Okurlarımızdan - Ekim 2006

Linç Kültürü

Gün geçmiyor ki, televizyonlarda veya gazetelerde yeni bir 'linç' vakasının haberiyle karşılaşmayalım. Geçtiğimiz ay da, 30 Ağustos nedeniyle yapılan tören sırasında İstanbul Üniversitesinden biri bayan dört öğrenci Türkiye'nin İsrail'e asker göndermesini protesto etmek amacıyla pankart açmak istemişler ve fakat milliyetçilik duyguları kabarmış olan halkın linç tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardı. Öğrenciler polis tarafından yaka paça tutulup gözaltına alınırken, İstanbul Emniyet Müdürü azgın güruhun tepkisini överek onları ödüllendirdi. 'Halkın' öğrencileri linçe kalkışmasını İstanbul Emniyet Müdürü şöyle değerlendirdi:'Bu tipteki kişilere tepki var. Vatandaş pankartı açtırmamış. Vatandaşımız gerekli tepkiyi gösterdi. Güzel bir tepki vatandaşımızın tepkisi'. Daha sonra ise pişkin bir şekilde sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirterek şu zorlama açıklamayı yaptı: 'Bir emniyet müdürü olarak linç girişimine ben de karşıyım. Linç girişimini alkışlamamız mümkün değildir. Güzel olmuş şeklindeki sözlerim, kurtuluş mücadelesinin kazanıldığı günün kutlamasının yapıldığı bir tören sırasında yapılmak istenen eyleme halkın gösterdiği tepkiyedir.' Oysaki yaptığı bu açıklamayla 'hata'sını düzeltmek isteyen emniyet müdürü, esasında dönüp dolaşıp halkın tepkisinden duyduğu kıvançtan bahsediyor. Emniyet sözcüsü ise 'Önemli olan polisin tutumuydu. Polis vatandaşların elinden eylemcileri almıştır' diyerek polisin olay karşısındaki tutumunu övdü.

Gerçekte polisin tutumunun ne olduğunu bir de olay sonrasında gözaltına alınan ve vücudunda darp izleri görülen öğrencilerden duyalım: 'Görevli polisler bizi tekme tokat durdurmaya çalıştı. Pankartı topladıktan sonra bizleri kalabalığın arasına doğru ittiler. Bunlar vatan hainidir, PKK'lidir diyerek halkı galeyana getirdiler. Bu noktadan sonra vatandaşlar da bize saldırdı.' Polislerin kendilerini gözaltına aldıktan sonra otobüsün içinde dövmeye devam ettiklerini ve götürdükleri yerde de yere yatırarak dövdüklerini belirten öğrenciler, polisten ve aynı zamanda halkın tepkisini güzel bulan Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'tan şikâyetçi olduklarını söylediler.

Linçe yapılan bu övgü salt bir emniyet müdürünün patavatsızlığıyla alakalı bir şey değildir. Bu olay linçin polis tarafından meşru görüldüğünün bir itirafıdır. Tören sırasında eylemcileri linçe kalkışanların düzen yanlısı bir tavır sergilediklerini ve polisin de bu düzenin bekçisi olduğunu göz önünde bulundurduğumuz zaman, aslında emniyet müdürünün linç girişimini övmesinin olağanüstü bir tarafı olmadığını anlarız. Bu tür olaylarda provokatörlerin kışkırtmasıyla linçi gerçekleştiren 'halk' zaten polisin gözaltına alacağı kişilere saldırarak polisin işini kolaylaştırmış oluyor. Polis ise provokatörlere ve linççilere hemen her zaman göz yumuyor. Hatta çoğu zaman bu tür linç olayları, bu örnekte de olduğu gibi bizzat polisin provokasyonu sonucu meydana geliyor.

Pompalanan milliyetçilikle ve devlet tarafından önünün açılmasıyla bir linç kültürü yaratıldığı, sık sık gerçekleşen linç olayları ile kendini gösteriyor. Egemen güçler ellerindeki araçlarla kitlelere her gün ulaşıp şoven bir milliyetçiliğin propagandasını yapma fırsatı buluyorlar. Bu durum karşısında bizlerin hiç usanmadan bu sistemi teşhir etmemiz ve milliyetçiliğin bu berbat sistemi ayakta tutmaya yarayan bir burjuva ideolojisi olduğunu anlatmamız gerekiyor. Unutmayalım, burjuvazinin olağanüstü dönemlerde başvurduğu faşizm, bu tür milliyetçi-şoven azgınlıklar üzerinden yükselir.

