Okurlarımızdan - Kasım 2005
Merhaba Marksist Tutum. Bu sene yüz binlerce öğrenci birbirini ite kaka, biri diğerinin üzerine basarak ÖSS sınavında öne geçmeye, üniversiteyi kazanmaya çalıştı. Maratonda ipi göğüsleyen on binlerce öğrenci, üniversitelerin açılmasıyla birlikte hülyalar kurarak okullarının yolunu tuttular. Bu arkadaşların çoğu beklentilerinin boşa çıkacağını görecekler ve hayal kırıklığına uğrayacaklar. Ben de geçen sene aynı hayal kırıklığını yaşamıştım; sizlerle bunu paylaşmak istiyorum.
Üniversiteye başlamadan önce kurduğum bir yığın hayal vardı. Muhteşem bir kampüs, kaliteli bir eğitim ve buna bağlı olarak önümde mutlu, sorunsuz bir hayat olacağını düşünüyordum. Çünkü üniversite okuyacaktım. Arkadaşlarımla konuştuğumda, çok mutlu olduklarını, üniversiteli olmanın daha farklı, hatta bir ayrıcalık olduğunu söylüyorlardı. Meğer hepsi sorunları olan, mutluluk oyunu oynayan insanlarmış. Bunu daha yakından tanıyınca anladım.
Sonunda ben de üniversiteyi kazandım. Büyük hayallerle bekliyordum, nasıl bir hayatım olacağını. Fakat kampüsü gördüğüm anda yıkıldım adeta. Duvarlarındaki boyaları dökülmüş, sadece bir katının bize ait olduğu, bodrumda kantini olan dört katlı bir binaydı. Hiç de bilim üretilen bir yere benzemiyordu. Diğer öğrencilerle tanıştığımda daha çok üzülmüştüm. Hepsi okulun durumundan şikâyetçiydi ama bunu yüksek sesle dile getirmiyorlardı. Çoğunluğu okuduğu bölümü beğenmiyordu. Bu mesleği yapmak istemiyorlardı. Zira onlar üniversiteye kariyer için gelmişlerdi. Hepsi de daha statü sahibi mesleklerde okumak istiyordu; iyi para kazanma derdindeydiler. Kendilerini statüyle var ediyorlardı, çünkü bugüne kadar onlara bu öğretilmişti.
Aradan iki hafta geçti; ben ne okula ne de arkadaşlarıma ısınabilmiştim. Derken, tüm zorluklara karşın yaşamı üretmekten memnun olan birkaç kişiyle tanıştım. Benimle ilgileniyorlar, sorunlarımı paylaşıyorlardı. Kendi arkadaş gruplarıyla yaptıkları etkinliklere çağırıyorlardı; onlarla çok iyi anlaşmıştım. Tüm bunlar beni çok mutlu ediyordu. Daha sonra fark ettim ki bu güzel insanlar devrimciymiş. Hoş o insanlar kendilerini saklıyor değillerdi; ben biraz geç kavradım. Önce tereddütte kaldım onlarla beraber olurken, sonra onların gözlerindeki ışıltıyı görünce ben neden böyle olmayayım ki dedim kendime ve aralarına katıldım. Ben de devrimcileşmeye başladım, demek devrimci olmak böyle bir şeydi. Haksızlığa boyun eğmemek, insanlığın açlıktan, hastalıktan ölmesine karşı çıkmak, kısacası sınıf ayrımını yok etmek ve bu sistemi ortadan kaldırmak istiyorduk. Yani ben bu dünyayı değiştireceğim diyebiliyordum. Dünyaya meydan okuyabiliyordum.
Daha sonra bu düşüncenin teorisini okumaya başladım, bilinçlenmeye çalışıyordum. Eskiden bakıp da göremediğim şeyleri şimdi görüyordum. Adına kapitalizm denilen sistemin çelişkilerini görmeye başlamıştım. Marx, Engels, Lenin ve Troçki! Bu insanların kim olduklarını öğrenmiştim ve onların bu mücadeleye hayatlarını nasıl adadıklarını görünce ben de yapabilirim, yapmalıyım diyordum. Böylece kalan hayatımı devrimci olarak geçirmeye karar verdim. Çünkü komünist olmak başka bir şeydi.
