Okurlarımızdan - Temmuz 2005
İstanbul Ümraniye'de havai fişek üreten bir fabrikanın deposundaki patlamada altı kişi hayatını kaybetti. Patlama sonrasında işyerinin ruhsatsız çalıştığı açığa çıktı. Söz konusu fabrikanın patronu tam da burjuvalara yaraşır bir açıklama yapmaktan geri durmadı: 'Orada havai fişek olmaması gerekiyordu. Bir kenarda kalmış'! Yani suç fişeklerde; orada öylece kalmasalardı patlama da olmayacaktı! Burjuvazi öylesine pervasızlaşmış bulunuyor ki, özrü kabahatinden bin beterâ?¦
Kapitalist düzende işçilere sadece işgüçleri sömürülecek metalar olarak bakılır; patronun yaptığı açıklama insan hayatına verdikleri önemi bir kez daha gözler önüne seriyor. Ölen işçiler, ertesi gün burjuva medya tarafından doğru düzgün haber yapılmaya bile layık görülmediler, üstün körü değinilip geçildiler. Magazin haberleri onlar için daha kıymetliydi. Kısacık verilen haberlerde, hayatlarını kaybeden işçilerin yaşadıkları koşullara, bakmak zorunda oldukları ailelerine, işsiz kalma korkusuyla ölümü bile göze aldıklarına, sendikasız, sigortasız ve hiçbir iş güvencesi olmadan çalışmak zorunda kalmalarına hiçbir şekilde değinilmedi. Çok çok, olaydan sorumlu olan kapitalisti suçlayarak bir nevi günah çıkardılar; meseleyi tek bir kapitalistin ihmalkârlığına yorarak, gerçek sorumlunun kapitalist düzen olduğunu gözlerden ırak tuttular. Böylelikle bir bütün olarak işçileri ilgilendirmesi gereken kaza, işçileri ilgilendirmiyormuş gibi sunularak kapitalist düzenin gerçek yüzü emekçi yığınlardan gizlenmiş oldu.
Kazada hayatını kaybedenler gibi milyonlarca işçi aynı tehlikelerle her gün karşı karşıya kalıyor. Her gün binlerce kaza oluyor ve bu kazalarda onlarca işçi ölüyor, yüzlerce işçi yaralanıyor. Fakat burjuvazinin medya aygıtlarını elinde tutması ve işçileri kendi istediği gibi bilgilendirmesinden dolayı her işçi yaşadığını kendisiyle sınırlı görmektedir. Elbette esas faktör işçi sınıfının gerek sendikal düzeyde gerekse siyasal düzeyde örgütsüz ve dağınık olmasıdır. Sermayenin yanında insan hayatının hiçe sayıldığı ve işçinin ancak artı-değer (kâr) ürettiği sürece bir öneminin olduğu bu kapitalist sistemde birbirimizden habersiz, sınıf bilincinden yoksun, örgütsüz ve dağınık olduğumuz sürece hep aynı manzarayla karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır. Fakat bir yol daha var; devrimci mücadeleye katılmak, bir sınıfın üyeleri olarak sınıf bilinciyle bir ordu olarak örgütlenerek kapitalizme savaş açmak! İşte o zaman kapitalizmin ölümünü kutlamak amacıyla havai fişekleri biz patlatacağız.
Marmara Üniversitesinden Marksist bir öğrenci
İşçi Öz-Eğitim Grupları 15-16 Haziran Etkinliğinden İzlenimler
İşçi Öz-Eğitim Grupları işçi sınıfının deneyimleriyle yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Bu yıl da geçmiş yıllarda olduğu gibi birçok yerde işçi sınıfının geçmiş deneyimleri, mücadelesi, İşçi Öz-Eğitim Grupları tarafından, işçilerin öz disiplinine yakışan bir şekilde, belleğimize bir kez daha kazınmış oldu.
