Okurlarımızdan - Temmuz 2006
Gündelik Hayatımızın Bir Parçası: İş 'Kaza'ları
Balıkesir-Dursunbey'deki bir kömür madeninde 1 Haziranda meydana gelen grizu patlamasında, o sırada madende çalışmakta olan 57 işçiden 17'si öldü, 7'si de yaralandı. Madene gelen Enerji Bakanı, olayda hiç kimsenin bir kusuru olmadığını, bu tür kazaların madencilik sektörü için kaçınılmaz olduğunu açıkladı. Bazı sendika başkanları bu açıklamasından ötürü 'sayın' Bakanı 'kınadılar'.
4 Haziranda Jeoloji Mühendisleri Odası tarafından yapılan basın açıklamasında olaydaki ihmal ve kusurlara dikkat çekilerek özellikle idarenin ihmaline vurgu yapılıyordu. Bu iş cinayetinin üzerinden 15 gün geçtikten sonra ise, madenin o sırada yeterli şekilde havalandırılmadığı ve madende kullanılan elektrik malzemelerinin exproof (patlamaya karşı güvenlikli) olmadığı gerekçesiyle başmühendisin tutuklandığı açıklanmaktaydı. Maden sahibi Balıkesir Ticaret Odası Başkanından veya 'sayın' Bakandan ise kimse hesap sormadı, sormayacak. Tüm sorumluluk, işin aslında kendisi de bir işçi olan ve bu 'kaza'da ölebilecek olan başmühendise yıkılmak istenecek.
Biz işçiler günlük yaşantımızdan bilmekteyiz ki, çalıştığımız ortamlarda meydana gelen iş 'kaza'larının önlenmesi mümkündür. Hem de öyle büyük bütçelere falan da gerek duyulmaksızın. Çalışma saatlerinin azaltılması, çalışma ortamlarının çalışmaya uygun hale getirilmesi, yeterli havalandırma, aydınlatma, ısıtma-soğutmanın sağlanması, gereken dikkatin kaybolmayacağı hızlarda çalışmanın sağlanması, acil durumlar için gerekli sensör ve acil müdahale sistemleri aracılığıyla ortaya çıkabilecek tehlikelerin önlenmesi, gerekli bakım ve yenileme faaliyetlerinin aksatılmaması gibi önlemler, her yıl on binlerce işçinin hayatını kurtaracaktır. İşyerlerinde çalışanlar arasından seçimle oluşturulacak, gerekli gördüğünde işyerindeki çalışmayı durdurma yetkisine sahip çalışma güvenliğinden sorumlu kurullar aracılığıyla bu tür olayları tümüyle önlemek mümkün. Günümüzde bu tür risklerin ortadan kaldırılamadığı işlerde insan yerine makineleri kullanmak da fazlasıyla olanaklı.
Evet dostlar, tüm bunlar mümkün. Bizler bunu kendi çalıştığımız ortamlarda edindiğimiz gündelik deneyimlerimizle biliyoruz. Ama ne hikmetse, 'sayın' Bakanlar bunları bilmiyor! Pek sayın patronlarımız bu konuda çaresiz! Sorumlu idari personel, savcılar, müfettişler, kolluk kuvvetleri, kaymakamlar, valiler, bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları bu konuda tanrıya sığınmayı tercih ediyorlar. Zavallı insanoğlunun yüce kader karşısındaki çaresizliği bu bayların kurtarıcı meleği oluveriyor. Ve bu düzenin kararttığı yaşamlar, dosyalardaki istatistiklere dönüşüveriyor. '1 Haziran 2006'da Dursunbey'de kömür madeninde meydana gelen grizu patlamasında 57 çalışandan 17'si öldü, 7'si yaralandı.' Ardından peşpeşe sıralanan 17 isim. Soğuk, yabancı, uzak. Fakat hepsi sıcak, umut dolu, kanlı canlı insanlardı 'kaza'dan önce. Belki kendi sorunları dışında hiçbir şey onları ilgilendirmiyordu. Belki yoksulluklarına rağmen bu düzenin onlara dayattığı yaşamı bir lütuf bellemişlerdi. Kendilerince mutluydular belki. Ama artık yaşamıyorlar. Daha önceki binlercesi gibi. Ve sırasını bekleyen diğerleri gibi.