şimdi devrimci bir kişi olduğumu görüyorum. Kendi ayaklarım üstünde durabiliyorum, kapitalizme karşı mücadele ediyorum. Devrimci olmak bana çok şey katmıştı. Elbette boşluğa düştüğüm zamanlar oluyor ama üstesinden gelmeye çalışıyor ve geliyorum. Çünkü içimizdeki küçük-burjuva kişilik kolayca alt edilebilecek bir şey değil. Burjuva ideolojisi en ufak bir aralıktan içeri sızıyor ve bizi boşluğa düşürüyor. Tam anlamıyla komünist olmak için, önce kapitalist sistemin yaratıp şekillendirdiği kişiliğimizi düzeltmeliyiz. Kendi iç dönüşümümüzü sağlamalıyız. Bu da mücadeleye yeterince inanmakla ve uygulamakla olur. Biz gençlerin önünde uzun bir hayat uzanıyor. Mücadeleyi ileriye taşımalı ve etrafımızdakileri de bu mücadeleye katarak yeni bir dünya kurmak için tüm gücümüzle savaşmalıyız. Çünkü komünist olmak bunu gerektiriyor.
Marmara Üniversitesinden Marksist bir öğrenci
Sevgili Marksist Tutum okurları ve çalışanları,
Ben yirmi dört yaşında bir garsonum. Sizlerle karşılaştığım ve yaşadığım haksızlıkları paylaşmak istiyorum. Gece yarısı saat 1 gibi idi. Adam yolda yürüyemeyecek kadar alkol almış ve ayakta durmakta zorluk çekiyordu. Yolun tam ortasında yere yığıldı. Garson arkadaşım koşarak onu yolun ortasından kaldırdı. Hemen karşı tarafta görevli polise götürdü. İlgilenip onu hastaneye götürsünler diye ısrar etti. Adam kan revan içinde acıyla kıvranırken, polisin arkadaşa verdiği cevap 'seni ilgilendirmez, sen işine bak oldu' oldu. Arkadaş şaşkınlıklar içinde geri geldi. Ve daha nice nice haksızlıklar. Peki, ama nereye kadar?
Ben sizin derginizi okumaya başladıktan sonra bütün gerçekleri anlamaya ve çevremdekilere anlatmaya başladım. İlk olarak işçilerle patronlar arasındaki sınıf ayrımını daha iyi kavradım. Birçok yerde, farklı farklı mesleklerde çalıştım; ama her yerde patronların işçilere karşı aynı olduğunu gördüm. Bizleri sigortasız, asgari ücretten az bir maaşla 12 saat çalıştırıyorlar ve halen de öyle çalışıyorum. Sigortamız yok, hastalansak öylece açıkta kalacağız, patronların umurunda bile olmayacak. Patron denilen bu sömürücüler, Türk işçileri Kürt halkına karşı kışkırtarak aynı sınıftan insanları birbirine kırdırmak isteyen burjuvalar. İşte gerçek düşmanımız onlar! Unutmasınlar ki bir gün işçi sınıfı, hiçbir ulusal ayrım gözetmeden birleşecek. Marksist Tutumcu arkadaşlar, zafer bizim, işçi kardeşlerimin olacaktır.
