Okurlarımızdan - Mayıs 2007
1 Mayıs Marşı
Günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır / Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez / Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde / 1 Mayıs, 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı / Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı!
Bu marş hepimizin bildiği gibi, 1 Mayıs marşı. İşçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ın anlamına anlam katan bu marşı, hepimiz meydanlarda, sokaklarda, grevlerde bir şekilde duymuş, dinlemiş ya da coşkuyla söylemişizdir. Yaşadığımız ülkede hangi dinden, hangi mezhepten, hangi etnik kökenden olursak olalım bu marşın diğer işçi marşları gibi bizleri birleştiren, ortak taleplerimizi vurgulayan bir yanı var. Fakat kapitalist sisteme karşı “yepyeni bir hayat” istemini dile getiren bu marşın ne zaman, niçin, kim tarafından yazılmış olduğunu herhalde çoğu kişi bilmiyordur.
1 Mayıs marşı olarak bildiğimiz bu marş, aslında 1974 yılında Ankara Sanat Tiyatrosunun sahneye koyduğu bir tiyatro oyunu için Sarper Özsan tarafından bestelenmiştir. Sözler de yine Sarper Özsan’a aittir. Söz konusu oyun, Maksim Gorki’nin ünlü romanından Bertold Brecht’in senaryolaştırdığı “Ana” adlı oyundu. Bu marş 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanında Dostlar Korosu tarafından söylendiğinde ise yüz binlerce işçi ilk kez duydukları bu marşa hep bir ağızdan eşlik etmişti. 1 Mayıs marşı, o tarihten itibaren her 1 Mayısta coşkuyla söylenir olmuştur.
1 Mayıs, biz işçilerin birlik ve dayanışma günüdür. Biz devrimci işçiler, kurtuluşumuzun ancak sınıfımızın devrimci mücadelesiyle mümkün olacağını biliyoruz. 1 Mayıslarda adıyla bütünleşen 1 Mayıs marşı ve diğer işçi maşları bizleri sadece mücadele ederken değil aynı zamanda söylerken de birleştiriyor. Meydanlarda söylerkenki o coşku, bizlerin, kapitalist sistemin yıkılması için verdiğimiz mücadeleye daha da bir anlam ve çoşku katıyor. Bizlerin özlem ve taleplerini ifade eden bu marşlarımızı hangi meydanda olursak olalım coşkuyla hep bir ağızdan söylemeliyiz.
Yaşasın 1 Mayıs!
Kartal’dan bir kadın işçi
Güneş Balçıkla Sıvanmaz
İşçi sınıfı tarih sahnesindeki yerini aldığında insanlığın önüne yeni ufuklar açacağının da müjdesini verdi. Marks ve Engels’in kurucuları olduğu Marksizm ise karanlığı aydınlatan bir güneş gibi doğdu bu sınıfın üzerine. Lenin ve Ekim Devrimcileri bu güneşi sonsuz parlaklığıyla daha da yükselttiklerinde bize muhteşem bir miras bırakmış oldular. O miras ki, ateşini işçi sınıfından ve onun devrimci önderlerinden alan Devrimci Marksizm güneşidir.
Bugün o görkemli güneşin önünde kara bulutlar var. Bütün ülkelerin işçilerinin üstüne uğursuz gölgeler ve karanlıklar düşüren kapkara bulutlar. Zulüm, yalan ve gözyaşı sislerinde göz gözü görmesin istiyor burjuvazi. Zalimler, çıyanlar, kan imparatorları, yarattıkları o kara bulutlar dağılmasın diye dipsiz bir korku, yılgınlık ve uyuşmuşluk kuyusuna atıyorlar insanlığı her gün yeniden. Her gün yeniden yarattıkları cehennemlere hapsediyorlar insanlığı. Ama biliyorlar güneşin bir tutam kara bulutla örtülerek yok edilemeyeceğini.
Artık yeter! Yeter korku cehenneminde sürdüğünüz bu saltanat. Bilincimiz ve umudumuz yeniden fışkırıyor dipsiz kuyularınızdan. Ellerimiz tüm hüneriyle hayatı yaratırken, gözlerimiz güneşi yeniden görüyor. Kara bulutlarınızı çığlık çığlığa yırtacak kızıl fırtınalarımız.
