Okurlarımızdan - Haziran 2006
Çirkef: nereye kadar?
8 bin insan denince aklınıza ne geliyor? Bir kasabanın nüfusu mu? Bir miting alanında toplananlar mı? Birkaç günden beridir bu rakam kafamda dönüp duruyor. Beynimde bir çığlığa dönüştü bu rakam, yüreğimde isyan oldu. 8 bin insan! Sadece bir rakam değil, kilometre değil, santigrat derece değil, akarsu debisi değil, 8 BİN İNSAN!
Bu rakam dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin'de her yıl idam edilen insan sayısı. Tam 8 bin kişi. Evet yanlış okumadınız. Çin'de her sene ortalama 8 bin kişi idam ediliyor! Hepsi bu kadar mı? Elbette hayır! Bu sözde 'Halk Cumhuriyeti'ndeki idamların sayısının kimlerin yüzünü güldürdüğü İngiliz basınını bir süre meşgul etti. Gazeteler idam edilen mahkûmların böbrek ve karaciğerlerinin Japon simsarlar tarafından alınıp parası bol ama sağlığı bozuk ya da gençlik heveslisi Japonlara satıldığını yazdı. Çin'de organ satmak yasak olduğundan bu iş simsarlar tarafından yapılıyor. Bir böbrek 80 bin YTL iken bir karaciğer 190 bin YTL tutarında. 8 bin karaciğer, 16 bin böbrek. Bir idam, bir karaciğer, iki böbrek! Bir idam, bir karaciğer, iki böbrek ve 350 bin YTL! 8 bin idam, 8 bin x 350 bin YTL. Bu konu 1981'den beridir hep gündemde olmasına rağmen Çin'in egemenleri tarafından örtbas edilegelmiş. Hiçbir hükümet bu konuya dair bir şey yapmamış. Aslında bu kadar akıldışı bir sistemin egemenleri olarak kendilerinden beklememiz gerekeni yapıyorlar. Bize sınırsızca çirkef sunabilirler, yeter ki böyle kârlı olsun!
Çin 'Halk' Cumhuriyeti yerine 'Çin İdam Cumhuriyeti' dedirtecek bir gerçek var karşımızda. Ama bu gerçekler sadece Çin'e özgü değil elbette. Organ mafyası tarafından kaçırılıp öldürülen, organları sökülüp alınan insanlar var dünyanın dört bir yanında. Varlıklı sınıfların mensupları için işleniyor bu cinayetler. İsrail'de ne kadar çok kapitaliste organ nakli yapıldığının haddi hesabı yok.
Düşün, o sensin! İdama giderken lanet ettiğin bu dünyada senden bir parça başkasının yaşamı ve gençliği için rezerve edilmiş. O başkası ki, seni hayattayken de parça parça etmiştir. İliklerini sömürerek sürdüğü sefahat senin rüyalarına bile girememiştir. Organ mafyasının rastgele avı sensin. Gözlerine kestirmişler. Seni bir insan olarak değil, iki böbrek, bir karaciğer olarak görüyorlar. Parçalanacaksın. Peşkeş çekilecek hücrelerin, organların, yaşamın bir burjuvaya. Alan da memnun olacak satan da. Senin bir yaşamın olduğunu, sevdiklerini, sevenlerini, yaşama katmak istediklerini, yaşamla kavganı hiç umursamayacaklar. Düşünün, onlar biziz! Bedenleri de hayatları gibi parça parça edilenler bizleriz. Cesetlerimizden bile devasa kârlar ve uzun bir ömür elde edenler de onlar. Biz hiç uzlaşabilir miyiz? Biz düşman değil miyiz? Bunu kim inkâr edebilir, biz tam da savaşın ortasında değil miyiz?
Alın terimizle ürettiklerimizin, her duygunun, insani olan her şeyin alınıp satıldığı bu dünyanın böyle geldiğini ve böyle de gideceğini söylüyorlar. Bu doğru mu? Biz bunlara daha fazla katlanabilir miyiz? Bize 'hayat mücadele ederek geçirilemeyecek kadar kısa, sadece kendinizi düşünün, gününüzü gün edin' diyorlar. Hangi günü gün etmek? Hapishanede idam beklerken geçen günü mü? Organ mafyasının ölümümüzü hızlandırmak için elinden geleni yaptığı günlerimizi mi? Maden ocağında güneşi bir kez bile görmeden biten günü mü? En az sekiz saatini bir fabrikanın dört duvarı arasında ve geberesiye çalışarak geçirdiğimiz günü mü? Başımıza bombaların yağdığı sığınaksız günü mü? Hangi günümüzü gün edecekmişiz? Soruyorum size; böyle günler mi hak ediyoruz biz? Bu soruya benliğinin en derinlerinden bir isyan yükseltmeyenlere söylenecek bir çift söz var: Siz ölüsünüz!
