Okurlarımızdan - Eylül 2006
İş Kazaları Kader Değildir
Merhaba arkadaşlar,
Ben size çalıştığım fabrikada meydana gelen bir iş kazasında işçi arkadaşımızın başına gelenleri anlatmak istiyorum. Çalıştığım fabrika metal iş kolunda ve her an iş kazası riski var. Güvenlik tedbirleri de yeterli değil. Yoğun genç emek çalışıyor ve ortalama maaş 386 YTL. Yemekler iğrenç ve işçiler açısından durum çok kötü.
Bir gece vardiyadayken makine arıza yaptı. Kalıbı indirdik, bakımını yapmamız gerekiyordu. Kalıbı sökerken arkadaşın eli sıkışmış ve parmağı kesilmiş. Tırnağı çıkmış ve bir parça eti kopmuş. Hemen lavaboya koştu, biz de peşinden gittik. Nöbetçi amire haber verildi. Hastaneye kaldırıldı. Götürüldükten sonra arkadaşımızı aradık özel hastaneye mi götürüldü diye, neyse ki SSK'ya götürülmüştü. Pek çok durumda, iş kazalarını saklamak ve ceza almamak için patronlar işçileri özel hastaneye götürüyor ve olayı gizliyor. SSK'ya götürdüğünde ise bunu gizleyemiyor. Neyse arkadaş iki hafta kadar istirahat aldı. İşbaşı yaptığında bölümdeki mühendis ve ustabaşı 'senin kalıpla ne işin var' demişler arkadaşa. O da sinirli bir halde gelip bana anlattı olanları. Ben de ona, 'her iş kazasında olduğu gibi senin yaşadığında da sen suçlusun. Çünkü onlar için önemli olan senin sağlığın değil kaybolan üretim zamanıdır. Başka bir fabrikada demir kazanına düşen işçi de suçlu bulundu. Dünyada her yıl iş kazalarında ölen on binlerce insan da suçlu onlara göre, bizleri yoğun bir şekilde sömüren kapitalistler ise mağdur olan' dedim.
Bir taraftan geçim sıkıntısı diğer taraftan sağlık problemleri yaşayan işçi fabrikaya geldiğinde zaten bunalım içinde oluyor. Gerekli koruma tedbirleri de alınmayınca iş kazaları kaçınılmaz hale geliyor. Ya can veriyor ya da bir organını kaybediyor işçi arkadaşlar. Arkadaşa bunun bir kader olmadığını, bundan kurtulmanın yolunun sınıf mücadelesinden geçtiğini anlattım. Çünkü işçi sınıfı o özgür geleceği yarattığında tüm sömürü sistemi ortadan kalkacak, iş saatleri düşecek, tüm yaşam özgürleşecek. Bunun için patronlara karşı mücadele etmeliyiz. Yoksa bu sömürü sistemi kendiliğinden yıkılmayacak.
Zafer mücadele eden proletaryanın olacaktır!
Gebze'den bir metalurji işçisi
Tutuşmuş Yanıyor Lübnan
İsrail savaş makinesi yüzlerce insanın ölümüne yol açtı. Onlarca çocuk öldü ve onlarcası da yaralandı. Dünyayı anlama ve kavrama çağındaki çocuklar için ne büyük bir travma! Bu travmayı yaşayan bir çocuğun saf duygularını aktarmanın mümkün olmadığını biliyorum, yalnızca duygularımın ifadesidir aşağıdaki dizeler:
Neden her taraf böyle karanlık?
Işığı aç anne, açı ışığı
korkuyorum
Hayır anne kabus görmüyorum
Dünyayı yakıyorlar, inan
Zebaniler ateş üfürüyor demir namlulardan
Tayyareler geçiyor üzerimizden
Çığlıklar boğuluyor ölüm dumanlarında
Hadi anne aç gözünü
aç ışığı dağılsın karanlık
Ama anne moloz yığınına gömülmüş yüzün
Örtülmüş simsiyah saçların
Hiç görmediğim bir kül yağıyor üzerine
Neden hiç ses vermiyorsun anne?
Hadi tut elimi, güç ver kızın İrosuya'ya*
Bak yine geliyor zebaniler
şimşekler bırakıyorlar havaya
Hades'in** karanlığı çöküyor gözlerime
Uyan anne
sensiz çıkamam bu ateş çemberinden
Hayır anne kabus görmüyorum
Tutuşmuş Yanıyor Lübnan
Utku Kızılok
* İrosuya, çiçekler kraliçesi
** Hades, mitolojide ölüler ülkesi
Haklı ve Haksız
Gören göz, duyan kulak, atan yürek, bunlara sahip olan insanlara, bunları insan gibi kullanan insanlara, haklı-haksız savaş ayrımını yapabilmeyi ve haklı bir savaş yürütmeye çalışanların yanında saf tutabilmeyi sağlayan belli başlı uzuvlarımızdır. Bugün yaşananlara gözlerimizi yummadıkça, kulaklarımızı tıkamadıkça, yüreğimizi susturmadıkça, yani kör, sağır, kalpsiz olmadıkça, haklıyla haksızı ayırt edebiliriz.
