Okurlarımızdan - Ekim 2005
Günümüz Marksistleri bu çok yönlü sınıf savaşında birden fazla 'cephede' mücadele etmek zorundalar. Sermaye, kendisini beslerken, teorik alt yapısını da süsleyip-püsleyip halkımızın miyop derecesini yükseltmeyi başarıyor. Bundan eski 'solcularımızın' ve anlı şanlı 'komünistlerimizin' de epey yüklüce bir pay aldığını hep birlikte görüyoruz. Bu ideolojik savrulma Ertuğrul Özkök'ü Hürriyet gazetesindeki köşesinde 12 Eylül faşizmini savunur hale getirdi. Nabi Yağcılar (Haydar Kutlu) bir gazetede liberalizmin erdemlerini inceden inceye okuyucularına aktarıyor!
Marksist Tutum dergisi, son sayısı ile birlikte ülkemizdeki devrimci Marksist teoriyi üst noktalara taşıma misyonunu başarıyla yerine getiriyor. Elif Çağlı küreselleşme üzerine olan yazıları ile 'ulusal solcularımızın' küreselleşme karşısındaki durumlarını, ulusal ve yerel çıkarların savunulmasında düştükleri açmazı, doğru ve enternasyonal Marksizmden ödün vermeden gözler önüne seriyor. Marksizmin ülkemizdeki teorik düzeyi Elif Çağlı sayesinde daha yukarılara tırmanıyor. Umuyoruz ki Marksizmin ülkemizde ete kemiğe bürünmesinde bu katkılar çok önemli.
Tüm okurlara selam gönderiyoruz!
İzmir'den bir Marksist Tutum okuru
İşçiler güçlerini, örgütlü ve bilinçli olmalarından alırlar. Eğer işçiler örgütlü ve bilinçli değilseler, burjuvazi karşısında bir gücü temsil etmezler ve hatta bir hiçtirler. Küçük bir işçi grubu, kendi sorununu çözmek üzere bir araya geldiğinde, işçiler kolektif bir güç olduklarını hissetmeye başlarlar. Burada anlatılacak olan hikâye bu gerçeğin bir kez daha kanıtlanmasından başka bir şey değildir.
Çalıştığım işyerinin gece vardiyasında, yoğun nem ve yoğun çalışma temposu yüzünden sırılsıklam terliyoruz. Gerçekten de rahatsız edici bu durum, ancak günlük olarak her iş çıkışı veya iş saatleri içinde yıkanmakla katlanılır hale geliyor.
Ancak patronlar fırsat buldukça işçilerin her hakkını gasp etmekte pek mahirdirler. Bizden önce bu işyerinde çalışan işçiler, yıkanma hakkı için mücadele vermişler. Sonunda ise, kararlı mücadeleleri sonuç vermiş ve bu hakkı kazanmışlar. Hak onlara verilmemiş, onlar söke söke almışlar. Burası önemli aslındaâ?¦
Bundan bir ay öncesine kadar, eskiden varolan yıkanma hakkı yasaklanmış durumdaydı. Gelgelelim birlikte hareket etmemiz ve kararlı davranmamızın karşılığını aldık. Yaklaşık üç hafta önce çok sıcak ve nemli bir yaz gecesi iş arkadaşlarım ve ben, hem iş temposundan, hem de havanın o anki durumundan ötürü gerçekten yorgun ve bitap bir haldeydik. İnanılmaz terlemiştik ve oturduğumuz yerde de alnımızdan aşağı süzülen damlacıklara engel olamıyorduk. Bu durumdan çok rahatsız olmuştuk ve çareler aranırken aradığımız ilacı bulmuştuk: duş. Arkadaşlardan birinin aklına eskiden duş alınan bir yer olduğu geldi. Bu fikir arkadaşlar arasında dalgalanmaya neden oldu. Herkesin gözünün içi parlamıştı, ancak tedirgin bir parıldayış. Çünkü patronun temsilciliğini yapan şef denilen adam da oradaydı. Ama bir kez sorunu çözmeye karar vermiş işçiler karşısında durmak mümkün mü? Artık konuşma ve istekleri dile getirme zamanı gelmişti. Yoğun ve istekli küçük bir karar aşamasından sonra hep beraber şefin odasının yolunu tuttuk.
