Okurlarımızdan - Kasım 2006
İşsizlik gerçeği
Türkiye'de bugün işsiz sayısı 5,3 milyon, bunun içinde üniversiteli işsiz sayısıysa 287 bin. Ancak böyle bir tablo karşısında bile üniversiteye girebilmek için bu yıl 1 milyon 800 bin öğrenci at gibi koşturuldu. Gençler, ailelerinin de baskısıyla, gelecekte 'masa başı' bir iş bulabilmek, burjuvazinin gözlerini boyayarak çizdiği güzel bir yaşama ulaşabilmek için tüm enerjilerini üniversite sınavlarına hazırlanmak için harcıyorlar. Gençlik dönemlerinin tüm gereksinimlerini dışlayarak bu amaç uğruna çabalayıp duruyorlar.
Bunca çabadan sonra bir üniversiteyi okumayı ve bitirmeyi 'başarmış' biri olarak, bütün o tozpembe hayallerin nasıl yitip gittiğini ve düşlediğimiz o yaşamın nasıl ayaklarımızın altından çekilip alındığını birkaç iş başvurusundan sonra fark ettim. İş bulma kriterleri karşısında çıplak gerçeklerle karşılaştım. Yabancı dil istekleri, yeterlilik sınavları, KPSS'ler vb. sınavlara tâbi tutulup bir güzel sömürülmek ve derken bir veya iki yıl sonra yeni kriterlerle karşılaşmak ve heba olan yıllar.
Geri zekâlı dahi olsalar burjuva çocukları özel okullarda paralarıyla okuyup babalarının fabrikalarının başında yerlerini alıyorlar ve hayatın bütün nimetlerinden tepe tepe faydalanıyorlar. İşçi ve emekçi sınıfın gençleri olarak bizler ise iş bulursak, burjuvazinin dayattığı hayata razı olup, onun ideolojisiyle bilincimizi doyuruyoruz. İşsiz isek kaderimize boyun eğip bunun suçlusunun kendimiz olduğuna inanırız. Hatalı olan bizizdir, takdir-i ilahi deyip asıl sorumlunun kim olduğunu sorgulamayız.
Gerçekten sorumlu ve kabahatli bizler miyiz? Bize bu hayatı reva gören burjuvazi var oldukça işsizlik de yoksulluk da son bulmayacak bu dünyada. Bizler işçi sınıfının bir parçası olduğumuzun farkına varmazsak ve kendimiz için, sınıfımız için, insanlık için savaşmazsak bu düzen böyle sürüp gider. Sınıfsız sömürüsüz bir dünya için sınıfımızın mücadele bayrağını yükseltelim!
Aydınlı'dan üniversite mezunu bir işsiz
Ayşe Okula Koşâ?¦
Okullar açıldı. Milyonlarca çocuk ve genç için müfredat denilen bir yığın ayrıntıyı ve bilimdışı safsataları ezberlemek zorunda oldukları, sınavdan sınava koşacakları bir dönem daha başladı. Veli Efendi Hipodromunda at yarışı startı verir gibi açıldı okullar. Bu yarışta jokey olmaya zorlanan ailelerin durumu ise içler acısı. Çocuğuna daha iyi bir gelecek hazırlamak ümidiyle adeta çocuklarıyla beraber okuyan velilerin yapmak zorunda oldukları harcamalar korkunç boyutlara ulaştı.
Okulların açılmasına yakın dönemlerde tüm fabrikalarda mesailer artar. Çocuklarının okul masraflarını karşılayabilmek için işçi anne babalar günde neredeyse 16 saat durmaksızın çalışırlar. Aldığı ücretle karnını bile doyuramayan anne babalar kölece çalışıp mesaiye kalmazlarsa çocuklarını o yıl okula gönderemezler. İşçi çocukları için okula gitmek, işçi aileleri için çocuğunu okula göndermek daha fazla sefalet ve başka her türlü ihtiyacın giderilmesinden mahrumiyet anlamına geliyor. Ama patronlar için durum tam tersi. Gayretkeş işçileri bir de mesai yaparak onları daha da zengin etmektedir. Çocukları ise zaten en özel okullarda, en özel şartlarda, özel olarak eğitilmektedir.