Gün isyan günüdür diyenler! Kırın zincirlerinizi! Savaşın tam orta yerindeyiz. Tarihte hiçbir savaş kendi başına verilmemiştir. Savaş için ordu gerekir. Biz bir ordu olmalıyız. Burjuvaziyi yüzyıllardır süren saltanatından edecek, insanlığı kurtarmak için yolu açacak olan işçi sınıfının bilinçle ve cesaretle donanmış ordusu. Tarih ve yaşam bu orduyu bekliyor. İnsanlığın dinmek isteyen acıları bunu bekliyor.
Omuz omuza dövüşenler aralarına katmak için seni bekliyor!
İstanbul'dan Marksist Tutum okuru bir işçi
AB ve Avrupa Demokrasisi
Burjuvalar AB'ye nasıl bakıyor? Biz işçiler nasıl bakmalıyız? AB deyince yediden yetmişe herkes bir taraf tutuyor. AB, İkinci Dünya Savaşı sonrası yükselen ABD ekonomisine karşı Avrupa ülkelerinin kurduğu ekonomik bir birliktir. Kapitalist toplumda yaşadığımıza göre, bu sistemin motoru rekabet olduğuna göre, bu birlik bize yani işçilere özgürlük, refah ve sosyal kazanımlar getirebilir mi? Tersine her gün budanan haklarımıza biraz daha saldıracaklar.
1980 askeri darbesini yaşamış TC'de insanlar, AB deyince, maaşların düzeleceğini, özgürlüğün ve refahın geleceğini umuyorlar. Televizyondan gösterilenlere bakıp, AB'ye girdiğimizde biz de demokratik haklar kazanacağız diye beklentiler içindeler.
Toplumun yüzde sekseni okuma, anlama konusunda zayıf, çünkü kapitalist sistem onları sadece çalışmaya yönlendiriyor. 380 YTL gibi komik bir ücrete 12-16 saat çalıştırılıyorlar. Durum bu olunca ve doğru kanallardan okuyup öğrenme olanakları son derece kısıtlı kalınca, kulaktan dolma bilgilerle yorum yapılıyor. Tabii ki bu bilgiler işçilere kapitalistlerin medyası tarafından veriliyor.
TC'de insanlar, kapitalistlerin sözcüleri olan hükümetlerin, milletvekillerinin ve medyanın ağzından düşmeyen 'Avrupa'da bolluk' söylemi nedeniyle, AB'nin iyi bir şey olduğuna kanaat getiriyorlar. Oysa orada da işsizlik, faşizan uygulamalar, siyasi baskı gibi sorunlar yaşanıyor, ücretler ve sosyal haklar tırpanlanıyor, alım gücü sürekli olarak düşüyor. İşçi sınıfı yüzyıllar boyunca vermiş olduğu mücadeleler sayesinde elde ettiği kazanımlarını, şimdi bir bir kaybediyor.
AB konusunda biz işçilerin tutumu ne olmalıdır? Evetçi mi, hayırcı mı ya da başka bir şey mi? Evetçiler belli büyük sermaye gruplarında (Koç, Sabancı, Çukurova vs.) temsil buluyorlar, hayırcılar ise askeri-sivil bürokrasi, MHP, CHP vs.'de. Büyük sermaye neden evet diyor? Çünkü sermayesini genişletti ve artık dışa açılmak istiyor. Hayır diyenler ise uluslararası sermaye ile rekabet edemeyeceklerinden ulusal sınırlar içindeki koruma kalkanlarından vazgeçmek istemiyorlar. Peki biz işçiler ne tarafta olmalıyız? Bizler için hiçbir şey değişmeyecek, bizler yine 380 milyon gibi bir açlık ücreti karşılığında fabrikaya tıkılıp dünyanın üretimini yaparken kapitalistler zenginliklerine zenginlik katacak.