İş arkadaşlarımın çoğu, tekil halde şefin karşısına çıksalar, ağızlarını açıp tek kelime söylemedikleri gibi, şefin karşısında ezilecek, korkacaklardı. Ancak işçiler küçük sorunları için bile birlikte kararlı davrandıklarında, tez zamanda kendi güçlerinin farkına varırlar. Bir adım geri atmadan, hiç ayak sürümeden çok kararlı bir şekilde bir grup işçi, işyerinde istek ve dileklerini gerçekleştirmek için yürüyordu. Kapıdan birden bire içeriye girmemizle, şef, önce bir irkildi. Tedirginliği yüzünden okunan şef efendi belli ki konuşmalara 'kulak misafiri' olmuştu. Çevresinde çok ters ve kaba hareketleri ile tanınan şefin hali görülmeye değerdi. Süt dökmüş kedi misali, ne söylenirse 'evet arkadaşım', 'doğru arkadaşım', 'haklısın arkadaşım' gibi sözler geveledi. şefi bu hale getiren tek şey bizim bir arada durmamızdı. Evet sadece bu. Sonunda olması gereken oldu ve duş hakkımızı bir 'peki arkadaşlar' cümlesinden sonra kazanmış olduk. Aslında bu söze bile gerek yoktu. Çünkü olumsuz bir tavırla bile karşılaşsak geri dönmeyecektik.
Peki bu küçük hak mücadelesi ne kadar önemli? İşçilerin olağan dönemlerde küçüğüyle büyüğüyle verdiği hak mücadeleleri, örgütlülüğün önemini göstermesi bakımında hayati önem taşır. Bir kez elinde bu gücü gören proletarya, gerektiğinde, büyük mücadelelerin provasını bu küçük mücadelelerin içinde bulur.
İstanbul'dan Marksist tutum okuru bir işçi
İçinde yaşadığımız kapitalist sistem, işçi sınıfına her yönden baskı uygulayan sömürücü bir sistemdir. Bu baskı ve zorbalık düzeni, işçi sınıfına karşı muazzam bir örgütlülükle uygulanır. Gözlerimizi öyle bir bağlar ki, başucumuzda yaşanan olayları bile görmemize izin vermez. Adeta körleşiriz, duyu organlarımız işlevsizleşir.
Kapitalizm yaşamımızın her alanına hükmeder. Çalışma alanında patronlarıyla, okulda eğitimcileriyle, evimizde aile kurumuyla kapitalizmin kollarının yaşamımızın her alanında nasıl bir kontrol sistemi oluşturduğu görülebilir. Bu sömürü sistemi bizlere verilen eğitimle beyinlerimizi yıkar, bilinçlerimizi çarpıtır. Bütün mekanizmalarıyla kokuşmuş köhne kapitalizm, işçi sınıfının etine doymayan, aç, doyumsuz bir sistemdir!
Bilinçlendiğimizde, Marksizmi öğrenerek sınıfsal çelişkileri daha net görmeye başladığımızda ve mücadeleye giriştiğimizde, burjuva sistemin karakolları işlevini yerine getiren aile kurumu karşımıza dikilir; bu andan itibaren görünüşte ailemizle, gerçekte ise kapitalist düzenle mücadelemize başlamış oluruz. Hele bu aile küçük-burjuva bir aileyseâ?¦
Doğduğumuz andan itibaren bizleri sistemin kalıplarına dökerek, bilinçli ya da bilinçsiz olarak egemen burjuva kültürüyle yoğurarak yetiştirmek bu ailenin birincil görevidir. Aile kurumunda duygusal bağlar, çocuklara karşı kullanılacak en elverişli araçlardır; bu araçlar kullanılarak bilinçlerimiz, burjuva ideolojisi temelinde şekillendirilir. Ailenin kontrolünden çıkmaya başladığımızda ise ekonomik bir kaynağımız yoksa eğer, anında ekonomik yardım yapmama silahını kullanmaya başlarlar. Biz öğrencilerin devrimci olduktan sonra en sık karşılaştığımız dayatma budur; kutsal aile, 'sevgi yuvası' birden bire gerçek yüzünü açığa vurur ve kapitalizmin temsilcisi olarak kendini bize dayatır. Aile aracılığıyla burjuva düzen yaşantımızı tekrar kendi kontrolü altına almaya çalışır.
Önemli bir nokta daha var ki, o da, burjuva düzenin aileler aracılığıyla devrimci düşüncelerimizi boğazlamaya kalkışması, an be an soluğunu ensemizde hissettirmesidir. Devrimci düşüncelerle tanıştığımız andan itibaren aile, olağanüstü hâl durumuna geçer. Bunu sadece bilinçsiz aileler değil daha önce işçi sınıfı mücadelesinde yer almış, kendilerini solcu kimliğiyle tanıtan birçok aile de yapmaktadır.
