Okurlarımızdan - Ağustos 2005

 

Çalışmaya başladığımda çocuktum, o yaşta olmama rağmen 'eve bir ekmek ben de götürmeliyim' diyerek işe başladım. Çalıştığım yerlerde çeşitli makineler vardı. Ben de onlarda çalışmak isterdim ama önce ayak işlerine çalıştırır daha sonra işler bittiğinde makineleri öğretirlerdi. Makineleri çalıştırmayı heves eder, 'ben de bir gün o heybetli şeylerin başına geçeceğim' derdim. Çok çalışır, mümkün olduğu kadar boş durmazdım. Boş kaldığım zaman beni şef görür ve kızar diye utanırdım. Bir işe yaramanın zevkini duyardım içimde. İşler bazen yanlış olur azar işitirdik, hatta küfür bile ederlerdi, 'kızım' demeyi de unutmadan tabii. Bizim bölüm çok havasız aşırı derecede gürültülü bir yerdi. şirketin temizliğini de bizler yapardık, sıraya koyarlardı. Her gün iki kişi temizlerdi bölümü. Bunca tantanadan sonra maaş günü çatardı. O gün çok heyecanlanır çalışmak istemez parayı bir an önce alıp cebimin içine koymayı ve sonra diğer cebime aktarmayı hayal ederdim. Eve giderken de yolda 'ne alayım kendime, acaba annem kızar mı' diye düşünür hiçbir şey almadan giderdim. Paranın birazı kiraya birazı bakkala verilirdi. O zamanlar veresiye alınırdı. Küçük bir deftere yazdırılırdı alınanlar. Genelde kardeşimi yollardık, biz utanırdık gitmeye.

Servisimiz yoktu, işe yürüyerek giderdik. Çamurlara bata çıka, gece yaprak oynasa korkardık. Ramazan gelmişti, erzak verecekler diye duyuldu. Yine heyecanlandık, ne verecekler acaba? Hatta birisi 'Sarelle de varmış' deyince akşama kadar jet hızıyla çalışmıştık. Verdikleri kuru şeylerdi. Servis yoktu demiştim ya, taşıyamadık, poşetler patladı. Yani bir işe yaramadı. Sonra oradan çıktım, çok çalış az para al, sıkılmıştım. Daha güzel bir iş hayaliyle başka bir işe giriyor ama oralarda da aynı şeylerle karşılaşıyordum. Yoğun mesailer; 10 saat ayakta zor bela çalışırken iki saat daha çalışmak ölüm gelirdi. Çıkışta kuş gibi özgür hissederdim. Sabah yine aynı seremoni. 'Ben mesaiye kalmam bu akşam' dediğimde şefim senin 'dilin ağzına büyük geliyor galiba' der, ben de ona 'sen mesaiye kalıyorsun 1 günlük yevmiye alıyorsun, ya biz üç kuruşa talim' derdim. şimdi bakıyorum da, canımı dişime takıp çalışmalarımın karşılığı içi boş bir topuk taşı olmuş.

Sendikalaşmaya giden yolda devrimci fikirlerle ve insanlarla tanışıyorum. O zaman değişiyor her şey, bakışım, duruşum ve yaşadıklarım. şimdiye kadar bize gösterilen her şey yalan olduğunu, bu sistemin patronların sistemi olduğunu, onların istediği şekilde düşünmemizi sağladıklarını, bizi bir koyun sürüsünü boynuna takılan çıngıraklarla denetler gibi denetlediklerini anlıyorum. Kendi bireysel gücümüzü sergilemek yerine tıpkı işyerlerinde üretim için nasıl kolektif çalışıyorsak öyle örgütlü bir güç olmamız gerektiğini anlıyorum. Düşünsenize onlara çalıştığımız gibi kendimiz için bir şeyler yapsak, işçi sınıfının tarihini öğrensek neler yaşanmış, nasıl örgütlü bir şekilde alanlara çıkılmış, bazı hakların kazanılmasında nasıl bedeller ödenmiş. Tüm kazanımlar işçi sınıfının mücadelesiyle olmuştur. Tüm bunları öğrendiğimizde, en ufak bir sorunda işten çıkmak yerine, 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' demek yerine, mücadele etmemiz gerektiğini göreceğiz.

bir tekstil işçisi


Merhaba Marksist Tutum, arkadaşlar merhaba!