Kumkapı'dan bir lokanta işçisi
Neden bilmiyorum ama ne zaman bir mektup yazmak istesem hemen sevgili sözcüğünü kullanasım gelir. Ardından uzunca düşünülmüş bir giriş bölümüyle başlamak isterim. Fakat burada da bir duraklama hem de gelişme bölümüne dek sürecek bir duraklama yaşarım. Ama her ne olursa olsun bir şekilde başlanır. Çünkü aklımdan kalbimden geçenler sessizce dökülür kalemimin ucuna. Bunlar ki bir işçi çocuğunun, bu kapitalist toplumun bir bireyi olan ama onu devireceğine sonsuz inancı olan ve öylesine öfkeli bir gencin duygularıdır. Bu öfke ve başkaldırış o kadar büyüktür ki, bu lanet sistemin adını daha bilmediğim zamanlarda bile ondan nefret eder ve soyut bir özgürlük, kardeşlik, sevgi dünyası hayal eder dururdum. Kendimce teoriler, çözümler bulur ama her defasında kendimi çürütürdüm. Zaten zamanla her şey akıp gidiyordu. O masum, çocuksu ama bu lanet sisteme tam anlamıyla bulaşmamış iç dünyamız bizi daha umutlu, düşünür ve duyarlı kılıyordu. Belki de bana öyle geliyordu veya bu kapitalist sistem daha hayallerimizi ve fikirlerimizi satın alacak güçte değildi, olmayacak da. Çünkü buna gücü yetmez. Ona karşı direnenler onun ne kadar çürümüş lanet bir şey olduğunu görebiliyor. Ve ben de hem kendi içimde var olan bu değişimi, hem de çevremde gördüğüm işçi ve öğrenci dostların bunu başardıklarını görebiliyorum. Başlangıçta korkularım, burjuva hayallerim vardı ama bugünlerde grevde haklarını arayan, direnen, sömürüye ve patrona başkaldıran, bu sisteme öfke duyan Serna-Seral işçilerini, emekçilerini gördükten sonra savunduklarımın, düşündüklerimin doğruluğuna bir kez daha inandım. Serna-Seral işçileri teoriyi pratiğe uygulamış, direnen, ayakta olan işçi sınıfının
bir parçasıydı benim için. Kimilerine göre ölen, yok olan o muhteşem işçi sınıfını ayakta gördüm. Hepsi kafalarındaki, o burjuva sınıfın yıllardır propaganda ile soktuğu boş düşünceleri, hayalleri kırmış, birbiriyle kenetlenmiş, safları sıklaştırmış ve gülen gözlerle geleceğe bakıyorlardı. Bu somut gerçek gösteriyor ki işçiler kendileri-için-sınıf olduklarında ve bu sınıf bilincini algılayıp, benimseyip, sahip çıktıklarında kızıl bayrak altındaki yaşam hiç de uzak değil.
İTÜ'den Marksist Tutum okuru bir öğrenci
Merhaba Marksist Tutum,
Ben bir üniversite öğrencisiyim. Bu yaşıma kadar herkes gibi ben de burjuva ideolojisi ve kültürüyle yetişmiş bir insandım. Edindiğim küçük-burjuva kişilik bir yerden sonra beni bunaltmaya, sıkmaya başladı. Kendimden bile nefret eder oldum. Ama ne yapacağımı, nerden başlayacağımı bilemiyordum. Bir çıkar yol, bir ışık arıyordum. Kapitalist sistemin yarattığı yalnızlık duygusu beni de sarmıştı ve kimseyle bu sorunlarımı paylaşamıyordum. Konuşacak tek bir kişi dahi yoktu. Etrafımda bir sürü arkadaşım dediğim insan vardı ama hipnoz olmuş gibilerdi. Düzenin onları nasıl insanlıktan çıkartıp birer robot haline getirdiklerinin farkında değillerdi. Onlarla dertlerimi paylaşmam imkânsızdı. En sonunda üniversitede Marksistlerle ve Marksist Tutum'la tanıştım. Beni anlayacak birilerini bulmuştum, artık yalnız değildim. Bu sistemi, bu sıkıcı hayatı hep birlikte değiştirebileceğimizi anladım. Artık bana yol gösterecek dostlarım, yoldaşlarım ve Marksist Tutum vardı. Kapitalist düzeni nasıl yıkacağımızı, nasıl devrimci bir kişi olacağımı anladım. Tek yol mücadeleydi. Her yerde, her koşulda mücadele etmek, Marksist fikirleri yaymaktı artık görevim. Bunun için hayatımın sonuna kadar çalışmaya, bu yola hayatımı koymaya karar verdim. Ancak bu şekilde kapitalizmin iğrenç çıkarlarına alet olmaktan kurtulabilirdim. Bu yolda bize en büyük yardımcı Marksist Tutum'un sönmeyen ışığı olacaktır. Yaşasın Devrimci Mücadelemiz!