Oysa bizim çıkar yolumuz kapitalist bloklar değil, kendi sınıf siyasetimizi yükseltmektir. Yani Marksizme sarılıp, onu bütün işçilere anlatıp, onlara gerçek kurtuluş yolunu göstermeliyiz. Kapitalist bloklardan medet ummak büyük yanlışlık olur. Biz Marksizme sahip çıkıp, sınıfımızın mücadelesinin bize sunduğu deneyimleri bilince çıkarıp, kapitalizmi tarihin çöp sepetine atacağız. Nâzım'ın dediği gibi, 'dünya öküzün boynuzunda değil, ellerimizin üzerindedir'. Marksistler olarak bizler, kapitalist birliklerin karşısına dünya devrimini ve enternasyonalizmi koymalıyız, onu geliştirmeliyiz. Kapitalistlerin demokrasisi, insanlığa yalnızca ölüm, açlık, felâket getirir.
İşçi kardeş, sınıfını bil ve sınıf savaşımına katıl!
Gebze'den bir metal işçisi
Merhaba Marksist Tutum,
şanlı 1 Mayıs'ın ardından, ben de 1 Mayıs mitingine ilk kez katılan biri olarak yaşadığım sevinci sizlerle paylaşmak istedim. 1 Mayıs, dünyanın tüm emekçilerinin, aralarındaki siyasal görüş, mezhep, din, cinsiyet, ırk gibi farkları gözetmeksizin, sınıf kardeşliğini öne çıkardıkları bir gündür.
Burjuvazinin bizlere gözdağı vermek için sürekli olarak 1 Mayıs'ı sadece olayların çıktığı, insanların yaralandığı, öldüğü, gözaltına alındığı bir gün olarak yansıtmaya çalışması ne yazık ki büyük oranda başarıya ulaşmıştır. Ben de bugüne kadar bu saçma korkuların etkisinde kalıp o büyük coşkuyu, sevinci, sınıf kardeşlerimle tek yürek olup yaşayamayanlardan biriydim. Ama buna dur diyebilmek, o coşkuyu, sevinci, heyecanı yaşayabilmek ve dünyayı kana bulayan, dünyada istediği gibi at koşturabileceğini sanan burjuvalara, bizi hiçe saymayın, biz buradayız, her zaman da var olacağız demek için, esaret zincirlerini parçaladım ve sınıf kardeşlerimle birlikte İstanbul'daki 1 Mayıs mitingine katıldım. Gördüm ki, burjuvazinin bu güne dair tüm uydurmaları içi boş safsatalardan başka bir şey değilmiş. Kendime çok kızgınım, çünkü burjuvazinin oyunlarına ve yalanlarına bugüne kadar kandım. Ama sevinçliyim, çünkü Marksistleri tanıdım, onların sayesinde Marksist Tutum'u tanıdım ve geç de olsa bu kâbustan silkinerek uyandım. Nice 1 Mayıslarda alanlarda daha kararlı, daha coşkulu olarak görüşmek dileğiyle. Mayısın direngen çocuklarına selam olsun!
Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın sınıf kardeşliği!
Gebze'den MT okuru bir kadın metal işçisi
Eylül Günlüğü
Elif Çağlı 12 Eylül karanlığına bir güneş gibi ışık tutuyor. Özellikle biz gençler için bu çok önemli. Bizler o dönemi yaşamayan ama o dönemde birçok korkuyu yaşayan büyükler tarafından yetiştirildik. Ailelerimizin 12 Eylül hakkında kulaktan dolma şeyler dışında bilgileri yok. Onları bile paylaşmıyorlar. Ben 12 Eylül'ün sağcı solcu çatışması olduğunu, ortalığın karıştığını ve devletin 'ülkenin mutluluğu ve huzuru' için bu durumu bastırdığını sanıyordum ve kardeşin kardeşi vurduğu bir dönem olarak kafamda yer etmişti. Uzun yıllar böyle bildim, ta ki İşçi Öz-Eğitim Gruplarının düzenlediği toplantılara katılana dek.
Gerçek 12 Eylül'ü öğrendiğimde babaannemin çığlıklarını duydum derinlerden, şöyle bağırıyordu: 'bırakın çocuğumu o kötü bir şey yapmadı'. Duvara yazı yazmakla suçlu olunur mu? Olunur tabii! Özgürlük istersen, güzel yaşanası bir dünya istersen demir parmaklıklardan bakarsın gerçek suçlulara. Burada aklıma Jones Ana'nın söyledikleri geliyor; 'benim gözümde, bu sistemin devamı için oy veren bir baba, tabancasını çekip kendi çocuklarını vuran bir katilden farksızdır' diyordu. Tam da öyle oldu. Bir delikanlının hayatını mahvedenlere oy verilmeye devam edildi, çok acı olsa da.