Marksist Tutum okuru bir öğrenci


Yarın Çok Geç Kardeşler

Merhaba Marksist Tutum okurları. Ben size bu mektubu Gebze'den yazıyorum. Bilirsiniz Gebze sanayinin en yoğun olduğu yerlerden biri. Dolayısıyla her gün on binlerce işçi solur buranın kirli havasını. Ben de metal sektöründe çalışan binlerce işçiden biriyim. Hem de her gün 12 saat çalışan, aylarca hafta tatili bile kullandırılmadan üstelik. Patronların işleri yoğun çünkü, gece gündüz demeden çalışılıp yetiştirilmesi gereken bir sürü işleri var. Bizler daha çok çalışmalıyız, onlar daha çok kazanmalılar. Kâr edemezlerse ne olur? İşyerlerini bir kapatırlarsa aç kalırız hepimiz. Hem bak fazla mesai ücretimizi de ödüyorlar, bedava mı çalışıyoruz sanki! Zaten ben de çalışmak istiyorum. Arabanın borçları var. Hem daha ev için çektiğim kredi için iki yıl daha bankaya aylık beş yüz milyon ödemem var. Zaten daha genciz, şimdi çalışıp para biriktirmezsek daha sonra hiç yapamayız. Ben sözleşmede zam filan da istemiyorum, şu fazla mesailer devam etsin yeter. İşte kardeşler daha neler neler. Bunlar gibi birçok şey söyleyebiliriz. Her gün yanı başımızda çalışan birçok işçi böyle şeyler söyleyip durur.

Üç beş yıl önce, 'yahu sen neden sevmiyorsun fazla mesaiyi, bak gençsin bunun kıymetini bil, musluk akarken küpünü doldurmaya bakacaksın' demişti biri bana. O gün bir mitinge katılmak için türlü bahanelerle yırtmıştım fazla mesaiden. Ama en son yukarıdaki sözleri söylediğinde, 'sen otur burada küpünü doldurmaya bak, ben çeşmenin değil suyun başını tutmanın peşindeyim' demiştim. Evet kardeşler, dünyanın bütün zenginliklerini biz işçiler yaratıyoruz. Ama bu kahrolası, yıkılası kapitalist sistem varlığını sürdürdükçe, burjuvalar suyun başını tutacak, biz ise dibi delik testilerle, damlayan, kimi zaman akmayan muslukların başında nafile bekleyip duracağız. Kardeşler; bilmeliyiz ki kapitalizm yıkılmadıkça insanların bolluk ve refah içinde yaşadığı, barış ve kardeşliğin hüküm sürdüğü, sömürünün olmadığı bir dünya mümkün değil. Böyle bir dünya ancak, elleriyle bu dünyanın hamurunu yoğuranların, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların nasırlı ellerinin eseri olabilir. Kardeşler, iyi bakın ellerinize, orda insanlık tarihinin bütün geçmişini göreceksiniz. Ama sadece geçmiş değil gelecek de ellerimizde.

Yarın çok geç kardeşler. Bugün yarının kavgası için en uygun zaman. Sınıfımızın saflarını daha da sıklaştırmalı. Daha bir inançla sarılmalı bayrağına kavganın. Kaybedecek zamanımız yok. İnsanlığın kurtuluşuna giden yol bellidir kardeşler. Bu kavgada yolumuzu aydınlatacak fener Marksizmin o sönmeyen ateşidir. Bir an evvel bedenlerimizde bu ateşi tutuşturmalı. Dergimiz Marksist Tutum'u daha çok işçi kardeşimizle tanıştırmalıyız. Haydi bugün bir adım daha. Hepinizi bedenimde yanan Marksizmin sönmeyen ateşiyle kucaklıyorum. Unutmayın yarın çok geç kardeşler.

Gebze'den Marksist Tutum okuru bir metal işçisi


Merhaba Marksist Tutum,

Yaklaşık bir yıldır yayınlarınızı takip ediyorum. Aslında ben sizle yeniden doğmuş gibiyim. Bu iğrenç sistem içerisinde biraz da olsun arınabildiysem sizlerin değerli yazıları ve görüşleriyle oluyor. Ben düne kadar işçi sınıfı nedir bilmezken şimdi ise kocaman bir geçmişimiz olduğunu biliyorum.