Karakolun görevlileri açılan bu savaşta çocuklarını mücadeleden koparmak amacıyla ellerinden geleni yaparlar. Komünizmin iyi güzel ama bir ütopya olduğunu söylemek, sözde solcu ailelerin en çok sevdikleri yalanlardan biridir. Sanki komünist olmak bir hobi, bir gelip geçici gençlik zaafıymış gibi! 'Biz de zamanında mücadele ettik, bunlar beyin yıkamadır, dünyayı sen mi kurtaracaksın, biz yaptık da ne oldu!' gibi ifadelerle karşımıza çıkarlar. Kimi aile bireyleri her ne kadar zamanında mücadele ettiklerini söyleseler de komünist yaşamı, devrimci mücadeleyi iliklerine kadar hissetmemiş, devrimciliğin ne olduğunu bilmeyen kişilerdir ve moralleri bozulunca karşı saflara geçmişlerdir.
Oysa gerçek komünist böyle olmaz! Komünist olmak kolay değildir. Komünist olmak, sistemin bize vurduğu ideolojik prangaları kırıp atmaktır. Tam anlamıyla bir kişilik dönüşümüdür. İnsanın bütün tabuları yıkıp içindeki mücadele isteğinin ortaya çıkmasıdır. Bilinçli, militan, kendine güvenen, gözlerindeki ışıkla yüreğindeki ateşle mücadele eden insandır komünist. Marksizmin ışığında ilerleyerek, bilinçlenerek, sorgulayarak kapitalizme karşı hınca hınç, ideolojik olarak donanarak mücadele edeceğiz. Sadece söylemde değil, yaşamımızın her alanında devrimci olarak var olacağız. Bu yolda karşımıza çıkacak engelleri bilerek, kapitalizmde aile kurumunun rolünün bilincinde olarak mücadele edeceğiz. Gelecekte kuracağımız o muhteşem dünyanın aşkıyla yanıp tutuşarak tam bir komünist olmaya çabalayacağız!
Gençliğin yolu Marksizmin yoludur!
Yüreğindeki ateşi dışarı çıkart, sen de katıl mücadeleye!
Marmara Üniversitesinden Marksist bir öğrenci
Kapitalist toplumda kadın olmak başlı başına bir sorundur. Kapitalist toplumun kafalarımızda oluşturduğu 'kadın' tasviri hep aynıdır. Kadın çocuk doğurur, büyütür, ev işlerini yapar, yeri gelince de dayak yer!
Kadına yüklenen sorumluluklar, erkek egemen burjuva toplumda kadının yaşamını dört duvar arasıyla sınırlayarak ruhsal yaşamını felce uğratmıştır. Kadının sorunlara geniş bir perspektiften bakmasının ve çözüm yolları aramasının önünü tıkayan içinde yaşadığı bu koşullardır. Dört duvar arasına sıkıştırılan ve ev, çocuk ve kocaya bakma işleriyle sınırlı bir yaşam elbette ki köreltici, aptallaştırıcı olacaktır. Böyle ağır koşullarda yaşayan insanların sosyalleşmesi düşünülemez; tersine çevresinden koparak güvensizleşir. Kadınlar çevresine ve kendisine güvensiz, pısırık, kocasının kendisine yöneltilen yumruklarını benimsemiş, dayağı hak ettiğini, kocası karşısında yetersiz olduğunu düşünen ve birçok çelişkiyi barındıran bir duruma sahiptir. Gerçekte bu çok doğal bir davranıştır. Emekçi kadınların hiç de azınlıkta olmayan bir bölümü aynı durumdadır.
İşçi kadınların sırtına ağır çalışma koşullarının yükünün dışında bir de yıpratıcı ev işleri yıkılmaktadır. Bu yaşam koşullarına maruz kalan kadınların kişiliklerinin gelişmesi de düşünülemez. Düşünsel, duygusal ve fiziksel bir gelişkinlikten uzak, çarpık bir şekilde yetişiyoruz; özellikle emekçi kadınlar için bu çarpıklıktan kurtulmanın yolunun devrimci olmaktan geçtiğinin altını çizmek gerekiyor.
Emekçi kadınların bu düzene karşı baş kaldırmaktan başka çarelerinin olmadığı açık. Devrimci Marksistler olarak kadın sorununa bakış açımız nettir. Kapitalizmi ortadan kaldırmadıkça kadınların kurtuluşunun gerçekleşmeyeceğini ve sorunların çözülemeyeceğini biliyoruz. Fakat bugünden devrimci bir kavgaya girişen kadınlar kurtuluşları yolunda ilk adımı atmış olacaklardır. Rosa Luxemburg'un dediği gibi 'kadınsız devrim olmaz, devrimi yapmadan kadın kurtulamaz.' Kadın olarak bu sözlerin hakkını vermeli, burjuva toplumun dayatmalarını devrimci bir mücadeleyle parçalamaya girişmeliyiz.