Sizlerle dergimiz Marksist Tutum'un mücadelemizdeki yerini alışıyla yaşadığım sevinci paylaşmak istiyorum.

Derginin çıkışını uzaktayken, askerdeyken öğrendim. Bu haberi aldığımda garip bir duygu kapladı içimi. Komünist işçilerin yıllardır özlemini çektiği, sabırsızlıkla beklediği gerçek bir Marksist dergi vardı artık. İçim bunun tarifsiz sevinci ile doldu. Aynı zamanda benim uzakta oluşumun hüznüyle de.

Evet dergiyi elime alıp sabırsızlıkla karıştıramayacaktım, sayfalarını koklayamayacaktım ya da sevinç içinde kucaklaşamayacaktım aynı duyguları paylaştığım arkadaşlarımla. Tüm bunlar için beklemek zorundaydım. Ama yerimde duramıyordum bir türlü. Görevli olduğum karakolda sabırsızlık ve telaş içinde bir odadan ötekine dolaşıp duruyordum. Gözüm aynaya ilişene kadar sürdü bu. İşte ben vardım ya. Ne oluyor bana diyerek aynanın karşısına dikiliverdim. Yumruğumu bir kavgadaymışçasına sıktım. Sonra yukarı kaldırdım ağır ağır dev bir mitingin ortasında slogan atmak üzereymişçesine, kaşlarım öfkeyle çatık ve gözlerimde pırıl pırıl bir aydınlık. Başladım ayağımı yere vurup tempo tutmaya. Kendim, aynadaki kendime enternasyonali söylemeye başladım.

Bu anın sevincini coşkusunu arttırmak istiyordum. Hem rahatlamıştım da bunu yaptığımda. Ve tüm gece boyunca bildiğim marşları bir bir okudum. Kendimce kutlamıştım bu haberi. Bu, hayatımın önemli anlarından biri olacak sanırım.

şimdi sabırsızlıkla askerliğin biteceği zamanı bekliyorum. Sokakta bağıra bağıra dergimizi satabileceğim zamanı bekliyorum. Aklımdan şu güzel hikâye çıkmıyor:

'İki kişi her gün ormana gidip ağaç kesiyorlarmış. Aynı saatte ormana gidiyorlarmış. Fakat biri durup dinlenmeden geç saatlere kadar çalışıyormuş. Diğeri ise düzenli olarak çalışıyor, öğle vakti istirahatını yapıyor akşama da hava kararmadan evine dönüyormuş. Bir süre sonra kesmiş oldukları ağaçları ayrı ayrı toplamışlar. Geç saatlere kadar durup dinlenmeden çalışan adam diğerine,

' nasıl olur, sen benden daha az çalıştın, üstelik öğlen saatinde de istirahat ettin, yine de benden çok odun hazırladın, demiş.

Diğeri cevap vermiş:

' senin istirahat ediyorsun dediğin saatlerde ben baltamı biliyordum.'

Evet sanmayın ben bu saatleri boşa geçiriyorum, sadece bekliyorum. şimdi bu zamanı kullanıp baltamı biliyorum ben de. Dönüp ormana girdiğimde farkım olsun diye.

Neyse birçok şey yazılabilir fakat şimdilik hoşçakalın. Hepinizi devrimci bir coşkuyla selamlıyorum.

bir metal işçisi


11 yaşındayken aileme katkıda bulunmak için tekstilde çalışmaya başladım. İlk kez evimizin yakınlarında bulunan bir konfeksiyonda çalıştım. Benim hayattaki en büyük isteğim okumaktı. Çalışırken bunu yapamamak beni çok üzüyordu. Orada çalışmak yerine okula gitmek, yaşıtlarımla birlikte oynamak, gezmek, dolaşmak istiyordum.