Mücadeleci işçi ve öğrencilerden oluşan İşçi Öz-Eğitim Grupları, 15-16 Haziran Genel Direnişini, Anadolu yakasında Birleşik Metal-İş'te düzenledikleri bir etkinlikle andı. Etkinlikte farklı mahallelerden, işyerlerinden ve öğrencilerden birçok katılımcı vardı.
Etkinlik iki bölümden oluşuyordu: Birinci bölümde işçi sınıfının dünyada ve Türkiye'de 1960'lardan başlanarak 1970'teki işçi ayaklanmasına kadarki mücadele deneyimi Marksist bir yöntemle anlatıldı. O dönemki tarihsel koşullar, burjuvazinin tutumu, işçilerin yasaklara rağmen direnişleri, kazanımları, mücadeleleri, grev ve direnişler, burjuvazinin baskıları ve bunlara karşı verilen mücadeleler anlatılıyordu. Grev yasaklarının yeni grev ve direnişlerle nasıl aşıldığı, darbeler ve sınıfın öfkesi bir bir anlatılarak o günler gözlerimizde canlı görüntülerle resmediliyordu. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığı, olamayacağı anlatıldı. Örgütlülüğün gücü neler yapabilir? Örgütsüzlük nasıl yenilgiyle sonuçlanır? Sendikaların yükseliş dönemlerindeki tutumu nasıldı? Tüm bunlar görüntülerle hafızalarımızda sorgulatıldı. Bu anma gününde de işçi sınıfı 'her şeyi bilecek ve hiçbir şeyi unutmayacak'tı.
15-16 Haziran Genel Direnişine kadar süren, 'Türkiye'de işçi sınıfı var mı?' tartışmalarının böylece sona erdiği, sınıfın bir sel gibi fabrikalardan çıkıp sokaklara akmasıyla inkâr edilemez bir güç olduğunun gözler önüne serildiği anlatıldı.
İkinci bölümde ise İşçi Öz-Eğitim Gruplarından işçiler vardiyalarına, mesailerine rağmen bu günü diğer işçi arkadaşlarına en iyi anlatabilmek için çeşitli hazırlıklar yapmışlardı. Mücadele tarihiyle ilgili şiirler okundu, işçi sınıfına sevdalı şairler anıldı, grev ve mücadelelerden çıkmış marşlar işçi korosunca söylendi. Burjuvazi bizlere bugünü unutturmaya çalışsa da İşçi Öz-Eğitim grupları tüm mücadele alanlarında olduğu gibi burada da üzerine düşeni yapmıştı. Etkinlikte İşçi Öz-Eğitim Grubundan tekstil işçileri, 'Fakir Bir şimal Kilisesinde şeytan ile Rahip' adlı şiiri canlandırarak, emperyalist savaşın gerçeğini ve insanları nasıl hayvanlaştırdığını bir kez daha teşhir edip burjuva düzendeki 'hakikat'i sorguladı.
İşçilere, işçileri, en güzel gene sınıf bilinçli işçiler anlatmıştı. Bizler ancak geçmiş mücadele deneyimlerimizi öğrendikçe, kendimizi geliştirdikçe yeni 15-16 Haziranlar yaratabiliriz. Ancak o zaman işçi sınıfının kabaran öfkesi sadece sokaklara akan bir sel olmakla kalmayacak, örgütlü bir mücadeleyle iktidarı eline alacaktır.
Sınıf tarihimizin anlatıldığı tüm çalışmalara katılalım, mücadele alanlarını dolduralım.
Yaşasın örgütlü mücadelemiz!