Onlarca uçak, tonlarca bomba, yüzlerce tank, binlerce asker kullanan bir devletin 'terörist' ilân ettiklerinin, aslında her insanın en doğal hakkı olan meşru müdafaa hakkını kullandıklarını göremeyecek kadar kör olamayız. Muazzam güce sahip bu devlet açıkça filanca saatten sonra sokakta gördüğü herkesi öldüreceğini, hareket halindeki tüm araçların vurulacağını açıklıyor. Hareket halindeki araçların vurulma gerekçesi ise 'patlayıcı taşıyor olma ihtimali' olarak açıklanıyor. Belirli süre hava saldırılarına ara verdiğini duyuran terörist İsrail devleti, insanların ortaya çıkmasıyla birlikte top atışına başlıyor. Bahane hazır: Hava saldırılarını durduracağımı ilân ettim, genel bir ateşkes değil! Katledilmiş çocuk resimleri görüyoruz. Zırhlı araçlarla çekilen, sürüklenen cansız insan bedenleri. İnsanların cenazelerine sahip çıkmalarına bile izin verilmiyor. Ya ölüleri insanlardan kaçırılıyor ya da geride ölülerine ait hiçbir şey bırakılmıyor. Ve tüm bunlar karşısında direnmeye çalışanlar 'terörist' oluyor. Bunların masum İsrailli sivillerin yaşam haklarına kastettikleri söyleniyor bizlere. Böylece bizlerden bunların katledilişlerini sessizce izlememiz bekleniyor. Sessizliğimizle gerçek teröristin, İsrail devletinin yaptıklarını onaylamamız! Aynı şey bizim başımıza gelmediği için şükretmemiz! Yani insanlığımızdan vazgeçmemiz!
Bütün bunlar sadece Lübnan-Filistin-İsrail coğrafyasında yaşanmıyor, yaşadığımız topraklar başta olmak üzere, dünyanın dört bir yanındaki insanlar için artık hiç de nadir olaylar değil. Yukarıda bahsettiğimiz türden bir devleti örneklemek için her birimiz bir çırpıda en az beş-on devletin adını sıralayabiliriz. Aynı şekilde 'terörist' olarak anılan savaşçıların daâ?¦
Tüm bu yaşananlara belki üzülüyoruz, belki öfke duyuyoruz, belki bir şeyler yapmak istiyor ama ne yapabileceğimizi bile bilmiyoruz. Belki kendimizce yaptıklarımız var, ama daha fazlası, daha iyisi nasıl olabilir diye de kendimize sormadan edemiyoruz. Yani halâ insanlığımızdan vazgeçmemişiz.
Yapabileceklerimizi Marksist Tutum bu sayfalarda bize gösteriyor. Her sayısında ufkumuzu biraz daha açarak, bilgimizi biraz daha arttırarak, öfkemizi biraz daha bileyerek insanlığımızı korumamızı sağlıyor. Ve bizler tekrar tekrar bilincimize çıkarıyoruz ki, tüm kötülüklerin anası olan kapitalizmi tarihin çöplüğüne fırlatmadıkça insanlık çok daha büyük acılar çekecek!
Balıkesir'den bir MT okuru
Kapitalistlerin Döktükleri Kan Bir Gün Kendilerini Boğacak!
İsrail burjuvazisinin yaşamına tahammül edemediği ve katlettiği binlerce çocuktan biri olan Zeyn, annesiyle birlikte Lübnan'da sığındıkları evlerinde üzerlerine yağan bombalarla yok edildi. Bir yaşam Siyonist İsrail için neyi ifade eder, onların sınıfsal çıkarlarına getirisi olmadığı sürece? Bir kez daha gördük, gezegen üzerinde canlı yaşamını uçurumun eşiğine kadar getiren bir sınıfın, ulusal kimliği ne olursa olsun sınıfsal çıkarları söz konusu olduğunda nasıl da gözünün kararabileceğini, nasıl vahşileşebileceğini. Birkaç günde binden fazla insanın 'terörist' olduğu gerekçesiyle katledilmesi karşısında diğer kapitalist ülkelerin burjuvazileri İsrail devletini daha 'dengeli' askeri güç kullanmaya davet etmekle yetindiler.
12 yaşındaki Zeyn'in yaşıtları olan Filistinli çocuklar onun yanı başında yıllardır katlediliyorlardı ellerinde İsrail tanklarına karşı fırlatacakları taşlarla. Sıra kendisine gelmişti. Ona yaşam fazla görüldü. Ne de olsa o İsrail'in varlığı için potansiyel bir tehdit oluşturuyor, 'yılanın başı küçükken ezilmeli' diyen İsrail egemenlerine göre. Zeyn'in yaşamı yüzlerce akranı gibi moloz yığınına dönüştürülen evinin yıkıntıları arasında bitti.
Ya Türkiye'de katledilen 'küçük generaller'? Aşağılanmaya, horlanmaya karşı daha adım atmaya başladıklarının ertesi gününde ezilen ve isyan eden halklarının yanında koşturan çocukların bir mermiyle yaşamlarına son verilmesi?
