Okurlarımızdan - Haziran 2007

Ben üç kuruş maaş için gece gündüz demeden çalışan bir havaalanı işçisiyim. Dünyanın her yerinde olduğu gibi kendi sınıfımın yaşadığı sorunları ve dayatmaları Hanslarla, Joseflerle, Kemallerle birlikte yaşıyorum. Almanya'da her geçen gün artan milliyetçilik, işsizlik, artan hayat pahalılığı milyonlarca Alman işçisinin her geçen gün sabrını zorlamaya başlıyor. Geçen günlerde metal sektöründe başlayan grev uyarıları, otomotiv sektöründeki derin buhran, sağlık emekçilerinin eylemleri, Bonn Üniversitesindeki öğrenci eylemleri, yakın geleceğimizin dünyanın gerçek sahiplerine kollarını açacağını gösteriyor. Dünyanın bütün işçileriyle birlikte güneşi yakalayacağımız günlere biraz daha yaklaşıyoruz. Bütün yoldaşlara selamlar.

Almanya'dan bir işçi


Milliyetçiliğe Geçit Vermeyeceğiz!

Çarpıcı gelişmelerin ardarda yaşandığı kritik bir dönemden geçiyoruz. Savaşlar, işgaller son hızda devam ederken ve yenileri kapıda beklerken, yaşadığımız topraklar da egemen sınıf bloku içerisindeki mücadelenin iyice ayyuka çıktığı bir döneme tanıklık ediyor. Bir yanda kendi ayrıcalıklarını kaybetmenin korkusuyla öfkeden kuduran sivil-askeri bürokrasi, diğer yanda yılların ödlekliği kemiklerine sinmiş TÜSİAD ve sürekli iktidardan uzaklaştırılmış olmanın kuyruk sancısını çeken yeşil sermayeden türeme “cefakâr” siyasiler... Tüm bu kapışmanın sonucuysa ülkenin dört bir yanına saçılmış cumhuriyet mitingleri, diğer bir anlamıyla milliyetçilik zehri... Tandoğan’la başlayan bu mitinglerin en kalabalıklarından biri de 13 Mayıs günü İzmir’de gerçekleştirildi. Mitingin olacağı gün yaklaştıkça, o zamana dek dinginliğin hâkim olduğu kentte hareketlilik fazlasıyla kendini gösterir hale geldi. 12 Mayısta Bornova Mansuroğlu semt pazarında patlayan bomba, otobüslere ve bilumum yere asılan miting çağrıları, üniversite kürsülerinden yapılan çağrılar, kent halkının hiç alışık olmadığı şekilde her sokağı sarmış polis devriyeleri, mitinge katılımı arttırmak için sendikalı, sendikasız demeden işçileri dolaşıp çağrıda bulunan ve bayrak dağıtmada İzmir Ticaret Odasıyla yarışan sendika yöneticileri... Eh ne de olsa 1 Mayıs’a benzemiyordu, bu defa tehlikede olan ulusun kaderiydi (!) ve ulusun çoğunluğunu oluşturan işçiler de bu düzmece burjuva eyleminde yerini almalıydı, tabii çağrıyı yapanlar da avantalarını...

13 Mayıs gelip çattığında, sabahın erken saatlerinde insanlar ellerinde Türk bayraklarıyla Gündoğdu Meydanına akmaya başlamıştı. Pankartlarda, sloganlarda göze çarpan ana tema, şeriat karşıtlığıyla soslanmış bir AKP karşıtlığı ve “Ne ABD ne AB, Tam Bağımsız Türkiye” idi. Bunun dışında resmi ideolojinin milliyetçi argümanları olan Kürt ve Ermeni karşıtlığı, kürsüden yapılan konuşmalarla karşılığını bulmaktaydı. Bir dönemin Levantenler şehri olan İzmir için yakıştırılan ve başbakan tarafından da imalı bir şekilde kullanılmış olan “gavur İzmir” sözüne yönelik tepkiler de dövizlerde, pankartlarda fazlasıyla yer almaktaydı. Halk arasında Türk olmayanlar için kullanılan “gavur” kelimesinden bu kadar rahatsız olunması, ADD’nin çağrısında “Türk gibi hissetmeye, Türk gibi yaşamaya, Türk gibi çalışmaya davet ediyoruz” gibi öğelerin kullanılması, kitlelerin neyle motive edilmek istendiğinin ve ne kadar başarılı olunduğun bir göstergesidir.

Köhnemiş bu düzen, kitlelere milliyetçilik ve yabancı düşmanlığını empoze ederek, insanlığın içerisinde bulunduğu açlık, yoksulluk, işsizlik ve türlü sıkıntının nedeni olan kendi varlığını örtmeye çalışmaktadır. Her ne kadar Türkiye’deki milliyetçi yükseliş egemen sınıf içerisindeki siyasal mücadelenin de büyük katkısıyla gelişmiş olsa da, Fransa’daki son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde faşist Sarkozy’nin ve diğer faşist liderlerin aldıkları oylar düşündürücüdür. Sol ise, işçi sınıfının örgütsüz ve dağınık olduğu günümüz koşullarında sınıf içerisinde sabırlı bir çalışmaya girişmek yerine milliyetçi akıntıya kapılmış durumdadır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, burjuvazinin diliyle konuşup işçi sınıfının çıkarlarının önüne “ulusal çıkarları” geçiren milliyetçi görüşler “yurtseverlik” adı altında işçi sınıfına servis ediliyor. Sınıfsal bakamamanın insanları nerelere sürükleyebileceği aşikâr. Marksistlerin görevi burjuvalar arasındaki hegemonya dalaşmasında dar burjuva siyasetinin içerisine hapis olup, şu ya da bu kesimin kuyruğuna takılmak değil, çokça dile getirdiğimiz bağımsız sınıf perspektifini yaratmaktır. Biz işçilerin, sırtımızdan kazandıklarının kavgasını yapan burjuva sınıfıyla ne gibi bir kader ortaklığımız olabilir ki? Milliyetçiliğe, oportünizme geçit vermemek için uluslararası işçi mücadelesini güçlendirelim.

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

İzmir’den bir Marksist Tutum okuru


Kapitalizm

Kapitalizm sözcüğünü duyunca tüylerim diken diken oluyor. İçinde savaşları, katliamları, sömürüyü, her türlü kötülüğü barındıran bir sözcük. Tarihten bugüne gelindiğinde, yaşanan en insanlık dışı savaşlarda, soykırımlarda hep onun adı var. Milyonlarca insanın, hayvanın, bitkinin katilidir kapitalizm. İnsanlığın doğuşundan bugüne kadar geçen sürenin yaklaşık son 300 yılına, burjuvazinin kurduğu bu sömürü sistemi damgasını basıyor. Burjuvazi bu sistemi devam ettirmek içinse hep bilinçsiz işçi sınıfına ihtiyaç duyuyor. Bilinçsiz işçi diyorum, çünkü bilinçsiz işçiler onların yaptığı sömürüye boyun eğip, onların sermayesine sermaye katıp, onların varlıklarını devam ettirmelerini sağlamışlardır.