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz.

Hepinizin yüreğine sağlık.

bir Maksist Tutum okuru


Mücadele mi etmeli yoksa şükür mü etmeli?

Bu akşam maaşımı aldım, tamı tamına 380 YTL. Bir ay boyunca sabahtan akşama kadar sattığım işgücümün karşılığı olan para bu ve benim gibi yüz binlerce, hatta belki de daha fazla genç işçi aynı durumda. Genç işçiler diyorum, asgari ücrete işgücünü satan ve sınıf atlama hayali taşıyan yüz binlerce genç işçiden bahsediyorum.

Nasıl bir geleceğin bizi beklediğini biliyor muyuz? Yok dostum, yok genç dostlarım! Korkunç bir geleceğin bizi beklediğini bilmiyoruz, öğrenmek için de çabamız yok, hani zamanımız olmadığındadır belki de, hep öyle deriz ya.

Nasıl kanabiliriz burjuvaların beynimize yerleştirdiği sınıf atlama hayallerine? Nasıl inanabiliriz buna söyleyin? Bir evin kirasına bile yetmeyen asgari ücretle hangi sınıfı atlayabiliriz? Bu para ev kirasına yetmezken neyle besleneceğiz, nasıl sağlıklı kalacağız? Yoksa camilerde hocaların, cem evlerinde dedelerin, evlerimizde aile büyüklerinin bize tembih ettikleri gibi şükür ederek mi yapacağız bu sınıf atlama olayını? Gerçekten şükür ederek iyi bir geleceğimiz olabilir mi?

Bir tarafta milyarlarca maaş alan 'devlet büyükleri' maaşlarının azlığından yakınıp çocukları için milyarlarca burs yardımı alarak onları hiçbir işçi ailesinin önünden bile geçemeyeceği okullarda okutur. Kendileri lüks içinde sefa sürerken doymak bilmezler, daha da daha da isterler. Fabrika sahipleri de aynıdırlar. Binlerce işçi çalıştırıp, onların emeklerini sömürerek daha da büyüme arzusuyla yanıp tutuşurlar.

Genç işçiler diyorum, asgari ücrete ya da üç beş kuruş fazlasına işgücünü satan! Dünyada yüz binlerce, milyonlarca belki de milyarlarca olan genç işçilerden bahsediyorum. Bırakalım bir kenara, ununu elemiş eleğini asmış olanları. Elif Çağlı'nın dediği gibi, sıfır kilometre olan işçi sınıfının yeni kuşağı olan biz genç işçilerin mücadele etmek için o kadar çok sebebimiz var ki. Bu yaşam, bu yokluk ve yoksunluk kaderimiz falan olamaz. Somut bir gerçeklik var ortada. Tükürsek boğulacak kadar az olan burjuvazi nasıl olur da bize ve tüm dünyaya hükmeder?

Burjuvazi işçi sınıfını (yani bizi) uykudan uyandırmamak için var gücüyle koşuşturmaktadır. Bu telaşlı koşuşturmadan olsa gerek şükretmeyi de unutmuş olmalı! Onlar bizim sırtımızdan kazandıklarıyla sefa sürüp varlık içinde yüzerken, bizden istedikleri, dünyayı yaratan ellerimizden istedikleri, biz işçi sınıfından istedikleri şey, elimizi kolumuzu bağlayarak oturmamız, şükretmemiz ve doğacak kızıl güneşe uyanmamamızdır!

Ama artık şükretmeyeceğiz! Çünkü gün geçtikçe artan açlık, yoksulluk ve savaşlar sırf burjuvalar daha fazla kazansın diye, bu aşağılık düzen rezil ve kahpece hükmünü sürsün diye. Barış ve demokrasi yalanlarıyla Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa acımasızca saldıran, binlerce masum insanın yaşam hakkının elinden alınmasının nedeni olan bu aşağılık sistem, yaşadığı ekonomik krizleri atlatsın diyedir.

Uyanacağız, uyanmalıyız, uyandırmalıyız! Kavganın günü gelmiştir! Gün mücadele etmenin günüdür! Gün, kapitalizmi yıkıp sınıfsız bir dünya kurmanın günüdür! Gün, asgari ücretle sınıf atlama hayali ve umuduyla yaşamanın değil, sömürüsüz, insanca yaşanacak kızıl bir dünyayı yaratmanın umudunu büyütmenin günüdür!