İstanbul'dan bir sağlık emekçisi
Türkiye'de uzun zamandır var olan ve sözde demokratik olduğunu söyleyen ülkelerde de çıkartılan terörle mücadele yasası aslında neye ve kime hizmet ediyor?
Son yıllarda yapılan bombalı eylemleri de kendi çıkarına kullanan burjuvazi, kitleleri, terörle mücadele yasasını halkın güvenliğini sağlamak amacıyla çıkardığına inandırmak istiyor. Oysa terörle mücadele yasası adı altında amaçlanan hedef işçi sınıfının devrimci mücadelesini denetleyebilmenin yollarını açmaktır. Terörün masum insanları hedef aldığı yönünde duygu sömürüsü de yapan burjuvazi, halkı şüpheli gördükleri herkesi ihbar etmeye yöneltiyor. Terörle mücadele uzmanı bir kişi çıkıp televizyonda bunun bir vatandaşlık görevi olduğunu, şüpheli gördüğümüz herkesi polise ihbar etmemizi, mahalleye ya da apartmana yeni taşınan herkesin kimlik bilgilerini almamız ve onunla ilgili her şeyi bilmemiz gerektiğini söylüyor. Öyle bir toplum yaratılmak isteniyor ki birbirine güvenmeyen, şüpheyle yaklaşan ve hatta ihbar eden, yani tam anlamıyla paranoyak bir toplum. Burjuvazi, böyle bir toplum yaratarak hem işçi sınıfının devrimci mücadelesinin önüne engel oluşturmaya, hem de sınıfın bilinçsiz unsurlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadır. Bu çabalar, burjuvazinin işçi sınıfının devrimci mücadelesinden ne kadar korktuğunun da açık ve net bir ifadesidir. Çünkü bizler ne kadar gücümüzün farkında olmasak da burjuvazi işçi sınıfının ayaklandığında neler yapabildiğini geçmişin tecrübelerinden biliyor.
Terör sözcüğünü, masum insanlara yönelik şiddet olayları olarak anlatan burjuvaziye sormak lazım: Bunca bolluk içerisinde Afrika'da ve dünyanın birçok ülkesinde insanların ölmesine göz yummak terör değil de nedir? Terörle mücadele amacıyla başlatıldığını söyledikleri ama bugün kendilerinin bile gözlerden gizleyemedikleri ve tek amaçlarının kârlarına kâr katmak olduğu emperyalist paylaşım savaşlarında, masum yüz binlerin tepesine bırakılan bombalar terör değil de nedir? Gerçek terörü yaratan bizzat kapitalist sistemin kendisidir. Ve bizler bilmeliyiz ki, kapitalist sistem var olduğu sürece terör de varolacaktır. Bizler işçi olduğumuzun ve çıkarlarımızın ortak olduğunun farkına varmalı, her fırsatta kapitalist sistemi teşhir etmeli ve onu yıkmak amacıyla mücadele bayrağını yükseltmeliyiz.
YA SOSYALİZM YABARBARLIK!
Gülsuyu'ndan bir işçi
Gazeteden okuduğum bir yazı ilgimi çekti. 'Dünya'nın hali hiç iç açıcı değil' başlıklı bu yazı, emekli bir generalin bazı kaynaklardan elde ettiği verileri anlatan bir yazısıydı. Her biri kapitalist sistemin çirkefliğini göz önüne süren bu verilerden birkaçını aktarıyorum.
· Her yıl 6 milyon çocuk kötü beslenmeden, 1 milyon çocuk sıtmadan ölüyor. Dünyadaki çocukları aşılamak için 3 milyar dolar yeterli ancak kaynak bulunamıyor. Dünyadaki yıllık askeri harcamaların toplamı ise 1 trilyon doları aşmıştır.
· Her 3,6 saniyede bir insan açlıktan ölmekte, ölenlerin çoğunluğunu ise beş yaşından küçük çocuklar oluşturmaktadır.
· Dünyadaki en yoksul 48 ülkenin toplam üretiminin değeri, dünyanın en zengin üç kişisinin toplam servetinden daha azdır.
· Dünyada 1 milyardan fazla insan günde bir doların altında gelirle yaşamakta, 2,7 milyar insan ise günde iki doların altında gelirle yaşamını sürdürmeye gayret etmektedir.
· Dünyanın en büyük 200 şirketinin toplam satışı 1,2 milyar insanın toplam gelirinin 18 kat fazlasına eşit.
· Dünyada temel eğitim almamış 114 milyon çocuk ve okuma yazma bilmeyen 584 milyon kadın mevcut.