Güneş hiç batmadı. Marksizm hiçbir zaman ölmedi, soluğunun ateşini yitirmedi. O, bu ateşi an be an körükleyen Marksist Tutum’un her satırında, her cümlesinde görün bakın nasıl amansızca diri. Ey kör karanlığın şeytanları! Marksist Tutum’la aydınlanan her yürek, her zihin, her göz, her el zincirlerini kıra kıra üstünüze yürüyor. Marksist Tutum büyüyor, Marksist Tutum büyüyecek, insanın insana zulmü, güneşin kavuran kızıllığına gömülünceye dek!
Şan olsun Marksist Tutum’un büyüyen adımlarına! Şan olsun merdiveninin çengeli yıldızlara asılı olan Marksist Tutum’a!
Kartal’dan Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
Çocuklar Yaşasın Komün!
1871 yılının ilkbaharında Parisliler 72 gün boyunca her sabah; sömürünün olmadığı, toplumun tüm insanların daha iyi bir hayat sürmesi amacıyla örgütlendiği, sınırların olmadığı, insanların kendileri için üretip, ürettiklerinin nasıl paylaşılacağına kendilerinin karar verdiği özgür bir topluma uyanmanın umuduyla ve heyecanıyla karşıladılar yeni günü. Kurmak için mücadele verdikleri dünyada, çıkar kavgaları yaşanmayacak, herkes yetenek ve ilgilerini sonuna kadar geliştirme fırsatı bulacaktı. Böyle bir toplumu, yalnız, boşlukta, geleceğinden endişeli ve güvensiz bireyler yerine, bir bütünün parçası olan ve kişisel özelliklerini geliştirme fırsatını bulan bireyler oluşturacak ve paylaşım, dostluk ve güven ön planda olacaktı.
Tarihte ilk kez ezilenler, en alttakiler, adam yerine konmayanlar kendi iktidarlarını, Komünü, kurdular. 1871 yılında Paris işçi sınıfı kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, çocuğuyla insanlığa saygıyı, sevgiyi ve özgürlüğü örmeye çalıştı. Yeni bir dünya yaratmaya girişti. Yeryüzü cenneti olmaya aday iktidarını kurarken gösterdiği cesareti, onu korumak için de gösterdi. Onu, kanı canı pahasına savundu.
Fransız burjuvazisi, Prusya ile girdiği savaşta yenilince, apoletlerini ve servetlerini güvenceye aldıktan sonra Paris’i düşmana teslim etmişti. Paris’i düşmana teslim etmeyense işçi sınıfıydı. Ama tek düşman Prusya ordusu değildi tabii. Fransız burjuvazisine karşı da savaş bayrağını yükselten işçi sınıfı şehrin yönetimini ele geçirip kendi iktidarını kurdu. O güne kadar yaşanan en üstün demokrasiyi hayata geçirdi.
İşçi sınıfının bu ilk iktidar deneyimi, tepemizdeki asalakları defettiğimizde nasıl hep birlikte içinde bulunduğumuz tüm toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için çalışacağımızı, hiyerarşinin, ayrıcalıkların, bürokrasinin, sınıfsal ayrımların olmadığı bir dünyanın nasıl da mümkün olabileceğini bize gösterdi. O dünyada, “her çocuğun ayakkabısı, herkesin ekmeği, işi gücü, sofrasında iyi şarabı” olacaktı. O güne kadar evden işe işten eve giden, aşırı çalışmaktan hiçbir şeye vakit ayıramayan, kıt kanaat geçinen, en büyük sorunu ay sonunu getirmek olan, mutsuz, omuzları düşük, yılgın işçiler, Komünle birlikte politika tartışıyor, toplumun yeniden örgütlenmesinde rol alıyor, sanat akımları hakkında fikir ileri sürüyorlardı. O güne kadar akşam yemeğinin, temizliğin derdine düşen, çamaşır yıkarken eteğinden çocuklarının çekiştirdiği kadınlar, Komünün savunmasında en ön saflarda rol alıyor, evrensel cumhuriyeti kuracaklarını haykırıyorlardı.