İstanbul'dan Marksist Tutum okuru bir eğitim emekçisi
Stalinizmin 1930'lardan başlayarak Türkiye soluna empoze ettiği sınıf uzlaşmacı 'sosyalizm' anlayışı, köklü bir Marksist hareketin olmayışı ve bunun yanı sıra 12 Eylül faşist darbesi bugün yaşadığımız topraklarda tam bir teorik keşmekeşin hüküm sürmesi şeklinde ifadesini bulmaktadır. Sosyalist teorinin bu kadar bulanık olduğu bu süreçte, resmi komünizm yıllarının tezlerini temel alan ve bunları değişik ambalajlarla piyasaya süren, işçi sınıfının öz gücü yerine başka güçlere bel bağlayan çevrelerin birbirlerini pasifizmle ve oportünizmle suçlamaları şaşılacak bir durum olmaktan çok Stalinizmin kötü bir karikatürü olarak çıkıyor karşımıza. Soldaki bu teori 'bolluğunun' zaten tarih bilincinden uzak kalmış genç beyinlerde yarattığı yanılsamalar bir yana dursun, kapitalizmin gündelik yaşamı boş zamanlarımıza dek örgütlediği ve emperyalizm çağındaki teknolojik gelişmelerin yaşamı kolaylaştırıp bize zaman kazandırmak yerine, kapitalizmin yerleştirdiği tüketim kültürü sayesinde beyin tembelliğini perçinlenmesi ise bir diğer gerçekliktir. İşte bu koşullarda Marksist Tutum dergisi kolay ve anlaşılır üslubuyla unutulmaya yüz tutmuş işçi sınıfı tarihini sahiplenişi ve mevcut nesnel koşulları net bir şekilde değerlendirişiyle gençliği okumaya, sorgulamaya ve üretmeye sevk ediyor. Gençliğin sorunları, işçi sınıfı ve emekçi katmanların sorunlarından kopuk değildir. Dergi, ideolojik tavrıyla belirlenmiş ve yoğunlaştırılmış bir amaç ortaya koyuyor. Örgütlüysek herşeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!
İzmir'den bir öğrenci
15-16 Haziran Etkinliği
15-16 Haziran vesilesiyle 12 Haziran Pazar günü Teksif Sendikası İstanbul Bakırköy şubesinde İşçi Öz-Eğitim Gruplarının düzenlediği bir etkinlik yapıldı. Çeşitli sektörlerden gelen işçi ve öğrencilerin katıldığı etkinlikte yaklaşık 75 kişi vardı. İşçi Öz-Eğitim Gruplarının hazırladığı 15-16 Haziran Direnişini anlatan belgesel ile başlayan etkinlik, İşçi Öz-Eğitim Grupları korosunun Nazım Hikmet'ten okuduğu şiirler ve devrimci marşların söylenmesiyle sürdü.
15-16 Haziran Direnişi, işçi sınıfının birleştiği zaman ne denli büyük bir güç olduğunu dosta düşmana gösterdiği günün adıdır. Bu günü anmak, o dönemi tüm yanlarıyla gözler önüne sermek, tarih bilincinin tazelenmesi bakımından oldukça anlamlıdır. Nitekim bu dev işçi kalkışmasının yeni 15-16 Haziranlara da örnek teşkil etmesi gerektiği belgeselde özellikle altı çizilerek anlatılıyordu. 15'16 Haziran DirenişiÂnin bugüne ışık tutabilmesi için, önce o dönemi doğru bir bakış açısıyla değerlendirmek gerekiyor. Direnişin yalnızca ulusal düzeydeki sınıf mücadelesinin yansımalarından kaynaklanmadığı, uluslararası düzeyde sınıf hareketinin yükselmesiyle bağlantılı olduğuna değiniliyordu. TC'nin kuruluşundan o döneme kadar Türkiye ve dünyada meydana gelen siyasi gelişmelerden ise bir bütünlük içinde söz ediliyordu.
Milliyetçiliğin yükseltildiği ve ordu içinde sözümona anti-emperyalist 'yurtsever' güçlerin olduğu savlarının Stalinist sol içinde yeniden gündemde olduğu bir dönemden geçiyoruz. Belgeselde, 1960Âların sonlarında çok gözde olan 'işçi-ordu el ele' sloganının ne denli yanlış olduğu ve özünde sınıf işbirlikçi bir öz taşıdığı vurgulanırken, bugüne de dikkat çekilmiş olunuyordu.