İstanbul'dan bir öğrenci
Geçen yıl çocuğumuz 7 yaşına basmıştı ve okula gidecekti. Okula yeni başlayacak oluşu bizi heyecanlandırsa da, kayıt parasını düşündükçe geriliyor ve üzülüyorduk. Asgari ücretle geçinen aileler olarak bağış parasını vermemiz ve diğer ihtiyaçları karşılamamız mümkün değildi. Çünkü eve giren para, kira, elektrik, telefon, su gibi harcamalara bile zor yetiyor. Eğitime ve sağlığa, hatta karnımızı doyurmaya bile paramız kalmıyordu durum böyle olunca. Okullar açılıyor diye duyduğumuz o sevincin yerini de hüzün alıyordu. Benim size anlatacaklarımı inanın bütün aileler yaşıyor. Öyle ki, kayıt yaptırmaya gittiklerinde çocuk sayısına göre pazarlıklar yapıldığını ve işçi olduklarını belirtseler bile zorlayıp 'çocuğunuzu okula almayız' denildiğini duyuyordum. Bir yakınım da kayıt yaptırmaya gittiğinde 'hanım madem bakamayacaktın neden doğurdun?' diye öğretmenin çıkıştığını, kendisinin gözyaşlarını tutamadığını anlatmıştı.
Çok geçmeden kayıt yaptırmamız gerekiyordu. Okula gittim. Kaydın başladığı ilk günler kalabalık değildi. Dört tane öğretmen oturuyordu. Kızımın nüfus cüzdanını verdim, kayıt edildi, 'hayırlı olsun' dedikten sonra 'okula bağış yapabilir misiniz?' diye sordular. Sadece 'yapamayacağım' deyip geçmek yeterli miydi? O an 'karnımızı bile zor doyuruyoruz' demek geldi içimden. Daha bir sürü alınacak önlük, çanta ve diğer ihtiyaçlar var, ne olacak bunlar diye düşündüm. Sözün kısası veremeyeceğimi söyledim. Kayıtların ilk günleri olduğundan karşı çıkılmadı, ama kayıtların son günlerinde giden aileler ne kadar zor durumda olduklarını söyleseler de yüklü miktarlarda 'bağışlar' ödemişlerdi. Milli Eğitim Bakanı açıklamalarında 'kayıt parası vermeyin' diyor, ama eğitime ayrılan bütçe açıklandığında eğitimi ne kadar hafife aldıklarını görüyoruz. Hemen ardından da 'bütçemiz malum, çocuklarınızın sağlıklı koşullarda öğretim görmesini istiyorsanız bize yardımcı olun' diyerek nasıl ikiyüzlüce davrandıklarını görüyoruz.
İşçi sınıfının çocuklarının okula başlarken karşılaştıkları sıkıntılar hiç bitmiyor, önlük, çanta, ayakkabı derken asgari ücreti aşan rakamlar ortaya çıkıyor. Arkadaşlarım ve ailemin yardımıyla eksiklikleri tamamladık, okullar açıldı. Daha ilk günden 20 milyon temizlik parası istendi. Ben bu parayı bir hafta geciktirdim, öğretmen eve haber yollayarak 'paranız yoksa borç alın' demiş. Hayat bir engelli koşudan ibaret bizler için, biri bitti derken bir başka sorun başlıyor. Öğretmeni dinledim, borç aldım, okulun sorunu 'çözüldü'!
Okuldaki beslenme ise başlı başına bir sorun. Her gün değişik bir şeyler koymak gerekiyor, artık öyle olmuştu ki, eve sadece kızımızın yedikleri alınıyordu, yani biz onunla beraber yiyorduk ekstra bir masraf yapmayalım diye. Ayda bir kez okula tiyatro geliyordu, oyun başına en az 1,5 milyon, veremeyen çocuklar sınıfta tek başına bırakılıyordu. Her ay beslenme, fotokopi, temizlik, tiyatro parası olarak en az 50 milyon cepten çıkıyordu. Servis sorunumuz olmadığı halde (en kısa mesafenin aylık 120 milyon) durum içinden çıkamayacağımız bir hal almıştı.
Uzun lafın kısası, bizler sorunun kaynağını göremiyoruz, ya öğretmeni ya müdürü suçluyoruz. Sorunun kaynağını kişiler olarak gördüğümüz zaman bile onlara karşı tepki gösteremiyor hep sessiz kalıyoruz. Asıl suçlu, eğitimi paralı hale getiren kapitalist sistemdir. Bu sorunları yaşayan biz aileler, eğitim sorunuyla beraber yaşadığımız tüm sorunları, ancak örgütlenip mücadele ederekve bu sistemi ortadan kaldırarak çözebiliriz.