Ne sanıyor kendisini burjuvazi? Dünyanın kendi ellerinde ilelebet kalacağını mı? Tüm yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını mı? Ama yanılıyorlar. Yüreğini ve bilincini öfkeyle bileyen devrimci işçi sınıfı uyanıp şaha kalktığında, dünya burjuvazisinden tüm yaptıklarının hesabını soracaktır. O güne kadar burjuvazinin yapacağı her katliam öfkemizi bilemekten başka bir işe yaramayacaktır. Söz sırası, kavgaya ve savaşa hazırlıklı Bolşevik kurmayına sahip emekçilere geldiğinde, kapitalizmin sebep olduğu tüm yıkımların, katliamların hesabı tek tek sorulacaktır! Burjuvazi döktüğü kanda boğulacaktır.
Savaşların olmadığı, tepelerine her an düşebilecek bir bomba korkusu olmayan çocukların rahatça şekerlerini yiyebildikleri yeni bir yaşamın filizlenmesi tek koşulla mümkün olabilecektir: tüm işçiler birleşip kapitalistleri başlarından defettiklerinde!
Bir ışık huzmesi
Parıldadı toprağın üzerinde
Toprağın içine saplandı önce
Sonra
Toprakla beraber göğe doğru yükseldi
Son gördükleri manzara oldu
Huzmeyi yakından görenlerin.
Artık, gözleri görmez
Kulakları duymaz
Elleri dokunmaz
Yürekleri atmaz oldu
Herkes kör
Sağır
Dilsiz
Kolsuz
Paramparçaâ?¦
İstanbul'dan bir Marksist Tutum okuru
şehre Yağmur Değil Bombalar Yağıyor
Afganistan'la başlayan, Irak'la devam eden emperyalist savaş şimdi de Lübnan'a sıçradı. Yarın Suriye ve İran'a da saldıracak olan ABD emperyalizmi ve dünya burjuvazisi, savaşı genişleterek sürdürüyor. Daha düne kadar Ortadoğu'ya barış götüreceğim diyen ABD emperyalizmi, savaşı tüm Ortadoğu'ya yaymaya devam ediyor. Burjuvazi işçilere, emekçilere karşı saldırırken biz işçiler ne yapıyoruz? Ölüm haberlerini duyduğumuzda bir ya da iki gün sızlanıyor, sonra 'normal' hayata devam ediyoruz.
O bombalar bizleri de vuracak bir gün! Savaşları bitirmenin tek yolu kapitalizmi yok etmektir. Dünya işçi sınıfı tıpkı 1917 Ekim Devrimi gibi muzaffer devrimlerle tüm savaşlara son verebilir. Savaşlarda doğru tutum almalıyız. Hem kendi ulusal burjuvazimize hem de uluslararası burjuvaziye karşı savaşmalıyız. Çünkü işçilerin vatanı yoktur. Bu savaşlara karşı sınıf mücadelesindeki yerimizi almalıyız. Çünkü gerçek özgürlük 'işçiler savaşırsa gelecek'.
Dünyanın bir bölgesinde savaş varken kendi ülkemizi ele alalım, burada insanlar ne yapıyor? Günlük çıkarlar, futbol, bahis oyunları gibi şeylerle vakit öldürüyor. Bu kişiler kapitalist sistemi sorgulamıyor, böyle bir toplum yarattı 1980 faşist askeri cuntası. Aslında Elif Çağlı ne güzel de anlatıyor durumu:
'Tam karşımıza geçmiş de onlar
Kuşları değil,
İnsanları katlediyorlar!'
şehre yağmur değil,
Bombalar yağıyor.
şehirde bahar değil,
Ölüm kokuyor.
Çocuklar öldürülüyor Beyrut'ta
Filistin'de, Afrika'da, Bağdat'ta
Öldürülüyor binlercesi
Emperyalist çıkarlar uğruna
Vuruldu tüm şehir
Varoşlar ve işçiler
Öldürülüyor binlercesi
Emperyalist çıkarlar uğruna
Ve kan barut kokusu
Dönüşecek
Özgür ve güzel günlere
İşçiler savaşırsa eğer
Kocaeli'den bir Marksist Tutum okuru
O gün ilk defa mitinge gidişimdi. Ve ben iki saat yürümeme rağmen, içimdeki coşkuyla, yorulduğumu hissetmedim. İlk defa mitinge gittiğimden dolayı mı, yoksa oradaki heyecanımdan dolayı mı olduğunu bir türlü çözemedim. Fakat hangi sebepten olduğunu bilmesem de içimde bir coşku olduğunu biliyordum. Mitingde yaşadığım her şey beni etkiledi. Orada sloganlar atmamız, marşlar söylememiz, bir amaç içinde yürümemiz. Elbette ki en önemli olanı bir amaç için yürümemizdi. Ve amacımız da Filistin ve Lübnan'daki katliamları protesto etmek ve insanlara işçi sınıfının devrim yapmadıkça hangi ülkede olursa olsun patronlar tarafından hep sömürüleceğini bildirmek. Biz bu amaç için o gün iki saat boyunca yürüyen ve bunu hiç pes etmeden her zaman yapmayı başarabilecek insanlardık. Ve bunu da biliyorduk. Ve ben o gün bir kez daha şunu anladım ki, işçiler devrim yapıncaya dek sadece Türkiye'de değil her ülkede binlerce işçi ezilecek. Mitingde insanlara bu anlatılmaya çalışıldı. Miting son olarak Grup Yorum'un türküleriyle ve halaylarla son buldu. Mitingden eve geldiğimizde o coşku hâlâ içimdeydi ve mitingin ardından iki gün geçmesine rağmen o coşku hâlâ içimde. İlk mitinge gidişim çok güzel oldu ve bundan sonra gittiğim her mitingin güzel geçmesini istiyor, böyle geçeceğini biliyorum.