Efendiler çıkıyor, 'her türlü araştırma yapılacaktır, eksiklikler giderilecektir, sorumlular cezalandırılacaktır, ama kadere de isyan etmemek lâzım, bu sizin kaderiniz!' diyebiliyorlar. Evet kardeşler, bizlerden bunlara inanmamızı ve tevekkül içinde bizlere dayatılan yaşamları sürdürmemizi bekliyorlar. Bizler bilmeliyiz ki, kadere isyan etmeksizin, işyerlerimizden başlayarak kendi hayatlarımız üzerinde söz hakkını ele geçirmeksizin, üretimi olduğu gibi yönetimi de elimize almaksızın kurtulmamız, selamete çıkmamız olası değil. Karşımıza geçip cenazelerimizle bile alay etme pişkinliğini gösterebilen sömürücüler sınıfına olan kinimizi her gün çoğaltmalı, çoğaltmalıyız. Ta ki kinimiz bir yanardağ gibi patlayıp tüm yaşamı yeniden var etmek üzere eski pisliği kavurucu ateşiyle yok edene kadar. Ta ki sınıfımız iktidarı ele alıp kendi de dahil tüm sınıfları ortadan kaldırana kadar. Ta ki yeryüzünde cenneti yaratana kadar.
M.A.
Gebze'den bir Marksist Tutum okuru
Mito İşçileri Basın Açıklaması Yaptılar
İçinden geçtiğimiz dönemde sınıf mücadelesi durgun olmasına karşın, tek tük de olsa bazı fabrikalarda grev ve direnişler patlak veriyor. Tuzla'daki Mito fabrikası da direniş yaşayan parmakla sayılabilecek azlıktaki fabrikalardan biri. Daha iyi koşullarda çalışabilmek için işçiler Birleşik-Metal sendikasına üye oldular. Patron bu gelişme üzerine 40 işçiyi işten atınca, işten atılan işçiler direnişe başladı. Bu işçiler 28 Marttan beri direnişlerine devam ediyorlar. Patronun kendisi genç ve deneyimsiz olmasına karşın burjuvazi bir bütün olarak sınıf mücadelesinde yeterince tecrübeli. İşveren kiralık işçi çalıştırma, çadır yakma gibi saldırılarla direniş boyunca işçileri yıldırmaya çalıştı. Ancak işçiler haklı taleplerini kazanmak için mücadelelerini hâlâ sürdürüyorlar.
Seslerini diğer sınıf kardeşlerine de duyurabilmek için 13 Haziran Salı günü bir basın açıklaması yaptılar. Yine direnişte bulunan Has Alüminyum işçileri ve tersane işçileri de Mito işçilerini desteklemek için yaklaşık 70 kişinin katıldığı basın açıklamasında yerlerini aldılar. İşçiler, 'Yaşasın İşçilerin Birliği', 'Direne Direne Kazanacağız', 'Sendika Hakkımız Söke Söke Alırız', 'İşçiyiz, Haklıyız, Kazanacağız' gibi sloganlar attılar. O sırada üretime devam eden 70 civarında Mito işçisi de, fabrika bahçesine çıkarak direnişteki arkadaşlarına alkışlarla desteklerini verdiler. 'TC vatandaşı olarak teller arkasından işçilerle konuşmaktan utanç duyduğunu' belirten sendika genel başkanı, 'insanların örgütlenmesine izin verin', 'sonuna kadar mücadele edeceğiz' gibi sözler içeren bir konuşmayla seslendi işçilere. Konuşma bazen işçilerin sloganlarıyla kesildi.
Örgütlenebilmek için egemen sınıftan icazet isteyen sendika başkanının konuşması tipik bir sendika bürokratı konuşmasıydı. Örgütlenme hakkı patronların izniyle kazanılmaz, ancak işçilerin militanca mücadeleleri sonucu kazanılabilir. İşçilerin bölünmüşlüğüyse sadece Türkiye işçi sınıfının değil tüm dünya işçi sınıfının problemidir. Önümüzdeki süreç sendikanın gerçekten sonuna kadar mücadeleye devam mı edeceğini, yoksa uzlaşmacı bir çizgi mi izleyeceğini gösterecek. Ancak işçiler tabandan baskı yapmadığı takdirde ikincisinin gerçekleşeceğini bize sınıf mücadelesi tarihi açıkça gösteriyor.
