Okurlarımızdan - Nisan 2007

Neden Yaşıyoruz?

Merhaba Marksist Tutum okurları. Nereden başlanır bilemiyorum, ama yazıya değil, çünkü yazacak o kadar çok şey var ki. Biz işçiler yaşadığımızın bile farkında olmayarak aslında 'neye kime hizmet ediyoruz'dan bahsetmek istedim. İşe gidiyoruz geliyoruz. Yatıyoruz kalkıyoruz. Tabii bazen de yatamıyoruz. Dışarıda neler olup bitiyor her şeyi o minicik aptal kutusundan öğreniyoruz. Bir de doğruluğuna öyle inanıyoruz ki, 'olur mu kardeşim televizyonda gördüm' diyoruz. O küçücük ama etkili şeyi daha da etkin kılıyoruz.

Ben kendi hayatımdan birkaç örnek vermek istiyorum. İlkokul boyunca beynime yazdığım birkaç değişmez vardı. Hep büyük sayıdan küçük sayı çıkardı, en küçük şey atomdu. İlkokul bitti ve negatif sayılar ortaya çıktı, nötronlar protonlar ortaya çıktı. Ve ben şok olmuştum. Hatta öyle şok olmuştum ki, ilk fen derslerinde hocaya küsmüştüm ve aksini nasıl ispatlarım diye ansiklopedileri okuyup duruyordum. Ama ansiklopediler de 'yalan' söylüyorlardı. Sonra alıştıra alıştıra öğrendim. Sonra arkadaşlarla tartışırken bir problem üzerine bölünmenin sonu olmayacağını fark ettim. Kendini ancak öğrenerek geliştiriyorsun.

İşçi sınıfının varlığından hiç söz edilmemişti okullarda. Sonra ezilen-sömürülen böylesi büyük bir sınıfın varlığından haberdar olunca, biz okulda onca savaşları onca tarihi öğrendik hani bu tarihte işçi sınıfı dedim. O büyük devrimden, o koca dünya savaşını sona erdiren Ekim devriminden, bir darbeymiş gibi, Bolşevik ihtilali diye küçücük iki kelime geçmişti.

Burjuvazinin bize verdiği her şeyi ama her şeyi sorgulamalıyız. Öyle televizyonda görüp de bu budur dememeliyiz. Televizyonlarda her 1 Mayıs öncesi kavgalar dövüşler gösterilir. Amaç, 'alana gitme dayak yersin'; ama bu dayakları biz attık demezler tabii. Ben 1999 yılından bu yana düzenli katılıyorum ve başıma hiçbir olay gelmedi. Gelmez demiyorum, bizler o alanları 500 binlerle doldurmazsak başımıza her şey gelebilir. Meselâ işyerinde üç vardiyadan aynı ücretle iki vardiyaya düşebilir ve 12 saat çalışabiliriz. Meselâ patronun canı sıkıldığında bizi işten atabilir. Meselâ gece vardiyasında yanımızda arkadaşımız can verebilir. Bunlar gibi milyonlarca şey gelebilir başımıza. 'Aman o alana çıkma sakın bak dayak yersin. Git güzel güzel fabrikanda çalış, kolundan bacağından ol, ama alanda yürüme yorulursun (!), 'yanlış' şeyler öğrenirsin.'

Neden yaşıyoruz peki, patronlar için mi? Onlar için Irak'ta ölmek, öldürmek için mi meselâ? Onlar için fabrikada ölesiye çalışmak için mi? Yoksa sokaklarda açlıktan ölmek için mi? Dünyada 10 milyar insanı doyuracak üretim yapılıyorken 4 milyarımız aç yaşamak için mi? ABD'de gökdelenlerin dibinde kartonun içinde yaşamak için mi? Gözlerimizin önünde insanlar öldürülüyorken film izlercesine sessiz kalıp insanlıktan çıkmak için mi? HAYIR! Bizler bu dünyada çevremizde gördüğümüz bütün zenginlikleri üreten insanlarız, biz işçileriz. Biz ürettik onlar tüketti. Bizim artık görevimiz onları tüketmek. Yani patronlar sınıfını tarihin geri dönüşümü olmayan çöplüğüne göndermek. Karanlıkları yırtarak aydınlığa hep birlikte bir adım atmalıyız. Ben neden yaşadığımı biliyorum. Sınıfsız, sömürüsüz, yaşanası bir dünya için yaşıyorum. 1 MAYIS'ta alanlarda kol kola omuz omuza olalım. YAşASIN 1 MAYIS, YAşASIN İşÇİLERİN ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİ.