Esenler'den 9 yaşında MT okuru bir öğrenci
Merhaba Marksist Tutum okurları ve çalışanları,
Öncelikle en içten duygularımla kucak dolusu selamlar gönderiyorum. Marksist Tutum'la tanışmamla birlikte hayatımın bir dönüm noktasını yaşamış durumdayım.
Kapitalist sistem, beynimizi o kadar bulandırmış, gözümüzü o kadar kör etmiş ki, gözümüzün önünü göremez, siyahla beyazı ayırt edemez hale gelmişiz. Tabii ki bu sistemin istediği de bu, daha kolay yönetebilmek için duyarsız, tepkisiz, sorgulamayan bir toplum yaratmak.
Bir süre önce Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği'nin (UİD-DER) düzenlemiş olduğu bir film gösterimine katılmıştım. Filmde bir fabrika işçisini canlandırmıştı Charlie Chaplin. Film gayet komikti içerik olarak da mesajlarla doluydu. Ama benim o an daha çok, komedi kısmı dikkatimi çekmişti, ta ki ertesi gün fabrikaya gidip işbaşı yapana kadar. Çalışmaya başlayınca onun bir film değil hayatımızın bir yansıması olduğunu gördüm.
Ben bir tekstil işçisiyim, sabahın erken saatlerinde, uyku sarhoşu olduğumuz halde, kendimizi makinenin başında buluyoruz, aynen filmdeki gibi ama bu defa gerçek. Seri bir şekilde işe koyuluyoruz, daha çok üretmemiz ve daha hızlı çalışmamız için her türlü taktiği deniyor işverenimizin uşakları. Meselâ dakika tutma, tane tane sayarak iş verme. Bu yöntemlerden en çok uygulananı ise arkadaşlarımızla bizi rekabete sokma yöntemidir. Bu uygulamaların hepsi daha çok çalışıp asgari ücreti 'hak edelim' diye uygulanıyor, evet asgari ücreti!
Akşama kadar çalışıyoruz ve bu kadar çalışmamıza rağmen iki dakika geç işbaşı yapsak bir ton azar işitiyoruz. Aldığım maaş doğrudan ev sahibine gidiyor, bana ise harçlık bile kalmıyor. Yani kapitalizm ilerledikçe bizim koşullarımız kötüleşiyor ve yarı-aç, yarı-tok yaşıyoruz.
Çalıştığımız koşulların çok sağlıksız olmasından dolayı ve yoğun çalışmadan dolayı, çoğu arkadaşlarda baş dönmesi, mide bulantısı, bayılma gibi rahatsızlıklar görülüyor. Doktora çıkıyoruz, bir ağrı kesiciden sonra yine işbaşı!
Dostlar amacım derdimi anlatıp can sıkmak değil, çok iyi biliyorum ki, işçilerin büyük bir çoğunluğu aynı sorunlarla boğuşuyor. Tam bir çıkmaza sürükleniyoruz, yanı başımızda kıyamet kopsa haberimiz olmuyor, bizleri dizilerin pembe düşleriyle kandırıyorlar.
Kapitalist sistem öylesine organize olmuş ki bizleri bireyselleştirip, yalnızlaştırıp ve kendi sınıfımıza yabancılaştırıp üzerimize çullanıyor. Patronlar bizim alınterimizle sefa sürerken, bize, güzel olan her şeyden mahrumiyetten ve ölümlerden başka bir şey bırakmıyor. Ama işçi sınıfının devrimci mücadelesine olan inancımızla, asla bu asalakları affetmeyeceğiz ve yaptıklarını yanlarına bırakmayacağız.
Ben de Marksist Tutum'u tanımadan önce, iş koşullarımızın kötü olmasının patronlar sınıfından değil de daha çok işyerimizdeki müdürlerimizin kötülüğünden kaynaklandığını zannederdim. Çünkü asıl nedenleri gözüm görmüyordu. Patronumuz iyiydi, bize laf söylemezdi, işyerine gelince bize bir gülücük atar biz de bundan mutlu olurduk, her şeyi unutur, bizi sevdiğini zannederdik!