Marksist Tutum okuru bir matbaa işçisi
Bugün yaşadığımız bu coğrafyada yozlaşmış, yabancılaşmış, çürümüş ve dahası atomize olmuş bir toplumdan dem vurur dururuz. Peki, hiç soruyor muyuz neden böyle? Neden bu kadar bireyci, benmerkezci insanlar içeriyor bu toplum ve neden herkes kendi paçasını kurtarmaya çalışıyor, küçük-burjuva hayaller peşinde tükenip gidiyor. İnsanlık değerlerine yeterince önem vermeyen, güvensiz, boyun eğen, ürkek bireyler olmuş vaziyetteyiz. Bunun nedeni acaba 12 Eylül çocukları olmamızda mı yatıyor? Bu sorunun cevabının 12 Eylül olduğunu İşçi Özeğitim Gruplarınca düzenlenen, pek çok işçi ve benim gibi genç öğrencilerin katılımıyla gerçekleşen 12 Eylül ile ilgili bir toplantıda aldım. Evet, 12 Eylül'ü duymuştum ama o, 'anarşistlere karşı, toplumsal kaosu durdurmaya yönelik bir inkılâp' değil miydi? Tam tersiymiş! Eee, ne de olsa burjuva devlet bize öyle yansıtmış ve biz de bu yalan senaryoyu benimsemiş ve hatta özümsemişiz. Neyse ki ben şanslı bir gencim, ne kadar 12 Eylül çocuğu olsam da! O toplantıda duyduklarım, o günün tanığının anlattıkları ve slayt gösterisi, 12 Eylül'ün inkılâp değil faşist bir diktatörlük olduğu gerçeğini gösteriyordu: yükselen işçi hareketini boğazlayan, gencecik insanları darağacına çekmekten, işkencelerden geçirmekten çekinmeyen eli kanlı bir diktatörlük. Bugün yaşadığımız ve sürekli dem vurduğumuz sorunların sorumlusu olan tarih kesitidir 12 Eylül. İşçi sınıfı hareketine ve onun devamı olan biz işçi çocuklarının sırtına vurulmuş ağır bir darbedir.
Bizi şekillendiren, sorgulamamaya iten, yozlaştıran, yalnızlaştıran, kısacası atomize eden o illet faşist diktatörlük hakkında duyduklarım ve öğrendiklerimden sonra, devrimci öfkem doruklara çıktı. Eli kanlı kapitalistlerden ve onun işbirlikçi generallerinden hesap sorulması gerektiğine; bununla yetinmeyip bu kapitalist dünyanın yıkılması ve bütün insanlık düşmanlarından hesap sorulması gerektiğine inanıyorum. Bu hesabı da işçi sınıfı iktidara geldiğinde soracaktır.
İTÜ'den bir öğrenci
Aslanlara yedirilen işçinin hikayesi
İnternetteki bir siteden şu haberi okuyoruz, 'Güney Afrika'da bir beyaz çiftlik sahibi, siyahi işçisini aslanlara yedirdiği için ömür boyu hapis cezası aldı!' İnsanın okuduklarına inanası gelmiyor, ama haber tamamen gerçek. İlk önce, acaba aralarında nasıl bir anlaşmazlık veya husumet doğmuş olabilir ki, bir insan diğerini böylesine vahşi bir ölüme terk etsin diye düşünüyorsunuz. Ancak bu iki insandan birinin 'kara derili' diğerinin ise 'beyaz' olması ve olayın Güney Afrika gibi ırkçılığın yakın zamana kadar 'ulusal politika' olduğu bir ülkede geçiyor oluşu, ve hatta 'beyaz' olanın çiftlik sahibi patron 'kara derili' olanın ise çiftlikte çalışan bir işçi olması, işin farklı bir boyutu olduğunu görmemizi sağlıyor. 'Beyaz' patronun bu kadar sinirlenmesine neden olan şey ise, 'kara derili' işçinin hakkını aramak üzere kendisini Çalışma Bakanlığına şikâyet etmesi. 'Beyaz adam' o kadar sinirleniyor ki, haddini bilmeyen işçisini önce dövüyor ve başına silah dayayarak dua ettiriyor, ardından vazgeçmediğini görünce evini yakmakla tehdit ediyor. 'Kara derili' işçi tüm bunlara rağmen pes etmeyince de, onu doğada son derece ender olarak bulunan (!) 'beyaz aslanların' kafesine atıyor.