şirinevler'den bir Marksist Tutum okuru


Devlet Hem Katlediyor, Hem Susturuyor!

3 Mart günü 1 Mayıs Mahallesine gitmek üzere otobüse bindiğimde, otobüs şoförünün 'mahalleden geçmeyeceğiz' lafını duyar duymaz anladım ki mahallede yine bir olay yaşanmakta. Çünkü burada, otobüsün mahalleden geçmediği zamanlarda burjuvazinin kolluk güçleri ve devrimciler arasında yaşanan bir çatışma var demektir.

Evet, mahallede bir çatışma vardı ve bu çatışmanın sebebi, Diyarbakır'da askerlik yapan bir Kürt devrimcinin bir subay tarafından 24 kurşunla katledilmesiydi. Mahallede bulunan devrimciler, devrimci gencin katledilmesine tepki olarak yürüyüş düzenlemişler ve barikat kurmuşlardı. Bizler mahallenin girişinde otobüsten inmek zorunda kaldık. Mahalle içerisine yürürken tepemizde bir polis helikopteri geziniyordu. Işığını sadece mahalleden geçen insanların üzerinde gezdirmekle kalmayıp aynı zamanda mahalle dışarısına da çıkarak sanki olağanüstü bir durum varmış izlenimi yaratıyordu. Çatışmanın yaşandığı bölgeye yaklaştıkça gözlerimizi yakan gaz bombası, polisin devrimcileri zor yoluyla dağıtmaya çalıştığını gösteriyordu. Yürürken önümüze çıkan maskeli ve ellerinde gaz bombası olan polisler, cadde üzerinde duran insanlara 'herkes evine, beklemeyin, bu saatten sonra otobüs gelmez' diyerek insanları oradan uzaklaştırıyordu.

Daha sonra mahalleye yalnızca polislerin değil askerlerin de geldiğini öğrendim. Burjuva devlet, devrimci gencin öldürülmesinin büyük bir tepkiye yol açacağını anlayarak mahalleye askerleri de yığmıştı. Burjuvazinin olayların büyümemesi ve mahalle dışına taşmaması için bombasıyla, tüfeğiyle, panzeriyle saldırmaya hazır durumda beklemesi, onun en ufak bir kıvılcımdan bile nasıl korktuğunu gösteriyordu.

Bu olay burjuvaziye asla güvenmememiz gerektiğini de bir kez daha gösteriyordu. Devrimci genç, bir subay tarafından 24 kurşunla öldürülmüştü. Fakat burjuva devlet kendini aklamak için gencin ölüm sebebini, 'psikolojik sorunları vardı, kendini öldürdü' diyerek açıklıyordu. Yani bu gencin kendi kendine 24 kurşun sıkabilme mucizesini başararak intihar ettiğine inanmamızı istiyordu. Binlerce devrimci genci meydanlarda, zindanlarda öldürmekle yetinmeyen burjuvazi, kendisine boyun eğmeyenleri eline geçirdiği her yerde çeşitli kılıflar uydurarak katletmeye devam ediyor.

Sonuç olarak, 1 Mayıs Mahallesi ve görece daha politik olan diğer emekçi mahalleleri burjuvazi için tehlike oluşturan mahallelerdir. Bu mahallelerde meydana gelen küçücük olaylarda bile burjuvazi hem polisini hem askerini kullanmaktan çekinmiyor. Çünkü o bizim en ufak kıpırdanışımızdan bile korkuyor. Tüm bu yaşananlar, bizim kapitalizmi yıkmak için verdiğimiz mücadelede ne kadar haklı olduğumuzu bir kere daha gösteriyor. Örgütlenmeden ve mücadele etmeden kurtuluşumuz mümkün değildir!