İlk çalıştığım zamanlar şimdiki kadar zor değildi. Örneğin geç kaldığımızda bize bağıran olmazdı. şimdiki gibi ilk fırsatta maaşımızdan kesmezlerdi. Ya da küçük olduğum için ben öyle biliyordum. Buradan ayrıldıktan sonra Ümraniye'deki bir konfeksiyonda çalışmaya başladım. İşe zamanında yetişebilmek için sabahın çok erken saatlerinde kalkmak zorunda kalıyordum. Burada ne iş yapabildiğimiz önemli değildi. Onlar hangi işte çalışmamızı istiyorlarsa biz o işte çalışıyorduk. En küçük hatamızda bile bize bağırıp, bizi azarlıyorlardı. şimdi 20 yaşındayım ve o zamana dönüp baktığımda yine şimdiki gibi eziliyor olduğumu görüyorum. O zaman da ezilmemize rağmen maaşımızı düzenli alamıyorduk, şimdi de alamıyoruz. Bir işçinin en doğal hakkı olan sigortamız yapılmıyordu, tıpkı şimdi de birçok işletmede olduğu gibi.

Bu işyerinden sonra başka bir tekstil fabrikasında çalışmaya başladım. Bu işyeri hiç temiz bir yer değildi. İşçiler pislik içinde çalıştırılıyorlardı. Temizlik sadece müşteriler geleceğinde yapılırdı. Bizim sağlığımız hiç düşünülmezdi. Birçok arkadaşım tüberküloz hastalığına yakalandı. Hemen her gün aynı yemeği yiyorduk. Bu işyerinde de maaşlarımız zamanında verilmezdi. Bu işyerinde çok fazla sigortasız arkadaşımız vardı. Sigortalı işçiler hakkını yedirmeyen bilinçli işçilerdi. Benim gibilerse sigortasızdı. Çünkü patrona karşı direnmiyorduk, birlik olmuyorduk. İşsiz kalmaktan korkuyorduk. 'İyi kötü para alıyoruz, karnımız doyuyor' diye düşünüyorduk.

Daha sonra şu anda çalıştığım işyerinde çalışmaya başladım. Ben başladığımda burada sendikal mücadele başlamıştı. Bu işyerinde hakkımı aramayı, mücadele etmeyi öğrendim. Buradaki işçiler tam bir dayanışma içindeydiler. Birbirlerine güveniyorlardı. Onların güvenlerini kazandıktan sonra bana sendikaya üye olduklarını söylediler. Benim de üye olmamı istiyorlardı. Bana bunu söylediklerinde çok korkmuştum. Çekiniyordum. Sendika toplantılarına ilk katıldığım zaman 'acaba doğru mu yapıyorum' diye düşünmüştüm. Daha sonra toplantılara katıldıkça yaptığım şeyin suç değil, benim en doğal hakkım oluğunu öğrendim. Ben doğru yapıyordum.

Sözleşmem altı aylık olmasına rağmen işten atılır mıyım diye bir dakika düşünmedim. Çünkü bugüne kadar çalıştığım tüm işyerlerinde olduğu gibi bugün hâlâ pek çok işyerinde işçilerin ancak mücadeleyle hak alabileceklerini öğrenmiştim. Sözleşmemin süresi dolduğunda beni işten çıkardılar. Sendikalı olmasam da zaten bu böyle olacaktı, çünkü yasa bu hakkı işverene veriyordu.

Sendikalı olmak bana muazzam duygular yaşattı, ama sonra sendikalı olmanın patronların bu kan emici sistemlerinde sorunları kökünden halledemeyeceğini yani yeterli olmadığını da öğrendim. şimdi her gün yeni bir şey öğreniyorum. Sorunlarımızı kökünden kazıyabilmek yani bu sömürü sistemini ortadan kaldırabilmek için biz işçiler uyanmalıyız.

