Okurlarımızdan - Mayıs 2006

Gerçek devrimci Marksist fikirlerin çarpıtıldığı bir dönemde doğdu Marksist Tutum. Dergi 12 aydır Marksizmin özüne ve devrimci önderlerin fikirlerine, onları tabulaştırmaksızın, sadık kalarak devam etti mücadelesine. Kuşkusuz dergi yazarlarının ve okurlarının emekleri olmadan ayakta kalamazdı. Marksist Tutum, bundan sonra da kendine Marksist diyen, fakat aksine onun içini boşaltan fikirleriyle emekçi kesimin kafasını karıştıranlara ve burjuvazinin her türlü aldatmacasına karşı işçi sınıfının devrimci fikirlerinin cevabı olmaya devam edecektir. Yaşasın devrimci Marksist mücadele! Yaşasın proletarya enternasyonalizmi! Yaşasın devrim ve sosyalizm! Yaşasın Marksist Tutum!

Yıldız Teknik Üniversitesinden Marksist Tutum okurları


Bütün dünyada gericiliğin yükseldiği, din savaşları ya da medeniyetler çatışması süsü verilen emperyalist hegemonya savaşlarının kızışmaya başladığı, ekonomik krizlerin derinleştiği ve bütün bunlara karşılık sosyalizm mücadelesinin gerilediği, herkesin işçi sınıfından ümidini kestiği bir dönemde doğdu Marksist Tutum. Bir yıllık yayın hayatı boyunca devrimci Marksist fikirlerin doğruluğunu ve devamlılığını anlatmaya çalıştı. Asıl yanlışın Marksist fikirlerde değil, bu fikirlerin çarpıtılarak, yozlaştırılarak ya da dogmalaştırılıp önleri tıkanarak oluşturulan ideolojilerde olduğunu anlatmaya çalıştı.

Lenin'in devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz sözünden beslenerek teorinin önemini vurgulayan, diğer taraftan salt teori ile bir şey yapılamayacağını, entelektüel bilgi birikiminin devrimci mücadele için kullanılmadığı sürece bir işe yaramayacağını pratiğiyle de vurgulayan Marksist Tutum dergisi bir yaşını doldurdu. Devrimci mücadele için, işçi sınıfının gerçek Marksist fikirlerini dünyanın her yerine yayabilmek için, burjuvazinin saltanatını yıkıp sömürüsüz ve dolayısıyla sınıfsız bir dünya kurabilmek için mücadeleyi yükseltelim. Mücadelemize sahip çıkalım. İşçi sınıfının enternasyonalist dayanışmasını oluşturarak dünya devrimini inşa edebilmek için mücadele bayrağını yükseltelim. Devrim ve sosyalizm için ileri, hep daha ileri!

Ya sosyalizm, ya barbarlık içinde yok oluş!

Yaşasın proletarya enternasyonalizmi! Yaşasın devrim ve sosyalizm!

Pendik'ten Marksist Tutum okurları


Her geçen gün kapitalist sömürü düzeni insanlığı yıkıma götürüyor. Emperyalist hegemonya savaşının kızıştığı bir dönemden geçiyoruz. Gözü dönmüş burjuvazi özellikle bu dönemde ideolojik saldırılarını yoğunlaştırmakta, işçi emekçi kitlelerin bilincini bulandırmaktadır. Kapitalizmi yıkıp yerine sınıfsız ve sömürüsüz bir düzen kurmak işçi sınıfının ellerindedir. Ancak işçi sınıfının kendisini bir sınıf olarak görmesi, işçi sınıfına taşınan devrimci bilinçle mümkün olacaktır.

Marksist Tutum'un 1. yılında bu misyonu başarıyla yerine getirdiğine inanıyorum. Marksizm işçi sınıfına doğru bir şekilde taşınmadığı sürece, kapitalizm kendisini var etmeye devam edecektir. Marksist Tutum kitlelerin yıllardan beri yaşadığı ideolojik kafa karışıklığına bugün ışık tutmaktadır. Dergide yayınlanan bütün yazılar biz işçi sınıfının politik ve ideolojik ihtiyacını karşılamanın yanında, aynı zamanda Marksizmi Marx'tan, Lenin'den öğrenme olanağı da sağlamaktadır. Marksist Tutum bugün her türlü ulusal dar kafalılığa karşı işçi sınıfının dünya çapında kurtuluşunu savunan enternasyonalizm bayrağını yükseltmektedir. Geçen bir yılda çıkan bütün yazıları hayranlıkla okudum. şunu anladım ki işçi sınıfının kuruluşu dünya çapında Bolşevik bir önderlik yaratılmadığı sürece mümkün değildir. Marksist Tutum'la birlikte Bolşevik gelenek yeniden canlanmıştır. Yayınlandığının 1. yılında Marksist Tutum'un çıkmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. 1. yayın yıldönümünüz kutlu olsun.

İstanbul'dan bir Marksist Tutum okuru


Selam Marksist Tutum,

Dergileri postadan her zaman heyecanla alıyor, heyecanla okuyorum. İdeolojik mücadele içinde gerçekten çok önemli bir konumunuz var. Ayrıca her zaman üretkenliğinizi de takdir ettim, ediyorum. 1. yaşınız kutlu olsun. Umarım devrimci Marksizm Türkiye solu içerisinde büyümeyi ve etkisini gösterebilmeyi başaracak.

Dergiyi elime alır almaz Venezuela ile ilgili yazıyı okudum. Latin Amerika'daki patlamanın birçok kişide yarattığı heyecan ve coşkudan kaynaklı kafa bulanıklığı bende de vardı. Fakat daha fazla okuyup düşündükten sonra 'eğer kafa bulanıklığını sarhoşluk olarak değerlendirirsek' yavaş yavaş ayılmaya başladım. İlkay Meriç'in yazısı bence çok önemli bir yazı.

'Tarih tekerrürden ibarettir' derler. Ne kadar ben buna inanmasam da yazı bana bugün yaşananların tam da böyle olduğunu düşündürdü. Yazıda Arap sosyalizmiyle '21.yy sosyalizmi'nin' karşılaştırılması ve benzerliklerin net ve berrak bir şekilde ortada olması kafamdaki sis bulutunu bir anda parçaladı. Chavez'in popülist retoriği nereye kadar devem eder bilemem ama aynen 20.yy'da olduğu gibi 21.yy'da da, oluşmakta olan yeni kuşak, sosyalizmi yanlış anlama tehlikesiyle karşı karşıya.

Sevgi ve umutla kalın.