Bu tür eylemlilikler gerek nicelik gerekse de nitelik olarak oldukça sınırlı olmasına karşın, yine de geleceğe dair umutlarımızı artırıyor. Çünkü bu küçük alazlar dünyayı sarıp kavuracak yangının kıvılcımları. Bugün parmakla saydığımız direnişteki işçiler yarın meydanlara sığmayacak. Ve yeni bir dünya kurulacak: Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya!
Aydınlı'dan Marksist Tutum okuru işçiler
Dünyadan Alfa'ya
Merhaba Alfa gezegeninde yaşayan kardeşlerim. Dergiyi ilk elime alıp karıştırdığımda ilk gözüme çarpan sizin mektubunuz oldu. 'Lenin aşkına' dedim, vardiyalı çalışmaktan gece çalışıp gündüz uyumaktan halüsinasyon gördüğümü düşündüm. Dergiyi kapattım tekrar açtım ama o ne? Alfalı kardeşlerim hala bana bakıyorlar. Mektubunuz beni çok heyecanlandırdı. Gözlerimi kapatıp bir an Alfa gezegeni gibi bir dünyada yaşadığımızı düşledim. Birkaç gün arkadaşlarım 'nereye gidiyorsun?' diye sorduklarında 'Alfa gezegenine gidiyorum' diye espriler bile yaptım.
Alfa gezegeni gibi bir dünya neden olmasın? Bu mümkün, tüm dünyada kızıl bayrağımızın dalgalandığı. Evet ben düşleyebiliyorum. Taksim meydanındayız ve devrim olmuş. Her yerde dev ekranlar, bütün ülkelerin işçileri orada, ayakta. Enternasyonali söylüyoruz hep bir ağızdan, öyle söylüyoruz ki. Dünyanın en büyük devrim korosuyla. Ben sizlere teşekkür ediyorum. Bizleri sosyalizmde nasıl bir hayatın beklediğini, nasıl bir dünyaya yelken açacağımızı gösterdiğiniz için. Elbette ki, mücadele etmek şartıyla böyle yaşanası bir dünyaya kavuşacağımız bir gerçek. 385 YTL alan biz dünyalılar için maaşımız gibi hayal gücümüz de kısıtlı aslında, ama bizleri açlığa, sefalete terk eden kapitalist sistemi yıkmak bizlerin elinde. Yani Alfa gezegeni gibi bir dünya yaratmanın biletleri biz dünya işçilerinin elindedir. Bütün yemişler dallarımızdadır. Sömürünün, savaşların olmadığı bir dünya yaratmak hayal değil, bütün bu çirkeflikleri görmemek ve kapitalist sistemde daha güzel bir dünya düşlemek hayalperestliktir. Tüm sömürücülerin karnını doyuran biz işçileriz, tüm dünyayı giydiren de bizleriz. Kısacası bu dünyaya can veren bizim ellerimizdir. Kapitalist sistem ışık hızıyla mikrobunu her yere taşımaktadır. Öyleyse hedefimiz tüm dünyada Marksizmin ışığında örgütlenip o yoldan yürümektir, tüm insanlığın kurtuluşu için hâlâ zamanımız varken bu gladyatör dövüşçüsü sistemi yıkmak için mücadeleyi yükseltelim.
Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
Yine heyecanla bindik araçlara, trenle, otobüsle. Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği UİD-DER'in 15-16 Haziran etkinliğine katılmak için yoldayız. Aynı zamanda mücadele arkadaşlarımızı da görecek, sarılacağız birbirimize. Etkinliğin yapılacağı yerin önündeyiz. Giderek kalabalıklaşıyoruz. Servis araçları geliyor, tekstil işçileri, metal işçileri... Kalabalığın içinde beyaz saçlı bir adam dikkat çekiyor. 80'lik delikanlı; Süleyman Üstün. Yaklaşıyoruz yanına selamlaşıyoruz. Burada bir ben yaşlıyım, herkes genç diyor hoca, gözlerinde sevinçle. Gençliğin mücadeleye katılmasının önemini ve enternasyonalist mücadeleyi vurguluyor. Hemen yanı başımızda Sebahat Türklerâ?¦
Sohbetler, sorular yarıda kesildi, içeri girilecek.
'Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi' pankartı tam karşımızda, hemen üstünde 'Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği' pankartı.
İşçi sınıfı tüm araçlardan yararlanıp mücadelesini sürdürür, amaç devrim ateşini yakmaktır. Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği, hem de unutturmak isteyenlerin, işçi sınıfının mücadelesini ulusal sınırlara sokmaya çalışanların gözüne mertek. Baktım sözlükten ahşap çatı kirişiymiş mertek.
Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği, 15-16 Haziran şanlı direnişinin yıldönümünde uluslararası işçi sınıfı mücadelesinde yerini aldı.
Anons yapıldı. Dernek Genel Sekreteri açılış konuşmasını yapacak. Aldığı yükün sorumluluğuyla heyecanlıydı.
Koro çıktı. Bu kelime tam ifade etmiyor; koro. Senfoni orkestrası desem, biraz abartmış olurum. Sadece adam boyu çalgılar yoktu. Yok sayılan, unutturulmak istenen müziklerimizi seslendirdiler. Ezgilerimizi, marşlarımızı.
15-16 Haziran'ı anlattı sunucular slaytlar eşliğinde. Uluslararası işçi sınıfının mücadelesinin bir parçası olarak Türkiye'deki sınıf hareketinin gelişimini. İşçi sınıfının üzerine ölü toprağı serpilmiş diye bugün sınıftan umudu kesenler köşelerinde otursunlar sadece.
Galiçyalı tersane işçi temsilcisi çıktı kürsüye, bizden biri. Yüreği bizimle atıyor, sınıf kardeşlerini selamladı. İspanyolca, 'Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin' sloganına hepimiz eşlik ettik. Herkesin İspanyolca 'bildiğine' (!) sevindiğini belirtti. Evet biz bütün dilleri biliyoruz. Aynı sınıfın insanlarıyız, aynı dili konuşuyoruz. Proletaryanın uluslararası dilini!
Coşkumuzun en yükseklere çıktığı zamandı; mücadelenin ve birliğin anlatıldığı Mim gösterisi.
Etkinliğin sonuna geldik. Halay zamanı. Halaylar çekerek ayrıldık salondan.
15-16 Haziran'ı aşmak içi boş bir slogan değil, işçi sınıfının kurtuluşu mücadelesinde gerçekleştireceğimiz bir hedef.
Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Dayanışması!
Ankara'dan MT okuru bir işçi
Marksist Tutum dergisini çıktığı günden itibaren okuyorum. Ve özellikle okur mektuplarını okudukça işçi sınıfının aynı sorunlarla karşılaştığını ve yaşadığını görüyorum. Bunun farkına varmak ve vardırmak çok önemli. Önemli çünkü bir sınıfın üyesi olduğunun farkına varmak ve bu sınıfın bir parçası olarak hangi tarzda, nasıl bir yöntemle mücadele etmemiz gerektiği konusunda Marksizmin ışığı yol gösteriyor.
Çalıştığım fabrikada, 2006 yılının verimlilik yılı olduğunu söyleyerek yola koyuldu patronlar. Ama nasıl bir verimlilik? Çalışan işçi sayısının artmasıyla mı, yoksa halihazırda var olan işçilerden elde edilen artı-değeri arttırarak mı? Tabii ki ikincisi. Bunun için şu önlemler alındı ilk önce: Tuvalete gitmeler yasaklandı, çalışırken sigara içmek yasaklandı ve sadece molalarda sigara içilebilir hale geldi. Ve bu önlemlerin sonunda, çok abartılı şekilde artan üretim miktarlarıyla karşılaşıldı.