Tüm dünyayı kasıp kavuran '68 başkaldırısına değinilirken, Türkiye'deki yansımalarına da dikkat çekildi. Öğrenci gençliğin başlattığı eylemlerin öncesinde sınıf hareketinin yükselişine dikkat çekilerek, öğrenci hareketinin hangi zeminde yükseldiğine böylelikle vurgu yapılması oldukça anlamlıydı. O günkü eylemlerin içeriğinin giderek siyasallaşması ve 'evde çocuk ekmek bekliyor' sloganlarının yerini 'kahrolsun kapitalizm' sloganın alması kitlelerdeki değişimin hangi alanda olacağını anlatması bakımından da öğreticiydi.
15-16 Haziran'ı yaratanların o dönemin büyük fabrikaları olması da dikkat çekicidir. Büyük üretim merkezleri işçi sınıfının kaleleridir, bu 15-16 Haziran'la bir kez daha kanıtlanmıştır. Büyük fabrika işçilerinin işçi sınıfının en önde yürüyen, en kararlı kesimleri olduğu görülmektedir. Ayrıca 15-16 Haziran aynı dönemde işçi sınıfını görmezden gelerek, ona güvenmeyerek gerillacılığı, köylü devrimini öne çıkartanlara da bir ders vermiştir. Fakat eksik olan bir şey var ve bugün biz bu dersi iyi bellemeliyiz: işçi sınıfının güvenini kazanmış, onun içinde kök salmış devrimci bir siyasal örgütlülüğün yol göstericiliği olmadan işçi sınıfı kapitalist düzeni yıkmakta başarılı olamaz. Böyle bir siyasal önderlik olmaksızın, gelişen her direniş burjuva düzen kanalları içinde heba olup gidecektir ve sınıf hareketi yenilerek geriye çekilecektir.
Marmara Üniversitesinden Öğrenciler
İlk Kez 1 Mayıs'a Katıldım
Ben 30 yaşında bir işçiyim ve eşim de bir işçi. Sendikalaşmaya giden bir süreçte bilinçlenmeye başladım, yeni yürümeye başlayan bir çocuk gibi hırsla ve inatla. Ağır ama temeli sağlam adımlarla. Tabii ki bu adımlar yalnız atılmadı. Sürekli daha önce bu deneyimleri yaşayan insanlardan yardım aldım ve hâlâ almaya devam ediyorum. Ben şimdi sizleri geçmişime götürmek istiyorum. Eşlik ettiğiniz için şimdiden teşekkürler ve Marksist Tutum aracılığı ile selamlar.
Çalıştığım süre içersinde işine bağlı bir köleydim, adeta bir çocuğun annesinin memesine bağımlılığı kadar. Çünkü ekmek kapısıydı, tüm şartlara rağmen. Annenin memesinden gelen ilk süt, ağız kadar da faydalıydım işverene. Makinemi çok severdim. Silerdim, gözüm gibi bakardım. Zaten çoğu işyerlerinde kullanılan araçlar zimmetlenir işçilerin üstüne. Ebeveyni olursun makinenin. Çocuğun gibi, ama iş bu sorumluluğun meyvesini yemeye geldi mi karnını bile doyuramazsın. Sadece bakarsın 'ben ürettim' dersin alamadığın her şeye. Evinden çok işyerinde geçirirsin zamanını çalışarak ve arkadaşların ailenden bile yakın olur sana, düşünsene ben onlardan daha fazla para alabilir miyim, ihanet edebilir miyim onlara. Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar misali.
1 Mayıs hakkında televizyonda çıkan haberler dışında hiçbir şey duymamıştım. Buralara hep Kürtlerin katıldığını sanırdım ve işçilerin neden coplandığını hiç sormazdım kendime, 'bu insanlar neden böyle bir şeye maruz kalıyorlar, ne istiyorlar ki dayak yiyorlar' diye. Çalışırken de aynı şeyler oluyordu. Üniversite bitirmedim, o yüzden bu çile diyordum. Nasıl saklamışlar bu gerçekleri bizden. Üzerime bir avuç ölü toprağı serpmişler. Partileri suçlardım: 'İşte, baştakiler vermiyor ki yiyelim' derdim. şunu da düşünüyorum yoksa ben başka bir gezegende mi yaşıyordum, nasıl da olup bitenlerden habersizdim. şimdi bilinçli bir işçi olma yolunda ilerlerken kapitalist sistemin ahtapot gibi her şeyi sardığını ve farklı şekillerde her şeyi empoze ettiğini görüyorum. Bir vatan muhabbetidir gidiyor. İşçiler bayraklar ellerindeyken coplanmadılar mı?