Kıbrıs'tan bir Marksist Tutum okuru


Merhaba. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki her şey metalaştırılmış durumda. Her şeyin bir meta olarak değeri var. Bırakın tüketim maddelerini, manevi değerler bile üç kuruşa satılıyor. Egemenler her şeyi dolar olarak görüyor. Egemenler için maddi değeri olmayan hiçbir şey yok. Ve toplumda bu ideoloji yayılıyor. Paran varsa bir değerin vardır. İnsanlara bireyselcilik empoze ediliyor. Sadece kendini düşünmelisin, kendin için yaşamalısın fikri aşılanıyor. Bunun için de işyerinde, okulda, sokakta, evde yani toplumun her alanında, herkesle rekabet etmelisin deniliyor.

Aynı işyerinde çalışan iki işçinin rekabet etmesi patrona fazladan artı değer kazandırması demektir. İşçi rekabet ederken, patronun kazanacağını değil, kendisinin daha fazla ücret alacağını, patronun gözüne gireceğini ve bu nedenle işsizler ordusuna katılmayacağını sanır. Oysa ki patron seni posanı çıkartana kadar çalıştırır. Artık patrona eskisi kadar fayda getirmiyorsan gözünün yaşına bakmadan kapının önüne koyar. İşçi kardeşimin böyle olduğunu kavraması için önce bu toplumda ezilen ve sömürülen sınıf ile ezen ve sömüren sınıf olmak üzere iki sınıfın olduğunu, bu iki sınıfın çıkarlarının temelde farklı olduğunu bilmesi gerekiyor.

Burjuvazinin kendi sınıfsal çıkarlarını korumak için, işçi sınıfının bilincini TV, gazete, radyo vb. burjuva yayın organları vasıtasıyla nasıl bulandırdığını bilmeliyiz. İşçilerin bir araya gelmesinden korktukları için işçileri maçla, televizyon dizileriyle oyalıyorlar. Öyle bir hale getirilmişiz ki patronların ayarlı robotları gibiyiz. İş saatlerinde patrona çalışıyoruz. İş saatleri dışında dizilerden, maçlardan bahseder hale getirilmişiz. Kendi gerçekliğimizden, asıl sorunlarımızdan uzak duruyoruz. Bizler bunu yaparken kendi sınıfımızın değil egemenlerin çıkarlarına hizmet ettiğimizi bile bilmiyoruz. Kendimize o kadar yabancılaşmışız ki, aslında ücretli köle bile değiliz. Resmen robotuz. Çünkü var olan yaşantımız, düzenimiz bozulmasın diyoruz. Fakat günün her dakikası egemenler tarafından her türlü yozlaşmaya maruz bırakıldığımızın bile farkına varmıyoruz. Yanı başımızda çalışan arkadaşımız işten atıldığında kendimize neden diye bile soramıyoruz. Burjuva ideolojisi topluma öyle egemen olmuş ki 'buna da şükür' diyecek hale gelmişiz. Ya da 'Allahından bulsun' diyoruz. Ve hep hayaller aleminde yaşıyoruz. Burjuva düzen içinde burjuva ideolojisinin altında, tozpembe hayaller kurarız. Hemen herkesin hayali, iyi bir yaşam, şehrin gürültüsünden uzak bahçeli bir evde ömrünün sonuna kadar yaşamak. Emekli olduktan sonra (nasıl olunacaksa) çiçekle böcekle yaşamını sürdürmek. Var olan gerçeklerden, kendi gerçeğimizden uzaklaşmak.

İyi de nereye kadar? Kapitalistler kendi ideolojilerini yaymak için her türlü yayın organıyla bizleri öyle bir bombardımana tutuyorlar ki kaçma şansımız yok. Çözüm kaçmak değil, daha iyi bir yaşam, daha iyi bir dünya için, toplumun çoğunluğunu oluşturan ezilen ve sömürülen sınıfın ideolojisini kavramak ve kavratmak. Toplumdaki bütün üretimi biz yaparken egemenler bu üretilenlere el koyar. Neden onlar el koyuyorlar? Üreten bizsek neden yöneten biz değiliz diye sormamız gerekiyor. Bunları sordukça burjuvazinin göstermek istemediği asıl gerçeklerle, kendi gerçekliğimizle karşılaşıyoruz. Eğer ki bu yaşamdan rahatsızsak, daha iyi bir yaşam istiyorsak gerçeklerden kaçamayız. Ve işte o zaman burjuvazinin değil kendi sınıfımızın fikirlerini, ideolojisini öğrenmek ve öğrendiklerimizi çevremize öğretmek, anlatmak ihtiyacını duymalıyız. Çünkü kapitalizm varlığını devam ettirmek için örgütlü hareket ediyor. Biz de işçi sınıfı olarak bu düzene karşı örgütlü olmalıyız.

Burjuvazinin yayın organlarından işçi sınıfının ideolojisi anlatılmaz. Toplumsal olaylar burjuvazinin kendi bakış açısına göre yorumlanır. Gerçeklerin üzeri sürekli bir örtü ile örtülür. Ben gerçekleri, doğruları, günlük olaylarda olsun, tarihsel olgularda olsun işçi sınıfının ideolojisini Marksist Tutum dergisinde buldum. Marksist Tutumu bir yıldır takip ediyorum. Yazıları okudukça işçi sınıfının ideolojisinin ne olduğunu, olaylara nasıl bakmak gerektiğini, burjuva sınıfın penceresinden değil, işçi sınıfının penceresinden bakmak gerektiğini daha iyi kavradım. Marksist Tutum dergisinin yayınlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. İyi ki böyle bir dergi yayınlandı. Yoksa işçi sınıfı gerçek anlamda kendi yanında olan böyle bir yayından mahrum kalacaktı. Yeni yılda yayınlarınızın devamını bekliyoruz. 1. yayın yıldönümünüz kutlu olsun.

Marksist Tutum okuru bir işçi


Merhaba dostlar,

Marksist Tutum dergisi çıktığından beri takip eden bir tekstil işçisiyim. Ben de toplumun çoğunluğu gibi sınıf bilincinden yoksun, kapitalist sistemin içinde debelenip duran, kendimle çelişik, evde, işyerinde, sokakta birçok sorunla karşılaşıp sorunların üzerinden atlayan biriydim. Ta ki işçi sınıfının savunucusu Marksist Tutum'u tanıyana dek! İşçi sınıfının devrimci teorisi olan Marksizmi bizlere taşıyan, dar ufkumuzu genişletip berrak yolu görmemize yardımcı olan Marksist Tutum'u yürekten selamlıyor ve iyi ki varsın diyorum.