Oysa Eylül Günlüğü'nde Elif Çağlı o dönemi ve insan yüreğinin nasıl acılardan etkilendiğini biz şiir sevenlerle paylaşmış, iyi ki varsınız, var olacaksınız. şiir yazmak demek yüreğinin kapısını tüm dünyaya açmak demektir. Elif Çağlı bunu başarmış. şiirleri okuyan herkes 12 Eylül'ün gerçek yüzünü görecek belki de. Bir kişi, bir kişi daha, devletin katil ordusundan ibaret olduğunu, çıngıraklı koyunlar gibi bizleri güttüklerini görecek. Açız, hastayız, ama can çekişmiyoruz. Aksine Çağlı'nın şiirleriyle daha da perçinleniyor devrimci kavgamız. Bir gün gelecek, Türkiye'de ve dünyada işçiler iktidara gelecek ve işte o zaman 12 Eylül'ün intikamı alınacaktır. Yeter ki devrimci mücadelemize sarılalım. Elif Çağlı'nın dediği gibi, inancı ve umudu acıya katık eyleyip yola devam etmeyi becermektir hüner.
Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
1 yıl dolu dolu geçti
Marksist Tutum yayın hayatında bir yılını geride bıraktı. İyi ki başlamış. İçerik açısından çok dolu bir yıl geçti. Sınıf mücadelesinin diplerde seyrettiği ve bilinçlerin iyice çarpıtıldığı koşullarda Marksist Tutum'u okumak, kavramak ve okutmanın önemi çok daha fazla.
'Neden böyle' sorusuyla eminim birçok insan karşılaşmıştır: Neden? Neden mücadele etmekten korkuyor işçiler? Neden bu kadar kötü çalışma ve yaşam koşulları? Neden işçiler siyasetten uzak duruyorlar ya da burjuva siyasetçilerin yalanlarına inanıyorlar? Aslına bakacak olursak neden ve niçin sorularına yanıtımız çok net. İşçi sınıfının bilimi yani Marksizm yaşananları anlamamız için en doğru bilimsel yöntemi sunmakta.
Masallar anlatanlara inanmayın. Mutlaka bu dergiyi iyi okuyun. İşçi sınıfının tarihini ve bilimini öğrenin, burjuvaların çarpıttıkları tarihi veya bilgiyi değil. Çünkü seni, beni, bizleri yalanlarlarla sürekli aldatıyorlar. Bu da garipsenecek bir şey değil elbet. Onlar kendi sınıf çıkarlarına hizmet ediyorlar ve yalan onlar için bu düzen gibi vazgeçemeyecekleri ahlaklarının bir parçası. Yaşadığımız topraklarda mücadelenin niçin bu kadar diplerde seyrettiği, kuşkusuz geçmişi kavramakla anlaşılacak bir konudur. Geçmişi anlamak için Marksist Tutum çok önemlidir.
12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin izleri hâlâ silinmedi. Türkiye işçi sınıfına ve devrimci harekete ağır bir yumruk indirildi. İşçi sınıfının o güne kadar elde ettiği tüm kazanımlarını ortadan kaldıran bu darbe, genç işçi kuşakları da bir o kadar etkiledi. Ve askeri faşist darbe, yıllarca süren davalarla, gözaltılarla, işkencelerle ve ölümlerle, öncülerimizin sadece hayatlarını alıp gitmedi, aynı zamanda mücadele geleneklerimizi de paramparça etti ve bugüne taşınmalarının önüne geçti.
1990'larda iki kutuplu dünyanın diğer kutbunun ortadan kalkmasıyla dünya işçi sınıfının en temel kazanımlarına sıra gelmişti. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrasında burjuvaların vermek zorunda kaldıklarını teker teker geri almalarının önünde artık bir engel kalmamıştı.
Peki, yukarıda dilim döndüğünce anlattıklarımı nereden mi öğrendim? Elbette Marksist Tutum'dan. Burada, şimdilik yazamadığım ama her fırsatta işçi arkadaşlarıma anlatmaya çalıştığım şeyler de var elbet. Ama şunu söyleyebiliyorum, bana Marksist Tutum öğretiyor, ben de elimden geldiğince işçi arkadaşlarıma öğretiyorum.