Bu yaşananlardan sonra 1 Mayıs meydanındayım işte! Kim tutar beni? Açtım bağırmaya, haykırmak istiyordum yaşadıklarımı, kıtlıktan çıkmış gibi. Sloganlar atılıyor ben de coşkuyla katılıyorum onlara. İşte diyorum işçilerin, emekçilerin gücü! En çok da şu sloganı seviyorum: 'Dünya yerinden oynar işçiler birlik olsa'. Bir ara gözlerimi kapadım, dinledim, o kadar güçlü bir sesti ki! Hayran olmamak coşmamak elde değil, ağlamak istiyordum hıçkıra hıçkıra. Farkına varmıştım her şeyin. şunu da düşünmeden edemem: Gerçekten de patronların gücü kendi kuvvetinden değil bizim bölünmüşlüğümüzdendir. Peki yılın bir gününde mi haykıracağız insanca yaşamak istiyoruz diye?
Donanmalıyız, egemenlerin bütün dalaverelerine karşı uyanık olmalıyız. Bilgimiz ve okuduklarımız, tartıştıklarımız bizim silahımız olacak. Artık susmak yok!
Olmuyor işçi kardeşim olmuyor
Sen böyle kaçtıkça gücün gidiyor.
Fabrikalar, köprüler senin eserin
Gördüğün muhteşem evler
Onlar da senin, senin eserin
Karşıdan bakarsın 'ben, biz yaptık' dersin
Övünürsün, böbürlenirsin
'Ne güzel ustayım' diye.
Biz işçiler şalteriyiz bu dünyanın
Düşünür müsün? 'Benim alınterim nerde diye?'
Senin terin orda kurudu bile
İşte o zaman düşünürsün emeğin nerede.
Toz konduramadığın ustalığını bir yana atar mısın?
BİZ İşÇİLER şALTERİYİZ BU DÜNYANIN.
Marksist Tutum okuru bir işçi
Hayalleri Bırak, Mücadelene Yoğunlaş
bu zindan dünyanın
demir parmaklarında
avluya açılan bir delikten
içeriye vuran bir ışık
insan yüzünü ısıtan
kızılın bir parçası
Bu sistemin insan beynine aşıladığı bir düşünce de şudur; çok çalışırsan zengin olabilirsin. Sistemin saçmalıklarına, zorbalıklarına veya hepimizin iliğini kurutuşuna gözlerini kapatabilirsen, fabrikada patronun her dediğine harfiyen uyup köle gibi çalışırsan, kısacası 'uslu çocuk' olursan, bir arabaya, eve, televizyonda görüp de imrendiğin pek çok şeye sahip olabilirsin.
Çocukluktan beri böyle hayallerle büyütülürüz. Önce aile içinde, sonra okulda, askerde ve en sonu da işyerinde. Bunun için de, daha küçücük bir çocukken bile, 'büyüyünce ne olacaksın?' diye sorulduğunda hayallerimizi süsleyen meslekler daima çok para kazanmayı umduğumuz mesleklerdir.
Büyüdüğümüzde ise, eğer şansımız ve ailemizin bizi okutacak parası varsa ve üniversiteyi bitirmişsek, bu kez de mesleğimizde kariyer yapmak, kısa yoldan zengin olmak hayalleriyle kendimizi avuturuz.