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

Gülsuyu'ndan bir tekstil işçisi


Merhaba arkadaşlar,

Ben Gebze'de bir fabrika işçisiyim. Dünya kapitalist sistemi gün geçtikçe azgınlaşıyor ve işçilerin bütün haklarını buduyor. İşçiler olarak bizler önce tarihimizi öğrenmek zorundayız. Geçmişimizi

sorgulamadan bugünkü hayatı yorumlayamayız. Emperyalist ABD Irak'a demokrasi getireceğim diye kitlelerin üzerine bombalar yağdırıyor ve hâlâ devam ediyor işgaline. Özgürlük herhalde kitlelerin üstüne bombalar yağdırıp sömürüyü genişletmekle yaşanmaz ve yaşatılmaz. Özgürlük işçiler savaşırsa gelecek!

Bizler işçiler olarak dünyanın tüm zenginliklerini yaratırken, elit bir kesim zengin oluyor. Bu sizce de tuhaf bir durum değil mi? Bizler bu duruma kayıtsız kalamayız. İşçi arkadaşlar gelin Bolşevik tarzda örgütlenip dünyayı kapitalist düzenin pisliklerinden kurtaralım. Tek muzaffer devrim Bolşevik tarzda örgütlenmeyle olmuştur. Yüreği isyanla dolu işçi arkadaşların örgütlenip, kapitalist düzeni yıkıp, sömürüsüz ve sınıfların olmadığı bir dünyayı yaratma kavgasına katılmalarını diliyorum. Yaşasın işçilerin birliği!

Sorun salt bizim ülkemizle sınırlı değil. Sömürü dünyanın her yerinde işliyor. Yaşasın proletaryanın enternasyonalizmi!

Gebze'den bir işçi


İçinden geçmekte olduğumuz bu dönemde milliyetçilik propagandasının yükseltildiğini görüyoruz. Küreselleşen dünya pazarına entegre olmak için büyük burjuvaların yaptıkları sözde demokratik ve liberal atılımlara karşı, devletin statükocu ve gerici kanadı milliyetçiliği kışkırtmaktadır. Kapitalist sistemin yaratıcısı olan bu sınıfın kendi içindeki çıkar kavgasına bizler vatan, millet diye alet olmamalıyız.

Aslına bakarsanız ben de eskiden Ülkü Ocaklarında görev alan, fakat zamanla bu milliyetçi fikirlerin bizlere zarardan başka bir şey getirmediğini görmüş olan bir işçiyim. Bir Ülkücü olarak işe başladığımda yaşadığım çelişki çok zor gelmişti. O zamana kadar uğrunda öleceğim vatanımda, terörist bildiğim Kürt bir patronun fabrikasında, düşman bildiğim ülkelere mal üretmek için şanlı bir Türk genci olarak gece gündüz TC devletinin belirlediği bir asgari ücretle (yani yine TC hükümetinin açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırının altındaki ücretle) çalışıyordum. Zamanla anladım ki patronum Türk, Alman, Yahudi ya da Kürt olsa da aynı sömürüyle karşı karşıya kalıyordum. Ve benimle aynı koşullarda çalışan ve yaşayan işçi kardeşlerim arasında milliyetçi ayrımlar yaparak bu sömürüyü fark edemiyordum. En nihayetinde milliyetçiliğin bizi kurtaramadığını anlamaya başlar gibiydim. Fakat Marksist fikirlerle tanıştıktan sonra bütün taşlar yerine oturdu. Kapitalist sistemi tanımaya başlayınca, milliyetçiliğin işçi sınıfını bölmek, birbirine düşürmek için, bu sistemi yaratanlar yani burjuvalar tarafından çıkarıldığını anladım.