Kapitalist sisteme karşı örgütlenen bilinçli işçilerin, bilinçli bir önderlikle bir araya gelerek burjuvaziyi alaşağı ettiklerini tarihten biliyoruz. Tarihin sayfalarına isimlerini altın harflerle yazdıran Marx, Lenin gibi önderlerimiz bunu en iyi şekilde bize göstermişlerdir. Ama bizler örgütlenmezsek, birleşmezsek, kapitalizme karşı mücadelede başarılı olamayız. Çünkü burjuva sistem biz işçilerin arasında din, dil, ırk ayrımı yaparak bizleri birbirine düşürüp örgütlenmemize engel olmayı çok iyi bir şekilde başarıyor. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de milliyetçilik, ırkçılık, din, dil ayrımcılığı yapılarak halklar kırımdan geçirilmiştir. Geçmişte Ermenilere karşı yapılan katliamda, egemenler, hapishaneden yeni çıkmış insanlara ve cahil köylülere silah vererek, dini kullanarak onları katletmelerini sağlamışlardır. Bunun sonucunda 1,5 milyon Ermeni katledilmişti.

Günümüzde de kapitalist sistem Kürt ve Türk emekçi ve işçilerin arasına milliyetçiliği sokup, sermayesini büyütüp, kendi kazancını arttırmak istiyor. Bunun acısını da biz işçiler çekiyoruz. Burjuvazi köylerimizi yakıp, bizleri göçe zorlayıp, işyerlerinde ucuza çalıştırıp, bizleri sömürüyor. Örgütlenmemizi engellemek için milliyetçiliği kullanıyor. Bizlerin işçi sınıfı olarak bu tür oyunlara gelmememiz lazım. Onun için de devrimci önderlerimizin gösterdiği yolda sağlam adımlarla birleşip örgütlenmemiz lazım. Bunu yaptığımız zaman bir avuç olan burjuvaziyi kolayca yok ederiz. Unutmayalım insan tek başına bir hiçtir! Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

Kıraç’tan Marksist Tutum okuru bir işçi


Yolumuz Devrim Yolu

Kapitalist sömürünün iyice kudurganlaştığı, sınıf mücadelesinin sönük olduğu bu koşullarda devrim insanlara çok uzak bir ihtimal gibi gelebilir. Nihayetinde gericilik koşullarında toplumun bilincini belirleyen egemen burjuvazidir. Ve burjuvazinin ezilen sınıflara unutturması gereken en öncelikli fikir, bir işçi devriminin olabilirliği ve bu düzenin bir gün yıkılacağı fikridir. Burjuvazi, Komünist Manifesto’nun yazılışından bu yana devrim fikrine durmadan saldırdı. Marksizmi çürütmek için sayısız ideolog yetiştirip dağlarca kitap yazdırdıysa da, sonuçta Marksizm her şeye rağmen işçi sınıfının kurtuluşunda rehberliğini korumaya devam ediyor. Kapitalist saldırganlığın artması, buna karşın işçi sınıfı cephesinde ciddi bir hareketlilik yaşanmaması, birçok insanı devrim fikrinden uzaklaştırmış olabilir. Ancak toplumsal çelişkiler gün geçtikçe derinleşmekte ve patlak vereceği günü beklemektedir. Gündemine devrimi koyanlar nesnel koşullar ne olursa olsun hazırlıklarını sürdürmek ve sınıf hareketinin canlanacağı güne hazırlanmak zorundadır. Bu yol birçok engebenin olduğu, uzun soluk ve sabır gerektiren bir yoldur. Küçük-burjuvalığa asla tahammülü olmayan bu yol büyük bir ustalık, sağlam bir ideolojik bilinç ve pratik gerektirir. Bu yolda aceleciliğe yer yoktur. Bu yol işçi sınıfına, onun devrimci misyonuna inanmayı ve işçi sınıfına yön gösterebilme kabiliyetine sahip olmayı gerektiren bir yoldur.

Tarihte bütün altüst oluşların öncesinde derin bir sessizlik olmuştur. Diyalektik olarak gelişecek olayların bir mayalanma süreci olması gerekir. Günümüzdeki sessizlik de bununla bağlantılıdır. Kapitalizmin krizi gittikçe derinleşmekte ve bir emperyalist paylaşım savaşı kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu savaşın, eğer işçi sınıfının müdahalesi olmazsa insanlığı yok oluşa götüreceği aşikârdır. Savaşlar elbette ki işçi sınıfına devrimci fırsatlar yaratacaktır. Tıpkı 1. Dünya Savaşında yarattığı gibi. Ancak bu savaşın içinden Bolşeviklerin yaptığı gibi bir devrimle çıkmak için işçi sınıfını örgütleyebilmek ve ona doğru yolu gösterebilmek gerekiyor.

İşte devrimci yol böyle zorlu bir yoldur. Çünkü yapacağımız bütün yanlışlar sınıf mücadelesini etkileyecektir. Eğer devrime doğru bir şekilde önderlik edilemezse, belki de insanlığın kurtuluşu mücadelesinin uzun yıllar boyunca zayıflamasına neden olunacaktır. Bu yüzden bu yol işlerin hiç de oldubittiye getirilmesini, aceleciliği, sabırsızlığı ve büyük yanlışları kaldırmayan, sorumluluğu ağır bir yoldur.

Kendine devrimci misyon biçen herkes, tek muzaffer devrime önderlik eden Bolşevikleri örnek alma, onların yaptıklarını anlamaya çalışma ve Bolşevik bir önderliğin yaratılması için çabalamakla yükümlüdür. Dünyanın sadece A veya B ülkesinden ibaret olmadığına, bütün dünyayı kurtarmadan kurtuluşun asla gerçekleşemeyeceğine herkes inanmalıdır. Enternasyonal olmayan her devrimci hareket, mensup olduğu ulusal sınırların duvarına toslayacaktır. Bu yol, bir dünya devrimini örgütleyebilme, işçi sınıfının enternasyonal önderliğini yaratabilme vasfına sahip olanların yoludur.

Devrimci yol, milliyetçilikle kesin bir şekilde hesaplaşanların yoludur. Milliyetçilikten yakasını sıyıramamış olan herkes bu yolda bir ayak bağıdır ve yolun yarısında saf değiştirecek ve nefesleri asla devrime kadar yetmeyecektir. Bu yol keskin virajların olduğu ve keskin virajlara gelindiğinde doğru kararlar verme becerisi gerektiren bir yoldur. Bu keskin virajlarda yanlış karar verenlerin, revizyonizmin, reformizmin, oportünizmin batağına düşmeleri kaçınılmazdır. Rusya’da 1917 Şubatında başlayan süreçte tek doğru kararı veren Lenin olmuştu. Ona çeşitli suçlamalara yöneltenler daha 1. Dünya Savaşının başlangıcında kendi burjuvalarının kuyruğuna takılmışlardı. Dolayısıyla bu yolda devrimci Bolşevik gelenek çok önemlidir.

Yolumuz devrim yoludur, yolumuz Bolşevizmin yoludur. Uzun soluklu bu yolun sonunda işçi sınıfı zafere ulaşacak ve özlemini duyduğumuz yepyeni dünyayı kuracağız. Yeter ki biz 150 yıllık Marksist geleneğin takipçisi olabilelim, onu özümseyip özümsetebilelim. Bizler görevlerimizi yaptığımızda zafer mutlaka gelecektir. Marksizmin aydınlattığı bu kutlu yolda devrim için adım adım yürüyoruz.