Gazi Mahallesi'nden Marksist Tutum okuru bir emekçi


Özgürlükâ?¦ Çok değerli, yüce bir kavramâ?¦ Herkesin arzuladığı ama şimdiye dek kimsenin ulaşamadığı, bireysel olarak asla ulaşılamayacak bir hedefâ?¦ Kesinlikle ulaşılması gereken bir şey özgürlük. İnsanın insan gibi yaşamasını sağlayabilecek tek şey çünküâ?¦ Ve bu her yeri kokuşmuş dünyada yaşamaya değer olan tek şey özgürlük uğruna mücadele etmekâ?¦

Özgürlük için mücadele ettiğimiz oranda insanlaşabiliyoruz. İlk atalarımızdan bu zamana hep bir şekilde mücadele ederek gelmişiz. Önce vahşi koşullar yüzünden hayatta kalmak için mücadele verilmiş; sonra da sınıflar arasında mücadele edilmiş ve buna da insanlık tarihi denilmiş. Onun için şimdiye kadar hiç özgürlüğü tadamamışız. Hiç insan gibi yaşayamamışız şimdiye kadar. Bir şeyler için mücadele varsa zaten orada özgürlük yok demektir. Peki özgürlük nedir? Tam anlamıyla hiç yaşamadığımız, şimdiye kadar belki biraz kırıntılarının tadına vardığımız bir şeyi çok net bir şekilde tarif etmek çok güç. Yarını anlatırken ancak bugünün koşullarıyla bir şeyler söyleyebiliriz. Ben de özgürlüğü anlatırken bugün olmaması gereken ve beni rahatsız eden durumları anlatarak ifade etmeye çalışacağım.

Dünyada hâlâ iki tane sınıf var; işçi sınıfı ve patronlar sınıfı. İnsanların sınıflara ayrılması bile başlı başına ürpertici bir durum. Biz insanlar birbirimize sınıfsal temellerde bakıyoruz, sınıfsal temellerde ilişki kuruyoruz. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle her gün daha da hızlanan muazzam bir üretim var. Dünyada herkese yetecek bir birikim var ama milyonlarcamız açlıktan ölüyor. Üretim insanlığın ihtiyacına göre yapılmıyor, kâr elde etmek için yapılıyor. Çünkü üretim araçları üzerinde birilerinin özel mülkiyeti var. Bu hırsızlar, gözü dönmüş canavarlar, servetlerini her gün daha da arttırmak için bizim kanımızı emiyorlar, bize bir hayat ve değer biçiyorlar. Biz de bu iğrençliği meşru görüyoruz! Her gün iş yerlerinde onca üretim yapılırken ürettiğimiz şeye yabancılaşıyoruz. Emeğimize, kendimize yabancılaşıyoruz her gün. Herkes önce kendine yabancı sonra da çevresindekilere. Yalnızlık öğretiliyor bize doğduğumuz günden itibaren. Ama insan yalnız olamaz, yaşayamaz bile. Küçük bir bebeği düşünün en basitinden, onu yalnız bıraksak yaşayabilir mi? Ama bize kendi paçamızı kurtarmamız söyleniyor hep ve vahşice bir rekabet öğretiliyor. Tek başına başının çaresine bak deniyor. Tüketiliyor her şey! En güzel değerler tüketiliyor. Sevgiler, aşklar tüketiliyor. Tükettikçe var olduğunu hissediyor bu toplumun insanı. Tüketilecek bir şey kalmayınca elde, yaşamaya da gerek kalmıyor. İnsan kendisini yok ediyor. İnsan kendini uyuşturuyor.

Daha saymakla bitmez bu sistemin rezilliği. Bu rezilliğin içinde özgürlükten söz edilemez. Özgür bir toplumda kimsenin kimseden üstünlüğü olamaz, çünkü her birey çok değerlidir ve herkesin kendine has özellikleri vardır. İnsanlar arasında sınıfsal ayrımlardan söz edilemez. Toplumsal üretim herkesin ihtiyacına göre yapılır. Tabii bu üretim bizim bugün işyerlerinde uzun saatler boyunca bunalarak çalıştığımız gibi bir zorunlu üretim olmayacaktır. Toplumsal üretim insanların yeteneklerine göre yaptıkları ve çok daha kısa süreler ayırdıkları kolektif bir iş olacaktır. İnsanların kendilerine, birbirlerine ayıracağı vaktin artmasıyla paylaşım ve insani yönden gelişme daha hızlı olur. İnsanlığın muazzam bir gelişimi söz konusu olur. Yeni bir tarih yazılmaya başlanır. Özgür toplumun ve özgür bireylerin tarihiâ?¦

Topkapı'dan Marksist Tutum okuru bir sağlık işçisi


'Dikkatli çalış önce işine sonra ailene lazımsın!'