Marksist Tutum dergisini çıktığından beri okuyan, takip eden biri olarak, onun, zengin teorik içeriği ile, işçi sınıfının geçmişine, bugüne ve geleceğe dair sürdürdüğü ilkeli tutumuyla, işçi sınıfının ve insanlığın kurtuluş davasına çok şey kattığına inanıyorum. Ben bilinçli bir işçi olarak Marksist Tutum'u okumak ve okutmaktan onur duyuyorum.
Kahrolsun kapitalist düzen!
İnsanlığın kurtuluşu için mücadeleye!
Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok, kazanacak kocaman bir dünya var!
Gebze'den bir işçi
Dünya sistemi olan kapitalizmde biz işçilerin yaşamı olduğu gibi ölümlerimiz de burjuvalarınkinden çok farklı. Bizler dünyaya gelişimizin daha ilk dakikalarında hastanelerde sefaletle karşılaşıyoruz. Bazen hastane masraflarını ödeyemeyen anne ve babalar bebeklerini gizlice kaçırmak, bırakıp gitmek ya da rehin bırakmak zorunda kalıyorlar. Oysa burjuvalar en iyi hastanelerde sağlıklı koşullarda bebeklerini dünyaya getiriyorlar ve istedikleri her şeyi alıp yiyebiliyorlar, sağlıklı beslenebiliyorlar. Biz işçiler yeterince beslenemiyoruz. Beslenemediğimiz için her türlü hastalığa yakalanabiliyoruz. Ömrümüz uzun olmuyor, çoğumuz genç yaşta ölüyoruz. Ölüm bile yoksulluktan kurtarmıyor biz işçileri.
AİDS gibi salgın hastalıkların ve açlığın en fazla vurduğu güney Afrika'da, insanlar açlıktan kırılmanın yanı sıra, ölülerini geleneklere göre defnedememenin de sıkıntısını yaşıyor. Güney Afrika'da yapılan bir araştırmaya göre mezar fiyatları 2004 yılından itibaren tam yedi kat artmış. Bazı aileler ölülerini birlikte gömmek için, bu işlerle ilgilenen bir vakfa bir miktar para veriyor. Zaten yoksul olan ve ölülerini tek başına gömemeyen halk, bu vakıf aracılığıyla, bir başka cenaze sahibi bulup hiç tanımadığı bu kişilerle ölülerini ortak mezara gömebiliyor. Cenazelerinin acısını daha yaşamadan bir de gömememenin acısını yaşıyorlar. Botswana ve Tanzanya'nın kırsal kesiminde bazı ailelerin ölülerini devletten gizli, çaresizce dağlık, ormanlık alanlara ya da bahçelerine gömdükleri belirtiliyor. Zaten büyük sağlık sorunları yaşayan güney Afrika'da, bu durum sağlık açısından daha büyük bir handikap yaratıyor, ama halk mecburen bu yola başvuruyor. Çünkü kapitalist sistem çaresiz bırakıyor insanları.
Peki güney Afrika'da yaşanan bu sorun bizim ülkemizde yaşanmıyor mu? Türkiye'de büyük şehirlerde mezar fiyatları 4000 YTL'ye kadar çıkıyor. Oysa Türkiye'nin yüzde sekseni 400 YTL'ye ve sigortasız çalışıyor. Cenazesi olan aileler mezar bulmakta zorlanıyorlar. Çünkü burjuvalar sağlıklı yaşarken mezarlarını önceden alıp ayırtıyorlar. Biz işçiler ise zorlukla yer bulup cenazemizi defnedebiliyoruz. Eğer 4000 YTL'ye varan mezar parasını ödemezsen, ölünün üstüne en fazla bir sene sonra başka bir ölü daha defnediyorlar.
Bunlar sadece Botswana'da, Tanzanya'da veya Türkiye'de değil, tüm dünyada yaşanıyor. Bu gerçekler yaşamımıza ve ölümümüze kapitalist sistemin nasıl hâkim olduğunu gösteriyor. Bizler bu sisteme karşı durmak için sınıf tarihimizi bilip, bilinçle örgütlenip, bu çürümüş sistemi değiştirene kadar her alanda mücadele etmeliyiz. Yaşamın ve ölümün adil olabildiği bir dünya için mücadeleye!
İstanbul'dan bir tekstil işçisi
Patronların işçilere yazdıkları kader: daha çocukken işçi olmak!