Özgürdüler, kendilerini belki de ilk kez insan gibi hissediyorlardı. İşte bu yüzden Fransız burjuva orduları Komüne saldırdığında, ölümüne çarpıştılar. Bu özgürlük savaşçıları insan olmanın tadını almışlardı bir kere, yeniden köle olmayı kabul edebilirler miydi hiç! Komünü savunurken, insanlığın özgür ve refah dolu geleceğini, kendilerine ve insanlığa saygıyı savundular. Onlar insanlığın yüzyıllardır süren özgürlük rüyasını gerçekleştirmeye soyunarak gökyüzünü fethe çıkanlardı.
Bu büyük özlem halen gerçekleşmeyi bekliyor. Paris Komünü deneyimi, bize bu özlem için nasıl savaşılacağını öğretti ve geride önümüzü aydınlatan dersler bıraktı. Bir Paris komünarı o sırada yazdığı bir şiiri şu dizelerle bitirmiş: “Yaşasın Komün! Çocuklar Yaşasın Komün!” Bu dizeler komünarların kavgayı nasıl bir umutla sahiplendiğini gösteriyor aynı zamanda. O kavga bizim de kavgamız, o umut bizim de umudumuz. Yaşasın Komün, Çocuklar Yaşasın Komün!
Gebze’den bir Marksist Tutum okuru
Bugün içinde yaşadığımız kapitalist toplumda burjuvazinin ideolojik aygıtı medyadan her gün işçi sınıfına bireysel kurtuluş, bencillik gibi olgular empoze ediliyor. Yani işçi sınıfına toplumsal mücadeleye katılmadan da bu sistemde kişi özgürleşebilir diyorlar. Aklıma hemen şu sloganımız geliyor: “Örgütlüysek Her Şeyiz, Örgütsüzsek Hiç Bir Şey!” Gerçekten de bu slogan hem kişisel hem de politik anlamda birçok şeyi anlatıyor. Yaşadığımız dünyada tek olduğumuzda birçok problemle karşılaşıyoruz ve hemen kendimize dönüp bu sorunlar sadece bizim sorunumuzmuş gibi yaklaşıyoruz. Ama bunu kırıp işçi sınıfının devrimci mücadelesinde bir nefer olmaya başladıkça şunu görüyoruz: Yaşadığımız sorunlar sadece bize ait değil, kapitalist toplumda tüm dünyada işçi sınıfının bireyleri aynı sorunları yaşıyor. Bu yüzden, yoksulluk, açlık, savaşlar, iş kazaları ve benzeri sorunlara karşı içinde öfke biriktiren her bireyin işçi sınıfı mücadelesine katılması gerekiyor. Tarafsız olan bertaraf olur!
İşçi sınıfı tüm dünyayı bu lanet olası sömürü düzeninden kurtarmak için mücadele etmek zorundadır. Bunun için disiplinli, sabırlı ve özverili bir çalışmanın yürütülmesi gerekiyor. Bir gün işçi sınıfı kapitalizmi yıkıp sınıfsız bir dünya yarattığında bütün sorunlar ortadan kalkacak. Toplumsal kurtuluş anlayışını bir kenara bırakıp burjuva ideolojisinin verdiği özgürlük anlayışına saplanmak kişiyi özgürleştirmez. Birey toplumsal var oluş koşulları değiştiğinde birey olarak özgürleşebilir ancak.
Son olarak, bugün dünyanın bu halde olmasının sebebi işçi sınıfının örgütsüz oluşudur. Dünya işçi sınıfı Marksizmi iyi kavrayıp kapitalist sisteme karşı ortak mücadele etmelidir. Yoksa yeni emperyalist paylaşım savaşları dünyayı yok oluşa sürükleyecek. Ama Lenin’in de dediği gibi, “doğa her zaman karşıtını yaratmak zorundadır”.
Kocaeli’den bir işçi
Merhaba dostlar,
Hepimiz farkındayız. Milliyetçi şovenist hareketler giderek artıyor. Seçim dönemine girilmesiyle birlikte tüm burjuva partiler bir milliyetçilik yarışına girdiler. Kapitalist sistemin varlığının olmazsa olmazlarından olan milliyetçilik ve faşist saldırılar her geçen gün biz işçi-emekçiler üzerinde daha fazla bir baskı unsuru olarak kullanılıyor.