· 2000 yılında silahlanma için yapılan harcamaların yüzde 1'inden daha azı dünyada okula gidemeyen tüm çocukları okula göndermeye yeterli.
Sayın generalimiz seneler boyunca neye hizmet ettiğini unutup 'Söze gerek var mı? Bu ne biçim dünya?' diye soruyor. Elbette ki biz Marksistlerin söyleyeceği çoook sözü var. Kapitalist sistemin bir avuç insanına dünyanın tüm zenginliklerini elimizden çekme hakkı verilirken, bizlere yukarıdaki verilerde anlatıldığı gibi sömürü, açlık, sefalet ve ölüm layık görülüyor. Seneler önce Nazım Hikmet dizelerinde 'Kabahat senin de demeğe dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin canım kardeşim' derken kapitalist sistemin bize layık gördüğü bu hayattan kurtulmanın yolunun bizim mücadele etmemizden geçtiğini, eğer mücadele etmezsek kabahatin bizde olduğunu anlatıyordu.
Çevremizde 'kabahat senin' denecek kimse bırakmayıncaya kadar ve soluğumuz tükeninceye kadar, herkese bu sistemin iğrençliğini teşhir etmeli, kurtuluşun sosyalizmde olduğunu anlatmalı ve bu sistemi ortadan kaldırmak için mücadele etmeliyiz. Çünkü dünyamızı gün geçtikçe daha da kötüye götüren, yaşanmayacak bir zindan haline getiren, açlık, sefalet ve savaşlara mahkûm eden bu sistemdir. Kapitalizmden kurtulmanın yolu doğru fikirlerle Marksizmin ışığında mücadele etmemizden geçiyor.
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!
grevci bir tekstil işçisi
Kapitalizm, aslında uzun zamandır tarihsel olarak miadını doldurmuş durumda. Ve ölümden korkan ihtiyar bir cadı gibi, ölümsüzlük iksirleri bulmaya çalışıyor, ölümün pençesinde, ölümsüzlüğe kendini ve işçi sınıfını inandırmaya çalışarak. İyi ama, bu ihtiyar cadı, nasıl oluyor da hâlâ yaşıyor? Birileri, onun eceliyle öleceğini düşünerek sabırla bekleyedursun, Marksistlerin böyle hayaller kurmaya ve beklemeye niyeti yok. Evet, bu ihtiyar cadı hâlâ yaşıyor çünkü, ona ölümcül darbeyi indirecek olan proletarya yüzyıl uykusunda. Onu uyandıracak olan Marksizmin ışığı ise, henüz yeterince güçlendirilmiş değil.
Muzaffer Ekim devriminden bu yana, Marksizm ve komünizm prestijinden çok şey kaybetti, birçok tahrifata uğradı. Özellikle SSCB özelinde yaşanan sürecin, sadece bir devrimin değil, tüm dünya işçi sınıfının kaderini nasıl yönlendirdiğine tanık oldu tarih. Sosyalizm kılıfı altında doğan ve büyüyen Sovyet bürokrasisi, bugünün Marksistlerine, Marksizm-Leninizm adına tahrif edilenleri yeniden yerine koyma ve kapitalizmin yanı sıra yaratılan bu yanılsamalarla da mücadele etme zorunluluğunu getirdi. Bugün düşman iki başlı artık. Bir tarafta kapitalizm, diğer taraftaysa Marksizm-Leninizmin ideolojik tahrifatı.
Sovyetler'in çöküşüyle beraber burjuvazi, komünizmin öldüğü yaygarasını kopardı. Aslında ölen komünizm değil, çürümüşlüğünü ve çelişkilerini daha fazla taşıyamayan Sovyet bürokrasisiydi. Ancak gerek işçi sınıfının gerekse de solun önemli bir kesiminin Sovyet bürokrasisini sosyalizm hülyası olarak algılayışları, burjuvazinin bu yaygarasını boşa çıkarmadı. Sovyetlerin çöküşüyle dünya devrimci hareketi büyük bir demorilizasyon yaşarken, 'yanlış olan neydi?' sorusuna yanıt bulmaya çalışanlar ne yazık ki sorunu yanlış yerde aradılar. Ya Marksizm hepten reddedildi, ya da kapitalizmin ölümsüzlüğüne ikna olanlar, Marksizmi 'modernize ederek' daha yaşanılır bir kapitalizm yaratma peşine düştüler.
Bugün, dünyanın pek çok yerinde ayaklanmalar, eylemler vs. gerçekleşiyor. Ancak Marksizmin ışık olamadığı bu patlamalar işçi sınıfının iktidarıyla taçlanamıyor. Yine dünyanın çeşitli yerlerinde farklı mücadele çizgileri benimsemiş pek çok hareket mevcut ve bunların bazıları da ciddi anlamda güç olmuş durumda. Bu hareketler, ideolojik kaynağını Marksizmden alan bir örgütlenmeye gitmedikleri sürece iktidarı dahi alsalar, bu iktidar işçi sınıfının iktidarı olmayacaktır.