Ben 11 yaşında yani çocuk yaşta işe başlayan bir işçiyim. Birçok işçi çocuğu gibi ben de maddi imkânsızlıklar yüzünden okumak yerine çalışmak zorunda kaldım. Bu nedenle de küçük yaşta çalışmanın zorluklarını iyi biliyorum. İlk başta çalışmak bana büyüdüğüm hissini veriyordu. Aileme maddi destekte bulunmak beni mutlu ediyordu, ama çocuk olduğum için de sokakta arkadaşlarımla koşup oynamayı özlüyordum. Kendimi atölyede hapsedilmiş gibi hisseder, 'patronumuz Haydar abi atölyeye bir televizyon koysa da çalışırken bari çizgi film seyretsek' diye düşünürdüm hep. O yaşlarda patronumuzu onun tanımladığı gibi bir abi, bir baba olarak görüyorduk.
Sabah erken saatte kalkıp işyerine girip gece geç saatlere kadar çalışıyordum. Çalıştığım işyerinde benim yaşlarımda birçok çocuk arkadaşım vardı. Patronumuz bizi birbirimizle daha çok iş çıkartmamız için yarıştırıyordu. Onun da bizim yaşlarımızda çocukları vardı. Bizim üzerimizden kazandığı paralarla çocuklarını özel okullara gönderiyordu. Çalıştığımız atölye bodrum kattaydı rutubetli, tozlu ve pisti. Bu nedenle de çocuklarının bizim çalıştığımız yere girmelerine bile izin vermiyordu. Biz işçi çocukları fabrikalarda, atölyelerde çocukluğumuzu, gençliğimizi çürütürken patron çocukları annelerinin babalarının bizim üzerimizden kazandığı paralarla yiyip, içip gezerken her şeyin en iyisini kullanıyorlar. Bense hâlâ çocukluğumu, gençliğimi yaşayamamanın acısını hissediyorum. Ama biliyorum ki böyle hisseden sadece ben değilim. Birçok işçi arkadaşımla konuşurken benle aynı duyguları yaşadıklarını görüyorum.
Patronların çocuk işgücünü tercih etmelerinin sebebi tabii ki ucuz işgücü. İşine gelmediğinde para vermemek, işini düzgün yapmadığında veya kaytardığında hakaret edip isterse dövmek. Ayrıca sigortasız çalıştırarak kârına kâr ekliyor. Sigorta müfettişleri geldiğinde bizi olmadık yerlere saklayarak küçük yaşta işçi çalıştırma cezası yemekten kurtuluyorlardı.
Burjuvazi çocuk, kadın, yaşlı demeksizin hiç acımadan bizi nasıl sömüreceğinin hesabını yapıyor. Biz işçiler ve bizden sonraki çocuklarımız bu kapitalist sistem var oldukça ne çocuk olduğumuzu ne gençliğimizi ne de hayatın güzelliklerini yaşayabileceğiz.
Bambaşka bir dünya, sosyalist bir dünya mümkün ve bu da bizim ellerimizde. Bu dünyanın yolu da mücadeleden geçiyor.
Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz
Güneşli günler
Motorları maviliklere süreceğizâ?¦
tekstil sektöründen MT okuru bir işçi
Burjuvazi yaptığı televizyon dizileri, reklâmları, gazeteleri, vitrinleri ve kampanyaları vs. ile, ortalama aldığımız asgari ücreti bizlerden geri koparma derdiyle evimizin eşyalarını her yıl çıkardığı yeni ürünlerle değiştirmemizden bahsediyor. Burjuvazi bizleri televizyon dizilerinde dizi kahramanlarının evlerinde kullandıkları eşyalara ve bizim yaşam koşullarımızla alakası olmayan küçük-burjuva tipi bir yaşam tarzına özendiriyor. Yaptığı reklâmlarla eski ya da çalışır durumdaki eşyalarımızı tamir ettirip kullanmak yerine 'bize getirin, yerine bu yılın koltuk ya da mobilyalarını götürün, ihtiyacınız olsun ya da olmasın bu yılın modası ile evinizi yenileyin' diyor. 'Paranız olmasa da önemli değil, size aylar ya da yıllar süren taksitlerle veririz' diyorlar. Bizi özendirip aldırdıkları eşyaların taksitlerini beslenmemize bile yetmeyen maaşımızla ödeyemediğimizde de, bu eşyaları bizden icra yoluyla geri alıyorlar.