Seçim dönemi içinde milliyetçilik yarışının kızıştığını söylemiştik. Etrafınıza bir bakın, her reklâm afişinde, broşüründe, parti propaganda afişlerinde artan milliyetçi söylemleri görmüşsünüzdür. İşçi Partisi son afişinde tüm partilerden (MHP, AKP, CHP…) daha milliyetçi olduğunu mutluluk tablolarıyla afişe ediyor. Ne mutlu onlara milliyetçilik yarışında kendilerini öne geçirmeyi başardılar! Diğer taraftan MHP ise, hiç kimsenin kendi partileri kadar Türk varlığını, bütünlüğünü, devamlılığını sağlayacak kadar milli duygulara sahip olmadığını haykırıp duruyor uzun zamandır. AKP önce İslami özelliğini ön planda tutarken artan milliyetçilik dalgası karşısında o da safını bu tarafa çevirdi. Sonuçta oyunu kuralına göre oynamak zorunda! Mühim olan pastadan büyük payı almaksa, saf değiştirmenin çok da zor olmadığını bizler gayet iyi biliyoruz. Tüm burjuva partiler kapitalist sistem içinde varlıklarının devamını sağlamak için, insanların üzerine saldıkları milliyetçilik zehri etkisini yitirmeden harekete geçmekte vakit kaybetmediler.
CHP ise MHP ile yakınlaşmasını artan tepkiler nedeniyle ilerletemedi ama milliyetçilik yarışında kimseden geri kalmadı. En büyük milliyetçinin, Atatürk’ün kurduğu CHP’den başka hiçbir parti, vatanına, milletinin bağımsızlığına, Türk milletinin varlığına bizim kadar bağlı değildir gibi milliyetçi söylemleriyle alanlarda yerini aldı. 14 Nisan Cumartesi günü Ankara’da Tandoğan Meydanında yapılan “Büyük Cumhuriyet Yürüyüşü”, milliyetçi dalganın nasıl büyüdüğünü gösteriyordu. On binlerce insan alanda ellerinde Türk bayraklarıyla “Türkiye laiktir laik kalacak” diye bağırıyor ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını istemediklerini, ülkelerinin onun “şeriatçı” fikirlerinden korunması gerektiğini dile getiriyorlardı. Onlara göre “büyük cumhuriyeti korumanın” tek yolu, Erdoğan’ın köşkten uzak durması ve “daha laik ve milletini daha çok seven” birinin cumhurbaşkanı olmasından geçiyor. Bu mitinge pek çok parti ve oluşum katıldı: CHP, DSP, İP, ADD ve çeşitli üniversitelerden öğretim üyeleri mitingde hazır bulundular.
Milliyetçiliğin yükselişi, biz işçi-emekçiler üzerindeki baskının daha da artacağının göstergesidir. Yapmamız gereken, milliyetçiliğe karşı sınıf bilincinin yükselmesini sağlamaktır. Burjuvaziye birlikte mücadele ettiğimizi, gücümüzün birliğimizden geldiğini göstermeliyiz.
Önümüz 1 Mayıs dostlar! Hep birlikte alanlarda, yükselen milliyetçilik dalgasına karşı “Yaşasın Dünya İşçilerinin Mücadele Birliği”, “Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık” diye haykıracağız. İçinde yaşadığımız bu kokuşmuş düzeni yıkabilecek tek gücün işçi sınıfı olduğunu haykıracağız. 1 Mayıs bizlerin mücadele ve dayanışma günü ve biz o gün alanlarda olacağız. YAŞASIN 1 MAYIS!
Ankara’dan bir Marksist Tutum okuru
Milyarlık İlaçlar ve Milyarlık Hayatlar
Böylesi kapitalist bir dünya düzeninde hayatımızı sürdürmek oldukça zor. “Sağlıklı” bir yaşam hayalinin yakınından bile geçebildiğimiz söylenemez. Biz işçilere layık görülen yaşam koşulları nedeniyle hasta geçirmediğimiz bir gün yoktur. Hem çalışma koşulları hem de yaşam koşullarımız, hayatımızın gidişatını kötüleştirir. Bu düzende, hayatımızı tehdit eden öldürücü hastalıklardan kurtulmanın yolu da paradan geçmektedir.
Biz işçiler hayatımızı sürdürebilmek için, emek gücümüzü satacağımız bir patron yani bir işveren bulabilmek zorundayız. Buna bağlı olarak barınacak bir eve, ısınmaya, giyinmeye ve beslenmeye ihtiyacımız var. Hepsinden de önemlisi bunları sağlayabilmemiz için sağlıklı olmamız da gerekmektedir. Peki günümüz koşullarında önemli yaşamsal ihtiyaçlarımızın ne kadarını, nasıl karşılayabiliyoruz?