Yeri geldiği zaman da, halimize şükrederiz biz işçiler, çünkü patronların parasının olduğunu ama mutlu olmadıklarını söyleriz. Örneğin Sabancı'nın çok parası var ama kızı özürlü (bu laf çok meşhurdur)! Sanki bizde hiç özürlü yok! Biz kendimizi ne kadar avutsak da onlar bizden çok daha mutludurlar. Eğitimin en güzelini onlar alır, tatilin en güzelini onlar yapar, yemeğin en güzelini onlar yer, en iyi sağlığa onlar sahiptir, doktorları kapılarında bekler, ulaşımın, iletişimin en iyisi onlara aittir ve kendilerini geliştirmek için sınırsız olanakları vardır. Biz işçiler ise, doğru düzgün bir kitap dahi okuyamayız, tatile gidemeyiz, sağlık durumumuz ortada, her gün para sıkıntısından evden dahi çıkamayız, bir yere gitsek otobüslerde balık istifi oluruz, en kalitesiz yemekleri yeriz, masallarla büyütülürüz, doğal yeteneklerimizi ortaya çıkaramayız, bunlara rağmen bütün savaşlarda patronlarımız için ölürüz ve öldürürüz. En doğal hakkımız olan bir evimiz bile yokken, kendimizi bu vatanın sahibi gibi hissederiz ve patronlardan mutlu olduğumuzu söyleriz. Bunun bir züğürt tesellisi olduğunu ancak Marksist Tutum'u tanıdıktan sonra fark edebildim. Bu koşullarda ve kapitalizm var olduğu sürece işçilerin mutlu olabilmesi olanaksızdır. Bizler ter döküyoruz, bizler hastane kapılarından kovuluyoruz. Her şeyi bizler üretirken, neden her şeyden bizler mahrum oluyoruz?
Yani mutlu olmak için bu asalak sınıfı ortadan kaldırmak gerekir, onu ortadan kaldırmak için de, doğru bir örgütlülük, doğru bir önderlik gerekir. O örgütlülüğün ve önderliğin yaratılmakta olduğuna da yürekten inanıyorum. Asıl olarak bu asalak sisteme, kolumuzu, bacağımızı, geleceğimizi kaptırmamak için, dur, yeter diyebilmek için devrimci mücadelede yerimizi almamız gerekir.
Selam olsun Marksizmin ışığında yürüyenlere!
Merter'den bir tekstil işçisi
Merhaba Marksist Tutum. Ben tersane işçisiyim. Tersanelerde her gün binlerce vaka yaşanıyor, ölümler oluyor. Bunlara kim, ne zaman dur diyecek? İşçiler köle gibi çalıştırılıyor, sendikalar patron sendikası ve işçilere hiçbir söz hakkı verilmeden kararlar alınıp uygulamaya sokuluyor. Sigortasız kaçak işçi çalıştırılıyor. Başlarına iş kazası geldiği zaman sigortaya giriş gösteriliyor ve buna kimse dur demiyor. Bu konuda araştırma yapıp derginizde yayınlamanızı diler ve çalışmalarınızda başarılar dilerim.
İstanbul'dan bir tersane işçisi
Sabahın Beşinde İşçiler
Sabahın beşinde ne yapılır? diye sorulduğunda 'ne yapılabilir ki uyunulur' düşüncesi olur kafanızda. Ama gerçek böyle değil. Bir gün gece vardiyasından çıktıktan sonra sabahın beşinde evime gidebilmek için bindiğim minibüsün o saatte boş olmasını beklerken, minibüs tıklım tıklım doluydu. İnsanların yüzlerinde yorgun ve bezgin bir ifade vardı. Vardiyadan çıkmanın yorgunluğunu atabilmek ve bir nebze dinlenebilmek için uyuyorlardı. Bazıları ise belli ki vardiyaya gidiyorlardı, onlar da yarım kalan uykularını tamamlamaya çalışıyorlardı. İşlerine gidenlerin içinde, kundakta bebeğini bırakıp, hastasını bir başına koyup, hayatta kalabilmek için sabahın beşinde yola düşenler de vardı mutlaka.
Yol devam ediyor ve minibüsteki insanlar artmaya başlıyordu, sabahın beşinde. Yol kenarında işçiler harıl harıl çalışıyorlardı. Sanki işlerini ne kadar erken bitirirlerse, ücretlerini o kadar erken alıp, çocuklarını sevindirecek ve eve o kadar erken döneceklerdi. Gözleri işten başka bir şey görmüyordu. Yol bitmek bilmiyordu ve bana 'daha görmen gereken çok şey var' diyordu.
Yol devam ediyorduâ?¦ Yaşlı bir kadın bindi soluk soluğa ve sanki bizleri tanıyormuşçasına hastaneye neden geç kaldığını anlatmaya başladı. Evime geldiğimde uyumaya çalıştım ama olmuyordu. Gözümü kapattığımda ya o yaşlı kadın geliyordu gözlerimin önüne ya da minibüsteki insanlar. Öğlen olduğunda ise hava iyice güzelleşmişti, ağaçlar yemyeşildi. Rüzgâr insanın yüzünü okşarcasına yumuşak ve sıcaktı. Aklıma minibüsteki o insanlar geldi, acaba onlar gün içinde işyerinden çıkabiliyorlar mıydı? Bu güzel havayı görüp tadını çıkarabiliyorlar mıydı?
İşçiler işe gidebilmek için sabahın beşinde yollara düşerken, burjuvalar son model arabaları ile ya barlardan çıkıyor ya da seyahatleri için havaalanlarına gidiyorlar. Hem de bizim sırtımızdan kazandıkları parayla. Hastalandıkları zaman minibüsteki o yaşlı kadın gibi sabahın beşinde yollara düşmüyorlar. Hemen özel hastaneye gidip hiç sıra beklemeden muayene oluyorlar ya da bir telefon açtıklarında doktor saat kaç olursa olsun ayaklarına geliyor.