Biz işçiler alın terimizle ürettiğimiz eşyaları ya da evleri para vermeden kullanamıyoruz. Tabii ki güzel evlerde, konforlu eşyaları, mobilyaları kullanmak bizim en büyük hakkımız, ama yaşadığımız kapitalist sistemde üretilen her şey insanlığın ihtiyacı olarak değil, kâr amaçlı üretilmektedir. Bu sistemde parasız hiçbir ihtiyacımızı karşılayamayız. Birçok işçi kardeşimizin hayalini kurduğu pembe panjurlu ev, aldığımız asgari ücretle sadece bir hayal olarak kalabilir.
İşçi sınıfı ancak kapitalist sistemi yıkıp tüm dünyada sosyalizmi kurduğunda ürettiği her şeyin kullanıcısı olabilir. Çünkü sosyalizmde hiçbir şey artı-değer amaçlı üretilmez. Üretim herkesin ihtiyacını karşılayacak biçimde düzenlenir. Ve biz işçiler ancak sosyalizmde rahat, huzurlu, güvenli, güzel evlerde yaşayabiliriz.
Daha iyi bir yaşam için örgütlü mücadeleye!
bir kargo işçisi
İşçi hareketinin ülkede ve dünyada gerilemesinin sonucu olarak toplum bilincindeki geriye doğru kayma, yaşantımıza neoliberal politikaların ardı arkası kesilmeden uygulamaya geçirilmesi olarak yansıyor. Bu savruluş, dünya burjuvazisinin eşi görülmemiş yıkım aygıtlarını doğanın bütün üretici güçlerine karşı rahatça kullanmasına izin veriyor. Evrimsel kararlılığı kırılmış tarım ürünleri ülkede farklı etiketlemeye gidilmeden satılıyor. Dahası geleneksel yöntemlerle üretilen tarım bitkileri ekim alanları daraltılarak yok ediliyor. Yan etkileri çok iyi araştırılmadan birçok ilaç piyasa sürülüyor, buna bağlı ölümler çok göz önüne gelmedikçe de kullanımdan kaldırılmıyor. Daha sağlıklı olduğu söylenen ama aslında sadece depo süresi zararlı katkı maddeleriyle uzatılmış olan ambalajlı ürünlerin tüketimi teşvik ediliyor. Burjuvazinin bu yeni silahlarının namlusuna birçok insan bilmeden alnını dayıyor.
Kapitalizmin etkisi giderek yaygınlaşan bu kötülüklerinin eleştirisini ihmal etmek, burjuvazinin Cesur Yeni Dünyası'na felsefe ve bilimi dışlayarak balıklama dalmak anlamına gelir. İşçi sınıfını Marksizmin ışığıyla donatan Marksist Tutum, bu konulardaki savunmayı siyasal alandaki mücadeleden ayrı tutmayarak burjuvazinin bilenmiş dişlerine karşı işçi sınıfını her alanda bilinçle donatıyor. Biz devrimcilere düşen görev, burjuvazinin siyasal egemenliği kullandığı gibi bilimi de kendine çıkar sağlayacak şekilde kullandığını unutmadan dergimizdeki bu konularla ilgili yazıları iyi kavrayıp çevremizdekilere aktarmaktır.
İstanbul Üniversitesi'nden Marksist Tutum okuru bir öğrenci
SANDIKTAKİ GERÇEKLER
Düşünüyorum da haksızlık etmişler bizlere
Sandıklara gömmüşler gerçekleri
Evde kimse yokken düşlerdim açmayı.
Acaba kitli miydi?
Bir gün cesaretimi topladım.
Sandığın başındaydım.
Sandık kitli değil!
Çünkü anahtarı cesaretti.
şimdi her gün o sandığın başındayım.
Her gün çıkarıyorum gerçekleri.
İlk gün cesaretimi çıkardım içinden.
Naftalin kokmuş biraz güve yemiş.
İkinci gün onurumu çıkardım.
Ne güve yemiş ne de naftalin kokmuş.
Üçüncü gün suskunluğumu çıkardım.
Dördüncü gün mücadeleyi çıkardım.
Mücadele etmezsen ne işe yarar ki gerçekler.
Hani 'bil de yapma' derler ya o misal.
Öğrendiysen onurun mücadele olduğunu,
Öğrendiysen ölümün de anlamlı olduğunu
Her gün çıkar sandıktan gerçekleri, gerçekleri.
MT okuru bir kadın işçi (N.R.)