Kapitalist sistemin yarattığı milliyetçilik, işçi sınıfının beynini bulandıran bir zehirden başka bir şey değildir. Diğer ülkelerdeki işçi kardeşlerimizle birleşip kapitalist sisteme karşı öfkemizi hep beraber gösterip onu ortadan kaldırmamız gerekirken, bu milliyetçi ideoloji yüzünden vatan, millet diye ayrılıyor, hatta bu uğurda savaşlarda asker olmak için kandırılıyor ve diğer işçi kardeşlerimizi katlediyoruz. Ve bunun için ödüllendiriliyoruz.

İşçi sınıfının vatanı yoktur! Kapitalizmin olduğu her yerde hangi ırktan olursak olalım, hangi ülkede yaşarsak yaşayalım bizim kanımızı emen bir patron her daim olacaktır. Dolayısıyla bu vatanlar burjuvaların kanımız üzerinden kâr ettikleri topraklardır. Bu vatan için uğrunda savaşması ve ölmesi gereken bizler değiliz. Bizlere düşen görev ise İşÇİ SINIFININ VATANI ENTERNASYONALDİR! sloganını patronların milliyetçi ideolojisine karşı yükseltmek ve sınıfsız sömürüsüz bir dünya kurup, bu iğrenç sistemi ortadan kaldırmak için mücadele etmektir.

ENTERNASYONALLE KURTULUR İNSANLIK!

Uyan artık uykudan uyan

Uyan esirler dünyası

Zulme karşı hıncımız volkan

Kavgamız ölüm dirim kavgası!

Küçükyalı'dan bir işçi


Gericilik döneminden geçiyoruz. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada emperyalist kapitalizm gemi azıya almış, alabildiğine pervasızca ve açıktan saldırıyor. Gücünün yettiği yoksul ülkelerin insanlarını kendi doymak bilmez kapitalist iştahı için katlediyor. Irak'taki işgalde, bir gün içinde onlarca insanın ölmesi gündelik rutin haline gelmiş durumda.

İnsanlar tüm acılara alışarak yaşarlar. Bu doğru, ama insanlık acılar içinde yaşamayı hak etmiyor ve hiçbir zaman da hak etmedi. Tüm insanlığın küçük bir azınlığın rahat yaşaması için acılar çekmek zorunda olmayacağı özgür, sömürüsüz dünyayı kurmak, işçi sınıfının tüm ülkelerde iktidarı ele geçirmesiyle gerçekleşebilir. Bu açık düşünceyi bütün devrimciler kadar kapitalistler de çok iyi biliyorlar. Kapitalistler, kapitalist artı-değer sömürüsü yüzünden süren savaşları ve yaşanan açlığı sanki kendi dışlarında oluşmuş bir olgu gibi göstermek için ustaca manevralar yapmayı çok iyi biliyorlar. En son birkaç ülkede düzenlenen, yaklaşık 1 milyon insanın konser alanlarında, birkaç milyar insanın da televizyonlarında izlediği Live 8 adlı konserlerin tüm geliri Afrika'daki aç insanlara gönderilecekmiş. Ne kadar da 'insani' bir organizasyon! Konsere katılan, eski BM genel sekreteri Kofi Annan, Madonna vb. pop müzik starları, ayrıca iyi niyet mesajı okunan Tony Blair'in hümanistliği bir tarafa, asıl önemlisi bu konseri organize eden sponsor firmalara baktığımızda mide bulandırıcı kötü bir koku yayılıyor.

Bilişim sektörünün tekelci şirketi Microsoft'tan Exxon Mobil'e kadar birçok tekel bu organizasyonu asıl gerçekleştiren kahramanlar. 1929'daki aşırı üretimden kaynaklanan krizde, piyasa fazlası binlerce ton hububatı, kapitalistler hiç acımadan denize dökerken, dünyada yine milyonlarca aç insan vardı. Bugün de Afrika'daki milyonlarca aç insanı doyurup onlara sağlık hizmeti götürmeye, yine bu açlığa sebep olan kapitalist kahramanlarımız soyunuyor. Ne kadar da anlamlı!