1 Mayıs Mahallesi'nden bir işçi


Düzen Bekçileri Rahatsız Oldu

27 Ocakta Radikal gazetesinde şöyle bir başlık yer alıyordu: 'Hepimiz Ermeni'yiz sloganı Erdoğan'ı da kızdırdı'. Haber şöyle devam ediyordu: 'Erdoğan, AKP'nin önceki gün yapılan merkez yürütme kurulu toplantısında Dink'in cenaze töreninde atılan Hepimiz Ermeniyiz sloganına dikkat çekti: «Hepimiz Ermeniyiz sloganı can sıkıcı, öldürülen kişi TC vatandaşı. Etnik kimliği çok önemli değil. Ortada menfur bir cinayet var, bir vatandaşımız öldürülmüş; hepimizin birlik, bütünlük içinde olması gerekiyor. İllegal kesimler bu durumu aşırı milliyetçilik akımını dalgalandırmak için kullanmak isteyebilir. Bu tuzağa düşmemek gerekir. Hepimiz Ermeniyiz vurgusu ve slogan olarak atılması toplumdaki hassasiyetleri artırır.»'

'Hepimiz Ermeniyiz' sloganı kızdırmış! 'Hepimiz Ermeniyiz' sloganı can sıkıcıymış! 'Etnik kimliği çok önemli değil, öldürülen kişi TC vatandaşı'ymış!

Hepimiz Ermeniyiz sloganı KIZDIRDI!

Duyarlı insanların 'Hepimiz Ermeniyiz' sloganıyla dile getirdikleri tepki, burjuvazinin de, onların temsilcisi olan başbakanın da işine gelmiyor. Çünkü 'Hepimiz Ermeniyiz' tepkisinin tüm topluma yayılması, azdırılmak istenen milliyetçiliğin zayıflamasına hizmet eder ve bu da egemenlerin işine gelmez. İnsanlar birbirlerine Ermeni, Yunan, Türk olarak değil de insan olarak bakarlarsa milliyetçilik, ırkçılık güç kazanamaz. Oysa burjuvazi bunu istemez. Onlar toplumun 'bana ne' demesini isterler, isterler ki işçiler birbirlerine insan olarak değil yabancı-düşman olarak baksın. Bu da burjuvazinin işçi sınıfını bölüp parçalamak için oynadığı türlü türlü oyunlarından biri. Biz işçiler bu oyuna gelmemeliyiz. Evet biz Ermeni, Alman, İngiliz, Türk vs. ne olursak olalım her şeyden önce insanız, en önemlisi işçiyiz, sorunlarımız da çıkarlarımız da ortak. DÜNYANIN BÜTÜN İşÇİLERİ BİRLEşİN!

Hepimiz Ermeniyiz sloganı CAN SIKICI!

'Hepimiz Ermeniyiz' sloganı, burjuvazi ve yandaşları için can sıkıcı. Öldürülen kişi Ermeni olmasaydı yine bu kadar can sıkar mıydı ? Başka bir uyruktan olsaydı bu kadar can sıkmazdı. Ermeni olması özelikle ekstra can sıkıyor. Çünkü bu topraklarda Ermenilere yönelik yapılan bir katliam var ve bir süre önce de Ermeni soykırımı tartışması gündemdeydi. Bu konu aradan asırlar geçse de önemini yitirmeyecektir, çünkü yapılan katliam muazzam derecede büyüktür. Bu nedenledir olayın birilerinin bu derece canını sıkması. Yüz binlerce insan katledilmiştir. Bu sistem biz işçi çocuklarını milliyetçilikle zehirlemek için, okullarında, 'bu topraklar Türk kanıyla sulanmıştır, bastığın yeri toprak deyip geçme ey Türk gençliği' yalanlarıyla doldurur tazecik beyinleri. Oysa bu topraklar nice halkın kanıyla sulanmıştır ve bunun sorumlusu her dönemde egemen sınıflar olmuştur. Bu toprakları kanıyla yıkayan halklardan birisi de Ermeni halkıdır.