Marksist Tutum dergisini okumaya başlamadan önce, burjuva gazete ve televizyon haberlerini sıradan haberler olarak izlerdim. Biz işçileri ilgilendiren haberleri bile. Bu haberlerin ne anlama geldiğini ve habere nasıl bakmam gerektiğini bilmezdim. Örneğin tekstil patronları için %18 olan KDV'nin %8'e indirilmesiyle ilgili haberi ele alalım. İlk bakışta bize cazip gelebilir bu haber. 'Tekstil sektörü canlanırsa işçiler de kazanır.' Bu adaletsiz vergi sisteminde yük yoksulluk sınırının altında yaşayan biz işçilerin sırtında iken patronlar yalan yanlış beyannamelerle vergi bile ödemiyorlar. Çin tehdidini bahane ediyorlar, yani asıl amaçları Çin burjuvazisiyle eşit rekabet edebilmek. Kendi aralarında sürekli didişen ve rekabet eden patronlar, çıkarları ortak olduğunda nasıl örgütlü davranıp hükümetin karşısına çıkıp isteklerini haykırıyorlar değil mi? İsteklerini anında dikkate alıp KDV'yi indiren hükümetin kimleri temsil ettiğini görüyoruz, kimin hükümeti olduğunu anlamak için sadece buna bakmak bile yeter.
Patronlar feryat figan ederken biz işçilerin örgütlü olduğu sendikalardan hiç ses çıkmıyor. Patronlar için sokağa çıkarız diyen sendikalar, biz işçilerin hakları gasp edilince ortada yoklar. Bir tekstil işçisi olarak bakıyorum da ücretlerimiz Türkiye ortalamasının altında. Tekstil sektöründeki işçiler olarak süre bakımından hem daha fazla çalışıyoruz hem de düşük ücret alıyoruz. Peki ne yapmalıyız? Burada bize düşen örgütlenip, en ufak hakkımızın gasp edilmesi durumunda alanlara çıkıp, isteklerimizi elde edinceye kadar mücadele etmektir. Çünkü birleşen işçiler yenilmezler.
bir tekstil işçisi
Kapitalistlerin düşen kârlarını arttırabilmek için sömürünün dozunu her gün biraz daha yükselttiği bugünler ve Latin Amerika'da esen sol rüzgârlar, sokakları dolduran işçiler, köylüler... Bütün bunlara bakarken sorası geliyor insanın; işçi sınıfı bir devrimden ne bekler, biz bir devrimden ne isteriz diye.
Kurtulmak istediğimiz bu burjuva toplum mu, yoksa geçim kaygılarından sıyrılıp daha gamsız bir hayat mı sürdürmek istiyoruz? Patronların, burjuvazinin olmadığı bir dünya mı arzuladığımız ya da içimizden birilerinin çıkıp bütün burjuvaziyi bizim adımıza terbiye etmesini mi bekliyoruz? Kâr için, bir grup azınlığın refahı için üretim yapılmasını ortadan kaldırmak mı istiyoruz yoksa kârdan makul bir pay almanın mı peşindeyiz?
Bilinci işçiler devrimci durumun neye hizmet etmesi gerektiğini de, bütün bu soruların cevabını da biliyor. Ama maalesef Venezüella'daki sınıf kardeşlerimiz, burjuva reformizmi tarafından ters köşeye yatırılmış durumda. Venezüella'daki işçiler düştükleri bu çıkmazdan sadece sınıfsal tarih bilinçleri ve Marksizm ışığında yürütecekleri devrimci mücadeleyle kurtulabilirler. Kendilerine ait bu tarih bilinci için fazla uzağa gitmelerine de gerek yok. Latin Amerika kıtası bu konuda yeterince zengin, ancak orada da bu tarih bilincini onlara verecek güçler hâlâ oluşturulmayı bekliyor.
bir otomotiv işçisi
Merhaba Marksist Tutum!
Ben derginizle tanışalı henüz iki ay oldu. Cam fabrikasında çalışan bir işçiyim. Sizinle tanışmadan önce doğru bildiğim birçok şeyin, aslında birer palavra olduğunu öğrendim. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz; işsizliğin, açlığın, yoksulluğun kısacası sömürünün kaynağında kapitalizmin olduğunu bu dergi sayesinde daha iyi anlıyorum. İşçilerin sorunlarını çözüme kavuşturmak ancak kapitalist sistemi yok etmekle mümkün olacaktır.
Yaşasın işçi kardeşliği, yaşasın Marksist Tutum.
Pendik'ten bir işçi