Müdür sık sık yapılan toplantılarda, istedikleri sayıları kesinlikle çıkarmamız gerektiğini söyledi. Bu sayıları gayet rahat çıkarabileceğimizi, çünkü süre tutarken eli çok hızlı olanla (performansı çok yüksek olanla) eli çok yavaş olana göre değil, bunların ortalamasını aldıklarını söyledi ve 'inanın bana!' diye bitirdi konuşmasını.
Tıpkı bir çocuğun eline şeker verip kandırır gibi! Ve o bir kişi bizi başına toplayıp, gözümüzü bu kadar korkutabildi. Bunun sebebi ise, biz işçilerin bu kadar örgütsüz, bilinçsiz ve dağınık olduğumuz için gücümüze güvenmememiz ve başımızı her defasında suçlu suçlu önümüze eğip, çok kısa bir zamanda istedikleri sayıları, canımız çıkıncaya kadar çalışıp vermeye çalışmamızdır.
Bir de zorunlu hale getirdikleri prim olayı var ve bilinçsiz ve örgütsüz olan işçiler, farkına varmadan bu tehlikeli tuzağa düşüyorlar. (Artık bunun farkındalar ama sonuç aynı! Çünkü bilinçsiz ve örgütsüz oldukları için durmadan daha fazla çalışıyorlar.)
Biz işçilerin, patronlar tarafından kendi kuyusunu kendi kazar hale getirildiğimiz görülüyor. Patron biz işçilerden 500 parça ürün istediğinde bizlerin patrona 1000 ürün yapması ve patronun 1-2 ay gibi bir süre içinde sayıları yükseltip bizlere 1000 ürün yapmayı zorunlu kılması bunun bir örneği. şu anda eskiden aldığımız primlerin çeyreğini bile alamıyoruz. Yani eskiye oranla çok daha fazla çalışıyoruz, çok daha fazla üretiyoruz ama aldığımız prim gittikçe düşüyor. İşte tuzak böyle bir şey! Bu tuzak işlerken, işçiler birbirlerine kızıp, 'madem sen bu kadar ürettin, ben de şu kadar üretirim' deyip gittikçe artan bir hızla çalışabiliyorlar. Sen durumu görüp, bu kadar çok çalışan arkadaşlarına 'neden bu kadar çok çalışıyorsun, bunun sonucu bizim için gittikçe ağırlaşan üretim sayıları' dediğinde gidip seni şikayet edebiliyorlar ...
Bu anlattıklarım, biz işçileri nasıl bir rekabet içine soktuklarını, birbirimize zıtlaştırıp birbirimize olan güvenimizi nasıl kırdıklarını gösteriyor. Ve bunun sonucunda, bizlerin gerçekten de 'geberene kadar' nasıl nefes nefese çalıştığımızı, her şeyin nasıl da insanlıktan çıktığını ve hayatta kalabilmek için, her gün bir önceki günden çok daha fazla değer yaratıp, bu değeri patrona bırakmak zorunda kaldığımızı sergiliyor. Patronlar her geçen gün kârlarını nasıl da katlayarak büyütüyorlar ve bizlerin insan olduğumuzu unutup, her günümüzden, her saatimizden aynı performans ve aynı üretim miktarlarını istiyorlar. Haftanın 6-7 günü ve tekrar 6-7 günü ve tekrar...
Biz işçiler gücümüzü hangi yöntemle, nasıl bir tarzda ve kime karşı kullanmamız gerektiğini artık bilmeliyiz. Bilincin ve örgütlülüğün bizlere neler kazandıracağının farkına varıp mücadele etmeliyiz. Çünkü dünya, işçiler için gittikçe kararıyor. Ve bunu değiştirmek sadece bizlerin ellerinde.
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!
Gebze'den bir kadın işçi
Selam yoldaşlar,
Marksist Tutum dergisinin 1. yılını tüm emekçilerle birlikte kutluyoruz. Sosyalizmin şaşmaz ideallerinden vazgeçmeyeceğiz. Biz Konya'da okuyan, sosyalist bir ailenin devrimci çocuklarıyız ve böyle olmaktan son derece gurur duyuyoruz. Türkiye'de Konya ili gericiliğin ve tarikatın merkezi durumunda. Biz böyle insanların içinde mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz ve bu bayrağı bizden sonra gelecek nesillere de aktaracağız. Marksist Tutum dergisinden bir isteğimiz var. Konya'ya fazla gelmiyor, bulmakta sıkıntı çekiyoruz, her yere gelmesini istiyoruz. Marksist Tutum yazarlarını sosyalizmin olanca ateşiyle selamlıyoruz.