Ama çalışmaya başladığımızda görürüz ki, zengin olmak şöyle dursun, haftada asgari 48 saat çalışmadan, patron istediği zaman fazla mesaiye kalmadan, yani posan çıkmadan geçinmek bile mümkün değildir. Sürekli çalışmamıza rağmen beş kuruş biriktiremeyiz, biriktirsek bile bu para ancak biz veya çocuğumuz hastalandığında ilaç masraflarına yetecek kadardır, hatta çoğu durumda ona bile yetmez. Görürüz ki, çalışmadığımız gün açız, yok olmaya mahkûmuz. Bir büyük ustanın dediği gibi aç kalıp ölmekte özgürüz.
Oysa burjuvazi, aynı rüyaları görmemiz için elinden geleni yapmaya devam ediyor. Bizi sürekli kandırıyor, aldatıyor. Sanki bugünün o meşhur patronları çalışarak, alınteri dökerek zengin olmuşlar veya piyangodan büyük ikramiye çıkınca bu serveti edinmişler gibiâ?¦ İşin aslı bizler de bunun böyle olmadığını çok iyi bildiğimizden kısa yoldan hayatımızı kurtarmaya bakarız. Yeri gelir maaşımızı kumara, at yarışına, piyangoya yatırır, yeri gelir televizyon dizilerindeki mafya babalarına özeniriz.
Fakat çoğumuzun aklına, bizi bu hale düşürenin bizzat bu sistemin kendisi olduğu gelmez. En uçuk hayallere bile inanırız ama yaşam ve çalışma koşullarımızın kaynağının bu sömürü düzeni olduğunu ve bunu değiştirmenin mümkün olabileceğini hiç hayal etmeyiz. Sömürücülerin bize altın tepside sunduğu hayallerin yalandan ibaret olduğunu, gerçek cennetin bu dünyada olduğunu ve onu yaratacak olanın da bizler olduğumuzu hiç düşünmüyoruz.
Kuşkusuz patronlar sınıfı gerçekleri görmemizi engellemek için elinden gelen her şeyi deniyor ve diyebiliriz ki bu konuda epey de ustalaşmıştır. Ama biz de kendi üzerimize düşenleri yapmıyoruz. Gerçekleri öğrenmek için yeterince okuyup araştırmıyor, bize sunulanları sorgulamıyoruz.
Burjuvaların sahte cennetlerini bir yana bırakıp kendi cennetimizi, hem de bu dünyada, yaratmaya uğraşmıyoruz.
İnsan yüzünü ısıtan kızılın bir parçası da biz olup, biz de bu ışığı başkalarını göstermiyoruz.
Pendik'ten bir metal işçisi
Merhaba Marksist Tutum!
Bugün bir gerçek var ki, işçi bilimi olan Marksizm ile bilinçlenmeyen, devrimci ve militan mücadeleyi benimsemeyen ve bu doğrultuda hareket etmeyen işçi sınıfı, bu vahşi kan emici kapitalist sistemin içinde köle gibi yaşamaya mahkûmdur.
Bizler bir tekstil firmasında çalışan işçiler olarak geç de olsa bunu anladık. Çünkü işverenin bize dayattığı ekonomik baskıya ve çalışma sistemine ve bu sömürüye karşı bizim örgütlenmekten ve mücadeleden başka yolumuz yoktu ve bu doğrultuda sendika çatısının altında örgütlendik ve mücadele yolunu seçtik ve anladık ki birleşen, mücadele eden işçi sınıfının yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Çünkü sendikaya üye olduğumuz için atılan arkadaşlarımızı geri işe aldırdık ve sendikayı işverenimize kabul ettirdik. Daha önce atılan arkadaşlarımızın arkalarından sadece bakıp üzülüyorduk, çünkü örgütsüzdük ve bilinçsizdik. İşçi sınıfının tarihine dönüp baktığımızda büyük bedeller ödeyerek kazandıkları bize miras bıraktıkları hakları ve militan mücadeleyi, Marksizm fikrine sahip çıkmadığımız için bugün işçi sınıfı olarak dağılmış susturulmuş bir sınıf olmuşuz. Ama bundan sonra enternasyonalle kurtulur insanlık mantığı ile hareket ederek, sınıfın devrimi 'çok uzak' demeyip, yeter ki doğru fikirlerle bilinçlenelim. Militanca mücadele ederek birleşen işçi sınıfının hedefi sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız bir dünya yaratmak olmalıdır.
Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
Kapitalist sömürü sisteminin egemen sınıfı olan burjuvazinin işçi sınıfına yönelik yoğun saldırılarının yaşandığı bir dönemden geçmekteyiz. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, ücretlerin giderek düşmesi, sosyal hakların gasp edilmesi ve geçmişte işçi sınıfının mücadeleleriyle büyük bedeller ödeyerek elde ettiği kazanımların gasp edilmesi gibi saldırılar, burjuvazinin işçi sınıfına karşı nasıl atağa geçtiğini gözler önüne seriyor. Buna bir de işçilerin örgütsüz ve bilinçsiz olmasından kaynaklı olarak kendi sınıf çıkarları doğrultusunda hareket edememesi de eklenince burjuvazinin ekmeğine yağ sürülmüş oluyor. Bizler kendi sınıfımızın kılavuzu olan Marksizmi ve Marksist fikirleri öğrenmediğimiz, benimsemediğimiz ve hayata geçiremediğimiz her gün, her saat ve hatta her dakika burjuva sınıfına hizmet etmiş oluyoruz. Peki, ama ne yapmalı?
Bizler bir yılı aşkın bir zamandır sendikal örgütlenme içerisindeyiz. Örgütlenmeye başladığı ilk günlerde bilinç düzeyimiz oldukça geri durumda idi. Sendikal örgütlenmeye başlamamızın ilk nedeni ve belki de o dönemde tek nedeni ekonomik sebeplerdi. Asgari ücretle çalışıyorduk ve 2 yıldır hiç zam alamıyorduk. Bütün bunların yaratmış olduğu tepkilerle yeter artık deyip sendikalı olmaya karar verdik. Bizlerin en büyük şansı ise Marksizmle ve Marksistlerle tanışmamız oldu.
Örgütlenme sürecinde işçilere örgütlenme ve sisteme dair eğitimler verildi. Bizler bu eğitimler sonrasında sınıflı toplumda yaşadığımızı, işçi sınıfının bir üyesi olduğumuzu, yaşadığımız koşulların, sorunların kapitalist sömürü sisteminden kaynaklandığını ve en önemlisi de bu sorunları aşabilmenin tek bir yolu olduğunu, onun da bireysel hareket değil örgütlü hareket etmekten geçtiğini öğrendik. Peki, ama sendikalı olmak yeterli miydi? Hayır, sendikalı olmak her şey demek değildi. Bizler de bunu ilerleyen süreçte aldığımız eğitimlerde kavradık.
Kapitalist sömürü sisteminin tüm dünyayı egemenliği altına aldığı günümüz koşullarında içinde yaşadığımız toplum zenginle yoksulun, ezenle ezilenin, sömüren ve sömürülenin olduğu bir toplumdur. Ve biz işçiler kapitalist sömürü sisteminin ne olduğunu sorgulamadan gerçek anlamda bir örgütlenmenin temellerini atamayız. Örgütlenmeyi sağlam temellerde oluşturmak ve yaşatmak için sistemi sorgulamalı, işçi sınıfının tarihini öğrenmeli ve sınıfımızın yaşadığı deneyimlerinden dersler çıkarmalıyız. Uzlaşmacı sınıf sendikacılığının karşısında durmanın ve var olan sendikaları militan sınıf sendikacılığına taşımanın yolu da ancak buradan geçiyor.