Gazi Mahallesinden bir Marksist Tutum okuru


(Marksist Tutumun 2. yıldönümü vesilesiyle yazılmıştır)

Elimizde fenerle

Dünyanın güzelliklerini

Tatmadığımız

Duymadığımız

Hiç görmediğimiz

Dünyayı

Biz yeniden keşfediyoruz.

Hayal deneni

Gerçek yapmaya

Onu kurmaya

Geliyoruz.

Her köşesini

Güzellikler diyarı yapacağız

Biz Marksistler

Bu dünyanın hayal değil

Gerçek olanını,

Yaşanası bir dünya için

Haykırıyoruz

Alanlarda

Meydanlarda

Fabrikalarda

Yolumuzu aydınlatacak

Olan ışığımızı.

Dünyanın

Her köşesinde

Haykırana dek

Bu ateş

Işık

Yayılacak

Marksist Tutum’un

Işığıyla

Ateşiyle

Bilinciyle ve mücadele aşkıyla

Bir o kadar daha haykıracağız

Sınıfsız

Sömürüsüz bir dünya kurana kadar.

Yüreğimizdeki ateşle

Bilincimizdeki ışıkla

Yumruğumuzdaki mücadeleyle

Kızıl bir dünya kuracağız.

Kartal’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Çocuklarımız!

Dünyanın en güzel varlıkları, çocuklarımız! Hep böyle söylenir çocuklar için. Onlar çok önemliler, her şey onlar için, çocuklar için denir! Bu kadar önemlilerken neler yapılıyor peki onlar için? Bugün hâlâ milyonlarca çocuk aç, evsiz, ailesiz, eğitimsiz… Küçük çocuklar çalıştırılıyor ağır koşullarda. Çocuklar dayak yiyor, çocuklar öldürülüyor hiç uğruna. Bütün bu iğrençliklere rağmen çocuklar gerçekten önemli mi, onlar geleceğimiz mi? Ne kadar büyük bir çelişkidir bu değil mi dostlar.

Adliye koridorundayım, yürüyorum. Çocukları görüyorum; yaklaşık elli kişilik bir çocuk grubu. Önce şaşırıyorum. Ne oluyor orada diye yanlarına yaklaşıp tam soracak oluyorum ki, Çocuk Mahkemesi önünde buluyorum kendimi. Yaşları ortalama 12-18 arası olan çocuklar. Belli ki suçlular! İçeri çağırılmayı bekliyorlar. Yüzlerine bakıyorum; kimisi gözünü benden kaçırıyor, kimisi de durumundan habersiz konuşup arkadaşıyla sohbet ediyor. Onların yanından uzaklaşıp düşünceli bir şekilde adli tıbbın önüne geldiğimde, aynı şey burada da var. Çocuklar, yine onlar! Adli tıp önünde sıra olmuşlar, rapor almayı bekliyorlar. Şaşkınlığımı gizleyemiyorum! Etraf o kadar kalabalık ki! Ve bunların çoğu çocuk, çocuklar. Bir kısmı ayakta, bir kısmı da ellerinden kelepçeli, oturmuşlar. Ben de yanlarına oturuyorum ve onların görüntüsüne dalıp gidiyorum.

Daha sonra kendime geldiğimde yanımda duran çocuk kardeşime soruyorum. Neden buradasın, niye getirdiler seni buraya? Tek diyebildiği şey, başını öne eğerek “bilmiyorum abla”. O arada, yanımda duran memur konuşmaya başlıyor sitemli bir şekilde: “Görüyorsunuz işte. Bütün gün bunlarla uğraşıyoruz! Başka işimiz yokmuş gibi” diyor. Ben de kendisine, “işiniz gerçekten zor olmalı” diyorum. Evet! Evet! diye cevap veriyor. Neden buradalar, suçları ne? diye soruyorum. HIRSIZLIK!

Suçları, hırsızlık yapmak. Kendilerine ait olmayan şeyleri almak. Şöyle sıralamaya başlıyor: “Bakkaldan, marketten yiyecek ve sigara, mağazadan giysi, bazen de çanta çalıyorlar!” Evet, onlar yiyecek, giyecek çaldılar, suçlu oldular. Onlar artık birer suçlu! Memura soruyorum: “Neden” diye hiç sordunuz mu çocuklara? Önce uzun uzun yüzüme baktı sessiz bir şekilde. Belki beni, belki de kendini sorgularcasına. Sonrasında dediği şey ise; “neden olacak canım! can sıkıntısı, terbiyesizliklerinden işte”. Gerçekten öyle mi, can sıkıntısından mı çalıyorlar, hırsız oluyorlar?

Öğrenciydim, ilkokul 4. sınıftaydım. Okulu terk ediyorum. İş bulup ailemden habersiz işe giriyorum. Çalışmaya başlıyorum. Sadece 10 yaşındayım. Okulu, okumayı, arkadaşlarımı çok sevmeme rağmen, bırakıyorum okulu. Arkadaşlarım, öğretmenim beni görmesinler diye de farklı yerlerden dolaşır giderdim. Ailem okulu sevmediğim için gitmediğimi sanıyordu, yıllarca da öyle bildiler. Ta ki ben yarım kalan ilkokulu, orta ve liseyi açık öğretimden bitirene kadar. İşte o zaman açıkladım: “Okulu sevmediğimden değildi bırakışım, fakir oluşumuzdan ve çaresizliğimizden.” Ben vaktiyle, fakir olduğumuzu, ailemizin ne benim ne de kardeşlerimin ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını, geçinemediğimizi anlamıştım ve onlara hiçbir şey belli etmeden işe girmiştim. Onlara destek olmak, yük olmamak için. Şimdi nasıl olur da memurun dediği gibi “can sıkıntısından yapıyorlar, öylesine işte” gibi zırvalamalara inanırım. Dedim ya çocuklar çok akıllıdırlar, onlar büyüklerin göremediği, düşünemediğini görür ve düşünürler.

Hiçbir çocuk, çocukken büyük gibi davranmak istemez. Ama biz işçi, emekçi ailelerinin çocukları, yoksullar, çocuk yaşta olgunlaşmak zorunda kalırız. Ne bebeklerin olur ne de rengarenk giysilerin, ne de cebinde harcamak için paran. Şımaramazsın, şikayet edemezsin, gözyaşlarını gizli akıtırsın. Okula ya gidemezsin, gidersen de aklını tam olarak derse veremezsin. Çünkü sen, burjuva çocukları gibi değilsindir. Çocuk yaşta yükün ağırdır, annen de çalışıyorsa, eve gelip, evi temizleyip, yemek yapman, varsa kardeşlerine bakman gerekir. Eğer zaman ve gücün kalırsa oturur ders yaparsın. Bu kadar yükün ve sıkıntının içinde eğitimin yarım kalır. Bu kaçınılmazdır. Sıra artık sana da gelmiştir. Annen, baban gibi çalışmaya başlarsın. Patronlar için varsındır artık. Onlara satmaya başlarsın emeğini. Onlar! Onlar doymak nedir bilmezlerdir. Onlar her an her saniye kanımızı emerler var olabilmek için.