Yaşasın yüce Marx'ın ve Lenin'in ideolojisi
Konya'dan lise öğrencileri M ve H
MARKSİST TUTUM'A
Tuttuğumda ilk dergileri, korktumdu,
bana kadar süzülüp gelmiş o tanrı dışı yazıları.
Havasını çektiğim,
toprağıyla doyduğum,
aşklarıyla parladığım,
bu dünya dilinden yani.
Ama baş eğmemişlerden.
â?¦
Göreceksin.
Medeniyeti kendiyle çarpıştıracaklar.
Gökte,
yerde,
asıl atomun zerreciğinde.
Geriye bizden bir şey kalmayacak bu haliyle.
Çaresiz miyiz?
Tek başımıza mıyız?
Marksist Tutum'dan öğreneceksin bunu.
â?¦
Yılma,
bıkma,
zorlayarak, zorlanarak ara!
Devam edersen okumaya,
sonra yaparsan eğer öğrendiklerini,
rastlayıverirsin bir emekçi denizine.
â?¦
Alınlarınızdan silin çaresizliği
Senden yaratıldı, ne varsa bu dünyada
Ellerini, bilincini, kendini öğrenerek Marksist Tutum'dan
yok edecek de sensin
bu p i s l i ğ i !
Gebze'den bir Marksist Tutum okuru (S.A.)
Sevgili emekçi dostlarım, ben de sizin gibi emekçiyim. Ben devrim yolunda giden bir öğrenciyim. Patronların ve faşistlerin yaptığı kötülük hepimize yayılıyor. Patronlar emeğimizin hakkını vermiyorlar. Bu da ailemizin bütçesini bozuyor. Alın terimizle kazandığımız parayı patronlar villa ve köşklerde harcıyor. Patronlar şu ana kadar size ne iyilik yaptı hiç düşündünüz mü? Patronlar hakkımızı yediği için biz yollarda ve bazı yerlerde yürüyüş yapıyoruz. Hiç patronlar düşünmez ki, bizim alın terimizle kazandığımız paranın bize ne kadar yararı olacak? Size ben soruyorum, hiç patronlar sizi düşündü mü? Patronlar bizi küçümsüyorlar! Milyonlarca aç ve sefil çocuk var, birazcık bile sevgi görememişler. Oysa bazı dizilerde bir çocuk öldüğünde dünya ağlıyor ama gerçek dünyada bir değil, iki değil milyonlarca çocuk ve insan ölüyor. Hiç düşündünüz mü bunlara kim yardım ediyor? O kadar kişi ölüyor da insanlar ne yapıyor? Yüzlerine bakmıyor.
Esenler'den 9 yaşında MT okuru bir öğrenci
Merhaba dostlar, sizlerle gündemde olan bir haberi paylaşmak istiyorum. Zehirlenen iki kardeş hastaneye götürülüyor ve hastanede yoğun bakıma alınıyorlar. Ama daha iyi bir yoğun bakım ünitesinde tedavi olmaları gerekiyor diye oradan başka bir hastaneye gönderiliyorlar. Bu hastane, sağlık elamanı olduğu halde serviste elaman yok deyip geri çeviriyor ve çocukların tedavisinin Ankara'da mümkün olduğunu söyleyip başlarından atıyor onları. Hacettepe Üniversitesini arıyorlar, hastane çocuklar yeşil kartlı olduğu için tedavilerinin yapılamayacağını söyleyip telefonu kapatıyor. Çocuklar yeşil kartlı olduğu için tedavi olamıyorlar. Ve çocuklardan biri ölüyor tedavi edilmediği için, diğeri bitkisel hayata giriyor. Anne ve baba acılar içinde feryat ediyor, burjuva gazeteler küçük bir karede yayınlıyorlar olayı. Gerçi onlardan daha fazlası beklenemez ya, üstüne üstlük bitkisel hayatta olan çocuğun resmini flulaştırarak veriyorlar. Neden? Gözlerine bakmayalım etkileniriz diye mi? Acısını biran olsun hissederiz diye mi?