Marksist Tutum, işçi olmanın onurunu öğreten, bu iğrenç kapitalist sömürü sistemi karşısında sınıf bilinçli işçiler olarak durmamıza yardımcı olan, işçi sınıfının güncel-politik olayları kavramasına yardımcı olan, bunlar karşısında nasıl tutum alınması gerektiğini gösteren,

İşçi sınıfının bittiğini, Marksizmin öldüğünü, sınıfsız bir toplumun hayal olduğunu söyleyen kapitalizm savunucularına inat, sınıfın devrimci ruhunu körükleyen,

Din, dil, ırk ayrımcılığına karşı enternasyonalizm bayrağını yükselten,

Ulusal sorunda, kadın sorununda doğru tutum sergilememize yardımcı olan,

Burjuvazinin ideolojik bombardımanı karşısında güçlü bir set olan bir devrimci mücadele kılavuzudur.

Marksist Tutum biz işçilerin, emekçilerin ve gençlerin bütün sorularımıza cevaptır.

Yaşasın Marksizm, Yaşasın Marksist Tutum

Topkapı'dan Marksist Tutum okuru bir kadın işçi


Merhaba! Öncelikle, Marksist Tutum'da emeği geçen tüm dostları yürekten selamlıyorum. Marksist Tutum'u ilk sayısından bu yana severek ve yürekten okuyorum. Dergimizin birinci doğum günü kutu olsun.

Normalde kapitalist toplumda, doğum günleri hediyelerle kutlanıyor. Yani meta haline getirilen duygularımıza 'meta'larla hitap ediliyor. Fakat burada tam tersi oluyor. Marksist Tutum daha ilk günden başlayarak, doğum yıldönümüne kadar, en büyük hediyeyi bizlere verdi. Kapitalist toplumda, kaybolan insani değerlerimizi, kimliğimizi, kaybolan sınıf bilincimizi ve kaybolan onurlu kişiliğimizi verdi bize. Biz işçilerin ve devrimcilerin, Marksist Tutum'a verebileceğimiz en büyük hediye ise, ona sıkı sıkı sarılmak, Marksist ideolojiyi, Marksist Tutum'u işçi-emekçi dostlara ulaştırmak olacaktır.

Patronların sistemi ve yalan makineleri o kadar düzenli işliyor ki, her şeyden önce biz işçileri kendi bataklıklarının haklılığına ikna ediyorlar. Yani, önce beynimize sonra da bedenimize hükmediyorlar. Ben de bir işçi olarak Marksizm ve Marksist Tutum'la tanışmadan önce bir şeylerin ters gittiğini fark ediyordum. Ama bu tersliklerin, hükümetlerin hatalarından, patronların bireysel kötülüklerinden, insanların israfçılıklarından kaynaklandığını düşünüyordum.

Burjuva ideolojisi o kadar sistematik propagandasını yapıyor ki, sanki kendi düşüncemizmiş gibi sahipleniyoruz bunu. Mesela, işsiz kaldığım zamanlar, Kürt ve göçmen işçi kardeşlerimizin yüzünden işsiz kaldığımızı düşünüyor ve onlardan nefret ediyordum. Tabii ki şimdi bu düşüncelerim geçmişte kaldı. Marksist Tutum'la tanışmam birçok ön yargılarımın ve yabancı düşmanlığımın sebebinin burjuvazinin oyunları olduğunu gösterdi bana. Burjuvazinin, biz işçileri din, dil, ırk, cins, renk vs. gibi kavramlarla nasıl da kandırdığını, kâr mekanizmasını çalıştırabilmek için bizleri birbirimize düşman ettiklerini ve burjuvaziyle işçi sınıfının ortak hiçbir yönünün olmayıp ayrı dünyaların insanları olduğumuzu Marksist Tutum'la öğrendim. Ve bugün baktığımda, örgütsüz kimselerin kendilerini kurtaracağını düşünemiyorum. Ancak işçi sınıfı, kimsenin cinsine, ırkına, dinine bakmadan kurtuluşu enternasyonalist bir mücadeleyle sağlayabilir. İşçi sınıfının sınıf bilincini kazanması, bir sınıf olduğunu kavraması ve bir avuç asalağı tarihin çöp tenekesine fırlatması için Marksizm ve Marksist Tutum temel kılavuzumuz olacaktır.

Bu sabırlı ve başarılı çalışmalarınızdan dolayı Marksist Tutum'da emeği geçen herkese yürekten selamlar gönderiyorum. Marksist Tutum'un doğum gününü tekrar kutluyorum.

Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Beylikdüzü'nden Marksist Tutum okuru işsiz bir işçi


'Celladın ipi, ben bitiremeden boğazımı sıkarsa, geride filmin mutlu sonunu yazacak milyonlarca insan var.' (Julius Fuçik)

Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını... Dönüp bakarlar sadece geriye. Yarınlara bakabilmek için. Yol alabilmek için daha da ileri... Hiç de kolay bir şey değil mücadele etmek... Hiç de kolay bir şey değil nefes almak, emekleyerek yürümeyi öğrenmek ... Yaşamak hiç de kolay değil. İnsan gibi yaşamak istiyorsak eğer; hayat çok zor, mücadele çok zorâ?¦ Kendinle kavga etmek zor. Taşın altına elini koymak zor.

Mücadele etmenin emekliliğe ayrılması olmaz, 'ben yokum' demek olmaz aynen yaşamda olduğu gibi. Sanıldığı gibi öyle basit bir şey değil bu. Tabii kendine dürüst olmuşsan birazcık ve sorgulamışsan 'ne için yaşıyorum?' diye. O zaman zorlukların hiçbir anlamı olmaz, zorluklar aşılır bir an önce. Daha büyük zorluklarla uğraşılır.

Hayatı mahveden, yaşama lanet ettiren, bizi hasta, kişiliksiz büyüten bu sistem, bu sınıflar, bu çelişkiler. Paçamızı kurtarmanın bir imkânı yok tek başına; bataklığın içindeyiz çünkü! Tutunacak bir dal, kuvvetli bir kol gerekli kurtulabilmek için, kendi paçanı kurtarabilmen için diğer milyonlarca insan gibi ... insanlığın kurtuluşu için.

Aptallık edip tutunduğun dalı kesmenin hiçbir anlamı yok! Kavga etmeyi göze alabilmek gerek, gerektiğinde ölümü göze alabilmek ... mücadele bunları göze almak demek. Olabildiğince açık olmak demek, güven sağlamak demek, hayatını verdiğin, birlikte hayata tutunduğun insanlara. Yarınlarında sınıfına ihanet etmemek için ve sınıfları kaldırabilmek için! Özgür günlere ulaşabilmek için! O mutlu Son'u biz yazacağız...