Biz işçiler hayatın her dalındayız. Hayatı biz üretirken ve her şey bizim sayemizde varken, hayatın tadını o kan emici patronlar çıkartıyor. Ama örgütlenip birlik olursak, yaşlı bir kadın sabahın beşinde yollara düşmeyecek, analar-babalar çocuklarına bir şey alamadıkları için çocuklarının karşısında ezilmeyecek ve anneler kundakta bebeklerini bırakıp işe gitmeyecek. Çocuklar ise minibüslerde değil, sabahın beşinde rahat yataklarında uyuyabilecekler. Bunlar ancak biz örgütlendiğimizde mümkün olabilir, yoksa daha kötü günler bekliyor biz işçileri. Etrafımıza dönüp bakacak olursak ne kadar çok ve güçlü olduğumuzu fark edebiliriz. Örgütlü bir şekilde hareket edersek dünyayı yerinden oynatırız.
Marksist Tutum okuru bir kadın işçi
Selam Marksist Tutum dostları! Ben de birçoğunuz gibi emeğini satarak hayatını devam ettirmeye çalışan bir işçiyim. Ne zaman ki bu dergi ve arkadaşlarla tanıştım, hiçbir şeyin kader olmadığını ve sonsuza dek sürmek zorunda olmadığını anladım. Ve bununla mücadele etmeye karar verdim, işe de çevrem ve fabrikamla başladım. 180 kişilik fabrikamızda sendika çalışması başlattık ve sonuca ulaşmaya çok az bir zaman kaldı. Benim esas anlatmak istediğim şey tanığı olduğumuz bir olay. Sendika çalışmasının başında bizim için dikkat edilmesi gereken sekiz-on kişi belirlemiştik, bunlardan biri de fabrikadaki bir işçiydi.
Bu arkadaşımız ciğerlerinden hastaydı ve son zamanlarda sürekli doktora gidiyordu. Sonunda ciddi bir ameliyat geçirmesi gerektiği anlaşıldı. Bu haberi alan genel müdür, personel müdürünü şu şekilde azarlamış 'bu adam sürekli doktora gidiyormuş, vaktinde işten atmadın, bak şimdi başımıza kaldı'. Kastettiği adam on senedir o fabrikada çalışıyordu ve hastalığının sebebi büyük oranda gazlı ve tozlu ortamdı. Üstelik bu arkadaşımız, emeğini satarak hayatını idame ettirmek zorunda olan işçi arkadaşları değil de burjuvayı kendine dost seçmişti. Ama burjuvanın tek dostu kâr ve kârdır. Bunu gözümüze defalarca her yerde her zaman sokmalarına rağmen biz bir sınıf olarak maalesef göremiyoruz. Ve arkadaşlar, bizlere düşen görev, bu düzeninin nasıl bir sömürü düzeni olduğunu bütün işçi sınıfına göstermek olmalıdır. Bu mücadeleye atılmak, kendinle mücadeleye başlamaktır. Ve ileriye atılmış her adım, hayatta insan olmak yolunda fethedilmiş bir kaledir.
Özgürlük işçiler mücadele ederse gelecek!
Gebze'den bir metal işçisi
Ben Marmara Üniversitesinde okuyan bir öğrenciyim. Üniversiteye başlamadan önce birçok öğrenci gibi ben de üniversitedeki gençliğin toplumdan biraz daha farklı olabileceğini düşünmüştüm. (Okuyup tartışan, toplumda olup bitenlere daha duyarlı). Ancak okula gittiğimde anladım ki yanılmışım. Örgütlenen, bilinçlenmeye çalışan, okuyup tartışan öğrenci sayısı yok denecek kadar az. Bu benim için o an bir hayal kırıklığı olabilirdi. Ama umutlarımı yitirmedim, sonuçta bu bizlerin elinde olan bir şeydir. Her yerde olduğu gibi okullarımızda da örgütlü bir mücadele yaratmak bizim elimizde.
Dönem sonu geldi ve öğrenci şenlikleri başladı. Ama ne şenlik! Sanki bir panayır alanı gibi lunaparklar, simit sarayları, dönerciler, kokoreççiler, köfteciler, standlarâ?¦ Her şey vardı. Burada da kapitalizmin her şeyden kâr etmek istediğini görebiliyorduk. Üniversitenin düzenlediği şenlikler bittikten sonra bazı kulüpler de çeşitli etkinlikler yapmak istediler. Bu kulüplerden birine üye birkaç öğrencinin oluşturduğu bir müzik grubu konser vermek için rektörlükten izin almış ve her şey hazırlanmıştı. Konseri dinlemeye gittiğimizde 30 civarında öğrenci vardı konser alanında. Bu üzücü bir sayıydı. Bir konsere bile öğrenciler duyarsız kalmışlardı. Grup konserine türkülere başlamıştı ki, faşist bir grup sloganlarıyla, 'ulumalarıyla' saldırıya geçti. Konser bölündü. Görüyoruz ki, üniversitelerimizde, işyerlerimizde her yerde milliyetçilik, şovenizm, faşizm yükseltiliyor, türkü söylenmesine bile tahammül edemeyecek kadar saldırgan oluyorlar. Buna devletin kolluk güçleri hiçbir müdahalede bulunmuyorlar. Utanmadan bir de 'arkadaşlar özür dileriz, bir dahaki konsere daha fazla güvenlik gücü eşliğinde daha güvenli bir ortamda devam ederiz' diyorlar. Oysaki okulun içinde 'yeterince' çevik kuvvet var. Gerçekten bu böyle mi olacak? Bizim güvenliğimizi, faşist güruhu üzerimize salıp sonra da izleyen o 'güvenlik güçleri' sağlayabilirler mi?