İşçilerin çalışma koşulları patronlar tarafından belirlenir. Uzun çalışma saatleri, bir türlü bitmek bilmeyen mesailer, gece çalışmaları, sağlığımızı fiziksel ve ruhsal olarak yıpratan kötü çalışma koşulları vs... İşçiler olarak bizlere sunulan bu yaşam ve çalışma koşulları nedeniyle yoksulluk ve sefaletin içine atılırız. Onlara dayatılan yaşam koşulları nedeniyle hastalanan işçiler devlet hastanelerine gittiklerinde, ilgisizlikle karşılanıp, doğru olmayan teşhis ve tedavilerle baştan savılırlar veya özel muayeneye yönlendirilirler. Yani biz işçileri sömürmenin türlü yollarını bulan patronlar sınıfı, elimizde avucumuzda ne varsa aldıktan sonra, satın almamız mümkün olmayan milyarlık ilaçları ve tedavileri önümüze koyarak bizleri ölümcül hastalıklarla yüz yüze bırakırlar. Hayatın bir tarafına itilmiş işsizler ordusu da, daha çok açlığa, daha çok hastalığa itilir.
Hayatlarımızın bir kıymeti bulunmaz kapitalist dünya düzeninde. Hayatımızın değeri aldığımız ücret kadardır. Hastalandığımızda da paramız kadar sağlık satın alabiliriz ancak. Bir eczacı arkadaşımın anlattıkları, işçilerin ve emekçilerin durumunun vahametini gözler önüne seriyor. Bir doz ilacın fiyatı dudak uçuklatacak değerde. Milyarlık ilaçlarla hayatlar satılıyor. Sizce asgari ücret alan bir işçi böyle bir sağlık sorunuyla karşılaşınca ne yapabilir? Tabii ki yapabileceği çok fazla bir şey yoktur. Sonuç olarak parası olmadığı için tedavisi mümkün olan herhangi bir hastalıktan dolayı bile ölüme terk edilir. Dev ilaç şirketlerinin patronları daha fazla kâr elde edebilmek için ilaç fiyatlarını yükseltmekte ve emeği ile geçinen işçi sınıfının karşısına para engelini koymaktadırlar.
Çalışırken yaşadığımız iş kazaları sonucu oluşan hastalıklar ya da meslek hastalıkları bizleri hastane kapılarında çaresizliğe sürükler. Ayrıca aldığımız ücret de yaşam koşullarımızı belirler. Rutubetli evlerde yarı aç yarı tok ölümü bekleyerek yaşamak zorunda bırakılırız. Tedavi için belki de ücretimizin karşılamaya hiçbir zaman yetmeyeceği fiyatlarla karşı karşıya kalırız. Biz işçileri bu şekilde çalışmaya ve yaşamaya patronlar sınıfı zorlar. Sağlık sistemindeki uygulamalar da patronlar sınıfının daha fazla kâr mantığından nasibini alır. Kapitalistlerin yani patronlar sınıfının dini imanı daha fazla paradır. Bu amaçları için de yapamayacakları şey yoktur.
Biz işçilerin, açlık ve sefaletin olmadığı, dünyadaki her şeyin insanlığın ortak hizmetine sunulduğu, parası olmayanın ölüme terk edilmediği, sömürüsüz bir dünya için mücadele etmekten başka kurtuluş şansımız yok. Kapitalistleri tarihin çöplüğüne göndermenin zamanı geldi de geçiyor. İşçi sınıfının düşmanı olan ve bizleri iliklerimize kadar sömüren bu düzeni ortadan kaldırmanın yolunu Marx, Engels, Lenin, Troçki gibi devrimci işçi önderleri gösteriyorlar. Onların bizlere bıraktığı ışığı taşıyarak, saflarımızı sıklaştırmalı, kurtuluşumuzun yolunu açmalıyız.
Gebze’den bir sağlık işçisi
İşçi sınıfının bir parçası olmak, kişiye, tarihsel olarak dünyayı değiştirme misyonunu da yükler. Çünkü içinde yaşadığımız kapitalist sistemde var olan iki sınıftan biri egemen olan burjuvazidir ve görevi çoğunluğu her ne şekilde olursa olsun kontrol altında tutmak ve varlığını sürdürmektir. Burjuvazi yaşam gücünü işçilerin işgücünü sömürmekten aldığına göre, işçilerin yapması gereken de bu durumu sonlandırmaktır.