Başlıkta belirttiğim, çalıştığım işyerinde gözüme çarpan uyarı yazılarından bir tanesi. Bu yazıyı her okuduğumda tüylerim diken diken oluyor. Niye mi? Aslında kulağa hoş geliyor, dikkatli çalış diyor, ben de çok kötümserim canım. Belki sizlere de hoş geldi. Durun açıklayayım. Çalıştığım fabrikada üç vardiya çalışılıyor, sekiz saat ayakta kalmayı zor beceriyorum, yemekler berbat, yemem gerektiği için yiyorum. Yani aslında patronlar için yiyorum. İki makinenin arasından kafana her an bir bobin düşebilir, sakat kalabilirsin, şansın varsa aslında ölebilirsin. Bir de ses, aslında ses demek hafif kalır, sağır edici bir gürültü, öyle ki, şeflerden bir tanesi işçileri çağırmak istediğinde şu lazerli ışık tutan aletlerle yüzlerine ışık tutarak çağırıyor. İşyerinde pencere dışında hava gelebilecek herhangi bir klima sistemi yok. Sıcaklık yaklaşık 40 dereceyi buluyor. Sıcaktan zor bela çalışmaya çalışıyorum, üzerime yapışan kıyafetler izin verdikçe. şimdi beni anlıyor musunuz?

Bu şartlar altında çalışan biz işçilerin nasıl dikkatli olması beklenir? Çalışma koşulları ağır ve kazalardan korunmak için alınan hiçbir önlem yok. Sadece bu yazılar. Bu yazılardan birkaç tane daha var. 'Eldivensiz çalışma!'; ancak her istediğimde eldiven yok. 'Kaygan zemin!'; ama akan çatı onarılmıyor ve koşmamak elde değil, çünkü yemek paydosu otuz dakika. Fabrikanın bir yerinde kocaman harflerle 'FABRİKAMIZ İÇİN KALİTE, MÜŞTERİMİZ MEMNUN OLMADAN MEMNUN OLMAMAKTIR' yazısı bulunuyor. Patronlar sınıfı, her zaman biz işçileri koşullar nasıl olursa olsun daha az paraya daha çok nasıl çalıştıracağını düşünür. Piyasada ayakta kalabilmek için, daha fazla kâr etmek, müşterilerini memnun etmek önemlidir.

Peki, biz işçiler nasıl ayakta kalabileceğiz? Patronlar sınıfının astığı o yazılarla mı? Gördüğünüz gibi bu yazıların tamamı göstermeliktir. Patronlar sınıfı iş kazalarından işçileri korumak için önlem almak yerine bu yazıları asarlar, fatiha duası gibi. Çünkü bizim gibi işçi parçaları için ceplerinden fazla para çıkartmak istemezler. Aslında bizler de buna müsaade ederiz. Nasıl mı? Susarak, itiraz etmeyerek. Dünyada her üç dakikada bir işçi, iş kazası veya sağlıksız iş koşullarında çalışmaktan ölmektedir. İşte kapitalizm biz işçileri daha çok daha çok kâr etmek için öldürüyor. Bombaya gerek olmadan. Kapitalizm altında şartlar bunlar ama biz işçiler işyerlerimizde güvenliğimizi sağlamaya çalışabiliriz. Bunun için birlik olup mücadele edebiliriz, örgütlenebiliriz. Hepimiz aynı sağlıksız koşullarda çalışıyoruz. Yani sorunlarımız ortak, o yüzden kurtuluşumuz da ortaktır. Sessiz kaldığımız için çalışma koşullarımız daha da ağırlaşıyor. Biz işçi sınıfıyız, patronlar da bir sınıf, onlardan yardım beklemek saflık olur. Bizim işçi sınıfı olarak üretimden gelen bir gücümüz var, gerekirse iş bırakalım şartların düzelmesi için. Onlar bize değer vermeseler de bizler gücümüzün farkına varalım. Unutmayalım, bu asalaklar sınıfını başımızdan def edene kadar bize kurtuluş yok!