Asgari ücret alan bir işçinin eline geçen para ayda 385 YTL. Okul alışverişinde kıyafet ve kırtasiye masrafları ise 150 YTL den başlıyor. Okul kitapları, ulaşım, yemek, berber parası derken yapılması gereken harcama 1040 YTL ye kadar çıkıyor. Kız öğrenciler için bu rakam daha da yüksek. Tüm bu masrafların üstüne çocuğunu yazdırmak istediği okula 'bağış' yapmak zorunda kalan aileler çıldırma noktasına geliyorlar.
Bütün bu engeller atlatılınca da iş bitmiyor. Çocuklar silgisini, kalemtıraşını kaybetmemeli, çorabını yırtmamalı. Yenisini almaya ne para ne tahammül var çünkü. Öğretmen falanca masraf için para topluyordur. Çocuk aracıdır ve ailesine iletir. Ama artık fazla olmuştur bu öğretmen de! Bu para ödenemez. Çocuk öğretmeni karşısında ezik ve mahcup, öğretmen okul idaresi karşısında çaresizdir. Bu para zorla 'tahsil' edilir. Öğretmene 'kutsal' görevi böyle icra ettirilmektedir. Çocuk okuldan, anne baba işsiz değilse işinden dönünce dinlenme fırsatı bulamadan yapılması gereken ödevlerle boğuşurlar. Nasıl olsa çocuklar büyüyüp okulu bitirince bol bol dinlenme fırsatı bulunacaktır.
Çocuklar büyür ve ailelerin umduğu gibi 'büyük adam' değil İşÇİ olurlar. Ne sınavlar ne dershane masrafları ne elemeler bir türlü bitmez. Hayat hep aynı kâbusun devamı gibidir işçi kuşakları için. Peki bu kâbustan uyanılamaz mı? Bu bitip tükenmek bilmeyen cendereden çıkılamaz mı? Bu soruların yanıtı tarihte defalarca kez verildi. Bu cendereden çıkmanın yolu okul masraflarıyla, sınavlarla, işsizlikle ve bütün sorunlarla tek başına boğuşmayı seçerek gelecek kurmaya çalışmakla bulunamaz. Biz işçiler ve geleceğin işçi çocukları sadece mücadele ederek kurabiliriz geleceği. Hep beraber yaşadığımız tüm sorunların kaynağı olan kapitalizme karşı mücadele etmeden hiçbir şey elde edemeyiz.
Çocuklarımız bin bir güçlükle gittikleri okullarda aldıkları burjuva eğitimle insanlığın kurtuluşu için mücadele etmeyi öğrenemezler. Onlara işçi sınıfının bilimini ve mücadelesini anlatmalıyız. Ayşe okula koş ninnileriyle uyutmayalım çocuklarımızı. Onlar mücadeleye koşmalı.
Koş çocuğum koş
Adımlar küçük olsa da
Koş çocuğum koş
Hayaller uzak olsa da
Koş çocuğum koş
İnsanlar karşı dursa da
Koşâ?¦
Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
Evet, siyaset boşluk tanımaz. Bunun içindir ki kapitalizm pisliğiyle gündemimizi doldurmaya devam ediyor. İnsanları pasifize etmek için alenen işkence etmesine gerek kalmıyor. Uyguladığı ideolojik bombardımanla kitlelerin her an patlayacak öfkesini yavaş yavaş kendi lehine döndürüyor ve kendi çıkarları için kullanıyor. Nedir mi bunlar? En önemlilerinden başlayalım milliyetçilik, ırkçılık ve din. Kapitalistler için çalıştırdığı işçinin hangi dil, din ve renkten olduğu değil onu nasıl daha fazla sömüreceği önemlidir. Fakat bunun kadar önemli olan bir şey de onları kontrol altında tutabilmektir ve din bu konuda belki de en etkili araçtır.
1930'larda Katolik piskoposlar, İspanyol işçileri ve köylüleri ezme seferberliğinde Franco'nun ordularını kutsamışlardı, Hitler egemenliğinin başından sonuna kadar piskoposlar inananlara, Hitler hükümetine itaat edilmesini öğütlemişlerdi.1929 krizinde İngiltere kralı işçilere yaşanan felâketlerin kapitalistlerin hırsları yüzünden değil de Tanrının isteğiyle gerçekleştiğini söylüyordu.