Nedir işçi sınıfından olan bir insanın bu dünyaya karşı olan sorumluluğu? Bir işe girip günde 8-12 saat çalışıp ürettiği değerle sermaye sahiplerinin kasasını doldurmak mı? Ya da bu paraların örneğin dünyanın herhangi bir coğrafyasında yaşayan, yine kendi gibi sınıf kardeşlerinin başında bomba olarak patlamasına seyirci kalmak mı? Yoksa emeğine ve insanlık onuruna sahip çıkıp egemenlerin daha fazla kâr etmek için çıkardıkları savaşlara, sınıfının birleşik gücüne inanarak karşı durmak mı? Yahut uzun ve yorucu bir işgününden sonra akşam eve geldiğinde bin bir yalan, soytarılık, ahlâksızlıkla dolu olduğunu bildiği halde aptal kutusu televizyonun karşısına geçip, yıllarca uyuşturulmuş beyninin uyutulmuş bilincinin daha fazla deforme edilmesine izin vermek mi? İşyerinde, çarşıda, otobüste, öğle tatilinde yemek yerken, parkta gezerken, uyumadan önce yatakta yatarken; tüm yaşamımızı verip kazandığımız üç kuruş parayla nasıl bir ev, nasıl bir araba, nasıl bir ayakkabı, nasıl bir elbise alacağımızı ya da nasıl daha çok çalışıp başka bir ifadeyle emeğimizi nasıl daha çok sömürtüp daha çok kazanabileceğimizi, hafta sonu hangi bara gidip aptal bir kokuşmuşluğun içinde dertlerimizi unutacağımızı düşünmek mi?
Yoksa dostlarıyla, ailesiyle, sınıf kardeşleriyle yaşamın içinden, gerçeğinden olanları konuşmak, tartışmak, acıları, sevinçleri paylaşmak, içinde bulunduğu sınıfın sorunlarına çözüm aramak, birlikte üretmeye çalışmak, yaşadığımız dünyada neler oluyor, neden oluyor, yanlış giden nedir ve nasıl düzeliri öğrenmek için okumak, öğrendiklerini aktarmak mı? Acıların, açlığın olmadığı, insanın insanı sömürmediği, insanın insan üstünde tahakkümünün olmadığı özgür bir dünyanın, savaşsız bir dünyanın nasıl kurulacağını düşünmek mi? Böyle bir dünyayı kurmak için üzerimize düşen görevlerin neler olduğunu ve bu görevleri yerine getirmek için nasıl bir yaşam disiplini kurmak gerektiğini, nasıl bir insan olmak gerektiğini düşünmek mi?
Her işçi yaşadığı koşulların kötü olduğunun farkındadır. İşyerinde, hastanede, okulda, yolda, yani yaşamın her alanında gördükleri ve yaşadıkları, insan olarak değerinin onu yönetenlerden daha az olduğunu gösterir ona. İşçi çoğu zaman bunun gerçek sebebini ve sorumlusunu bilmez. Çünkü işçiler doğdukları andan itibaren sınıflı toplumun içine düşerler ve bilinçleri egemen düşünce tarafından şekillendirilir. Yaşam bazı şeylerin ters gittiğinin sinyallerini işçiye verir, ancak bu sinyallerin doğru algılanması bile örgütlü bir mücadelenin içinde olarak mümkün olabilir.
Sınıfının gücüne inanarak daha güzel bir dünya kurmak için örgütlü sınıf mücadelesine katılan işçi, kapitalist sistemin ona hissettirdiği ezilmişlik, çaresizlik, yoksunluk, yalnızlık duygularından kurtulur ve güncel sorunları düşünmekle çözüm bulamayacağının bilincine varır. Sınıf mücadelesinin bir parçası olmaya adım attığı andan itibaren, kendi içinde bir devrim yaşamaya ve küçük-burjuva kaygılardan kurtulmaya, dünyayı değiştirecek kadar büyük düşünmeye başlar. Düşmana karşı mücadele eden örgütlü işçi onurlu ve mutludur, çünkü artık boyun eğen değil baş kaldırmış ve zalime karşı savaşan, geleceğe dair umudu olan bir insandır.