Evet gerçekten de böylesi organizasyonlar düzenlemek kapitalistler açısından fazlasıyla anlamlıdır. Böylesi organizasyonlar, açlığın, savaşların ve kapitalizmin daha pek çok insanlık dışı sonucunun meşrulaşmasını sağlıyor. Bu konsere ya da benzeri organizasyonlara, insanlara salt yardım edebilmek niyetiyle katılan, destek veren tüm insanlara 'bataklığı kurutmadan, sivrisineklerin yok olmayacağı' açık gerçeğini anlatmak biz Marksistlerin, işçi sınıfına önderlik etme iddiasında olanların boynunun borcudur. Kapitalist sistem, bütün aygıtlarıyla tamamen yok edilmeden, ne savaşların ne açlığın ne de çevre kirliliğinin ortadan asla kaldırılamayacağını bıkmadan usanmadan anlatmak zorundayız.

İşçi sınıfı, kapitalist sistemi bütün aygıtlarıyla alaşağı ettiği gün, kapitalizmin daha fazla kâr uğruna şu ya da bu yolla katlettiği tüm insanların, bu sistemin yarattığı tüm pisliklerin hesabı da sorulmuş olacaktır. İşçi sınıfının uluslararası sovyetler iktidarı için devrimci mücadelemizi yükseltelim.

Yaşasın enternasyonalist devrimci mücadele!

Marksist Tutum okuru bir işçi


Ben özel sektörde sendikalaşma sürecini yaşamakta olan bir işçiyim. Yaklaşık bir senedir, işyerimizde sendikalı olmak için, daha da önemlisi sınıf mücadelesini bir adım da biz ileriye götürmek için çaba gösteriyoruz. Yaşadığımız süreçte birçok sorun ve engelle karşı karşıya kaldık. Fakat bana göre bu sorunların en önemlisi, ailemizle karşılaştığımız sorunlardı. Kendim de bu mücadelede ailemle birçok kere karşı karşıya geldim. İlk zamanlar eşimle, daha sonraları diğer akrabalarımla sorunlar yaşadım ve hâlâ eşimin annesi ve akrabalarıyla sorunlar yaşamaya devam ediyorum.

Eşimle bu mücadelenin başlangıcında birçok tartışmamız oldu. Beni ilk zamanlar anlamadı. Eve geç geldiğimi, artık ailesiyle ve onunla ilgilenmediğimi ve onu ihmal ettiğimi söyledi. Ayrıca ekonomik sorunlarımızın daha ne kadar böyle devam edeceğini, nereye kadar sıkıntı çekeceğimizi, artık bunun dayanılmaz bir hal aldığını söyleyerek devamlı tartışma çıkarıyordu. Akrabalarımız da, bunun 'sendikalı olma mücadelesinin' daha ne kadar süreceğini merak ediyor, bu işte memnun değilsem başka işler bulup maddi durumumu düzeltmem gerektiğini söylüyorlardı. Sendikal işlerin boş işler olduğunu, bırakmam gerektiğini söyleyerek beynimi bir süre meşgul ettiler.

Neden karşıma engeller çıkarıyorlardı? Sonuçta bir şey yapıyorsam ailem için yapmıyor muydum? Niye bunu anlamıyorlardı? Kendime bunun gibi bir sürü soru soruyordum. Bunlara cevap arıyordum. Bu cevapları da bu süreçte Marksizmi öğrenmeye çalışırken bulmaya başladım.