İstanbul'dan bir Marksist Tutum okuru


Bir İntihar Mektubu

Dünyanın korbonmonoksit solunumu yaptığım şehirlerinde trafik ışıklarını beklemek artık bana dayanılmaz acılar veriyor. Önümden geçen insancık sürüsünün öne eğilen ve ellerini ağızlarına götüren hareketleriyle imgelenen dayanılmaz akciğer takırtılarını izlememe sebep oluyor. Kahrolası kırmızı ışık bunalımımı kızıla boyuyor. Yeşil olanı yandığında helikopter alacak bütçeyi yaratmanın neşeli hesaplarını düşünmek artık acımı azaltmıyor. Hırsla basıyorum garaj kapısının kumandasına. Artık bir şoför tutmanın zamanı geldi diyorum içimden, karın tokluğuna kapatırız bu kalemi de.

Tek bir sevindirici olay gerçekleşiyor atmosferde, kışlar daha soğuyor, yazlar daha da sıcaklaşıyor ama şu baharın Mayısları, sonlusunun da Ekimleri yok mu? Gerekmiyor ki baharın çiçekleri, olmasa metresimin tehditleri. Boğuyor zaten sonbaharda ücrete zam istekleri. Neyse ki 12'sini Mart'ın migren tedavisi masraflarımdan vergi indirimiyle düşüyorlar.

Bir de son zamanlarda her şeyi benden biliyorlar. Denizi kirletiyormuşum, kitlesel ölümlerin sorumlusu benmişim, nükleer ve biyolojik tehdit yaratıyormuşum. İftira, yemin billah iftira. Kafatasçılarım ben istesem de izin vermez zaten çoğu zaman bu kadar pahalı çözümler üretmeme. Bu konuda itirafım şudur ki; aslında biliyorum kirliliğin sorumlularını. Kalitesiz kömür kullanan kırmızı kiremitli, yosunlu çatıların altındakiler ve bir de hiç evi olmayıp pis kokanlardır. Hele şu sera etkisine neden olan büyük baş hayvanların gazı yok mu, hepsini fabrika bacalarından aşağıya atasım geliyor.

Dramayı severim, ancak bu benim gibi bir sınıfın intihar mektubu olmaya uzun bir yazıdır. Ne kadar hüzünlensem de mektuba kaç saattir bir göz damlası, inandırıcılık damgası bırakamıyorum. Mürekkebi ihtiyatlı kullanmada da örnek yurttaş olmalı siz de hak verirsiniz ki. Kahretsin, bir tomar da boş çek koçanı harcadım mektubu kurgulamak için.

Son olarak zor geçen hayatımdan ve doğal kaynakların ne yazık ki tüketilmesine engel olamadığımdan dolayıdır ki, bu işin sorumluları olan diğer insancıkları yanımda götürüyorum. Özgünüm, evrenin deviniminin dünyayı yok edeceği zamanı beklemenin kârlı bir yatırım olduğunu düşünmüyorum. Elveda yıldızlar!

İMZA: Son Egemen Burjuva


Merhaba Marksist Tutum okurları. Ben 17 yaşında, hem okumaya hem de hayatını kazanmaya çalışan bir işçiyim. Günümüz (kapitalizm) şartlarında çalışmaktan yemek yemeye dahi vakit bulamazken nasıl oluyor da her ikisi aynı anda gerçekleşiyor diyerek şaşırıyorsunuz belki. Evet, haklısınız şaşırmakta. Çünkü kapitalizm koşulları böyle bir 'rezalete' nasıl olur da göz yumar diye düşündünüz birçoğunuz. Fakat ne yazık ki bu bir göz yumma değil. Burjuvazinin istekleri doğrultusunda kendisini yenilemekten geri durmayan burjuva eğitim sistemi bizi bu denli 'şaşırtmakta'. Burjuvazi bizlere kendi ideolojisini aktarabilmek, benimsetebilmek için (şimdilik sadece üniversitelerde uygulanan) 'uzaktan öğretim' denilen 'internet destekli öğretim' sistemini kuruyor. İnternet üzerinden istenildiği zamanda, istenildiği mekânda 'okul'a ulaşabilmemize olanak sağlıyor. Böylece bir yandan okurken bir yandan da çok ucuza çalıştırıp sömürebilecek bizleri. Bizler bu burjuva sistemin eğitim çarklarından geçerken bir de nitelik kazanmış oluyoruz, yani nitelikli işgücüne sahip oluyoruz. Tabii bu da burjuvazinin işine geliyor. Vasıflı işçilerin verimi de, yaptıkları işin kalitesi de artmış oluyor. Fakat doymak bilmeyen burjuvazi sülük gibi yapışıyor, işçi sınıfının yakasını bırakmıyor, aksine artı-değer sömürüsünü büyütmeye çabalıyor.

Bir de birkaç branşın bir arada okutulduğu bölümler varâ?¦ Mesela kendi okuduğum bölümü anlatmak istiyorum. İsmi mekatronik. Açılımı ise elektrik, elektronik, mekanik, bilgisayar ve makine. Görüyorsunuz ya kaç işçinin yapması gereken işi tek başına omuzlarımıza yıkıveriyor burjuvazi. Bizim o bölümü seçmemiz için ise tek bir gerçek yetiyor da artıyor bile. İş bulma imkânlarının yüksek oluşu. Bir düşünsenize en az 4 işçinin çalışması gerekirken tek bir işçi ile döndürülüyor kapitalizmin çarkları.

Eminim ki bu tip bir sürü alan, bölüm, meslek, branş daha sırada bekliyor. Daha ne kadar dayanacağız bu şartlara? İş yükünün böylesine arttırılmasına ve buna karşın işsizliğin böylesine yükseltilmesine ne kadar izin vereceğiz? Bu gidişata DUR demenin vakti gelmedi mi hâlâ? Yoksa tıpkı şimdiye kadar yaptığımız gibi boyun mu eğeceğiz bu işkenceye? HAYIR. Mücadele edeceğiz. Sınıf mücadelemizi, örgütlü mücadeleye dönüştürüp sabırla ve azimle hayatın her alanında örgütlenelim.

YAşASIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZ!

Marksist Tutum okuru bir işçi


Merhaba arkadaşlar,

Ben Petro-Kimya sektöründe çalışan bir işçiyim. 26 yaşında olmama rağmen bu çalıştığım beşinci fabrika ve altı aydır çalışıyorum. Sizlerle paylaşmak istediğim konu ise biraz daha farklı. Her yıl mart ayı geldiğinde duyduğumuz ve çok da önemsemeden geçirdiğimiz '8 Mart Dünya Kadınlar Günü' ile ilgili öğrendiğim yeni şeyleri anlatmak istiyorum.