Benim bildiğim suçluların yüzleri kapatılır. Bu çocuk suçlu mu? Hırsızlık mı yaptı? Adam mı öldürdü? Hayır asıl insan öldüren, asıl yüzleri kapatılarak yayınlanması gerekenler onu bu hale koyanlar değil mi? Bu sistem bizleri o kadar uyuşturmuş ki, pisliğini bu kadar rahat yayınlıyor. Bu haberi okuduğumda o kadar kötü oldum ki anlatamam dostlar, içim kin ve öfkeyle doldu. Tam da bunun üzerine aynı işyerinde çalıştığım biri 'of ne olacak bu Trabzon'un hali' dedi. Ben de onu düşüneceğine bak bugün böyle olmuş bunu düşün dedim ve aldığım cevap 'onu ben değil Türkiye düşünsün' oldu. Ben bir kez daha öfke doldum insanlarımızı bu hale koyanlara.
Türkiye kim, dünya kim, sen, ben, o, bu, şu değil mi kardeşim dediğimde, 'öyle de biz ne yapabiliriz' dedi. Biz birlikte o çocukları ve daha nicelerini öldürenlere karşı mücadele edebilir, onların düzenini yok edebiliriz, sınıfları kaldırabiliriz, herkesin eşit ve parasız sağlık hizmeti almasını sağlayabiliriz, sadece bunları değil tabii, dünyayı yaşanır kılabiliriz. Aksi takdirde bunları, hatta barbarlığı yaşamaya mahkûm olacağız.
Bugün bunları yaşıyoruz, yeni sağlık sisteminde neler yaşayacağımızı siz düşünün artık. Emekli olmak mı? Hayal! Aldığımız emekli maşıyla geçinmek mi? Hayal! Hastalığımızı poliçemiz karşılamıyorsa tedavi olmak mı? Hayal! Daha kim bilir ne kadar çocuk ÖLECEK ve SAKAT kalacak? Daha sayayım mı? Dostlar daha fazlasını saymaya kalkarsam bütün dergiyi kaplar, sayfalar yetmez. Bütün dergiyi bu sistemin pisliğiyle kaplamayalım değil mi? Çünkü bizlerin mücadele ederken, yolumuzu ve ne yapmamız gerektiğini de öğrenmemiz gerekir ki bunları yaşamayalım. Yaşamamak için de mücadele bayrağını yükseltmeliyiz. KIZIL bayrağımızı en en en yükseklere yükseltmeliyiz.
Dünyanın Bütün İşçileri Birleşin!
Yenibosna'dan bir MT okuru
Ben tekstil sektöründe çalışan bir işçiyim. Bir ay önce gezmeye gittiğim yerde çantamı kapkaççılar çaldı. Çantamın içinde ödemem gereken borçlarımın parası vardı ve bu olay beni çok üzmüştü. Birkaç ay önce de televizyonda tüyler ürperten bir kapkaç olayı seyretmiştim. Bir mimar, kardeşinin düğününü yapabilmek için arabasını satıyor ve karşılığında 6 milyar alıyor ve parayı eve götürürken kapkaççılar tarafından parası gasp edildikten sonra vahşice diri diri mezara gömülüyor. Bu olay tüylerimi diken diken etmişti. şimdiye kadar televizyonda sürekli kapkaçtan ya yaralanan ya da hastanelik olanlar gösteriliyordu ama bu seferki bir insanın diri diri gömülmesiydi ve bu insanlıktan çıkmış bir vahşetti. Fakat biraz düşününce bu vahşete yol açanın kapitalizm olduğunu görüyorum. İş bulamayan, aç kalan, kafasını sokacak ev bulamayan insanlar, sonunda hiçbir şey yapamayınca kapkaç gibi yollara itiliyorlar.
Bugün kapkaça çözüm olarak polis sayısının arttırıldığı ve şehirlerin her yerine kamera yerleştirildiği, bunların sorunları çözebileceği söyleniyor, ama bunlar aslında sadece işçileri baskı altına tutup ne yaptıklarını görmek ve onlara müdahale etmek amacıyla yapılıyor. Çünkü insanların işsizlik ve açlıktan kurtulmak için mücadele etmesini ve özgürce yaşamasını istemiyorlar.