AKP hükümeti de 'ampulleri yetmediğindendir herhalde' imamları 'aydınlatma' ekibi olarak kullanıyor. 70 imam 'laik' devletimizde işbaşında. Hükümet Kürt halkını bilinçlendirmek adına doğuya 70 imam gönderiyor. 3 yaşındaki, 12 yaşındaki çocukları terörist diye öldüren devlet, asıl terörün başı kendisi olduğu halde, kalkmış bir de dinden imandan bahsedip, 'dinimizde insan canına kıymak günahtır' diyor. 'Bunu gerçekleştirenler cezalandırılacaktır ayağınızı denk alın' diyor. Nasıl oluyor da 'laik' devletimiz dini devlet işlerine karıştırıyor? İşte kirli yüzünü bir kez daha gösteriyor ve yükselen Kürt hareketini pasifize etmek ve kendi ideolojisini yaymak için dini kullanıyor. Bombayla yapamadıklarını vaazlar vererek yapmaya çalışıyor. Bomba atmadıkları zaman kafamıza, işkence etmedikleri zaman vücudumuza, beynimizi zehirliyorlar sinsice.
Çıkardıkları 'Terörle Mücadele Yasası' en ufak bir hak arayışımızda bizleri terörist sıfatıyla yargılayıp mücadele etmemizi engellemek için. Bugün tüm ülkelerde bu yasayı çıkarmaya çalışıyorlar ve asıl niyetleri işçi sınıfını atomize etmek, dizginleri sağlam tutmak. Burjuvazi biliyor ki işçi sınıfı örgütsüz olduğu sürece güçsüzdür. Ve bu yüzdendir ki günbegün saldırılarını alabildiğine ağırlaştırıyor. Savaşlar, krizler, açlık, yoksulluk, ölüm. Dünyayı yaratan bizleriz ve bizler bunları hak etmiyoruz. Yaşananları kendimize reva görmüyorsak örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz. Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok!
İstanbul'dan bir Marksist Tutum okuru
Son dönemlerde linç olaylarında hızlı bir artış yaşanıyor. Araştırmalara göre son 15 ayda 21 linç girişiminde bulunulmuş. Sakarya'da bildiri dağıtan gençlere saldırıyla başlayan, Lübnan'a asker gönderilmesine karşı çıkan üniversitelilerin dövülmesiyle devam eden linç kültürü, artık sıradan sokak kavgalarında bile kendine zemin bulabiliyor. Linç olayları elbette biz işçileri korkutmak amaçlı yapılıyor. Yaşadığımız kapitalist sistemden kaynaklı sorunlara ses çıkarmayalım, sisteme boyun eğelim diye yapılıyor, tepkisiz kalalım, eylemlere katılmayalım diye. 'Eğer sesinizi çıkarırsanız sokakta sizi bekleyen linç var' demek isteniyor. Burjuvazi, tıpkı geçmişte yaptığı gibi, işçiler herhangi bir soruna sesini çıkarınca onları terörist ilan ediyor ve milliyetçi faşist çetelerini devreye sokuyor. Zaten medyasıyla ve eğitim sistemiyle verdiği şoven duygularla da sokaktaki halkı kolayca provoke edip galeyana getiriyor. İnsanlar artık saldırdığı kişilerin ne yaptığını anlamadan dinlemeden sadece saldırmaya odaklanıyor. Yani burjuvazi bilinçsiz kitleleri kullanıyor ve bizi birbirimize düşürüyor.
Yeni çıkan terörle mücadele adı altındaki yasayla birlikte artık iş durdurmak, grev yapmak, eylem yapmak vs. keyfi bir biçimde terör suçu kapsamına sokulabilecek. Elbette burjuvazi bunları durup dururken yapmıyor. Bu kemer sıkma politikalarının, daha doğrusu gırtlak sıkma politikalarının karşısında daha fazla sessiz kalınamayacağını, burjuvazi geçmiş deneyimlerinden iyi biliyor. Ve burjuva araştırmacıları artık televizyonlardan, ilerleyen süreçte işçilerin daha da gırtlağına basılacağından ve bu durumda sosyal patlama olabileceğinden bahsediyor. Burjuvazi önümüzdeki sürecin planını yapıyor ve uygulamaya koymaya başladı bile. Bize düşen ondan daha çok çalışmak, örgütlenmek, mücadeleye daha çok insan katmak, bilinçsiz işçi kardeşlerimizi, işyerindeki arkadaşlarımızı kendi sınıf safımıza çekmek ve kitlesel, örgütlü daha güçlü eylemlerle burjuvazinin karşısına çıkmaktır. Onların planlarını altüst edip onlara artık haddini bildirmeliyiz. Aksi halde onlar kendilerini yasalarla sınırlamayıp, geçmişteki gibi faşist emelleriyle hareket edip daha büyük kıyımlar yapacaktır. Geçmiş sınırsız deneyimlerle dolu, elbette onlardan doğru dersler çıkarmalıyız ve bir daha hüsrana uğramamak için tüm dünyadaki sınıf kardeşlerimizle emperyalist, kapitalist sistemi yıkıp tarihin çöp kutusuna atmalıyız. Ancak o zaman sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız, özgür bir dünyada yaşamamız mümkün olacaktır. Bunun için yılmadan, bıkmadan her şeye rağmen yüreğimizdeki devrim ateşini daha da körükleyip mücadeleye daha sıkı sarılmalıyız.