Daha önceleri 'kadınlar günü' de neymiş diye burun kıvırır ve bu konuyu küçümserdim. 12 Mart Pazar günü bir arkadaşımın ısrarı ile İşçi Özeğitim Gruplarının hazırladığı '8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü' etkinliğine katıldım. İlk kez böyle bir etkinliğe katılıyordum.

Daha salona girer girmez farklı ve benim için yeni ve ilginç şeylerle karşılaştım. Gelenlere yardımcı olan kadın ve erkeklerden oluşan görevliler vardı ve duvarlara asılmış kartonlarda ve pankartlarda çeşitli sloganlar yazılıydı. Gösterilen yerlere yerleştik ve beklemeye başladık. Salon tamamıyla dolduktan sonra söylenen saatte program başladı. Program başında 'merhaba' ile başlayan bir şiir okundu ve şiir 'hoş geldiniz eşitlik ve özgürlük şarkılarına' diye bitti.

Bütün etkinliği şaşkınlık ve cahilliğimden utanarak izledim. Meğer bilmediğim ne çok şey varmış, ne kadar kara bir cehalet içinde yaşıyormuşum. Katıldığım bu toplantıda kısacası baskı, sömürü, cins ayrımcılığı, zulüm, savaşlar, umut ve umutlarımız için mücadele fikri işleniyordu.

Ben de şimdi diyorum ki 'eşitlik ve özgürlüğü' kazanmak için şarkılarınıza katılıyorum. HOşBULDUK!

Kardeşçe Selamlarımla

Gebze'den bir işçi


Yıllar önce, üniversitede iken bir arkadaşla birlikte ev tutmuştuk. Tipik bir öğrenci evi di. Bizler de tipik öğrencilerdik zaten, yani derslerini vermeye uğraşan, ama ağır ders yükünün altından kalkmayı başaramayan öğrencilerdik. Ev arkadaşım derslerini veremediği ve kız arkadaşı ile sorunları olduğu için bunalıma girme aşamasındaydı. Bir akşam eve geldiğimde psikologa gittiğini ve doktorun kendisine ilaç verdiğini söyledi. Bu benim için yadırgatıcı bir durum değildi, bu toplumdaki insanların hemen hepsinin sorunlu olduğunu ve bu sorunların çözülmesi için zaman zaman destek almaları gerektiğini biliyordum. Ama psikologa gidildiğinde verilen ilaçların ne işe yaradıklarını doğrusu bilmiyordum. Bunu arkadaşımla birlikte geçirdiğim birkaç günlük süre içinde rahatça gözlemleyebildim. İlaçları kullanmaya başladıktan hemen bir gün sonra arkadaşımın yüzünde güller açmaya başladı, söylenen her şeye gülmeye, her şeyi komik bulmaya başladı. Bakışları, ölü bakışları gibi ruhsuzlaşmaya başladı. İkinci gün eve geldiğimde arkadaşla sohbet ederken bacağının sürekli düştüğünü gördüm. Ne olduğunu sorduğumda kaslarını kontrol edemediğini söyledi. Aradan geçen günlerde benzer olaylar sıkça yaşandı ve en sonunda arkadaş yeniden doktora giderek sorunlarını anlattı. Doktor sadece ilacın dozunu azalttı, ama aslında değişen çok fazla bir şey olmadı.

Bu yaşadıklarımız o gün bütün bir toplumun yaşadıkları değildi. Ama bugün psikologların herkese şeker gibi ilaç yazdığı bilinen bir durum. OKS sınavına hazırlanan 13-14 yaşındaki çocuklardan tutun, ÖSS'ye hazırlanan 16-17 yaşındaki gençlere, evde oturmaktan sıkılıp eşleri tarafından bir işe yaramazmış gibi görülen ev kadınlarına kadar herkes psikologların ilaçlarına maruz bırakılıyor. Özellikle de çocuklar fazla yaramazlık yaptıklarında, derslerini çalışmadıklarında, arkadaşları ile kapıştıklarında, ana-babalarının sözünü dinlemediklerinde, yani aslında ÜOCUK olduklarında hiperaktif damgasını yiyorlar ve bunun karşılığında da ilaçla 'tedavi' ediliyorlar. Oysaki aslında tedavi edilmiyor, sadece uyuşturuluyorlar. şu anda psikolojik sorunlara karşı verilen ilaçların hemen hepsinde uyuşturucu türevleri bulunuyor.

Kapitalist toplumun yarattığı stres bugün herkesin belki de en büyük sorunu. Eve ekmek götürebilmenin stresi, ev kirasının, işten atılma korkusunun stresi vb. bunların hepsi bizlerin sürekli bir gerilim içinde yaşamamıza yol açıyor. Yarattığı sömürü mekanizması ile bizleri bu gerilimin içine sokan kapitalistler buna karşı tepki vermemizin önüne geçebilmek için sistemin doktorlarına 'psikologlara' müracaat ediyorlar. Ve psikologlar da kendilerine düşen görevleri yerine getirerek toplumun uyuşturulmasına katkıda bulunuyorlar.

Derslere olan ilgisizlik, dalgınlık, mutsuzluk, sinirlilik gibi durumların hepsi birer psikolojik rahatsızlık olarak görülüyor ve hemen buna karşı ilaçlar yazılıyor. Bu sorunların neden kaynaklandığı pek sorgulanmıyor. OYSAKİ SORUNUN KAYNAğININ KAPİTALİZM OLDUğU ÇOK AÇIKTIR. Bu yüzden yatıştırıcı ilaçlara değil, tam tersine öfkemizi yönlendirecek ve kapitalizmi ortadan kaldıracak olan mücadeleci bir örgüte ihtiyacımız var. Kapitalizmi ve onun yarattığı bütün sorunları ortadan kaldırabilecek olan yegâne tedavi DEVRİMdir.

Kartal'dan bir Marksist Tutum okuru


Merhaba dostlarım. Umarım bu derginin cümlelerini doğru anlamışızdır, umarım taşıdıkları yükü kavramışızdır, umarım hangi taraftan olduğunu görebilmişizdir, umarım gösterdiği özeni anlayabilmişizdir. Çünkü sözlerimiz bu çabayı gösterebilenleredir.

Bana göre dergimizin, son bir yılda, hayata ve işçi sınıfının bağımsız siyasetine ilişkin coşkusu bitmemiş olanlar üzerinde çok güçlü bir etkisi oldu. Elbette yazdıklarını doğru anlamak için çaba sarf etmek gerekiyor. Çevremizdeki birçok şeyin kalabalık ve görüntüden ibaret olduğunu iyi biliyoruz çünkü.