Bir kısmımız da hırsız, tinerci, gaspçı, katil oluruz. Tıpkı adliye koridorundaki çocuklar gibi. Evet! Çocuklar! Adliye koridorunda suçlarının kesinleşmesini bekleyen çocuklar. İçlerinden bazıları ceza evlerine tıkılacak. Büyüdüğünün farkına varamadan yıllarını, çocukluğunu, gençliğini duvarlar arasında geçirecek. Çocukluğunu yaşayamadan, gülüp oynayamadan, şeker bile yiyemeden büyüyecek. Evet! Suçlu bulundu, içeri tıkıldı. Bizleri sömüren, lime lime ayıran, yoksulluğu, açlığı tattıran bu sistemin ta kendisidir. Kapitalist sistem ve bu sistemin sahipleri olan sermayedarlar, patronlar sınıfıdır. Birkaç kişinin malını çalmış diye suçlu bulunan çocuklar, evet suçlular. Ya bizi, bizlerin, milyonların hayatını çalanlar? Ürettiğimiz her şeye göz koyanlar, siz ne oluyorsunuz? Asıl hırsız sizlersiniz! Bir de bizim ürettiğimiz koltuklara kurulup koca cüsselerinizle bizi beğenmezsiniz. Böcek gibi görürsünüz. Sizi korkaklar, asalaklar! Şunu unutmayın ki; o çok güvendiğiniz egemenliğiniz, saltanatınız, o an geldiğinde, işçi sınıfı ayağa kalktığında son bulacak beyler.

Esenler’den Marksist Tutum okuru bir kadın tekstil işçisi


Marksist Tutum Emin Adımlarla Yürüyor

Yıl 2005, aylardan Nisan. Tam da 1 Mayıs öncesi Marksist Tutum dergisi yayın hayatına başlamıştı. İlk defa 2005 1 Mayıs alanında yükselmişti Marksist Tutum’un sesi: “Sınıf Mücadelesinde Marksist Tutum! İlk Sayı Çıktı!”. Marksist Tutum’un ilk sayısı idi. Ama zaten onlarca sosyalist yayın mevcuttu. Neydi bu derginin diğerlerinden farkı, ne anlama geliyordu yeni bir derginin daha raflarda boy göstermesi? Daha ilk sayısından kendisini belli eden dergimiz, bizim gibi yeni kuşaktan genç devrimcilerin tam da ihtiyacı olan bir yayın olduğunu kanıtladı.

Tarzı ve tutumuyla yepyeni bir soluk oldu dergimiz devrimci Marksizme. Dünya çapında, kapitalist ideolojinin saldırıları ve sözde “sosyalist” rejimlerin ideolojisi Stalinizmin olumsuz etkisi, Türkiye özgülünde ise 12 Eylül askeri faşist darbesinin yarattığı cendere, Marksist terbiye ve kültürde ciddi tahribatlara yol açmıştı. Devrimci Marksizmin kültürüyle yeniden bağ kurmak, işçi sınıfının sınıfsız toplum hedefine ulaşabilmesi için olmazsa olmaz. Daha ilk sayısında bunların önemine dikkat çekiyordu Marksist Tutum. 2 yıldan bu güne kadar her sayısında, sınıf mücadelesinde kendini gösteren ciddiyet bunalımına karşı açtığı savaşta ne kadar ciddi olduğunu gösterdi. Çok dergi çıktı şimdiye kadar, bir hışımla raflarda yer alan ama daha kimse adını bile duymadan çıktığı yere geri dönmek zorunda kalan. Çok dergi çıktı bugüne kadar, aylık olarak, ama üç ayda, altı ayda zor çıkabilen. Ama Marksist Tutum her ay düzenli olarak çıktı adına yaraşır bir şekilde!

İşçi sınıfına saldırıların tüm dünyada arttığı, milliyetçiliğin tırmandırıldığı, işsizliğin, yoksulluğun giderek arttığı bir dönemde, tüm bunların sebebi olan kapitalist sistemi yıkma yolunda bir eylem kılavuzu olarak doğdu Marksist Tutum.

Yıl 2007, işçi sınıfının devrimci mücadelesinde sınıf perspektifli, enternasyonalist fikirleri savunan bu devrimci Marksist dergi, bugün de aynı kararlılıkla yoluna devam ediyor. Özellikle burjuva siyaset ortamının ısındığı şu günlerde, işçi sınıfının siyasetinin nasıl olması gerektiği konusunda yol gösteriyor bize! İşçi sınıfının şu ya da bu burjuva kampa payanda olmaması gerektiğini, kendi bağımsız sınıf politikasını takip etmesi gerektiğini öğrendik Marksist Tutum’dan. Afganistan’dan başlayıp Irak’la devam eden ve yeni bir paylaşım kavgasına doğru ilerleyen emperyalist savaşı ancak işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin sona erdirebileceğini okuduk dergimizin sayfalarından. İşsizliğin, yoksulluğun, sefaletin tek sorumlusunun kapitalist sistem olduğunu ve buna son verebilecek güce sahip tek sınıfın da işçi sınıfı olduğunu öğrendik. Sözün kısası sınıf mücadelesinde Marksist tutumun ne olması gerektiğini gösterdi bize dergimiz. Marksist Tutum üçüncü yılında da biz işçilere yol göstermeye devam edecek. Böyle bir rehber olmadan işçi sınıfının kurtuluşu mümkün değildir. Bu fikirlerin bize taşınmasında emeği olan herkese teşekkürler!

Bostancı’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


İşsiz bir ev hanımıyım. Aslında işsiz olduğumu bir türlü anlamak istemiyorlar. Sayım memurunun “ne iş yaparsın” sorusuna, “işsizim” yanıtını verdiğimde, hemen yazar “ev kadını”. Neredeyse zorla yazdırırım “işsiz” diye. Artık yazdırıyorum, “işsiz işçi”. Çalışma saatlerimin 16 saati geçtiği “ev işleri” amme hizmeti yerine geçiyor.

Bir taraftan da iş arıyorum. Aile bütçesine katkım olsun diye mi, yoksa “biraz harçlık bıraksan” demek zor geldiğinden mi?!

Otobüs durağında hangi otobüse bineceğimi düşünürken gözüme bir ilan ilişti: “Evlere fason iş verilir.” Fason kısmını anlamadım ama olsun. Evde yapabileceğim bir iş diye düşündüm. Telefon numarasını, adresi not ettim. Eve dönünce aradım, gelin görüşelim dediler gittim. Ostim’de bir yer. Arıkovanı gibi çalışanlar yok. Bir sekreter. Bir iki çalışan, bir de işveren. Yapacağım işi anlattılar. Beş yıldızlı otellerde kullanılan sabun, kulak çubuğu ve kibritlerin küçük küçük paketlenmesi. “Çok kolay, biz zaten eve kadar kutular halinde getiriyoruz, paketlendikten sonra gelip alıyoruz” dediler.

