişti artık. Zeminsiz, örgütsüz, bilinçsiz bir direniş patlak verdi. Her şey bir anda oldu, herkes patronlardan, müdürlerden korkmadan patır patır haklarını dile getirebildiğini gördü. Patronun karşımızda hiçbir şey yapamadığını gördük ve yine yüzümü Marksist Tutum'a döndüm. Bir laf vardır kanına işlemiş derler, benim de bir kere kanıma işlemişti. Marksist Tutum düşüncelerimi değiştirmişti. Mutluluğumun, huzurumun işçi sınıfıyla bütünleşerek olabileceğini şimdi daha iyi anlıyorum. şimdi daha net ve daha kararlıyım. Sonuçta dünyanın neresine gidersek gidelim bizler işçiyiz ve kapitalizm her yerde var. Tek kurtuluşumuz işçi sınıfının var olan sisteme karşı bütün gücüyle mücadele etmesinde. Biz ne kadar uyursak kapitalizm o kadar uyanıktır. Hep diyoruz, demeye de devam edeceğiz:
KURTULUş YOK TEK BAşINA, YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ!
YAşASIN DÜNYA İşÇİ SINIFI!
Yenibosna'dan bir işçi
Günümüz gericilik koşullarında kapitalist sömürü sisteminin kendi çıkarları doğrultusunda yarattığı egemenliğin tam da karşısında bileğinin gücüyle dimdik duran işçi sınıfının bir bireyi olarak merhaba.
Öncelikle çalışan-üreten işçi olmanın onurunu ve haklı mücadele tarzını, sınıf örgütlülüğünü, birlikte hareket etmenin önemini benimseten, işçi sınıfının çıkarlarının ne denli önemli olduğunu kavratan Marksist Tutum'a ve yürekli çalışanlarına iyi ki varsınız diyorum.
Önceleri sınıf bilincini tanımayan ve taşımayan, ekmek parası derdine düşmüş, geçinme derdiyle uğraşan milyonlarca işçiden biriydim. Belki de çarpık düzenin bir parçasıydım, yani sistem içerisinde varolabilme savaşı veriyordum. Fakat bilinç yangını alev aldıkça işçi olmanın gerçek anlamını daha iyi anlıyor ve savunuyorsunuz.
Sosyal hakların gasp edildiği, ucuza çalışıp ağızlara bant çekilmesinin alışılageldik bir uygulama olduğu, çalışma koşullarının ağır olduğu, ucuz insan pazarı diyebileceğimiz bir işkolunda, tekstilde işçiyim. Her gün yaklaşık otuz kilometre yol gidip günde on saat ayakta çalışıyorum. Çoğumuzun sigortası dahi yok. Buna karşın işverenin endamlı bir şekilde aramızda dolaşması hiç eksik olmaz. Burjuvanın, emeğimin üzerinden pervasızca kâr edip rant sağlaması onlarla mücadelede kaçınılmaz haklılığımı gösteriyor.
Yakın bir zamanda aramızdan iki arkadaşımız yok yere işten çıkarıldı. Bu durum karşısında onların tekrar işe alınmasını istedik, buna karşılık olarak biz de işten çıkarılmak istendik, ama yapamadılar. Çünkü, bizi de çıkarmaları işlerini aksatacaktı, göze alamadılar. Yetkililerle birkaç görüşmeden sonra bir arkadaşımızı işe geri aldırdık, diğerini de alana kadar iş yavaşlatma kararı aldık. Burada etkili olan açıkça üretimden gelen gücümüzdü. Bilinçli ve doğru hamleler ile kazanabilmeyi öğrendikçe, kendimize olan güvenimiz artıyor, kazanmanın da tadına varıyoruz. Böğrümüze saplanan isyan bayrağı dalgalanmıştı, diğer arkadaşlarla diyaloglarımız sıklaştı, ortak çalışmalar içerisinde birleşmeye başladık.
şunu unutmuyor ve biliyorum ki, Marx'tan Lenin'e, elde edilen zorlu kazanımlar kolay olmamış, buyur edilmemiştir. Bu anlamda bana göre her bir işçi arkadaşım bilinçlendikçe, kendi haklarını savundukça, sınıf haklarını kavradıkça, artık her işyeri bir kale olacak, işçi sınıfının kendine olan güveni de artacaktır. Bizlere düşen görev, değerlerimizi koruyup zincire bir halka daha eklemektir ve sosyalizmin tüm dünya üzerinde kurulana dek mücadeleyi sürdürmektir.
bir tekstil işçisi / Beylikdüzü
Merhaba! Ben şu an öğrenciyim. Sizlere kişiliğimle nasıl savaştım ve savaşıyorum bunu anlatmak istiyorum. İki yıl kadar önce, içime kapanık, felsefe ile uğraşan biriydim. Dünyanın merkezinde ben vardım. Ben görmezsem yok derdim. Yani her şeyi algılayan benim, bunun için de kendi yarattığım dünyada yaşıyorum derdim. Karşımdaki kişililikleri de kendim gibi sanırdım. Yani yanlış yapıyor ve yanlış yaşıyorlardı. Her zaman eleştirdim ama salt eleştiri. Felsefe bölümünde okumayı isterdim hep, bir kitap, beynimde kafa karıştıran bir soru, bir çay, bir sigara başka da bir şey aramazdım. Herkesin at gözlüğü taktığını bilirdim. Ama benim de taktığımı bilmezdim. Gerçekten yanlış bir şeyler vardı. Özgür desen özgür değildim. Yani aslında tam anlamıyla hiçbir şey olamıyordum. Biraz üzerine gidince, koşulların yanlış olduğunu kavradım. Sonra da şu söz: 'İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır'. Demek ki nesnel koşulları tanımalıydım ve o da kapitalizmdi. Nesnelliği kavradıkça ve okudukça yerimde duramıyordum. Gece bir iki saat dışarı çıkıyordum. Her şey rayına oturmaya başlamıştı. Yani öyle bir bilinç ve düşünme tarzı ki, hiç bilmediğiniz bir konuda doğruya ulaşabiliyorsunuz. Eskiden biraz 'makine kırıcılığa' soyunmuştum. Sevmezdim televizyonu, radyoyu ya da telefonu. Yani teknolojinin insanları yozlaştırdığını düşünürdüm. Ama teknoloji kimin elinde, ben kimim ve neden yozlaşma var, bunu bilmezdim. Erkek egemen toplumdan erkek olmama rağmen rahatsızlık duyardım. Ama nedenin özel mülkiyet olduğu hiç aklıma gelmezdi.
şu noktaya gelmek istiyorum: Savaşımız ilk önce kendimizle olacak, sonra ailelerle, sonra da patronlarla! Gerçekten bilinç sorunu sorunumuz. Marksist Tutum dergisinin önemi anlatılamaz. Elif Çağlı ve yoldaşlarının da önemi anlatılamaz bu bilinç konusunda. Koşulları netleştirdikleri için minnettarım onlara. Artık felsefe bölümünde değilim ama çay, sigara ve okumayı hâlâ seviyorum. Ama kafamı karıştıran sorular hemen çözülüyor. Böylece kalan zamanlarda daha somut işler yapabiliyorum. Birçok grup, parti var kendine Marksist diyen. Oysa köşe bucak kaçmak değildir Marksizm doğruyu görünce, ya da nicelik uğruna nitelikten taviz vermek de değildir. Kapitalizm dünya sistemidir. Sosyalizm de öyle olacaktır. Ya sosyalizm ya barbarlık!
Kocaeli Üniversitesinden Marksist bir öğrenci