Bizler örgütlenme aşamasında birçok engellerle karşılaştık. İlk örgütlenme başladığında aramızdaki iletişim kopukluğundan ve birbirimizi yeterince tanımamamızdan kaynaklı bir güvensizlik sorunu yaşadık. Oysa bizler işçiydik ve çıkarlarımız ortaktı. Bizlerle yapılan eğitim toplantılarında sınıflı bir toplumda yaşadığımız, biz işçilerin işçi sınıfının bir parçası olduğumuz ve sınıf çıkarlarımız doğrultusunda hareket etmemiz gerektiği anlatıldı. Bizler bu gerçeklerle tanıştığımızda örgütlenmenin önünde büyük bir engel olarak duran güvensizlik sorunu da aşılmış oldu. Bu eğitimlerde biz işçiler birbirimizi tanımaya başladık ve aramızdaki bu ayrışmaların bizzat burjuvazinin bir oyunu olduğunu, bu ayrımlara uyan memleket, kadın erkek, solcu-sağcı, Alevi-Sünni, Kürt-Türk gibi sıfatlarla birbirimizden uzaklaştığımızda ve bu tür tutumlar aldığımızda ancak burjuva sınıfa hizmet ettiğimizi kavradık.
İlerleyen süreçte paylaşmanın ve dayanışmanın önemini daha iyi anlamaya başladık. Gerek işyeri içerisinde gerekse dışarıda yaşanılan olaylara daha duyarlı yaklaşımlar olmaya başladı. İşyerinde düğün, cenaze ve hastalık gibi bizlere ek harcamalar getiren koşullarda aramızda topladığımız paralarla arkadaşlarımıza destek olmaya başladık. Bu paylaşım ve dayanışma insanların birbirlerine daha bir güvenle bakmalarını sağladı. Yine aynı şekilde çevre fabrikalarda yaşanan örgütlenme çalışmalarına, direnişlere destek vermek, emperyalist savaş karşıtı mitinglere katılmak, diğer mitinglerde de sınıfımızla tek yumruk olmak, 1 Mayıs coşkusunu yaşamak bizlerde büyük değişimlere neden oldu.
Yaşadığımız süreç içerisinde işveren baskısıyla, ailelerden gelen baskılarla ve bürokratik engellerle karşılaştık. Ama bizler artık bir şeyleri öğrenmeye başlamıştık ve tüm bu engellemelerin, aslında kapitalist sömürü sisteminden kaynaklandığını biliyorduk. Ve kapitalist sistem devam ettiği sürece yaşam koşullarımız değişmeyecekti. Yaşam koşullarımızda görece bir iyileşme yaşansa da zenginle yoksul, ezenle ezilen, sömüren ve sömürülen her daim varolacaktı. Çünkü kapitalist sistem tam anlamıyla bir sömürü sistemidir. Ve biz işçiler yalnızca kendi fabrikamızdaki koşullarının değişmesini kendimize amaç edinir ve sistemi sorgulamak, sorgulatmak üzere çevremize yayılmazsak bu sistem bizleri daha da kötü koşullara doğru sürüklemeye devam edecektir. Bizleri aç yoksul bırakan, dünyanın her yerinde savaşlara neden olan bu sistemdir. Bizler içinden geçtiğimiz süreçte bu gerçeği tüm çıplaklığıyla görmeye başladık. Yaşadığımız süreçte gördük ki hayatımızda var olan bütün sıkıntıların kaynağı sistemin ta kendisi idi. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan savaşlar kapitalist sistemin var olabilmesinin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Kapitalizmin kendi içinde yarattığı krizlerden çıkış noktasında başvurduğu bir kurtuluştur savaşlar.
Biz bu gerçeklerle ancak aldığımız eğitimler sonrasında tanışabilmiştik. Aslında bir işçinin kendiliğinden sistemin ne olduğunu anlaması ve sistemi sorgulayabilmesine olanak yoktur. İşçi sınıfının ışığı olan Marksizmi kavrayabilmek yalnızca okumakla mümkün değildir. Bunun için örgütlü bir mücadelenin içinde yer almak ve bilinç düzeyimizi daha ileriye sıçratabilmeyi kendimize görev edinmemiz gerekir. Kapitalist sömürü sistemi bir dünya sistemidir. Ve biz işçilerin kurtuluşu da ancak dünya ölçeğinde bir örgütlenme ile başarılabilecek dünya devrimi ile mümkündür.
BÜTÜN DÜNYANIN İşÇİLERİ BİRLEşİN!
İstanbul'dan bir işçi