Kartal'dan Marksist Tutum okuru bir kadın işçi


Benim işyerim de diğer işçi arkadaşların çalıştıkları gibi bir işyeri. Sekiz saat ve on iki saat olmak üzere iki vardiya şeklinde çalışıyoruz. On iki saat çalışmaktan ben ve işçi arkadaşlarım memnun değiliz. Bu şekilde çalışmak bizim sosyal hayatla bağlantımızı koparmakta ve ailevi yaşantımızı da çürütmektedir. şartlar ne kadar zor olsa da para kazanmamız gerektiği için patronlara boyun eğmek zorunda kalıyoruz. Bazı zamanlar öyle sıkıntılı oluyor ki, bütün işçi kardeşlerimizin yüzünden yılların yorgunluğu, patronlara duyulan öfke okunuyor. Ama yapabildiğimiz şey çoğu zaman sessiz kalmak ve başkaldırmamaktır. Bu zor zamanlarımızda öfkemizi ortam içerisinde gösteremez durumdayız. Çünkü böyle durumlarda 'fısıltı gazetesi' büyük dikkatle çalışmakta, birileri küçük çıkarları doğrultusunda bizi, arkadaşlarını patronlara satmaktadır.

Bir gün bir grup arkadaşımın mücadele içinde olduklarını duydum. İlk etkinlikte o kadar etkilendim ki ben niye olmayım diye katıldım mücadeleci arkadaşlarımın yanına. Tek başıma hiçbir şeydim ama yumruk halinde birçok kişiydim, yapabilirdim. Daha adil bir yaşam, uygun çalışma şartları, sosyal haklarımı istiyordum. İçimdeki bu uyanışla ve inançla, bundan böyle ben de mücadelenin içinde olmak istiyorum. Tek başımıza hiçbir şeyiz ama örgütlüysek her şeyiz. Artık burjuvalara başkaldırma zamanıdır.

Gebze'den petro-kimya işkolundan bir kadın işçi


Susmak Kapitalizmin Ömrünü Uzatır

İçinde bulunduğumuz dönemde emperyalistler paylaşım savaşlarıyla insanları günden güne kana ve gözyaşına boğuyorlar. Irak'ta, Filistin'de, Lübnan'da her gün onlarca insan katlediliyor. Amerika ve İsrail hep aynı gerekçeyi kullanıyorlar: Terörizmi yenmek, barışı sağlamak, demokrasi götürmek vsâ?¦ Artık bu yalanlar çok eskidi, kimin terörist olduğunu gerçekler apaçık gösteriyor ve emperyalistlerin saldırdıkları yerlere demokrasiyi değil ölümü götürdükleri her gün gelen katliam haberleriyle göz önüne çıkıyor. Peki her şey bu kadar açıkken neden susuyor insanlar? Bu soruyu kendime sordukça Elif Çağlı'nın dizeleri geliyor aklıma:

Tam karşınıza geçmiş de 'ONLAR'

Bakarak gözlerinizin ta içine

Kuşları değil

İnsanları katlediyorlar!

Yanları başında yaşananları görmezlikten gelen insanlar kendilerini gerçeklerden soyutlamışlar ve kapitalizmin kendileri için yarattığı cam bir fanusun içinde yaşıyorlar. Öte yandan bu emperyalist savaşlara karşı 'ulusal çıkarlar'ı ön plana çıkartanlar ve içinde bulunduğumuz durumu yalnızca birkaç emperyalist ülkenin varlığından kaynaklanan bir durummuş gibi algılayıp da sözde anti-emperyalistliğin özde milliyetçiliğin propagandasını yapanlar da büyük bir yanılgı içindedirler. Bugün insanlığın kurtuluşu Amerika ve İsrail'in yenilgisinden değil kapitalizmin yenilgisinden geçer. Çünkü kapitalizm var olduğu sürece kendi içinden yeni efendiler çıkarabilir ve bu efendiler dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda kan gölüne çevirebilirler. Kâr elde etme amacının insan hayatından önce geldiği bu sistem bütünüyle kökünden kazınmadıkça insanlar insan gibi yaşayamayacaklar. Bir dünya sistemi olan kapitalizmi ortadan kaldırabilecek olan mücadele, işçi sınıfının vereceği enternasyonalist bir mücadele olabilir ancak. Din, dil, ırk gibi ayrılıkların ön plana çıkartılması işçilerin uluslararası birliğini baltalamaktan başka hiçbir işe yaramaz. 'Bütün ülkelerin işçileri birleşin!'