Buraya kadar iyiydi. Yapılan işin karşılığında ödeyecekleri ücrete gelince şoku orada yaşadım. Bin adet paketleme karşılığında 3,5 milyon veriyorlar. Merak edip sordum, bir kişi günde 5 saat bu işi yapsa kaç tane yapar diye. Belli olmazmış, yani belki bin tane yaparmışım. İşverenin açıklaması ise daha şaşırtıcı geldi. “Günde beş bin tane yapan var” dedi, “ama bir kişinin yapması mümkün değil”! Meraktan sordum, biraz da esprili, “kaç kişi yapıyor ki”? 15 kişilik bir aile beş bin tane yapabiliyormuş. Beş yıldızlı otellerde kalanlar kulaklarını iyi temizlesinler diye bütün çaba. Yoksa çalışanın bir kazancı yok.

Sonuçta hayat çok çabuk öğretiyor. Dergimizde okuyarak, İşçi Özeğitim Grubu seminerlerinde izleyerek öğrenmeye çalıştıklarım bir anda gözlerimin önünden geçti film şeridi gibi. İşte sömürünün azgınlığı, kapitalizmin gerçek yüzü. Sosyal güvence yok, iş güvenliği, iş güvencesi yok. Sömürünün katmerlisi.

Evet, böylece fasonu da öğrendim. Fabrika yok, atölyeler yok, çalışanlar ortada yok. Sendika yok. Yoksulluktan bunalmış 65 yaşındaki Fatma teyze, elinde kazak, görmeyen gözleriyle tek tek pulları işliyor, iş aramaktan yılmış kızıyla!

İnsan emeği bu kadar ucuz, insan bu kadar değersiz. Kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması için mücadelemizde ne kadar haklı olduğumuz açıkça ortada. Biz kadınlar mücadelede en önde yerimizi almalıyız.

Ankara-Tuzluçayır’dan Marksist Tutum okuru bir işsiz


Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık

Marksist Tutum iki yaşında. 2005 yılı, 1 Mayıs öncesinde ilk sayısıyla sınıf mücadelesine adım atmıştı Marksist Tutum. Tüm dünyada işçi sınıfı, uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayısa doludizgin hazırlık yapıyorken, Marksist Tutum “Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık” şiarıyla devrimci mücadelede kıpkızıl bir mevzi açtı.

“Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık” şiarı, Komünist Manifesto’daki “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin” şiarını bütünleyen ve sınıf mücadelesiyle Marksizmin en sıkı birliğini dile getiren bir anlayışı ifade ediyordu. Marksist Tutum, dünya işçilerinin birliğini sağlamak, onların enternasyonal düzeyde örgütlülüğünü kurmak için yüreği çarpan devrimcilerin umudu oldu.

Oysa emperyalist-kapitalist düzen, bürokratik diktatörlükler garabetinin çöküşünden sonra “Marksizm öldü!” çığlıklarıyla dünyamızı inletiyordu. Marksizme, devrime, sınıfa olan güven ve umudu yerle bir etmek için tüm burjuva aygıtları yalan, iftira ve karalama kampanyaları düzenliyordu. Eski ve yeni işçi kuşakları ne acıdır ki Marksizmi ve sosyalizmi başarısızlığa uğramış bir ütopya olarak algılıyorlardı. Devrimci saflarda Marksizm dışında her türlü söylem revaçtaydı.

Ancak emperyalist yalanlar daha soğumadan işçi ve emekçi kitleler tek kutuplu dünyanın tüm barbarlığıyla burun buruna geldi. Dünya, savaş ve krizlerle çalkalanırken insanlık ne yapacağını bilmez halde, sermayenin emrinde birbirini boğazlamaya başladı… Zifiri karanlık, örgütsüzlük, zülüm ve zorbalık düzeni içinde, ne yapacağını bilmez haldeydi insanlık. Tam da gecenin koyu karanlığında insanlığı kurtuluşa taşıyacak fikirler, büyük bir inatla boy gösterir. Gelecekteki devrimci kasırgaları eken rüzgârlar böylesi dönemlerde filizlenir.

İşte böyle bir dönemde yayın hayatına gözlerini açan Marksist Tutum bugün 2 yaşında. O, ulusal ve uluslararası gelişmeleri devrimci Marksist bakış açısıyla açıklıyor. Ortadoğu’daki emperyalist savaşı, Latin Amerika’daki kitlelerin devrimci başkaldırısını, karamsarlık veya pembe düşler kurarak değil, devrimci umut ve eleştiri temelinde yorumluyor. Devrimleri ve geçmiş sınıf mücadelesinin deneyimlerini devrimci teorinin temelleri üzerinde yeniden bizlerle buluşturan Marksist Tutum, şaşmaz bir pusula, sağlam bir kılavuzdur. Marksist Tutum her sayfasında bize, enternasyonalist bir önderliğin eksikliği ve yaratılması gerektiği gerçeğini hatırlatıyor.

Devrimci teori devrimci hareketin yoğunlaşmış, planlanmış, hedefe kilitlenmiş özüdür. Devrimci teori sınıf hareketinin temel kalkış noktası, enerjisi ve gücüdür. Devrimci teori sınıf mücadelesinin ortak hafızası, aklı ve kalbidir. Devrimci teori sınıf mücadelesinin uluslararası sözüdür. Tek cümleyle devrimci teori olmadan devrimci eylem de olmaz. Marksist Tutum okurları olarak görevimiz bu teorinin ışığında, işçi hareketinin önderliğinin somutlanacağı enternasyonalist bir örgütlenmeyi oluşturma doğrultusunda var gücümüzle çalışmaktır. Marksist Tutum’un bayrağında yazan “Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık” şiarı, sınıf bilinçli işçilerin izlemesi gereken hedefi net bir şekilde ortaya koyuyor. Marksist Tutum, bu hedef doğrultusunda yürüyen kolektif propaganda ve örgütlenme ışığımızdır.

İkinci mücadele yılında onu özetleyecek en özlü söz Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık sözüdür. Bu doğrultuda BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ BİRLEŞİN!

Marksist Tutum okuru bir matbaa işçisi


Marksist Tutum dergisi 2 yıldır sınıf mücadelesinde Marksizmin ve işçi sınıfının devrimci mücadelesinin sesi olmaya devam ediyor. Marksist Tutum ilk çıktığından bugüne kadar temel vurgusu enternasyonalizmdi ve kapağına da bu vurguyu taşımıştı: “Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık!” Birinci sayının “Çıkarken” yazısında “Bu yayının sayfalarında, Türk solunun hücrelerine sinmiş ve her fırsatta başını gösteren milliyetçi eğilimlere zerrece taviz vermeyen, uluslararası işçi hareketinin devrimci ilke ve geleneklerine yakışan katıksız bir proleter enternasyonalist ruh yaşayacaktır” denmişti. Gerçekten de iki yıldır her sayıda bütün yazılarda proleter enternasyonalist ruhtan taviz verilmedi ve verilmeyecek.