Aile kurumu yaşadığımız kapitalist sistemin en temel yapı taşlarından biridir. Hemen hemen her şey bu kurum üstünedir. İnsanlar doğar, büyür, evlenir, çoluk çocuğa karışır, bunlar için yaşar ve ölürler. Hepimize bu, bir yaşam tarzı olarak aşılanmamış mıdır? Hepimiz ailemiz için çalışmaz mıyız? Onlar daha iyi yaşasın, daha iyi bir yaşam standardına sahip olsun diye çabalamaz mıyız? Hepimize bu korumacılık ve sorumluluk duygusunun ve böyle bir aile yapısının empoze edildiğini ve bunların apaçık bir şekilde kapitalist sistemin en büyük gereksinimi olduğunu, Marksizmi öğrenirken gördüm. Mücadele edeceksem, tek başına değil, ailemi de bu mücadeleye katarak ancak başarılı olacağımızın farkına vardım.

Önce eşimle olan sorunları bu temelde çözmek için çalışmaya başladım. Bu mücadeleyi kendim için olduğu kadar onlar için de verdiğimi anlattım. Bana yardımcı olmasını istedim. Bu fikirleri ve işyerinde yaşadıklarımı onunla paylaştım. Neden bu sorunlarla karşılaştığımızı ve sorunların sistemden kaynaklandığını, bizim bir sınıf olduğumuzu ve mücadelemizin sınıfımızla beraber bu sisteme karşı olması gerektiğini söyledim. Eşimle bunları paylaşmam gerçekten onun çok hoşuna gitti. O da daha fazla öğrenmek ve bana destek vermek istediğini, mücadelemde yanımda olacağını söyledi. şimdi onunla beraber bu mücadelede yan yana yürüyoruz. Evimizde Marksist fikirleri, dünyadaki gelişmeleri ve sorunları beraber tartışıyoruz. Bir mücadele verilecekse, olması gereken budur. Biz yaşadığımız ve her gün başka bir sorunuyla karşılaştığımız kapitalist sistemi yenmek ve tamamıyla yok etmek istiyorsak ailemizi de bu mücadelenin içine çekmek zorundayız.

Bu sistemin bütün çirkefliklerini, sömürüsünü ve çelişkilerini en açık şekilde ortaya koyan tek bilim Marksizmdir.

Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz!

Yaşasın işçi sınıfının Marksizm ışığındaki mücadelesi!

İstanbul'dan bir işçi


Ben değişik sektörlerde uzun yıllar boyu çalışmış bir işçiyim. Bu yılların verdiği yorgunluğun beni bezdirmesi sonucunda işten ayrıldım ve iki yıldır çalışmıyorum. Evli ve çocuk sahibi bir kadının yoğun mesaili bir işte çalışmasının ne kadar güç olduğunu tahmin edebilirsiniz. İş çok ağırdı ve tatminkâr değildi. Çocuğumun bakım problemi de vardı. Anneme baktırıyordum ama o da çok yorulduğunu söylüyordu. Ben de özlüyordum çocuğumu, çok özlüyordum. Artık her şey üstüme geliyordu ve bu şekilde taşıyamıyordum evin, çocuğun sorumluluğunu. Eşim ne kadar yardımcı olsa da birbirimize hiç vakit ayıramıyorduk. Bunun stresi de oluyordu üzerimde. Ben de işten ayrılmaya karar verdim. Evdeki günler malum işlerle birbirini kovalamaya başladı. Çocuğun bakımı, her gün aynı monotonluk beni sıkmaya başlamıştı, bir şeyler arıyordum.

Ben de çoğunuz gibi örf ve adetlerine bağlı yetiştirilmiştim. Bazen dinin bile önüne geçen adetler! Huzur arıyordum ama parasız huzur olmuyordu. Çalıştığım zaman vakit ayıramadığım çevreme bile gidemiyordum. Parasız adım atamıyordum. Maddi sıkıntılar başlamıştı. Tek bir kişinin aldığı ücret neye yeterdi. Bu sıkıntılı günlerin birinde eşarp takmaya yani kapanmaya karar verdim ve örtündüm. İlk eleştiri ailemden geldi, 'neden başını örttün daha gençsin!'. Dedim ya huzur arıyordum ama sorunlar gittikçe çoğalıyordu ve dışlanıyordum. Bu bende bir bezginlik yaratmıyordu, araştırıyordum, en çok merak ettiğim konu kaderdi. Ölüm bir kader miydi? Ya da parasızlığın sebepleri neydi? Allahın isteyene imanı vereceğini, istediğine zenginliği vereceğine inanmaya başlamıştım. Allahın bize sıkıntıları layık gördüğünü ve çözümünün de sadece inançlı olmaktan geçtiğini düşünüyordum. Kabuğuma o kadar çekilmiştim ki, sorunları böyle halledeceğimi düşünüyordum.