Geçtiğimiz Haziran ayında Yunanistan'daki öğrenci eylemleri, onun öncesinde Fransa'daki öğrenci eylemleri bize gösteriyor ki, her şey bizim örgütlülüğümüze bağlı. Fransa'daki binlerce öğrencinin örgütlü bir şekilde sokaklara dökülüp geleceklerini etkileyen yasaları geri çektirmeleri, aynı şekilde yine Yunanistan'daki 100 bin öğrencinin özel üniversitelerin açılmasına izin veren yasanın çıkarılmak istenmesini kararlı bir biçimde protesto edip geri çektirmeleri, bizlerin de burada aynı kararlılıkla örgütlenmemiz gerektiğini gösteriyor. Aksi takdirde işçi çocuklarının ellerinden okuma hakları alınacak, daha nice konserler engellenecek ve daha birçok solcu-devrimci genç satırlanacak, palalarla doğranacakâ?¦
Burada yine 'Örgütlüysek Her şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir şey' sloganı öne çıkıyor. Bunu kavramadıkça işimiz zor.
Marmara Üniversitesi'nden Marksist Tutum okuru bir öğrenci
Borcum Yok Demeyin, Ömür Boyu Kira Borcunuz Var!
Merhaba! Yazının başlığından anlaşılacağı gibi hiçbir borcunuz yoksa bile her ay yüklü bir miktar ödeyeceğiniz kira borcunuz var. Yaklaşık dört-beş aydır kiralık ev arıyorum ve bulamıyorum. Aslında ev bulunmuyor değil, ama yalnızca kira için bile ortalama 400 YTL'yi gözden çıkartmak gerekiyor. Emlakçıdan ev bulmuşsan tuttuğun evin kirasının yarısını da emlakçıya vereceksin. Bir de depozito illeti var! O da 500 ile 1000 YTL arasında değişiyor. Daha bitmedi, taşınma masrafını da düşünürseniz yaklaşık 2000 YTL. Benim asgari ücret üzerinden aldığım beş aylık maaşım yani. Para kazanma hırsıyla yanan ev sahipleri insan sağlığına uygun olmayan, güneş görmeyen ve rutubetli evlere bile en az 250 YTL fiyat biçiyorlar. Tabii bizim bütçemize en uygun olanlar da bu evler oluyor. Asgari ücret belli aslında, bu ücretle ev tutmayı bırakın, ölün diyorlar. Biz işçileri açlıkla terbiye ettikleri yetmiyor, evsizlikle de terbiye ediyorlar. Kapitalist sistemin zorbalıklarından bir tanesi ev (konut) sorunu. Nefes aldığımız her saniye sistemin pisliklerini soluyoruz. Yaşamın her alanında kapitalist sistemin yaydığı zorbalıklarla boğuşuyoruz.
Bu dünya üzerinde yaşayan biz işçilerin güneş gören, ışıl ışıl evlerde, karınları tok şekilde yaşamamız mümkün. Ama o güneşli günlere yelken açmanın iksiri, dünyanın en büyük süpürgesi olarak, yılmadan, tek zerre pislik bırakmadan kapitalist sistemi süpürmekten, def etmekten geçiyor.
Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
Merhaba dostlar,
Ben bir sağlık işçisiyim. Sağlık sektöründe daha yeni çalışmaya başladım. Daha öncesinde hafta sonları türlü türlü geçici işlerde çalışıyordum. Eski çalıştığım yerlerin verdiği rahatlık yüzünden olsa gerek daha önce hiçbir işte bu kadar zorlanmadım ve hiçbir işte sistemin acımasızlığını, iğrençliğini somut olarak bu kadar yakından görme fırsatına sahip olmamıştım. Her gün karşılaştığım olaylarla sisteme olan öfkem daha da artıyor. Ve mücadele adına bir şeyler yapmadığım, boşa geçirdiğim saatlerde boğulacak gibi oluyorum. Hiçbir şey yapmadan yaşamak öyle anlamsız kiâ?¦
Çalıştığım hastanede yaklaşık 150 kişiyiz. Bir patronumuz var ve ben onu üç aydır sadece üç kere gördüm. Ama duyduğuma göre o bizi kameralarla istediği zaman evinden bile izliyormuş. Zaten her adım başı gizli kamera var içerde. Kim kime ne yapıyor, kim kiminle daha samimi, yaptığımız her şey görülüyor. Bu yüzden bütün çalışanlar, her ne kadar çoğunluğu sol görüşlü olsa da, çalışırken çok gergin. Bu arada işin iğrenç tarafı bizim hayalet patronumuz da bir zamanların eski solcularındanmış! Size bu tuhaf işyerinde yaşadığım olaylardan birini anlatmak istiyorum. Çünkü bu olayla daha işe girdiğim ilk günlerde karşılaştım ve beni çok etkiledi.