Neresinden ele alırsak alalım tüylerimizi ürpertecek kadar insanlık dışı bir hadise. Herhalde birçoğumuz, kapitalist toplumun sınıflı yapısının, bir insanın öldürülmesinde bile bu denli açığa çıkabileceğini düşünmemişizdir. Yaşayanlar olarak, hayatın güzelliklerini sunarken ne kadar eşitsiz ve adaletsiz davrandığının elbette farkındayız. Ama en azından ölümün bu çileye son verdiğine ve daha adil olduğuna inanmaya alıştığımız için, bu tür olayları kavramakta zorlanıyoruz. Yine de hayat, kafamızdaki yanılsamaları özellikle yıkmak istercesine gerçeklerini sürekli olarak önümüze koyuyor, 'gör ve anla' diyor, 'dünyanın gerçek yüzü budur!'
Anlıyoruz ki, bu dünyada 'beyaz'larla 'kara derili' olanlar arasında, patronlarla işçiler arasında ciddi bir fark var. Tıpkı, New Orleans'taki felâketi yaşayan binlerce insana 'kara derili' ve yoksul oldukları için geç yardım gönderilmesi gibi. Ve tıpkı ataları olan binlerce 'kara derili' kölenin onyıllarca çektikleri eziyetlerin, işkencelerin, acıların, ıstırapların da tamamen gerçek oluşu gibi. Ve yine anlıyoruz ki, dünyada ender bulunan asıl şey beyaz aslanlar değil, insanlık onuru ve insan olma bilinciymiş.
Üstelik bu olay ne ilk ne de sondur. 'Uygar' dünyanın efendileri olan emperyalist güçlerin, bu hikâyedeki 'beyaz' çiftlik sahibinden hiçbir farkları yoktur. Dünyayı kendilerine ait bir 'çiftlik' olarak gören burjuvaların gözünde, aslında bütün işçiler birer 'kara derili' köledir. Lafa gelince eşitlik ve özgürlük havarisi kesilseler de, kapitalizmin tarihi bu özgürlüğün ve eşitliğin burjuvaların çıkarları doğrultusunda nasıl iğdiş edilip kullanıldığının örnekleriyle doludur. Amerika'nın keşfinden bu yana milyonlarca insan kızıl derili, kara derili, sarı derili denerek, uygarlık götürüyoruz maskesi altında katledildi, ezildi ve sömürüldü. Tıpkı kendinden önceki sınıflı toplumlarda olduğu gibi, kapitalizmin tarihi de milyonlarca insanın kanıyla yazılmıştır. Ve bu kan, ancak her türlü ayrımcılığın ve eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıyla, yani kapitalizmin son bularak sosyalizmin kurulmasıyla temizlenebilir.
Uzağa gitmeye gerek yok, burjuvazinin egemen olduğu her yerde mutlaka bir 'beyaz' ve 'kara' ayrımı vardır. Kapitalist sistemin yarattığı her türlü ayrımcılığa ve ırkçılığa, en başta da tüm bu ayrımların ve eşitsizliklerin temeli olan sınıflı toplum yapısına karşı mücadele etmeliyiz.
Tuzla'dan bir işçi
Geçenlerde bir gazete haberinde şu satırlara rastladım: 'Federal Mali Muhasebe Dairesi'ne göre, 2002-2005 yıllarında yaklaşık 6 milyar mermi harcandı.' Evet, 3 yılda emperyalist kapitalizmin ana merkezi konumundaki bir ülke, ABD, tüm dünya nüfusu kadar mermi saçtı. Ve kendi ürettiği yetmezmiş gibi başka ülkelerden de mermi ithal etti.
Bir diğer istatistiğe göre ise Irak'ta üç yılda öldürülen her bir direnişçi başına yaklaşık 250 bin mermi düşüyor. Yanlış okumadınız 250 bin kurşun. 250 bin ölüm saçan demir parçası! Dehşet verici bu rakamların da ötesinde bir başka açıklama ise ABD'li bir burjuvadan geliyor: 'bombayla değil de mermiyle kaç şer eylemcisini cehenneme yolladığımızı bilmiyorum. Onlar ceset saymıyorsa, ben nasıl sayabilirim.' İşte kapitalizm, işte kapitalist! Ne söylenebilir ki? İnsanlık suçu değildir de nedir bu?