Milliyetçiliğe, şovenizme, ırkçılığa geçit vermeyeceğiz!
Yaşasın sınıf mücadelemiz, yaşasın örgütlü mücadelemiz!
Marksist Tutum okuru bir kargo işçisi
Merhaba Marksist Tutum okurları ben bir matbaa işçisiyim. İşyerinde genellikle reklâm etiketleri üzerine çalışıyoruz. Aklınıza gelecek her türlü etiketi üretiyoruz. Su şişesinin üstündeki etiketleri, ilaç veya makyaj malzemelerini tanıtan katalogları, promosyon ürünlerinin afişlerini, özel günler için hazırlanan takvimleri, poşetleri yani reklâm için yapılabilecek her şeyin etiketini üretiyoruz. Yaptığım iş bana çok anlamsız ve önemsiz geliyor. Üretilen bir ayakkabının ne işe yaradığını ya da kazağın bizi sıcak tutacağını veya bir koltuğun neden üretildiğini aklım alıyor, ama binlerce reklâm kâğıdı ne işe yarar kiâ?¦ Sırf patronlar kendi ürünlerini tanıtıp çok satabilsinler diye saatlerce anlamsız bir üretim yapıyoruz. Bu da benim zoruma gidiyor. Ama bir gün sosyalizm kurulduğunda hiçbir ürün kâr elde etmek için üretilmeyecek ve kâr için satılmayacak. Her şey insanların ihtiyacı için üretilecek. Ve o zaman ben de neyi neden ürettiğimi bilerek çalışabileceğim.
Maltepe'den Marksist Tutum okuru bir işçi
Selam dostlar,
Bir dünya sistemi olan kapitalizm kaçınılmaz krizlerinden birini yaşıyor. Bu krizden kurtulmak için çeşitli yollara başvuruyor. Bunlardan biri de savaş. Burjuvazi kendini kurtarmaya çalışırken, bu savaşlarda olan hep biz işçi-emekçi kitlelerine oluyor. Savaşan ülkelerin burjuva hükümetleri savaşa muazzam yatırım yaparken, biz işçilerin ücretlerini düşürüyor, sağlık harcamalarında kısıtlama yapıyor, vergileri arttırıyorlar. Üstelik tüm bunlar yetmezmiş gibi bizlere milliyetçiliği aşılayıp cephelere sürüyorlar. II. emperyalist paylaşım savaşında resmi rakamlara göre 50 milyondan fazla insan ölüyor, bir o kadarı yaralanıyor ve sakat kalıyor. Bunlar kayıtlara geçenler, diğerleri ise meçhul. Önümüzdeki süreçte yeni bir emperyalist dünya savaşı tehlikesi var. ABD 11 Eylül saldırılarını bahane edip 'terörle mücadele' adı altında önce Afganistan'a ve Irak'a, şimdi de İsrail aracılığıyla Lübnan'a girdi. Sırada belki de Suriye ve İran var. Tüm bunları durduracak tek güç biz işçi sınıfıyız. Bizim burjuvaların milliyetçilik oyununa gelmememiz lazım. Bu tür oyunlara geldiğimizde diğer ülkedeki işçi kardeşlerimizi düşman olarak görürüz. Oysa bizim onlarla düşmanımız ortak: kapitalizm. Tüm ülkelerin işçileri birleşip, birlikte mücadele edip, kapitalizmi yok edelim. Kapitalizm yok olmadıkça savaşlar son bulmaz.
Enternasyonalle kurtulur insanlık!