Biz işçiler ezenlerin milliyetçiliğine karşı çıkmalıyız. Unutmamalıyız ki insanların sömürülmediği, dininden, dilinden, renginden dolayı ezilmediği bir topluma ancak işçi sınıfının iktidarı almasıyla ulaşılacaktır. Bunun için din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın bütün işçiler devrimci mücadele bayrağını yükseltmeli. ENTERNASYONALLE KURTULUR İNSANLIK!

Etnik kimliği çok önemli değil, öldürülen kişi TC vatandaşıdır!

Başbakanın dediği şudur: Etnik kimliği ne olursa olsun TC kimliği taşıyan herkes Türk'tür! Milliyetçilik yapacaksanız Ermeni milliyetçiliği değil Türk milliyetçiliği yapın! Hatırlarsınız daha önce de Kürtler için Kürt kimliği alt kimliktir, esas kimlik taşıdığınız TC kimliğidir denmişti. Biz neyiz? Kürt, Türk, Ermeni mi? Yoksa bundan daha önce, patronlarımız için yaratılmış birer robot mu? Biraz düşünürsek aslında bizim tek kimliğimiz var. İşçi kimliği, bunun da altı-üstü yok. Ben bu kimliği taşıdığım için onur duyuyorum. YAşASIN İşÇİ SINIFI.

Cellâtların döktükleri kan bir gün onları boğacak, bu kan denizinin ufkunda kızıl bir güneş doğacak!

İstanbul'dan bir işçi


MARKSİST TUTUM dergisini çıktığı andan itibaren heyecanla takip ediyorum. Her sayıda işçi sınıfının muazzam tarihi tüm olumlu-olumsuz deneyimleri ile bizlere aktarılıyor. Ayrıca burjuva televizyonlarında verilen çelişkili ve yalan haberlerin ardındaki gerçekler, işçi sınıfı üzerinde oynanan oyunlar vs. tüm çıplaklığıyla sergileniyor. İşçi sınıfına reva görülen bu hayata karşı MARSİST TUTUM dergisi, sınıfsız, sömürüsüz, insanın insanı ezmediği, herkesin mutlu olduğu bir dünyanın temellerini atma mücadelesine güç kazandırmak üzere yola çıktı.

Sizlerle, Marksist Tutum'un 21. sayısında yayınlanan Elif Çağlı'nın küçük-burjuvazinin anatomisi üzerine yazdığı yazıya dair düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Yazıyı okuduğumda sanki yazının içine biri girmiş, üzerime sinmiş bütün kişilik hastalıklarımı bir bir nedenleri ile yüzüme söylüyor. Okuduğum her cümlede olumlu ve olumsuz özelliklerimi gördüm ve hepimizde mevcut olan küçük-burjuva anlayıştan arınmak için öncelikle özeleştiri yapabilmenin ne kadar önemli olduğunu anladım. İnsan olarak hiçbirimiz kötü insanlar olarak doğmuyoruz. Doğduğumuz dünyadaki üretim ilişkileri fiziksel, bilinçsel ve ruhsal sağlığımızı da belirler ve kişiliğimizi şekillendirir.

Kapitalist bir dünyaya doğmuş bir insan gözlerini açar açmaz para kelimesini duyar. Zamanla her şeyin parayla alınıp satıldığını, paranın yokluğunda ise aç kalacağını kavrar. Ve böylece hayatını idame ettirmek için emek gücünü patrona satmaya başlar. Dolayısıyla hayatımız patronlar tarafından planlanıp programlanır. Varoluş temeli sömürü olan kapitalist sistem varlığını korumak ve sürdürmek için kendi mezar kazıcıları olan işçileri birer robot haline getirir. Bizlere küçük-burjuva hastalıkları aşılar ve bu hastalıkları görmemizi engeller. Böylece bireysellik cenderesi içinde mutluluğumuzun gerçek kaynağı olan sınıf mücadelesinden uzak tutar. Yani küçük-burjuva zihniyet kapitalist sistemi besleyen, geliştiren bir anlayıştır.