Acil serviste nöbetim vardı ve sabah mesaim yeni başlamıştı. Günün ilk saatlerinde 13-14 yaşlarında, esmer, ufak tefek bir kız feryatlarla içeri girdi. Kolu kan içindeydi. Bir arkadaşıyla tartışmış ve öfkesinden cama vurmasıyla kırılan cam parçaları kolunu kesmiş. Bu yaştaki birini bu kadar öfkelendiren şey nedir diye düşünmeden edememiştim. Kesik küçük bir dikişle kapatılır sanmıştım ama baktığımızda camın kolun hareket etmesini sağlayan bağlara kadar ulaşmış olduğunu gördük. Yarayı biraz daha açıp, lifleri bulup, onları birbirlerine bağlamamız gerekiyordu. Denedik ama acil ortamında yarayı daha fazla açamayacağımız için beceremedik. Lifler çok derinlere kaçmıştı. Acilen ameliyathaneye çıkmamız gerekiyordu. Hasta yakınlarına durumu anlatmaya çalıştık. Onlar da gereken neyse yapmamızı söylediler. Yalnız bir engel vardı önümüzde, hem de çok tiksindirici bir engel! Hastanın ameliyathaneye alınması için 1 milyar ve serviste harcanan malzemelerin ücretinin ödenmesi gerekiyordu. Bu durumu da hasta yakınlarına anlatmaya çalıştık ama bu sefer beceremedik!
Müdahale etmek için ya biz bu ücreti hastadan alacaktık ya da ücret bizim maaşlarımızdan kesilecekti. Sadece bir hasta için ücretten kesilmesi hiç birimiz için sorun değil ama bu tip olaylarla gün içersinde sık sık karşılaşıyoruz. Hayalet patronumuzun lütfedip de verdiği, karnımızı bile doyurmaya anca yeten iki kuruş ücret uğruna her gün türlü türlü çaresiz insanın tehditlerine maruz kalıyoruz. Her an hasta ödemesini yapmadan kaçacak diye tedirgin bir halde çalışıyoruz. Bu şekilde çalışmak o kadar korkunç ki! Yaptığım işi ne kadar çok sevsem de bu lanet sistem onu bile çekilmez hale getiriyor! Parası olmayana açıkça öl diyoruz! Bu olayda da hasta yakınlarından ücret istendiğinde öfkeden deliye döndüler. Öfkeleri sadece bize karşı da olmadı. Yaralı kızlarına bile birden bağırmaya başladılar. Söz konusu para olunca insanlar bir anda değişiyor. Ne de olsa paramız kadar insanız! Müdahale ücretini zorla ödediler. Sayısız küfürler işittik, üzerimize yürüdüler, güvenlik olmasaydı arada dayak bile yemiş olabilirdim. Bu çaresizlik çok korkunç! Gizliden tedavi etme imkânımız bile yok! Patron ve onun kuyruk takımı sürekli izliyor bizi! Asıl onlar hak ediyordu onca hakareti, dayağı!
Hasta yakınları kızlarını alıp devlet hastanesine gittiler. Orda kızlarına hemen müdahale edilmeyeceğini de anlatmaya çalışmıştık. Yine de olmadı! Ne de olsa biz kan emicilerdik, daha fazla para alabilmek için türlü türlü işler çıkartırdık! Sonunda gittiler. O gün bütün gün onları düşündüm. Umarım müdahale edilmiştir de kız sakat kalmaz diyorduk arkadaşlarla. Sabah sekizde başlayan otuz altı saatlik nöbetimin on beşinci saatlerinde, hasta yokluğundan istifade edip uyuklarken sabahki vakanın tekrar gelişiyle uyandım. İçler acısı bir halleri vardı! Sabah üzerimize yürüyen adam şimdi de ayaklarımıza kapanıp yalvarıyordu bir şeyler yapın diye. Bizden sonra bütün gün hastane hastane dolaşmışlar. Gittikleri yerde doğru düzgün onlarla ilgilenen olmamış, herkes başından savmış, günler sonraya ameliyat tarihi ve birkaç ilaç verilmiş sadece. Aksilik bu ya bizim de o gece ameliyathanemiz bakım yapılacağı için kapatılmıştı. Elimizden bir şey gelmezdi bu saatten sonra, hem doktor da artık müdahale etmeyi reddediyordu. Mecburen evlerine gönderdik aileyi. Bizim de ayakta duracak halimiz kalmamıştı zaten. Boş bir hasta yatağı bulursak kendimizi şanslı sayıyor hemen yatıyoruz. Tabii her an biri gelecek diye yine tedirgin olarak.
Tek başımıza, örgütlü olmadan, bir gücümüz olmadan öyle çaresiz kalıyoruz ki! Bize yaşam diye sunulan koca bir bataklığın, hatta bok çukurunun içinde ömür tüketmek! Biz, bize sunulan bu yaşama inat mücadele etmek zorundayız! Bir zorunluluk bu! Tabii insan gibi yaşamaksa niyetimizâ?¦ Dünyada bunca bolluk varken, bunca sefilliğin olması koca bir saçmalık! Ama lanet olsun ki gerçek bu saçmalık! Paramız kadar insan olmayacağız biz! Mücadele ettiğimiz kadar insan olacağız! Biz güzel bir dünya kuracağız! Sağlığın bedava olduğu, hatta paranın bile olmadığı bir dünya!
Topkapı'dan bir sağlık işçisi