Yıldız Teknik Üniversitesinden bir öğrenci


Merhaba Marksist Tutum okurları,

Ben bir kargo işçisiyim. Yaklaşık altı aydır bu işte çalışmaktayım. Bu süre bana diğer sektörlerde olduğu gibi bu sektörde de biz işçilere dayatılan pek çok olumsuzlukların olduğunu göstermeye yetti. Sizlerle yaşadığım iş koşullarını ve işçi arkadaşlarım hakkındaki gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

Çalıştığım yerde çoğu işyerinde olduğu gibi fazla mesaiye kalıyoruz. Mesaiye kalma sadece benim çalıştığım şirkete özgü bir şey değil, tüm kargo şirketlerinde de aynı sorunla karşı karşıya kalınmakta. İş ne zaman biterse bizler de o zaman evlerimize gidebiliyoruz. şirketin tüm şubelerinde mesai saatlerinin sınırı çerçevelenmiş bir şekilde duvarda asılı olarak dururken, bizler hiçbir zaman o saatlere göre çalışmıyoruz. Ayrıca kaldığımız mesailer fazla mesai sayılmıyor ve dolayısıyla ücret olarak da karşılığını alamıyoruz. Patronumuz her gün yaptığımız mesailerle kârına kâr katıp rahat bir şekilde yaşarken, bizler bir önceki gün çıktığımız saatten erken çıkabilme çabasıyla çalışmak zorundayız. Hiç unutmuyorum, işe başladığım ilk günlerde geç çıktığımız bir akşam işçi arkadaşımın birisi, 'bu saatte çıkıp dinleneyim mi, yoksa ailemle mi ilgileneyim?' demişti. Doğru söylüyordu. Patronlar bizlere ne dinleneceğimiz zamanı, ne ailemizle geçireceğimiz zamanı, ne de dışarıda arkadaşlarımızla bir şeyler yapacak zamanı bırakmaktalar.

İşyerimde dikkatimi çeken bir başka şey ise işçi arkadaşlarımın patrona karşı olan tutumlarıydı. Daha önceleri çevremden işçilerin patron karşısındaki tutumları konusunda duymuş olduğum çoğu şeyi burada gerçek bir şekilde görüyordum. İşçi arkadaşlarımdan birisi haftanın en az üç günü iş bitiminde 'bugün ne kadar kâr yapmışız?' deyip bilgisayar başına geçerek o günkü kâr miktarını bizlere söylemekte. Diğer arkadaşlar da aylık yapmamız gereken kâr miktarını yakalayıp yakalayamadığımızı ona soruyorlar. Günde en az 2000 YTL kâr yapıyormuşuz! Patronun Türkiye genelinde bizimki gibi 200 tane daha şubesi var. Ve bunun her biri günde 2000 YTL kâr etse, patron günde 400.000 YTL kâr ediyor demektir. Fakat biz sabahtan akşama kadar çalıştıktan sonra fazla mesailer dahil toplam 16 YTL günlük ücret almaktayız. Bizim kazandığımızla kazandırdığımız arasındaki fark herhalde hesaplanmakla bitmez. Patron kazandığı kârlarla nereye, nasıl, ne zaman yatırım yapacağını planlarken, bizler aldığımız asgari ücretle ay sonunu nasıl getireceğimizi planlamaktayız.

Bahsetmek istediğim bir başka şey ise işyerimin bulunduğu semt. Genellikle burjuvaların yaşadığı bu semt, her gün işe giderken biz işçilerle patronlar arasındaki sınıfsal farkı net bir şekilde görmemi sağlıyordu. Bizler işe giderken onlar bir yanda özel sahalarında futbollarını, basketbollarını oynamakta, bir yandan sağlıklı kalmak için yürüyüşlerini yapmaktalar. Emeğimiz üzerinden kazandıkları kârlarla lüks evlerde rahat ve sağlıklı bir yaşam sürmekteler.