Bir yıl bu şekilde geçti, ama sıkıntılar daha da yoğunlaştı. Bu arada işyerinde eşim ve arkadaşları çok zor durumdaydılar, yoğun hakaretlere maruz kalıyorlar ve bir şeyler yapmak istiyorlardı. Bu süreçte sendikalaşma faaliyetine başladılar. Yani kaderlerini zorlayacaklardı! Ben de merak ediyordum ne olup bittiğini.

Eşim bu mücadele sırasında devrimci insanlarla tanışmıştı. Beni de tanıştırdı onlarla. İlk başta 'benim hayatıma ne hakla giriyorlar?' diye tepki verdim. Çünkü ben kaderciydim ve bu sorunları Allahın takdir ettiğini düşünüyordum. Gelip gitmeler devam etti. Benim başımın örtülü olması onlar için önemli değildi. Çünkü onlar insanı, insan olduğu için seviyorlardı, beni çok hoş tutuyorlardı. Onlardaki bu mütevazilik beni hayret içinde bırakıyordu. Onları gün geçtikçe daha da seviyordum. İşçi sınıfından bahsediliyordu ve ücretli olarak kimin yanında çalışırsa çalışsın, hangi vasıfta olursa olsun, her meslekten çalışanın işçi olduğunu anlatıyorlardı. İşçilerin biliminin Marksizm olduğunu duydum. Ben de öğrenmek istiyordum. Çünkü bilinçsiz bir şekilde başını önüne eğip çalışmanın bir anlamı olmadığını, sınıfımızın mücadelelerinin sonucunda güçlendiğini görüyordum. Yasal haklarımız olduğunu ve bu yasal hakların nasıl kazanıldığını öğrendim. Kader inancım da kaybolmuştu. Çünkü geçmişte mücadele eden insanların kazanımlarını biliyordum. Ben de bilinçli bir işçi olma yolunda ilerliyordum. Bu ilerlemelerden sonra başımı açtım ve örtünmek istemedim. Başım açık ya da kapalı olsa fark etmiyordu, her koşulda insanca yaşayamıyordum. Artık benim için önemli olan bu değildi. Daha önemli şeyler vardı öğrenmem gereken. İşçi sınıfını din öyle güzel kanatları altına alıyor ki, iş kazalarına 'kader' dedirtiyor, düşük ücrete 'kader' dedirtiyor. Bu kader hep dar gelirli insanları mı buluyor? Sömürülmek bizim kaderimiz mi? Değil. Kapitalist sistemin ve patronların çizdiği bir 'kader'de bizlere 'sabır' öneriliyor; sabır dinin temelidir, bu dünyada sabreden öbür dünyada mükafatını alır!

Kimsenin bize acıyarak bir şeyler vermesini istemiyoruz, bizler sömürüsüz, sınıfsız bir toplumun tohumlarını atmalıyız. Bütün dünya işçileri Marksizmin ışığında yol alarak ilerlemelidir. Bu dünya, insanların dini duygularının sömürüldüğü ve baş kaldırmanın günah olduğu bir dünya. Bu dünyanın kaderi bizim ellerimizde, bizler o günleri görmeyebiliriz ama inanın sağanak bir yağıştaki gibi bütün dünyanın üzerinde yağacağız. Bu yağışta boğulanlar kapitalizme uşaklık edenler ve burjuvalar olacak.

Marksist Tutum okuru bir işçi