İnsanlık nereye gidiyor böyle? Hiç durup düşünüyor muyuz, rakamlar neyi gösteriyor diye? Rakamlar sadece matematikte, fizikte kullanılmıyor. Katledilen insan başına düşen mermi sayısını da gösteriyor rakamlar. Rakamlar artık susuzluktan, açlıktan ölen insanları gösteriyor. Rakamlar Iraklı anaların daha gün yüzü göremeden ölen çocuklarını gösteriyor. Rakamlar ölümü, sadece ölümü gösteriyor bu kokuşmuş, aşağılık düzende! Ama o rakamlar ki 1848, 1871, 1917 dedi bir zamanlar. Rakamlar bir dönem dünyayı yerinden oynattı. O rakamları duyunca korktu katil. Korktu kan emici burjuvalar.
Rakamlar ne kadar da acımasız bu düzende. Her şey o kadar açık ki rakamlarda. Ve her şey o kadar kapalı ki bu dünyada, görmek istemeyen gözlere. O kadar uzak ki sokakta yaşayan insanların titremeleri. O kadar kapalı ki gözler, Afrika'da açlıktan ölen çocuğa bakışına akbabanın.
Peki bu aşağılık, kokuşmuş düzenden kurtulmayı nasıl başaracak insanlık? 150 yıl önce devrimci önderler, Marx, Engels ve daha sonra Lenin, Troçki ve daha birçoğu göstermiş bunun yolunu. Hayatı yaratan, çarkları döndüren işçi sınıfı tarihin çöplüğüne gönderecek bu düzeni zamanı gelince. Kurtuluş yolu Marksizmde, işçi sınıfında!
İstanbul Üniversitesinden Marksist bir öğrenci
Kapitalist sistemin insanları apolitik hale getirmek için kullandığı araçlardan biri de burjuva eğitim sistemidir. Kapitalizm kendi ideolojisini insanlara bu yolla aktarır. Düşünmeyen, eleştirmeyen, resmi ideolojinin dışına çıkmayan, patronuna, amirine, öğretmenine itaat eden 'ideal' öğrenciler, 'ideal' vatandaşlar, 'ideal' işçiler yaratılmaya çalışılır. Bu sistemde eğitim biz emekçileri ve emekçi çocuklarını daha fazla baskı altında tutmak için burjuvazinin elini güçlendiren bir araçtır. Posası çıkartılana kadar sömürülecek, işi bitince fırlatılıp atılacak bir işgücü yaratmanın aracıdır.
Sosyal devlet kandırmacasının kendi üzerinde büyük bir yük haline gelmesi ile burjuvazi eğitimi de artık kapitalist bir sektör haline getirmiştir. Elde ettiği ücretle yaşamını bile idame ettirmekte güçlük çeken emekçiler için çocuklarını okutabilmek artık bir lüks haline gelmiştir. Bağış adı altında alınan haraçlar, aidatlar, servis parası ve daha nice gereksiz ödemeler bir kez daha emekçinin belini bükmektedir. Her şeyin alınabilir ve satılabilir olduğu bu sistemde eğitim de parayla satın alınmaktadır. İşsizliğin had safhaya çıktığı, asgari ücretin 350 YTL olduğu bir ülkede insanlar nasıl çocuğunu okutsun? Neden benim çocuğum paralı okumak zorunda?
Daha iyi şartlarda okumak, daha iyi şartlarda yaşamak için, okul duvarına 'barış' sözcüğünü yazan çocuklarımız işkence görüp hapse atılıyor. Nazım'ın şiirlerini okuyanlar gözaltına alınıyor. Düşünmesin, isyan etmesin diye okul kapılarında uyuşturucuya alıştırılıyor çocuklarımız. Burjuvazi sopasını yalnızca bizlere ve çocuklarımıza doğrultmaktadır. Kapitalist sistemde özgür ve bilimsel bir eğitim gerçekleştirilemez. Bizim gerçek okullarımız Marksist bilinci edindiğimiz yerlerdir. Bizi birbirimize bağlayan örgütlülüğümüz ve mücadelemizdir. Gencecik beyinlerin burjuva ideolojisi ile yıkanmasını istemiyorsak Marksizmi, işçi sınıfının bilimini onlara öğretmeliyiz. Unutmamalıyız ki, bizler zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayan ve kapitalizmi bu zincirlerle boğacak tek sınıfız.
Marksist Tutum okuru bir işçi