Marksist Tutum'un birinci sayısındaki Çıkarken yazısında şunlar ifade edilmişti. 'Marksist Tutum gökten zembille inmiyor, uzun ve zorlu bir yoldan gelerek işçi sınıfı hareketi içinde gerçek anlamda Marksist bir damar açma çabasını ilerletmeyi hedefliyor.' Ve üstüne basa basa ' Tarz-tutum-stil' konularına da çok önem verileceği yazılmıştı.

Dergiler için bir yıl hayatta kalmayı başarmanın hüner görüldüğü bu zamanda, çok daha fazla ilerleyeceğimize inancımız tamdır. Bu ilkelerimiz ve tarzımız sayesinde hiçbir zaman elveda demeyeceğiz. Güzel günlerin gelecekte olduğunu biliyoruz ve eminiz ki bu gelecek güzel günlerde Marksist Tutum'un azımsanmayacak bir katkısı olacak. İşçi sınıfınadır bu davet, işçi sınıfının çıkarlarından başka hiçbir çıkarı olmayanlaradır; bu davet yumruğunu güçlü tutup o muazzam deryanın ve durdurulamaz olan azmimizin parçası olmak isteyenleredir. Dergimin/dergimizin birinci yılını tüm devrimci coşkumla kutluyorum.

Gebze'den bir Marksist Tutum okuru


Dünyaca ünlü İspanyol ressam Picasso'nun eskizleri, bazı resimleri ve seramikleri yurtdışından getirtilerek, Türkiye'nin büyük burjuvalarından birisi olan Sabancı grubu tarafından, işçileri sömürerek elde ettikleri ve bir zamanlar içinde yaşadıkları saray yavrusu Atlı Köşklerinde sergilendi.

Devlet okulunda kamu işçisi (öğretmen) olan ben ve arkadaşlarım, öğrencilerimize sergiyi gezdirdik. Ve gördükâ?¦ Gördüklerimiz sadece Picasso değildi! Burjuvazinin bir kültür 'hizmeti' gözüken bu çalışması, Picasso'nun eserlerini görmemizin-göremememizin yanı sıra sınıf çelişkilerini de tekrar göstermiş oldu bizlere. Kültür paylaşması gibi gözüken bu Sabancı etkinliği aslında Sabancı grubuna prestij, bolca reklâm, ayrıca bilet satışlarından elde ettiği paralarla hayli kâr getirdi. Zaten burjuvazi kârsız hiçbir şeyi yapmaz.

Gezi okullara ücretsizdi! Ancak, resimleri anlatacak rehber istendiğinde gezi biletli oluyordu. Yani yüz öğrenciyle gittiğimizde gezi 300 YTL'ye patlıyordu. Rehber yerine resimleri anlatan telefonlardan alabiliyorsunuz, ama bu cihazların fiyatı da kişi başı 15 YTL idi. Benim için 15 YTL'yi o cihaza vermek lükstüâ?¦ Öğrencilerin çoğunun ise anne-babası yalılarda çalışan hizmet sektörü işçiler, yani burjuvazinin evlerini temizleyen, bahçelerini düzenleyen, yemeklerini vs. yapan hizmetçilerâ?¦ Ya da asgari ücretli işçi veya işsizâ?¦ Onlar için de pek mümkün değildi bu parayı ödemek. Anlayacağınız bu düzende sergiyi bile eşit şartlarda görmemiz mümkün değildi. Sergiyi gezen burjuvalardan bir kadın, küçümseyerek sergideki öğrencilerimizin ve bizlerin Picasso'dan bir şey anlayıp anlamadığımızı sormuş küstahça. Evet bizim ayrı bir sınıf olduğumuzu iyi bilen ve iyi görebilen burjuvazi, bizim insan olduğumuzu bile düşünmüyor. Aynı ortamlarda gördüğünde, bize ilkel insanlara bakar gibi, zavallı, değersiz mahlûkatlar olarak bakıyor. Ve biz ise onlara, en azından bilinçli olanlarımız, artan nefretimiz ve hıncımızla iğrenerek bakıyoruz.

Onlar Picasso'nun 'yoksullar'ına, Komünist Parti için çizdiği güvercine heyecan verici, içi boşaltılmış sanat eserleri olarak bakıp kendilerini daha bir kültürlü hissededursunlar. Büyüyüp gelişen işçi mücadelesi gösterecek ki, üretenlerin yönettiği bir dünyada, ürettiğimiz her şey gibi sanat da üreticilerin hizmetinde olacaktır. İşte sanat ancak o zaman sanat olacaktır.

Bütün ülkelerin işçileri birleşin!

Yaşasın sosyalizm!

İstanbul'dan Marksist Tutum okuru bir eğitim emekçisi


Bir masaya yaslanmış oturuyoruz. Ben arkadaşlarım. Arkadaşımın biri 'algı kapılarını açmak'tan bahsediyor. Diyor ki; insan dış dünyayı çok sınırlı algılıyor, oysa neleri kaçırıyormuş algılamadaâ?¦ Yoga zihinsel ve bedensel dinginlik sağlıyormuş, EFT (ben bankacılıkta havale diye biliyordum ama!) yolu ile beyne gönderilen mesajlar vs. insanın algılarını güçlendiriyormuşâ?¦ Meselâ bir kedinin bu şekilde mükemmel olabildiğini görebilmiş. Kedileri de çocukluğundan beri sevdiği halde. Öbürü de onaylıyor: 'İnsan kendini bu şekilde aşıp farklı bir boyuta geçiyor' diye. Ben açıkçası hallerine acıyarak bakıyorum. Ufukları genişleyecek, algıları açılacak, farklı görecekler, kendilerini aşacaklar ve ortalıkta üstün insan, aşmış falan diye gezinecekler! Ne hallere gelebiliyor insan. Yazık!

Dayanamadım sordum, 'Eee, ne oluyor? Kediyi, köpeği, çiçeği, böceği görünce, algı kapılarınız açılınca ne çözümleniyor?' diye. Safça bana anlatmaya çalışıyorlar. Sıkılıyorum ve en sonunda benim tek bildiğim algı kapılarını açan 'MT' diyorum, yani Marksist Tutum! Ben ancak her şeye Marksist olarak baktığımda cidden algılarım açılıyor, sadece çiçek, kedi, böcek değil tümden bir hayat, tarih, geçmiş-gelecek, her şey an-la-şı-lır ve 'net' kılınıyor. İyi ki varsın Marksist Tutum. İyi ki varsın ve 1 yaşına bastın. Bu özellikle bulandırılmış dünyada, hayatlarımızda tutunduğumuz aydınlıksın. Nice yıllara! Aydınlık beyinler içinde, gelecek için, hep beraber, hep beraberâ?¦.