Bizler, burjuvazinin bizlere reva gördüğü bu yaşamı yok edip, rahat, huzurlu, eşit ve sömürüsüz bir yaşam kurabiliriz. Bunun için sorgulamayan, tepkisiz ve hayattan hiçbir beklentisi olmayan işçi modundan çıkıp, burjuvazinin bize yönelttiği tüm saldırılara karşı bilinçli bir şekilde mücadele etmeliyiz.

Sınıfsız bir dünya için mücadeleye katılalım!

Ümraniye'den Marksist Tutum okuru bir kargo işçisi


Umutsuzluğun İçinde Umut Olabilmek

Zor bir dönemden geçiyor ve toplumsal muhalefetin son derece cılız olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Böyle bir durumda, burjuva fikirler toplumda her zamankinden daha güçlüdür. Kapitalist sistem insanlığı gün geçtikçe felâketin eşiğine götürüyor. Bu kadar savaş, ölüm açlık ve sefalet olmasına rağmen, herhangi bir tepkinin olmaması, belki de fırtına öncesi sessizliğin habercisi olsa gerek. Burjuva ideolojisinin etkin olduğu bu durumda, geleceğe dair bir umutsuzluk toplumun bütün kesimlerini sarmış durumda. Çünkü kapitalist sistemin devamlılığı bu umutsuzluğa ve yılgınlığa bağlı. Burjuvazi hayatı, her gün ama her gün yalan üzerine örgütlüyor. Ancak burjuva ideolojisine karşı koymak ve doğruları örgütlemek için bir ideoloji gerekir. Bu ideoloji kuşkusuz devrimci Marksizmden başkası değildir. Sorun da burada yatar, devrimci Marksizmi kitlelerle buluşturabilmek ve en önemlisi onu doğru kavrayabilmek.

Devrici Marksistlerin her türlü umutsuzluğa karşı umutlu olmasının sebebi, işçi sınıfının potansiyel devrimci gücüdür. Sınıf hareketindeki durgunluk sadece kitleleri umutsuzluğa itmiyor, sol hareket içindeki birçok parti de bundan etkilenerek oportünizmin, milliyetçiliğin, reformizmin batağına düşebiliyor. Bu uzun ve meşakkatli yolda doğru bir pusuluya sahip değilseniz her türlü umutsuzluğa düşmeye mahkûmsunuz demektir. Sınıf mücadelesinin tarihi bunu defalarca kanıtlamıştır. Sınıf mücadelesi inişli çıkışlı bir mücadeledir. Her inişin bir çıkışı ocaktır elbette. Hayatta her şeyin bir bedeli vardır; mücadele etmeyen, bedel ödemeyen herkes, umutsuzluğun karanlığında kapitalist bataklıkta boğulmaya mahkûmdur.

Umut mücadele etmektedir ama doğru yerde doğru şekilde. Bugün Irak'ta Filistin'de, Afganistan'da binlerce insan öldürülürken, insanlar açlıktan susuzluktan ölürken gözümüzü kapatıp ne kadar yaşabiliriz. Mücadeleden kaçanlar daha rahat bir yaşam mı elde ediyorlar? Hayır! Onlar mücadele etmedikçe bir pislik gibi ölecekler, mücadele edenler nihai sonucu görmeseler dahi, arkalarından onurlu bir yaşam bırakacaklar. Umutsuzluğun içinde umut olmak, zor şartlarda her türlü ikiyüzlülüğe ve haksızlığa karşı savaşarak olur.

Emperyalizm dünyayı kana bularken devrimci Marksistlerin umutları hiç bitmez, çünkü emperyalist savaşlar devrimlere gebedir. 1917 Ekim Devrimi birinci emperyalist dünya savaşının içinden bir işçi iktidarı doğurmuştur. Kitlelerin sessizliği bizi umutsuzluğa sürüklemiyor, çünkü bu sessizlik sınıf mücadelesinin kızışacağını, fırtınanın kopacağını gösteriyor. Umutsuzluk içinde umut olmak, enternasyonalizme inanmak ve umutları yeşertecek bir Bolşevik önderliği yaratmaktan geçer. Devrimci Marksistler olarak, Bolşevizm önderliğinde, umutsuzluğun olmadığı bir dünya için mücadelemizi sonuna dek sürdüreceğiz.

Sınıfsız bir dünya kurana kadar savaş!

Savaşa karşı sınıf savaşı!

Topkapı'dan devrimci Marksist bir işçi