Henüz iki yaşında olan Marksist Tutum gencecik bir fidan şu anda. Ama bu gencecik fidanın kökleri uzun zamandır toprağın altında yeşereceği baharı bekliyordu. O yüzden biliyorum ki her sayıda, her yazıda yılların mücadele birikimi ve deneyimi var. Marksizmin ışığından beslenen bu deneyim, geçmişimizi, bugünümüzü ve geleceğimizi aydınlatıyor. Marksist Tutum sayesinde geçmiş artık dipsiz bir kuyu değil, bugün bir muamma değil ve gelecekte göreceğimiz güzel günler bir hayal değil!

Sınıf mücadelesi düz bir çizgi halinde ilerlemiyor. Tarihimiz yengilerle ve yenilgilerle dolu. Ama her ne yaşanmış olursa olsun, Marksizm geçmişten bugüne taşındı. Hiçbir filizkıran fırtınası Marksizmi kökünden söküp atamadı. Ve işte şimdi Marksizmin kökleri Marksist Tutum’la yeniden yeşeriyor. Bize düşen görev köklerinin sağlamlığının inancı ve güveniyle bu fidanı büyütmek. Bu fidan büyüdüğünde dalları dünyayı saracak. Yüz bin değil milyonlarca eli, gözü olan bir ağaç olacak. Milyonlarca yürek çarpacak bu ağaçta. İşte o zaman Enternasyonalle Kurtulacak İnsanlık!

Marksist Tutum bir sayısında ilk ateşi yakanları, geleceğin büyük ateşini tutuşturacak alazları bizlere ulaştıranları selamlamıştı. Bence Marksist Tutum da bir ateş. Ve ben buradan bu ateşi yakanları, yolumuzu aydınlatanları selamlamak istiyorum. İnançla, sabırla ve azimle yaktınız bu ateşi. Şimdi her birimizin elinde bir meşale var. Ve geleceğin büyük ateşini biz bu meşalelerle yakacağız!

Kartal’dan bir matbaa işçisi


Burjuvazi işçi sınıfını besliyor, cehaletle doyuruyor. Açlığa, yoksulluğa, sefalete alıştırıyor. Fuhşa, hırsızlığa, yozluğa, çürümüşlüğe itiyor. Ve diz çöküyor işçi sınıfı, boyun eğiyor. Gözlerinde bir bant, kara bir bant, karanlığa itiliyor. Gözler yetmiyor artık görmeye, debeleniyor işçi sınıfı, kurtulmak için değil, içgüdüsel olarak, olduğu gibi yaşamak için. Ama burjuvazi doymuyor, işçi sınıfını ittikçe, ezdikçe yükseliyor üzerinden. Vahşi bir sürüye döndürmek istiyor bizi: Bir çığlıkla yerlere kapaklanan, bir kırbaçla hareket eden. Karanlıktayız hepimiz. Bir ses “sen de al eline bir kırbaç, vur kardeşine, vur da kurtul” diyor, bu sesin kimin sesi olduğu belli. Bir başkası “bu karanlığı yok etmeyelim, ama bir mum yakıp loş hale getirelim” diyor. Bir başka ses “buna da şükredelim, daha karanlık günler var”, bir diğeri ise “bizden birileridir bu karanlığı yaratan, her kimse onu bulup, çıkarıp cezalandıralım” diyor.

Ama bir ses de var ki, karanlığı kimin yarattığını, karanlıkta kalanların kardeş olduğunu, oradan çıkmamız gerektiğini ve bunun nasıl mümkün olacağını haykırıyor bizlere: bu ses Marksist Tutum dergimizin sesidir. İki yıl oldu üzerimizde bir ışık gibi doğalı. Marksist Tutum’un fikirleriyle 2 yıl önce tanışmıştım. Ve tanıştığımda, gözleri karanlığa alışmış biri olarak anlamam, kavramam çok kolay olmamıştı. Karanlıkta körleşmiş ama karanlığa alışmış gözlerim için fazla ışık da önce kör ettiğinde beni, ilk hissettiğim beni yanlarına katan mücadele arkadaşlarımın sıcacık elleri oldu.

Bizim için karanlıkla aydınlığı ayırt etmek kolaysa bugün, bu Marksist Tutum sayesindedir. Ama geridekilere ne demeli? Hele 1 Mayıslardan sonra derdimiz canla başla anlatmak değilse Marksist Tutum’u, biz o karanlıktan kurtulmuş olabilir miyiz?

Ümraniye’den bir eğitim emekçisi


Merhaba dostlar, merhaba bütün dünya işçileri,

Ben sizlerle, katıldığım ilk 1 Mayıs mitinginde yaşadığım heyecanı ve mutluluğu paylaşmak istiyorum. Mitinge Kadıköy’de katıldım. Sınıf mücadelesiyle tanışalı 8 ay gibi kısa bir süre oldu ama gelinen süreçte mücadelenin gerekliliğini artık çok iyi biliyorum. Burjuvazinin kendi arasında yaşadığı çekişmelerin getirdiği tüm sıkıntıları işçi sınıfının çektiği bir seçim yarışı döneminde gittik 1 Mayıs’a. 1 Mayıs’tan iki gün önce, kendilerine empoze edilmiş milliyetçilik duygularıyla, AKP hükümetine karşı sözde vatanı ve laikliği korumak adına yüz binlerce insan Çağlayan meydanına akmıştı. Herkes bu burjuva cumhuriyet altında çektiğimiz çileleri unutmuş görünüyordu ve 1 Mayıs akıllarına bile gelmiyordu. Oysa tüm sıkıntılarımız katlanarak devam ediyor. İnsanlar ise ne yazık ki burjuvazinin yoğun propagandasına kanarak, patronların partilerinden ve düzeninden medet umuyorlar. Oysa tarihten de görüldüğü gibi biz ancak mücadele ile haklarımızı alabilir ve bu berbat yaşamı düzeltebiliriz.

1 Mayıs’tan önce işte bunları çok iyi biliyordum ve bunun için burjuvazinin değil, kendi sınıfım olan işçi sınıfının yanında olmak istedim. Alanda, burjuvaziye ve darbecilere karşı yükselttiğimiz sloganlarla ve marşlarla yürüdük. Herkes çok coşkulu ve kendinden emin görünüyordu. O an bulunduğum yerin yani işçi sınıfının yanının en doğru yer olduğuna bir kez daha inandım. Kortejdeki dostlar slogan atıp flamaları havada sallarken ben de taşıdığım pankarta daha güçlü sarılıyor ve tüm sesimle onlara eşlik ediyordum. Kendi gerçeklerimi ve kendi düşüncelerimi haykırabilmek çok güzeldi.

İnsan kendini rahat ve huzurlu hissettiği yerde mutludur. Evet, ben o gün çok mutluydum, çünkü sınıfımın yanındaydım ve kendi içimden gelen tüm duyguları dışa vuruyordum. Evet dostlar, ben işçi sınıfının sömürüye ve tüm haksızlıklara karşı durması gerektiğini düşünüyorum. Bunu yapacak güç işçi sınıfında vardır ve yapılması gereken mücadele etmek, tüm araçları kullanarak örgütlenmektir. Mitingden döndüğümde o heyecanı hâlâ yaşıyordum. Gelecek yılki 1 Mayıs’ı şimdiden heyecanla bekliyorum, çünkü 1 Mayıs mücadele günüdür, çünkü 1 Mayıs işçi sınıfının benim deyip sarılacağı en önemli bayramıdır. Dostlar bu heyecanı sizin de duymanızı yürekten isterim. Bunun için sizi mücadeleye ve kendi bayramımız olan 1 Mayıs’a davet ediyorum. Unutmayalım ki bizim hakkımızı ancak biz alabiliriz, kimse bize bu hakları gönüllü vermez, vermedi de. Tarih işçi sınıfının ancak mücadeleyle hakkını aldığının sayısız örneğiyle doludur. 8 saatlik işgünü bunlardan biri. Mücadele edersek kazanacağımız çok şey var. Hadi dostlar örgütlü ve bilinçli mücadeleye!