Marksist Tutum okuru bir eğitim emekçisi


Merhaba Marksist Tutum okurları ve emekçi arkadaşlar. 17 Nisanda okumuş olduğum bir haber yazısını anlatmak istiyorum: 'Atina çöp yığınları altında boğuldu' başlığını taşıyan bir yazı. Ülke çapında temizlik işçilerinin 11 gündür süren grevi nedeniyle toplanmayan çöpler insan sağlığı için tehlikeli boyutlara ulaşmış, fareler cirit atıyormuş Atina sokaklarındaki çöp yığınları yetmiş bin tona ulaşmış, yollar tamamen çöp yığınlarıyla dolmuş ve halk sokağa çıkamıyormuş. Tüm bunların sorumlusu temizlik işçisi kardeşlerimizmiş!

Yaptıkları iş sağlığa zararlı olduğu için Yunan hükümetinden erken emeklilik isteyen temizlik işçileri greve çıkıyorlar ve Yunan hükümeti bu talep karşısında sivil seferberlik ilan ediyor. Yunan hükümetine göre çöpler toplanmayınca insan sağlığını bozuyor, ama onları toplayan işçilerin sağlığını bozmuyor; şu çelişkiye bakın. Tüm yurtta işçiler ve polis arasında çatışma çıkıyor ve bu çatışmalarda işçiler ağır yaralanıyorlar.

Bütün haklarımızı gasp ediyorlar ve bizler bunun mücadelesini veremiyoruz. Haklarımıza sahip çıkalım arkadaşlar, mücadele edelim ve bu sömürü sistemine son verelim. Bizden önce mücadele vermiş işçi kardeşlerimiz hayatları pahasına bazı hakları kazanmışlar ve bizler bu hakları cömertçe ve rahatça harcıyoruz. Bizden sonra gelecek nesilin yüzüne nasıl bakacağız, ne söyleyeceğiz, hazırı mı yedik diyeceğiz?

Kendimize gelelim emekçi arkadaşlarım. Bu hakların gasp edilmesine izin vererek işçi sınıfının ve tüm insanlığın geleceğiyle oynuyoruz. Gün bizim günümüz, tüm dünyanın işçileri birleşin! şu kapitalizmin illetine ve onun sömürü sistemine son verelim!

Bu arada Marksist Tutum dergisinin yıldönümünü kutlarım. İlk sayıdan beri okuyorum ve okumaya devam.

Gebze'den Marksist Tutum okuru bir cam işçisi


Merhaba Marksist Tutum. Ben cam işletmesinde çalışan bir işçiyim. Marksist Tutum'la tanışalı kısa bir zaman oldu. İki ay öncesine kadar evden işe, işten eve giden, hiçbir sosyal hayatı olmayan, tam da kapitalistlerin istediği gibi yaşayan bir işçiydim. İşyerinde tanıştığım bir işçi arkadaş sayesinde Marksist Tutum'la tanıştım. Kapitalizmin ne kadar iğrenç bir düzen olduğunu öğrendim. Emeğimizin korkunç bir şekilde sömürüldüğünü öğrendim. Sınıf ayrımcılığı olmadan insanların eşit, özgürce yaşayabileceği Sosyalizmi benimsedim. Marksist Tutum dergisi benim için okununca kaldırılıp atılacak bir dergi değil; kaynak olarak saklanacak bir dergi.

Bütün dünya işçilerinin 1 Mayıs işçi bayramını kutlarım.

Kurtköy'den genç bir işçi


Marksist Tutum'a merhaba,

Ben dershanede çalışan Marksist Tutum okuru bir işçiyim. Dershanede sınav olduğu bir gün sınıf içinde öğrencileri kontrol ediyordum. Sonra tam karşılarında durup hepsini teker teker gözlemlemeye başladım. Kimisi stresli, kimisi yoğun, kimisi bıkmış, kimisi umutlu, kimisi de umutsuz bir şekilde önlerindeki sorularla uğraşıyorlardı. Onları gözlemlerken aynı zamanda düşünüyordum da. Neden acaba kurtuluşu sadece sınavda arıyorlardı, neydi bu gelecek kaygısı, neden kendilerini toplumun sorunlarından, yaşamdan soyutlamışlardı? Aslında kendim de dahil birçok kişi bu sorunları yaşamamış mıydık?

Yaşamıştık, istemeyerek de olsa yaşamıştık. Çünkü bizim dışımızda bizim hayatımız hakkında karar verenler yaşatmışlardı bunları bize. Biliyoruz bu sorunların asıl kaynağının kapitalizm olduğunu. Bizi yabancılaştıran, robotlaştıran bu sistemi bizler birlikte kendi örgütlü gücümüzle yıkacağız ve bir gün atacağız onu hak ettiği pislik çukuruna!

Evet, Marksist Tutum, sizlerin desteğiyle biliyorum sorunların kaynağını ve desteğinizle öğreneceğim daha birçoklarını.

Gazi Mahallesi'nden bir eğitim emekçisi


Erkek egemen burjuva toplumunda, kadının dört duvar arasına sıkışması, onun ruhsal yaşamını çöküntüye uğratmakta, kadın çevresinden kopartılarak kendine olan güvenini yitirmektedir. Size kendimden örnek vermek istiyorum. Daha 12 yaşından itibaren çalışmaya başladım. Tek bildiğim işe gidip çalışmak, eve gelip ev işleriyle uğraşmaktı. Çamaşır yıkamak, yemek yapmak, bulaşık yıkamak, ütü yapmak vs. benim ve annemin göreviydi. Evin reisi olan babam ve abilerim televizyon başında oturup önlerine gelecek yemeği bekliyorlardı. Hizmette kusur kadınlığa hiç yakışmazdı! Biri 'benim çorabım nerede', diğeri 'pantolonumu ütüledin mi', bir diğeri 'çay doldur'! İçimden, 'Eee! Yeter! Kalkın da kendiniz yapın' demek geliyordu. Bu sözü söylersen arkasından dayak geleceği çok açıktı.

Yani durum hiç de iç açıcı değildi. Günün 11 saati çalışmak, gerek işyerlerinde gerek iş çıkışında tacize uğramak ya da tacize uğrayanlarla karşılaşmak olağan şeylerdi. Kadının görevi çocuk doğurmak, çocuğunu büyütmek, ev işleri yapmaktı. Ben de böyle düşünüyordum. Arada bir çelişkiye düşmüyor değildim, niye bunlar biz kadınların görevi diye. Ama bu soruyu kendi kendime çözemeyip hep üstünden atlıyordum. Ta ki devrimci Marksist arkadaşlarla karşılaşana kadar. Çevresinden kopmuş, kendine yabancılaşıp, güvensiz biriyken hayatım tamamen değişti. Kadın sorununun sınıflı toplumlarla ortaya çıktığını ve bu sorunun sınıfların ortadan kalkmasıyla çözülebileceğini yani sosyalist bir devrime bağlı olduğunu, ancak o zaman erkekle kadın arasında gerçek insani ilişkilerin kurulacağını, kapitalist sistem yıkılmadığı sürece, kadınların kurtuluşunun mümkün olmayacağını artık biliyorum. Bizler kadın sorunu gibi kapitalist sistemin getirmiş olduğu birçok sorunla karşı karşıyayız. Biz işçiler mücadele etmediğimiz sürece hiçbir sorun kendiliğinden hallolmayacaktır.