Türkiye'de işçi sınıfı ise, gerek devrimcilerin yaşadığı ideolojik karmaşadan, gerekse de meydanı boş bulan burjuvazinin pervasız saldırılarından fazlasıyla nasibini alıyor. Bir zamanlar can bedelli direnişlerle kazanılan haklar, bugün sendika bürokrasisinin de yardımıyla burjuvazi tarafından tek tek geri alınıyor. İşçi sınıfı ise, bu saldırılara karşı güçlü bir karşı duruş sağlayacak kadar örgütlü değil.
Olaylara Marksizmin gözlüğünden bakamayanlar açısından, karamsarlığa düşmemek için bir neden yok. Ama Marksistler açısından mücadele düz bir çizgi değildir. Sınıf mücadelesinde ileri dönemler olacağı gibi geri dönemler de yaşanabilir. İşçi sınıfı gerçek zaferi elde edene kadar, yani sosyalizme varılana kadar, vereceği mücadele yengilerin yanı sıra yenilgilerle dolu bir mücadele olacaktır zaten. Kanlı diktatörlükleri, emperyalist paylaşım savaşlarını, Türkiye'de 12 Eylül'ü yaşayan işçi sınıfı, Ekim Devrimlerini, Paris Komünlerini, 1 Mayısları, 15-16 Haziranları yaratmayı da bilmiştir. Bize gerekli olan, sadece içinde bulunulan duruma bakıp sonuçlar çıkarmak değil, aksine tarihsel bağlamından kopartmadan dönemi değerlendirebilmektir. Bu dönem ezeli olmadığı gibi ebedi de değil. Marksizmin ışığının, yobazın karanlığını yaracak denli güçlendiği günler de gelecek. Ve işte o zaman, bu ihtiyar cadı, kapitalizm, tarihin çöplüğünde layık olduğu yeri bulacak.
matbaa işçisi bir kadın okurdan
Merhaba arkadaşlar! Bu sene kazandım üniversiteyi, bir haftayı geride bıraktım bile. Ne mi gördüm? Burjuva tarihinin pompalanmasının devam ettiğini, eğitimin para üzerine kurulduğunu! Üniversite öğrencilerini bilge insanlar sanırdım. Bana hep böyle değil, bildiğin bencil burjuva genci diyorlardı. Ben inanmıyordum, böyle olamaz diyordum. Suçu, anlatan arkadaşa atıyordum; sen keşfedememişsindir, diyordum.
Yine koşullara atmak istemiyorum sorunu, çünkü bu düşünmeme suçudur. Tabii ki kapitalizm yetiştiriyor bizleri. Ama bizleriz bu sistemi yıkacak olan ve iyi tanımalıyız yaşadığımız mekânı, iyi tanımalıyız düşmanımızıâ?¦ şairin dediği gibi: Tanı onları, tanı da büyü!
Diğer bir sorunsa aile sorunu: belki de en büyük savaşı aileme karşı veriyorum. 'Kadın sorunu özel mülkiyetten kaynaklanıyor' diyorum anneme; 'özel mülkün bile yok' diyor bana. Baba diyorum sen işçisin sömürüyorlar seni. 'Ne yapalım oğlum' diyor, 'bizden geçti' ve sonra kapıyı kitliyor mitinge gitmemem için. Yani arkadaşlar anlayacağınız düşman kendimiziz, savaş kendimizle olmalı ki kafamızı kaldırabilelim aynamızdan. Bazen evde ne yapacağımı bilemiyorum, ah diyorum bir yere akıtsam şu hıncımı. Sonra sınıf bilincim karşıma dikiliyor, sabret diyor ve örgütlü hareket et. Hayatta devrim göremiyorsan, devrimciliğini hayata empoze et diyor. Teşekkür ediyorum Marksist Tutum'a ve layık olmaya çalışıyorum sınıf mücadelesine. O güzel günlere ulaşmak için üzerime düşen görevi yerine getireceğim. Gündüzlerinde sömürülmeyen gecelerinde aç yatılmayan bir dünya için!
üniversiteli bir genç Marksist
Geçenlerde gazetelere yansıyan haberlere göre, ABD'ye kaçak olarak girmeye çalışan 104 işçi okyanusta boğularak ölmüş. Kaçak olarak Amerika'ya girmek isteyen 113 Ekvadorlu işçi, 15 kişilik tekneyle Büyük Okyanusun ortasında can pazarı yaşadı. Bir balıkçı teknesi ancak 9 kişiyi kurtarabildi. 104 göçmen ise Okyanusun derinliklerine gömüldü. Böylelikle 104 işçinin daha Amerika rüyası, onlarla birlikte derin sularda batmış oldu.