Yaşasın Dünya İşçilerinin Uluslararası Mücadele Birliği!

Yaşasın 1 Mayıs!

Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!

İstanbul Üniversitesinden Marksist Tutum okuru bir öğrenci


Milliyetçiliğe, Şovenizme ve Faşizme Karşı İnatla Örgütlenelim

Yer İstanbul Üniversitesi, dersin adı “polis mevzuatı”, tarih 3 Mayıs 2007. Dersi anlatan “emniyet amiri” sırıtıyor, gülüyor, espri yapıyor. Dersten önce 1 Mayıs’ı değerlendiriyor. Burjuvazinin hizmetkârlarına yakışan bir ağızla: “Yapılan müdahale normaldi, biz yasal alan gösterdik, kanunda düzenlenmiş zaten çocuklar!” Susuyorum. Anlatmaya başlıyor. Konu: “Polisin yakalama ve zor kullanma yetkisi”. Anlatırken uzunca konuşuyor, ara ara 1 Mayıs olaylarına değiniyor. “Siz de gördünüz, bazen ölçü kaçabiliyor, polis arkadaşların psikolojilerini de düşünmek gerek” diyor. Küstah bir tavır takınıp copun kullanılma standartlarını anlatıyor; “ama bizimkiler bunları uygulamaz, direkt müdahale eder” diyor. Ve o an beni en çok üzen olay gerçekleşiyor; tüm sınıf gülüyor. 35 kişi, 35 genç insan, insanların copla dövülmesine gülüyor. Düşünmüyor, kendini saran o rezil psikolojinin etkisinde. “Milliyetçilik, şovenizm, militarizm, yaşasın kolluk kuvvetleri”: egemen sınıfın fikirleri kör etmiş o taptaze beyinleri. Gülüyor, sorgulamıyor, güce taptığının, robotlaştığının, insanlıktan çıktığının, insanlıktan çıkarıldığının, kapitalizme, burjuvazinin zehirli propagandalarına yenik düştüğünün farkında değil. Durum şu: hâkim olan güç burjuvazi ve çürüyen toplum cop yiyenlere gülmeye devam ediyor.

Yer İstanbul Üniversitesi, 3 Mayıs 2007, Hukuk Fakültesi bahçesi. 30 kişilik bir grup “Türkçülük Bayramını” kutluyor. “Başbuğlar ölmez” sesleri üniversitenin bahçesini sarıyor, kara bir bulut gibi. Güvenlik görevlileri başlarında, solculardan gelecek bir saldırıyı engellemek için bekliyor. Herkes gergin, kışkırtıldıklarını ve tepki verirlerse polisin onları gözaltına alacağını biliyorlar. Çünkü bu okulda ne olursa olsun, bir milliyetçi asla gözaltına alınmaz, gözetilir, korunur. Çünkü burjuvazi onlarla görür tüm işini ve milliyetçilik gibi bir zehir insanları derin uykulara yollamak için çok etkilidir. Aynı provokasyon, milliyetçi, şovenist, ırkçı sataşmalar, öğrencilerin moralini bozmak ve sisteme öyle ya da böyle muhalif olan tüm öğrencileri sindirmek için 1 Mayıs öncesinde de yapılmıştı. Gerginlik iki gün sürdü ama sonuçta devrimci öğrencilerin soğukkanlılığı kazandı.

Biz sınıfını bilen, safını bilen insanlar, öğrenciler olarak soğukkanlı olmalıyız. Tüm bu “milliyetçi, şovenist, faşist” saldırılar, burjuvazinin ezilen sınıflar üzerinde yürüttüğü genel saldırının birer parçasıdır. İşyerlerinde, okullarda, sokakta sindiriliyor, baskı altına alınıyoruz. Ülkeyi kışlaya çevirmek istiyorlar. Milliyetçilik propagandası her alanda yükseltilirken, faşizan uygulamalar hız kazanıyor. İnsanları otorite altına alarak sömürüyü derinleştirme operasyonları tüm hızıyla sürüyor. Bence tüm bunlara ancak sınıf hareketinin yükselmesiyle, işçi sınıfının tekrar ayağa kalkmasıyla cevap verebiliriz. Ama bugün de sınıf bilincimiz bize, bu en gerici şartlarda bile mücadeleyi canlı tutmayı görev gösteriyor. Öyleyse sınıfımıza yakışanı yapıp, asla moralimizi bozmadan, içimizdeki sonsuz umutla öğrenmeye, öğretmeye hız vermeli, her alanda sınıf kardeşlerimize ulaşmalı, onların gözünü açmalıyız. Lenin’in dediği gibi inatla öğrenmeye, öğretmeye, örgütlenmeye devam etmeliyiz. Hiçbir şey emeksiz olmaz, mücadelede harcayacağımız her an, kurtuluşumuza giden yolu aydınlatacak ve açacaktır. İnsanlığın geldiği bu berbat durakta kurtuluşu burjuvaziden ve onun düzeninden beklemek boştur. Öyleyse çalışalım, kendi geleceğimizi bugünden kendi ellerimizle kuralım.

Esenler’den Marksist Tutum okuru bir üniversite öğrencisi


Kapitalist sistemin maddi ve manevi bir çöplüğe dönüştürmeye çalıştığı dünyamızda her geçen gün bir başka güzellik yitip gidiyor. Bu sistem dünyanın doğasını mahvettiği yetmediği gibi insan doğasını da olumlu olan her şeyi yok edecek şekilde değiştirmek istiyor. Paylaşmayı, dostluğu, düşünmeyi ve yaratıcılığı bu dünyadan yok etmek istiyor. Bunu başarırsa makine haline getirdiği insan hiçbir şeyi sorgulamayacak, yalnızca kendisinden isteneni yapacak ve bu düzen için tehlikesiz bir birey haline gelecek. Bu sayede kapitalist düzen daha da güçlenecek.

Bu düzen amaçladığı planlarını ilk olarak çocuklara aşılamaya başlıyor. Çocuğun yaşamının gerekli bir parçası olan düş dünyasına TV ile yolculuk yapılarak zihni bulanıklaştırılmaya ve çevresindeki olaylara tepkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Çocuk nasıl davranacağını, düşüneceğini TV’den öğrenerek büyüyor.