Kartal'dan bir tekstil işçisi
Çocuklar Öldürülmesin
Burjuvazi televizyonla, gazetelerle istediği haberi gündemde tutuyor. Hatırlatmak istediklerini hatırlatıp unutturmak istediklerini unutturuyor ve en kötüsü kanıksatıyor, en alışılmaza insanları alıştırıyor. İnsanları savaşları TV'den izlemeye alıştırdı: Irak'ı, Filistin'i, Afganistan'ı, Lübnan'ı izledik, izliyoruz.
Sınırlar bu işe yarıyor, bir tarafın diğerini izlemesine. Sadece ülkeler arasında da değil bu sınırlar; Beyrut'un güneyi bombalanırken şehrin kuzeyinde hayat normal seyrinde, alışveriş merkezleri açık, gece kulüpleri işlek, insanlar ne olduğunu televizyondan izliyor ve bombardıman bittikten sonra da gidip bakmıyorlar. İsrail 34 gün boyunca tüm dünyanın gözü önünde Lübnan'a bomba yağdırdı, taş üstünde taş bırakmadan kasabaları, köyleri ev, okul, hastane demeden yıktı, insanları, çocukları katletti. Fosfor bombası kullandı. Bir milyondan fazla misket bombası attı ki o an patlamayan yüz binlercesi daha sonra da çevredeki insanları öldürsün, bebek ve oyuncak şeklinde bombalar yaptı ki çocuklar bunları oyuncak diye eline alsın.
Bu bombardımanda ölenlerin yarıya yakını çocuktu. Sınırlar bu işe yarıyor, sınırın bir tarafındaki işçiler oyuncak bomba üretiminde çalışıyor, diğer tarafındakiler ölen çocuğunu kucaklıyor. Bu savaşı unutmayalım, kanıksamayalım. Bilelim ki örgütsüz olduğumuzda burjuvazi hemen yanımızdaki işçi kardeşimizle bile aramızda bir sınır var edip bizi birbirimize kırdırabilir. Burjuvazinin emperyalist savaşına karşı durmak, ona alet olmamak ve oturup izlememek için örgütlü mücadeleye katılalım. Çocukların öldürülmeyip şeker de yiyebildikleri bir dünya için haykıralım:
Emperyalist savaşlara hayır!
Bütün ülkelerin işçileri birleşin!
Marksist Tutum okuru bir mühendis
Nefes Alma Hakkımızı Bile Elimizden Alıyorlar
Bu sabahta diğer sabahlar gibi işyerine gittim. Kantinde çay içerken ortalıkta bir haber dolaşmaya başladı. Gece vardiyasında çalışan genç bir işçi, kafasını tül-perde makinasına kaptırarak hayatını kaybetmişti. İnanasım gelmiyordu. 2-3 saat öncesine kadar hayatta olan 18 yaşındaki genç bir insanın şimdi hayatta olmamasını kabullenemiyordum.
Bu duygu ve düşüncelerle işbaşı yaptık. Bu ölüm haberi tüm işçileri etkilemişti ancak üretimin hızını hiç ama hiç etkilememişti. Bundan daha da kötü olanı, kaza saatinde ve sonrasında kazanın olduğu makine dışında tüm makinelerin ve işçilerin üretime devam ettirilmiş olmasıydı. Hiç zaman kaybedilmeden gelen talimatlar üzerine yine işçiler tarafından temizlenen katil makine üretime dâhil edildi. Bu da gösteriyordu ki lanet olası bez parçaları (tül-perde) biz işçilerin hayatından daha değerliydi. Aslında bunu anlamak çok da zor değildi. Üretimin aksaması patronun cebine girecek paranın azalması anlamına geliyordu, ama bir işçinin hayatını kaybetmesi patronlar için hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü dışarıda binlercesi sırada bekliyordu.
Fabrikanın her köşesinde genç işçinin ölümü konuşuluyordu. Kaderi buymuş, dünyada yiyecek ekmeği bu kadarmış! Ecelin ne zaman geleceği belli olmaz diyenler çoğunluktaydı. Bazıları da işçiyi kabahatli bularak, 'kafasının makinenin içinde ne işi vardı' diyerek işçiyi cahillikle ve dikkatsizlikle suçlamaktaydı. Ama nedense kimse fabrika yönetimini ve patronu sorumlu tutmuyordu. Oysa bu 'kaza'nın gerçek nedeni kötü çalışma koşullarıydı. 8 saat olan çalışma süresi 12 saate çıkarılmıştı ve çalışma süresi içinde toplam sadece 1 saat 15 dakika dinlenme molası veriliyordu. Gün boyu yoğun tempoda oradan oraya koşuşturuluyordu ve kulakları sağır eden gürültü içerisinde üretim aralıksız devam ediyordu. Paydos olduğunda işçilerin yorgunlukları yüzlerinden okunuyordu. Eve dönüşlerde servislerde kimsenin konuşacak hali kalmıyordu. 7 gün 24 saat bu koşullar altında çalıştırılan işçilerin emeklerinin karşılığı ayda ortalama 400 YTL ve 3-5 kuruş mesai ücretiydi.