Göçmen işçilik, açlık ve sefaletin pençesinde kıvranan emekçiler için ye yazık ki umut olmaya devam ediyor. Daha gelişmiş ülkelere gidip, daha yüksek ücretlerle çalışma hayali hiç bitmiyor. Nasıl bitebilir ki? Kapitalizm her yerde açlık ve sefalet yaratıyor; işsiz ve aç emekçiler kendi hayatlarını idame ettirebilmek amacıyla yollara düşüyorlar. Emekçiler daha gelişmiş ülkelere gidip daha iyi ücret karşılığında, insanca yaşama düşleri kurarken, kapitalistler göçmen işçilerin sırtından korkunç bir sömürü sağlıyorlar. Onların en kötü koşullarda bile olsa çalışmaya muhtaç olmalarını kapitalistler acımazsızca kullanıyorlar. İş bulabilen karın tokluğuna çalışıyor, iş bulmayan ise aç gezmeye devam ediyor.
Diğer taraftan göçmen işçilerin kendi ülkelerine gelip daha ucuza çalışarak işlerini ellerinden alacağını düşünen 'yerli' işçiler milliyetçi tepkiler gösterirler. Sanki gerçekten de, ücretlerinin düşük olmasının sorumlusu söz konusu göçmen işçilermiş gibi. Burjuvazi, düşük ücretlerin sorumlusu kendisi değilmişçesine veya gerçek çelişki açığa çıkmasın diye işçileri göçmen işçilere karşı kışkırtır; milliyetçilik bu temelde de geliştirilir. Böylece burjuvaziye karşı düşman olması gereken işçiler kendi aralarında göçmen olan, olmayan olarak ikiye bölünürler. Hatta Türkiye'de de örnekleri yaşandı; göçmenlerin evleri veya çalıştıkları işyerleri kundaklandı. Bu kavgadan kârlı çıkan elbette ki, burjuvazidir.
Fakat unutmamalıyız ki, kapitalist sömürü sistemi bir dünya sistemidir. Dünyanın her yerinde işçi sınıfı sömürülmekte ve tüm ürettiklerine burjuvazi el koymaktadır. Eğer bugün Batı'da işçiler az gelişmiş ülke işçilerinden göreli olarak daha iyi ücret alıyorlarsa, bunun sebebi kapitalistlerin lütufkâr olmaları değildir. Avrupa'da ve ABD'de işçi sınıfının 200 yıllık bir mücadele tarihi var; işçi sınıfı bugün bize göre daha iyi yaşama olanaklarına devrimle, kanla, mücadeleyle ulaştı. Burjuvazi, söz konusu hakları işçilere altın tepsiyle sunmuş değil. Son ölen 104 Ekvadorlu işçinin sönen umutları, bizlere gerçek çözümün bir yerden başka bir yere giderek sömürülmek olmadığını açıkça gösteriyor. Gerçek çözüm işçilerin dünya ölçeğinde birleşerek mücadeleye girmeleri ve daha iyi bir yaşamı tüm insanlığa sunabilmek için bu lanet kapitalist düzeni alaşağı etmeleridir. Marx'ın Komünist Manifesto'da söylediği gibi işçilerin vatanı yoktur, ama kazanacakları bir dünya var!
Yaşasın işçi sınıfının uluslararası birliği!
Marksist Tutum okuru bir sağlık işçisi
Serna-Seral işçilerinin grevini ziyaret edenler, grevlerin işçi sınıfının gerçek okulları olduğunu bir kere daha göreceklerdir. O güne kadar boynuna pranga geçirilmiş köleler gibi çalışan işçiler, mücadeleye bir kere atıldılar mı yalanlarla kuşatılmış dünyanın gerçekleriyle karşılaşır. Dünya, patronlar ve işçiler diye ikiye ayrılmıştır. Ama patronlar tarafından hep aynı gemide oldukları yalanı söylenmiştir. Devletin, polisin hep haklıdan yana olduğu söylenmiştir, ama işçiler haklarını aramaya kalktığında nedense gözaltına alınan, copu, dayağı yiyen hep işçiler olmuştur. İşçilere örgütlenmenin kötü birşey olduğu anlatılmıştır ama işçiler örgütlenmeye kalktıklarında karşılarında 'örgütlenmek kötüdür' diyen patronların nasıl da örgütlü olduklarını görmüşlerdir. İşçilerin yaşadıkları kötü koşulları ortadan kaldırabilmeleri için örgütlenebilmelerinin önünde burjuvazinin yarattığı birçok engel var. Bu engellerin en başında işçilerin iliğine kadar işlemiş olan 'korku' geliyor. Ama bu korkular, grev çadırında, grev alanında her türlü baskıya maruz kalındığında kendiliğinden ortadan kalkar.