Bir işçi kapitalist sistem içinde onurlu bir insan olmak istiyorsa, acılar, savaşlar, açlık karşısında gerçekten kaygılanıyor ve üzülüyorsa, yapması gereken örgütlü sınıf mücadelesine katılmaktır. Bunun haricindeki yolların hepsi küçük-burjuva hayatın bataklığına çıkar. Bu dünyayı değiştirmek isteyen onurlu tüm işçi ve emekçilerin yolu, Marksizmle donanmış bilinçli işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin yoludur.
Yaşasın tüm dünya işçi sınıfının örgütlü mücadelesi!
Aydınlı’dan Marksist Tutum okuru bir işçi
Merhaba dostlar. Biz işçilerin ne şartlar altında nasıl çalıştığımızı biliyorsunuz. İşçilerin en doğal hakkı olan sendikayı bile çok görüyor bu patronlar sınıfı.
Henüz işe yeni başlamıştım ki fabrikada sendikalaşma çalışmasının olduğunu öğrendim. Arkadaşlar benim de katılmamı istediler. Fabrika hakkında pek bir bilgim olmadığı gibi orada çalışan insanlar hakkında da bir şey bilmememe rağmen bu sendikal mücadelenin içerisinde yer almak istedim. Fabrikada güzel bir örgütlenme oldu. Bütün çalışmalar olduğunca gizlilik içerisinde yürütülmeye çalışılıyordu. Ama patronun adamları da boş durmamış. Patron fabrikada sendikal bir çalışmanın olduğunu öğrendi ve kendi çıkarları için baskı uygulamaya başladı. Her gün her vardiyadan birer işçi çıkartıldı. Ben de bundan payıma düşeni aldım ve işten çıkartıldım. İşten çıkartılan işçi arkadaşlar için çıkarılma sebebi sendika çalışması değil de performans düşüklüğü olarak gösterildi. Tabii ki üzüldüm işsiz kaldığım için. Ama asıl üzüldüğüm şey, artık fabrikada olamayacak oluşumdu. Elbette hiçbir şey bitmemişti, mücadele devam ediyordu, edecekti de.
Fabrikada çalışan arkadaşlar işverenin işten çıkardığı işçileri geri alması için eylemler yaptılar: toplu giriş çıkışlar, üretimi azaltma, mesaiye kalmama gibi. İşveren bu eylemlere dayanamadı ve işçilerin bu isteğini kabul etti. İşçiler ve işveren arasında bir toplantı düzenlendi. İşveren sendikayı kabul ettiğini, çıkarılan işçilerin ise işbaşı yapabileceğini söyledi. İşe geri döndüm. Ama asıl baskılar yeni başlayacaktı. İşte değil de sanki askeri kampta gibiydik. Üretim hızı arttırıldı. Üretim bölümünde dolaşmamız, birbirimize yardım etmemiz, hatta neredeyse konuşmamız bile yasaklandı. İstenilen performansı göstermeyenlere ise hemen ihtar yazılıyordu.
Fabrikada sözleşmeli çalışan işçiler vardı. Bunların çoğu kadın işçilerdi. Sözleşmesi biten kadın işçiler birer birer işten çıkartıldı. En başta, dediğim gibi güzel bir örgütlenme vardı. Ama işverenin sendikayı kabul etmesiyle birlikte, işçiler, “her şey halledildi, bundan sonra istediklerimizi alacağız” düşüncesiyle rehavete kapıldılar. Gözleri işten başka bir şey görmüyordu. Sözleşmeli işçilerin işten çıkartılmalarına bile ses çıkarmadılar. Artık örgütlülük bitmişti, her işçi kendini düşünüyordu. İşverenin isteği bu örgütlülüğü bozmaktı, oyununu iyi oynadı ve başardı. Bir yerde de kendimi şanslı hissediyorum. Bu benim için büyük bir tecrübe oldu. Örgütlenmenin, mücadele etmenin önemini daha iyi anlamama yardımcı oldu. Ve artık şu sloganı daha iyi kavradığımı biliyorum: Örgütlüysek Her Şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir Şey!