Ne var ki düzenin gençler üzerindeki hesabı her zaman tutmuyor. Nasıl kapitalizm dünyanın doğasını değiştirirken bin bir felâketle karşılaşıyorsa, ezilen sınıflar da başta en genç unsurları olmak üzere, doğalarından kaynaklı benzeri bir isyanla karşılık veriyorlar kapitalizme. Bu düzene karşı çıkan insanlar örgütleniyorlar; sahipsiz bir dünyada yaşamadığımızı ya da beraber yaşadığımız insanların bir sürü olmadığını göstermek için. Onlar bu düzenin söndüremediği ateşi çalıp hayatı yaratan insanlara armağan ediyorlar. Onlar bu düzenin paramparça edip dağıttığı insani değerleri bir araya getirmeyi başarıyorlar.

Eskişehir’den bir öğrenci


Bizim “Halo” Samsun’un bir ilçesinden göçüp gelmiş. İstanbul’un taşı toprağı altındır diye değil, memleketlerinde çalışma imkânları kalmadığı için göçmüşler. “Halo” evli, bir çocuğu var. İstanbul’a gelmeden önce çok düşünmüş, “ben ne yaparım oralarda” diye. Ama sonunda başka çare olmadığı için bir akrabasının yanına gelmeye karar vermiş. Bir gözü arkada kalarak, biraz da kalbi buruk olarak gelmiş.

“Halo” karnını doyurmak ve küçük çocuğunu okutmak derdiyle yanıp tutuşuyor. Fabrikanın bir tanesinde çalışıyor. Hayatında görmediği bir testerenin başında sabahtan akşama kadar “ver acıyı kes boruyu” çalışıyor. Bir hafta gündüz, bir hafta gece, ekmek parasına çalışıp duruyor bizim dertli “Halo”.

“Halo” bir altmış boylarında, hafif tıknaz; tam bir halterci tipi var. Gerçek ismi Halil ama fabrikada ona “Halo” diyorlar. Fabrikanın bir ucundan Halil diye seslenildiğinde dört kişi kafasını çevirdiği için, ona ismiyle değil takma adıyla sesleniyorlar. O da alışmış takma adına, “Halo” dedin mi “hello” diyor.

Kısa bir zamandır beraber çalıştığımız için “Halo”yla yeni tanışıyoruz. Gece vardiyasında yemek yiyip konuşuyoruz. O anlatıyor. Samsun’un güzelliklerinden bahsediyor durmadan, bir türlü alışamamış İstanbul’a. İstanbul değil ama çalışma ve yaşama koşulları ona çok ağır geliyor. Ev kirasını ödemekte zorluk çekiyor ve kardeşiyle birlikte bir evde oturmaya başlıyor. Onu testerenin başında gördükçe, yerinden yurdundan göçüp gelen milyonlarca insan aklıma geliyor.

Bizim “Halo” işte bu; acılı testerenin başındaki Herkül. Kısa boyuyla dünyayı kaldırır. Aslında bütün işçiler “Halo” gibi dünyayı yerinden oynatabilirler, ama nedense kapitalizmin yabancılaştırması birbirimize olan güvenimizi kırıyor. Ama ben bildiklerimi tüm işçilere anlatmaya çalışıyorum. Eninde sonunda, anlattıklarımın bir gün onların yaşamında ne kadar önemli şeylere denk düştüğünü anlayacaklar. Ben de bunu bilerek sohbetlerime devam ediyorum.

Onlarla ne konuşuyorsun, hangi konularda sohbet ediyorsun diye aklınıza sorular takılabilir. Her hafta sonu derneğimizdeki seminerlerde anlatılan konuları ben de onlara aktarıyorum. Dernek çalışmalarından aldığım güç ve bilgiyle her hafta biraz daha ilerletiyorum sohbetlerimi. Başlangıçta anlattıklarım onlara biraz soyut geliyor, söylediklerime pek kulak asmıyorlar. Ama bilinçli işçiler olarak bizler bundan yılmamalıyız. Zaten burjuvazinin istediği de önümüzdeki engellerden yılarak bilinçsiz sınıf kardeşlerimizi kendi hallerine bırakmamızdır. Oysa bizler, sınıfımızın çıkarına olan fikirleri inatla yaymaya devam edeceğiz. Bu sayede bizi kuşatan kölelik zincirlerini hep beraber ağır balyozlarımızla kıracak ve dünyanın güzelliklerini yaşayacağız. Yeter ki biz örgütlü gücümüze güvenelim.

Bu düzen

bir oyun

Sen de

bir oyuncusun

Her sahneye çıktığında

tarihin yazdığı bu oyunu

yeniden oynuyoruz

İşte tarih

Yine tekerleğini döndürüyor

Kıralım bu düzenin çarkını

Bir balyoz darbesiyle

Kıralım…

Kartal’dan bir metal işçisi


ÖSS (Öğrenci Sallandırma Sınavı) Üzerine

12 Eylül sonrasında burjuvazinin gençliği gerçek hayattan ve siyasetten uzak tutmak için türlü numaralar yaptığı aşikâr. Ben bunlardan sadece birine değinmek istiyorum. Anlatacağım şey belki de burjuvazinin gençliği siyasetten kopartmak için kullandığı en etkili yollardan biri; onun adı ÖSS. Herkes ona öğrenci seçme sınavı diyor, bense öğrenci sallandırma sınavı demeyi tercih ediyorum. Çünkü bu sınava hazırlanma süreci idam mahkûmlarının infaza hazırlanma sürecine benziyor.

Hiç düşündünüz mü, neden insanlar istedikleri mesleği yapabilmek için bir yığın gereksiz bilgiyi öğrenmek zorunda kalırlar? Neden mi? Çünkü amaç, düşünmeyen, konuşmayan, gülmeyen ve sadece patronlar için üreten bir insan tipi yaratmak da onun için. Peki ÖSS başka ne işlere yarar, onu da anlatayım. Günümüzde “iyi üniversite için iyi dershane şart” gerçeği sistem tarafından kafamıza bir güzel kazınmış durumda. Bunun Türkçe meali, “ne kadar paran varsa o kadar iyi üniversite”! Burjuva ailelerin çocukları için belki sorun olmayabilir, ancak işçi-emekçi ailelerin çocuklarına gelince işin rengi birden değişiyor. Badanası bile olmayan okullarda okumak zorunda kalan bu gençler, hasbelkader liseyi bitirdikten sonra boyutları herkese eşit olmayan bu duvarın altında ezilip gidiyorlar. Burjuvazi bu sınav sistemi sayesinde bir taşla çok kuş vurmuş oluyor. İlk olarak muazzam kârlar elde ediliyor, sonra kapitalizmin ve onun bunamış ideolojisinin bir güzel propagandası yapılıyor ve en önemlisi sınavı kazanamayan çok sayıda genç insan ucuz işgücü ordusunun birer üyesi oluyorlar.

Kapitalizm hayatın her alanını nasıl mahvediyorsa eğitimi de öyle mahvediyor. Peki, biz buna karşı ne yapıyoruz? Bizlerin bu rezil sisteme karşı almamız gereken tutum bu sistemi yok etmekken başka bir şey değildir. Herkesin istediği eğitimi alabildiği, yeteneğine göre işlerde çalışabildiği ve bilgiye özgürce ulaşabildiği bir dünyayı kurmanın yolu, kapitalizmi yıkmaktan geçiyor.

Aksaray’dan bir öğrenci