Bu kötü koşullara maruz kalan işçiler bu gerçeği her gün yaşadıkları halde, tıpkı hayatın birçok alanında olduğu gibi, iş kazalarında hayatını kaybedenleri ya hatalı olmakla suçlarlar ya da takdiri ilahi diyerek işi Allaha havale ederler. Oysa gerçek olan bu değil. Gerçek olan yeryüzünde her şeyi yaratan ve tüm canlıların ne kadar ve hangi koşullarda yaşayacağına karar veren doğaüstü bir gücün olmadığıdır. Her şeyi yaratan ellerimizdir. Yaşam koşullarımızı ve süresini belirleyen ise burjuvazi yani patronlardır.
Bu kazadan sonra 12 saatlik çalışma süresi 8 saate indirildi. Aradan bir hafta geçtikten sonra fabrika yönetimi bir toplantı yaptı. Genel müdür işçilerin karşısında pişkin pişkin gülümseyerek güzel haberlerinin olduğunu ve bunları açıklayacağını söyledi. Konuşmasının başında, meydana gelen 'kaza'dan ötürü herkese başsağlığı dileyerek tekrar böyle üzücü olayların yaşanmaması için tüm işçilerin iş kurallarına riayet etmesi gerektiğini vurguladı ve bir işçinin yaşamının yok oluşunu bu kelimelerle, kendi sınıfına yakışır bir şekilde ifade etti. Sanki 'kaza' dedikleri şey, aslında onların işlediği bir cinayet değilmiş gibi!
Güzel haberlerinden biri erzak dağıtımı, diğeri ise primdi. Prim verilecekti ama belli şartlara bağlanmıştı. Söylenenler yapılacak ve üretim %10 arttırılacaktı. Bunun yanında bu primi hak edebilmek için haftanın 7 günü, sağlık sorunları olsa bile işe gelinecekti. Yani kendimizi paraladığımız yetmezmiş gibi bir de birbirimizle yarışmamız isteniyordu. Bir de bir aile olduğumuzdan bahsederek birlikte kazanacağımızı söyledi. O an haykırmak istedim, biz bir aile olamayız diye. Çünkü siz varlık içinde sefa sürerken biz yokluk yoksulluk deryası üzereyiz. Sizin yediğiniz her lokmadan kan damlarken biz hiçbir zaman bu kanla beslenmeyiz, çünkü o sizin sınıfınıza yakışır. Ama sustum. Toplantının sonunda soru sormak isteyenlerin olup olmadığı soruldu, tıpkı orada bulunan 350 kişi gibi ben de sustum. Çünkü haykıracak gün, haykıracak zaman değildi, ama o gün gelecek 350 kişiyle, binlerle, milyonlarla haykıracağız!
Toplantıdan çıktık. Prim ve erzak yardımına tüm işçiler az da olsa sevinmişlerdi, ama 380 YTL karşılığında bir yaşamın yok oluşunu ve biz işçilerin değerinin bu kadar olduğunu konuşan yoktu. Bu ölüm beni çok etkilemişti. Ölen işçiyi tanımıyordum ama bu acı hiç de yabancı değildi.
Patronlar daha fazla kâr elde etmek uğruna arttırdıkları çalışma saatleriyle ve karşılığında verdikleri komik ücretlerle, yaşamla insan arasına kalın duvarlar örüyorlar. Nefes alma hakkımızı bile elimizden alıyorlar. Bu pislik düzenin çarklarını döndürmeye çalışanların kökünü kazıyamazsak ve burjuvazinin karşısında sınıf bilincini kuşanıp doğru bir önderlik çatısı altında örgütlenerek mücadele vermezsek daha nice ölüm haberleri duyacağız. Ve belki de bir gün duyulacak olan bizim ölüm haberimiz olacak.
Gazi Mahallesi'nden MT okuru bir işçi