ÖZGÜR BİR DÜNYA İÇİN DEVRİMCİ İSYAN BAYRAğINI YÖKSELT!

Bağcılar'dan MT okuru bir tekstil işçisi


Merhaba dostlar, merhaba Marksist Tutum okurları,

Sınıfımızın her zaman maruz kaldığı acılardan biri olan iş kazalarına bir yenisi daha eklendi. Plastik sektöründe üretim yapan bir fabrikanın deposunda çalışan yirmili yaşlarda genç bir işçi daha 'iz kazası' kurbanı oldu.

Sendikasız, iş güvenliği önlemlerinin olmadığı bir iş ortamında asgari ücret ile çalışan bu işçi kardeşimizin üzerine yüzlerce kiloluk malzeme kutusu düşerek iki bacağının birden dizlerinin üst kısmından kopmasına neden oldu. Artık bu işçi kardeşimiz ömür boyu yürüyemeyecek, koşamayacak, hareket edemeyecek. Bu sömürü ve zulüm düzeninin sahipleri olan patronlar sınıfına ve düzenlerine lanet olsun.

Lanet olsun demekle bir şeyin değişmeyeceğinin bilincindeyim. Ben ve az sayıda sınıf kardeşimin lanet okumaktan öte, örgütlenip devrimci sınıf mücadelesini yükseltmemiz gerektiğini bilmemiz tabii ki çok önemli bir şey. Ancak uyuyan bir devi andıran, dünya nüfusunun %80'ini oluşturan işçi sınıfımızı yattığı derin uykudan uyandırmak bizlerin görevi, bunu da biliyorum. Sınıfımıza karşı patronlar sınıfının dünya çapında giriştiği saldırıları durdurmanın ve geri püskürtmenin yolunun da örgütlü sınıf mücadelesine katılmak ve ilerletmekten geçtiğini bütün sınıf kardeşlerimize kavratabilmeliyiz. Eğer bunu yapamazsak işçiler olarak her alanda baskıya ve sömürüye maruz kalmaya, bu çekilmez hayatı yaşamaya devam edeceğiz. Savaşlarda, iş kazalarında kanlarımızı akıtmaya edecek, kan emici patronlar sınıfı.

Sözlerimi Nazım Hikmet'in bir şiiriyle bitirmek istiyorum.

â?¦.ve bu dünyada bu zulüm senin sayende

ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

demeğe dilim varmıyor ama

kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!

Kabahatlerimizden kurtulmak için geç değil. Uyanalım, uyaralım. Marksist Tutum'la sınıf kavgasına katılalım.

Yaşasın Marksist Tutum! Kavga sonuna kadar!

Gebze'den bir metal işçisi


Merhaba Marksist Tutum okurları,

Geride bırakmış olduğumuz 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü dünya burjuvazisinin tüm çarpıtmalarına karşı kadınıyla erkeğiyle coşkuyla kutladık. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü işçi sınıfı mücadelesi açısından bedeller ödenerek kazanılan ve işçi sınıfının genç kuşaklarının sahip çıkması gereken bir gün.

Burjuvazinin işçi sınıfı için büyük önem taşıyan bu günü kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmasına izin veremeyiz. Burjuvazinin işçi sınıfına yönelik tüm kara çalmalarına karşı Devrimci Marksist bir tutum sergilemeliyiz. Yoksa bize miras bırakılan haklarımıza nasıl sahip çıkabiliriz? Marksist Tutum dergisini okuyana dek kendi sınıf tarihimizden bile habersizdik. Ne emekçi kadınlar gününden ne de 1 Mayıstan ve bedeller ödenerek kazanılan haklarımızdan haberimiz vardı.

İşte 8 Mart da bedeller ödenerek işçi sınıfına armağan edilmiş bir gündür. Ve böyle bir günü gerçek anlamını ifade edecek şekilde kutladığımızı, hem de bayram havasında kutladığımızı düşünüyorum. Unutmamalıyız ki 8 Mart, 1917 Ekim devrimine giden yolun tetikleyici unsurlarından biridir. İşçi sınıfının kurtuluşuna giden yolda kadın işçilerin rolü büyüktür. 1917 Ekimde gerçekleşen işçi devrimi de bunun en güzel göstergesidir. Kadın emekçiler işçi sınıfının kızıl gülleridir. Faşistler tarafından acımasızca öldürülen işçi sınıfının kadın önderlerinden ROSA LUXEMBURG'un söylediği o tarihi sözler hiç unutulur mu: VARDIM-VARIM-VAROLACAğIM!

Burjuva feminizmi, işçi sınıfını kadın erkek diye ayıran bir düşünce tarzıdır. Kadınların kurtuluş mücadelesi, tüm kadınların erkeklere karşı savaşı olarak nitelendirilir. Ne kadar tuhaf ki işçi kadınlarla burjuva kadınlar arasındaki çelişkiler görmezden gelinir. Oysaki gerçek öyle değildir. 1917 Ekim işçi devriminin göstermiş olduğu gibi kadının özgürleşmesi toplumsal kurtuluşla söz konusu olabilir.Tüm sefalet koşullarının ortadan kalkması, bireylerin gerçekten özgürleşmesi, dünyanın tüm zenginliklerinden eşit şekilde faydalanılabilmesi, kadın ve erkek işçilerin omuz omuza vererek burjuvaziye karşı amansız bir savaşa girerek tüm toplumsal düzeni altüst edip yeni bir toplumsal düzenin kurulması ile mümkündür.

Kadınıyla erkeğiyle dünya işçi sınıfının, burjuvazinin 8 Martlara, 1 Mayıslara ve nicelerine kara çalmasına karşı safları sıklaştırmalıyız. Toplumsal özgürlük kadın erkek ayırmaksızın işçilerle gelecektir. Yaşasın işçi sınıfı ve ona kılavuzluk eden MARKSİST TUTUM!

KIZIL ROSA'nın dediği gibi, YA BARBARLIK YA SOSYALİZM!

Gebze'den genç metal işçileri