Kapitalizmin biz işçiler üzerindeki baskısını, sömürüsünü daha iyi anlıyorum. Kapitalizme artık dur demeliyiz. Bütün işçiler el ele verip örgütlenmeli, mücadele etmeli. Bunu yapmazsak her zaman kapitalist sistem tarafından sömürülmeye, yoksulluğa, açlığa, savaşlara mahkûm kalırız.
Gebze’den bir işçi
Merhaba dostlar!
Ben size kapitalist sistemin insanların beynini nasıl uyuşturduğuna ve yaptığı tüm akıldışı işleri nasıl meşrulaştırmaya çalıştığına dair birkaç örnek vermek istiyorum. Sınıf mücadelesindeki gerilemeye paralel olarak gelişen bu gericilik süreci patronların ekmeğine yağ sürmektedir. Sistemin ideolojik bombardımanı altında gençlerimiz derin bir pisliğin içinde yüzmektedir. Popüler kültürün de katkısıyla insanları pasifize eden, sistemin akıldışı uygulamalarına direnmesi gereken insanları edilgen bir durumda oyalayan bu gericilik koşulları patronların sömürüyü ilerletmesi için rahat bir ortam oluşturmaktadır. Düşünmeyen, okumayan, belirli kalıpları gerçeğin kendisi sanan kariyerist insanların çokluğu, insanlardaki genel boyun eğmişlik ve milliyetçilik bu dönemin özelliklerindendir. Ama insanları bu kıvama getirmek için kapitalistler çok uğraştılar, çünkü insanlar böylesine sessiz olmasalar ve her şeyi bu kadar kanıksamasalar patronlar sömürüyü ve insanları birer köle haline getirdiği bu iğrenç sistemi devam ettiremezlerdi. Halen devam eden kanıksatma ve meşrulaştırma işini nasıl mı yapıyorlar, işte size bir örnek:
Geçen hafta küçük bir çocukla televizyon izliyordum. Kanalın adı: D ÇOCUK. Her şey o kadar masumane gözüküyor ki, ben olağan şeyler izliyoruz diye düşünürken bir çizgi film başladı. Çizgi filmde olaylar şöyle gelişiyor: bir ülkede insanlar iyi kalpli kralın yönetiminde, fabrikalarında ve evlerinde mutlu yaşıyorlar. Derken bir tilki ile başka bir aslan geliyor. İşçileri çalışmamaları için kışkırtıyor ve işçiler de işlerini bırakıyor. Sonra bebeklerin kral yanlısı kulübü işe el atıyor. Başkanları diyor ki: “babalarımız çalışmazsa para olmaz, para olmayınca da oyuncak olmaz.” Sonra bebekler evlerinde herkesi rahatsız ederek babalarını işe gitmeye ikna ediyorlar. Babalar işe tekrar gidiyor, tilki ve aslan kovuluyor, “iyi kalpli” kral yine idareyi eline alıyor ve bebekleri kahraman ilan ediyor.
Evet! Ben bu çizgi filmi amcamın beş yaşındaki kızıyla izledim. Acaba çocuğa bu yaşlarda aşılanan bu fikirler yani iyi kalpli kral aldatmacası, onun beynine nasıl yerleşiyor? İşte arkadaşlar patronlar bu kadar tehlikeli şekilde üzerimize geliyorlar. Meydanı boş zannediyorlar. Burada yapılmak istenen sistemin normal olduğunu, böyle geldiğini ve böyle gideceğini insanlara benimsetmektir.
Yine ilkokul 1. sınıftaki çocuklara İstiklâl Marşının on kıtasının ezberletildiğini öğrendim. Arkadaşlar, şiddet içerikli çizgi film izleyerek, milliyetçilik fikrini okulda her gün alarak büyüyen çocuklar kapitalist sistemin daha fazla yaşamasını sağlar ancak. Bence, bize düşen böylesi gericilik döneminde daha çok çalışmak ve mücadeleyi her gün canlı tutmaktır. Bunu ise ancak insanları mücadelemize katarak ve onlara kapitalist sistemin tüm bu iğrenç yüzünü göstererek yapabiliriz. İnsanların silkinip kendilerine gelmeleri gerekiyor, biz bunu ancak Marksizmden aldığımız ışıkla yapabiliriz. İnatla, umutla, özveriyle bu ateşi büyütenlere selam olsun...
Yaşasın işçilerin uluslararası mücadele birliği!
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!
İstanbul Üniversitesinden bir öğrenci