Bizlere, çelik kapı, alarm, polislerle kapkaça çözüm bulunacağını söylüyorlar. Bizler ise bu soruna karşı kendimizce önlemler alıyoruz, çantamızı küçültmek, kalabalık yerlerde gezmemek, akşamları dışarı çıkmamak ya da zamanın çoğunu evde geçirmek, önlem diye bunları yapıyoruz. Peki çözüm bu mu? Değil. Bunlar sadece bizi hayattan uzaklaştırır, bizi bu duruma itenlerin kimler olduğunu unutturur. Bunca sorunu çözmek biz işçilere bağlı, bizler örgütlü ve birlikte hareket edersek ve patronlar sınıfının yaptığı düzenbazlıklara gözümüzü açarsak her sorunun çözümünü buluruz.
Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
İnsanlar Çıldırmış Olmalıâ?¦
Selam arkadaşlar! Geçenlerde Galatasaray'ın şampiyonluğunu kutluyorlardı. Bizim evde de abim çıldırmış gibi bağırıyordu. Sokaktan arabaların korna sesleri, insanların bas bas bağırışları, silahların ardarda patlama sesleri geliyordu. Ertesi gün işe gittiğimde, işçi arkadaşlarım GS formalarıyla işe gelmişler, duvarlara posterler asılıyor, 'oooleeey' diye bağırıyorlar. Yan yana çalışan Fenerli ve GS'li iki arkadaş sanki Amerika-Irak savaşını yaşıyorlar. Nasıl da çatışıyorlar, o onu kızdırıyor, diğeri de ona karşılık veriyor. Burjuvazinin istediği de bu, işçilerin gözü açılmasın diye futbolu, cinselliği, magazini ön plana çıkarıyor.
Abimle tartıştığımda bana senin beynini yıkamışlar dedi. Evet benim beynim yıkanmış ve bu sistemin pisliklerinden arınmış, çok ta mutluyum. Çünkü burjuvazinin gerçek yüzünü gördüm. Ama abim ve abim gibilerin ise burjuvazinin pislikleriyle yıkanıyor beyinleri. Bir işçiye doğruyu söylediğinde kabullenmiyor, ona göre sen saçmalıyorsun ve sonra yaşadıkça ha evet sana hak veriyor. Düşünüyorum da 1 Mayıs işçi bayramına 20 bin işçi katılıyor, ama bir maça yüz binlerce kişi katılıyor. Hem de para verip saatlerce sıra bekleyerek.
İşte kapitalizm insanları böyle koyunlaştırıyor. Kendisine bağlıyor. Bir futbol maçı geliyor gündeme, yorumu bir ay sürüyor. İşçiler birbirleriyle laçka futbol muhabbetleri yapıyorlar. İşçiler futbola kafa yorarken, işçiler aleyhine yasaları sokuşturuyor, zamlar yağdırıyor burjuvazi. Mücadeleyle elde edilen haklar bir bir geri alınıyor. İşçiler bunlara ses çıkarmayıp, kendilerine yaramayan beyinlerini futbol türü şeylere yoruyorlar. İşçiler bu anlamda da burjuvaziye muazzam sermaye kazandırıyorlar. Ama ben umutluyum, bu dünya böyle gelmiş böyle gitmeyecek. İyi örgütlülük, sağlam önderlikle burjuvazinin çarkını tersine çeviririz. Umudumuzu büyütelim, Marksist Tutuma sahip çıkalım. Bir işçi mücadeleye inanıyorsa sonuna kadar inanmalı, sıkı sıkı sarılmalı. Evet yumruğumuzu yukarı kaldırdığımızda boşa kaldırmayalım. Kapitalizmin bizim aklımızı karıştırmasına izin vermeyelim. Bir saniyelik boşlukta bile bizi kendine çeker, bu kadar pislik bir sistemde yaşıyoruz. Dergimizin birinci yılını canı gönülden kutluyorum.
Yenibosna'dan bir işçi