Her gün işyerinin önünde aileleri ve bizim gibi ziyaretçilerle buluşan, geceli gündüzlü bekleyen ekipleriyle Serna-Seral işçileri gözlerindeki kararlılıkla 'bizim istediğimiz kırıntılar değil, çocuklarımız için güzel bir dünya' diyorlar. İşçiler, yüreklerindeki korku perdesini yırtmışlar. İşçi kadınlar, genç-yaşlı demeden, nöbetlerinde sabahlara kadar ekip arkadaşlarıyla beraber işyeri önünde bekliyorlar. 'Daha önce patronu zengin etmek için, şeflerin tacizleriyle de karşılaşarak işyerinde makine gibi çalışarak sabahlıyorduk, şimdi onurla verdiğimiz mücadelemiz için sabahlıyoruz' diyorlar. Polis saldırdığında erkeklerle beraber, saldırılarda birbirlerine omuz vererek, direniyorlar. Polisin saldırdığı erkek arkadaşlarının üzerine kapanıp onları koruyorlar. 'Bir buçuk yıl öncesine kadar şeflerin yasaklarıyla hareket ediyorduk ama bugün burjuvazinin yasalarıyla kendimizi sınırlamayacağız' diyen işçiler 'işyeri önünde dört grev gözcüsünden fazlası bekleyemez' diyen yasanın yerine kendi fiili mücadelelerine dayanarak, işyeri önünde gündüzleri aileleriyle, geceleri dönüşümlü olarak nöbetleri devralan ekipleriyle kalıyorlar. Yasa, çadır kurmalarını engelliyor, ama onlar iki kere çadırlarını kurdular ve bu yüzden polisten cop ve biber gazı yediler, gözaltına alındılar. İkinci kere kurdukları çadırı polis yıkmaya geldiğinde, işçiler dövülüp, ağızlarına biber gazı sıkılarak gözaltına alındılar. Arkadaşları alınınca geride kalan işçilerin dağılacağı, morallerinin bozulacağı düşünülüyordu. Ama geride kalanlar hemen öne atılıp, sloganlarla polis karakolunun önüne gelip, sonradan yanlarına gelen aileleriyle beraber sabaha kadar gözaltına alınan mücadele arkadaşlarını beklediler.
Bir buçuk yıl içinde örgütlenmesini sağlamış Serna-Seral işçilerinin deneyimlerinden, işyerlerinde örgütlenmek isteyen tüm işçilerin öğreneceği çok şey var. Yalnızca kağıt üzerinde bir örgütlülük değil, ilmik ilmik örülen, işçilerin birbirine kenetlendiği, işyeri komitesinin işleri koordine ettiği, işçilerin örgütlenmeyi sahiplendikleri, yaşanan sorunları hemen sendikacılara havale eden bir anlayış yerine örgütlü gücünü harekete geçirerek çözen bir örgütlenme yaratılmış.
Serna-Seral işçileri, bize küçücük bir işyerinde bile, işçilerin örgütlü olduklarında ve kararlı bir şekilde mücadele ettiklerinde, yalnızca patronlarını köşeye sıkıştırmakla kalmayıp, burjuvazinin baskı aygıtını, polislerini de daha temkinli olmak zorunda bıraktıklarını gösterdiler. Bu mücadelenin sonucunda, işçiler yola çıkarken elde etmek istedikleri taleplerine ilişkin bir kazanım elde edilebilirler de edemeyebilir de. Ama bu mücadele genel sınıf mücadelesinin bir parçasıdır ve en önemli kazanım işçilerin bir sınıf olduklarının farkına vararak sınıf mücadelesine katılmaları, bu temelde örgütlenmeleridir. İşçiler böylelikle gerçek kurtuluşlarının ancak sermaye düzenini ortadan kaldırmakla mümkün olacağını anladıklarını söylüyorlar. Serna-Seral işçilerini ziyaret eden çevreler kendi sloganlarıyla grevcileri selamlıyorlar ama dönüşte işçilerin sloganlarıyla grev alanından ayrılıyorlar. Bu yazıyı da, onların sloganlarıyla; sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurulması için tüm işçilerin sahiplenmeleri gereken sloganlarla bitirmek istiyorum.
Dünyanın bütün işçileri birleşin!
Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!
İstanbul'dan bir işçi