Eğer açlığa, savaşlara, doğanın yok oluşuna izin vermek istemiyorsak, kapitalizmi alaşağı etmemiz gerekiyor. 'SINIFA KARşI SINIF SAVAşI' şiarı, şiarımız olmalı. Biz işçi sınıfıyız. Üzerimize sinmiş küçük-burjuva anlayıştan, hastalıklı kişilikten kurtulmak gerekir. Bunun için örgütlü mücadeleye atılmalıyız.

Küçük-burjuvazinin anatomisi yazısını yeniden ve yeniden okumak önemli. Bu yazının işçilerin mücadelesine büyük katkıları olacağını düşünüyorum.

Gebze'den bir hizmet sektörü işçisi


Merhaba dostlar,

Aldığım bir haberi ve bu haberin bana neler hissettirdiğini siz dostlarımla paylaşmak istedim. Bundan çok önceleri bu tür haberleri aldığımda hissettiklerimden oldukça farklıydı hislerim. Bizlerin her zaman söylediğimiz bir şey vardır. İnsanların duygularını paylaşmaları için illâ da aralarında kan bağı olması gerekmiyor deriz hep. İşte ben de bugün hiçbir kan bağım olmadığı halde çok derinden bir acı hissettiğim bir ölüm haberini paylaşmak istedim sizlerle.

Aldığım ölüm haberi yıllarca hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir çıkarları olmadan dostluklarını veren ve zamanında bana anne ve babalık yapan iki insandı. Onlar o kadar iyilerdi ki, birbirlerinin ölüm acısını dahi yaşamadan birer gün arayla toprağa verildiler. Onların ölüm haberini aldığımda bir kez daha kapitalist sisteme lanet olsun dedim. Çünkü kapitalist sistemde biz işçilerin nasıl her şeyden mahrum kaldığımızı bir kez daha gördüm. Ben yaklaşık 5-6 yıldır memleketime gidemiyorum. Çalışan, üreten, alınteri döken bizler emeğimizin karşılığını alamıyoruz. Yeri geldiğinde bu vatanın her karış toprağının bizlerin olduğunu savunanlara sormak istiyorum, bizler, her karış toprağı bizimken nasıl oluyor da doğduğumuz, büyüdüğümüz ve geçim sıkıntısından dolayı göç etmek zorunda kaldığımız kendi memleketimize dahi parasızlık yüzünden gidemiyoruz? Nasıl oluyor da aynı topraklarda olduğumuz halde sevdiğimiz insanların yüzlerine hasret yaşıyoruz? Nasıl oluyor da sevdiğimiz, bizim için değerli olan insanları son yolculuklarına uğurlamaya gidemiyoruz?

Ben bu haberi bu örgütlülükle tanışmadan önce almış olsaydım eminim çok daha farklı duygular içerisinde olacaktım. Hepimiz insanız elbette ki, ağlayacak, sızlayacağız. Ama şu an farkında olmaktan dolayı memnun olduğum bir gerçekliğin içinde yaşıyoruz, kapitalizm. Bu öyle bir sistem ki bizleri sadece açlığa, yoksulluğa, sefalete her geçen gün biraz daha itmekle kalmıyor, birçok şeyden de yoksun bırakıyor. Dünyayı yaratan, üreten biz işçiler yapmak istediğimiz hiçbir şeyi yapamıyoruz. Çünkü biz işçilerin sırtından palazlanan bir asalaklar sınıfı var. Onlar her istediklerinde altlarında özel arabalarıyla bu memleketin her karışını gezmekle kalmıyor, bizim sırtımızdan kazandıklarıyla dünyayı gezebiliyorlar. Bizlerse bıraktık memleketi karış karış gezmeyi, sevdiklerimizle özlemlerimizi paylaşmaya bile gidemiyoruz. Neden? Çünkü paramız yok. Neden? Çünkü burjuvazi bizleri iliğimize kadar sömürüyor. Neden? Çünkü biz işçilerin ancak karınlarını doyuracak kadar ücret almaları gerektiğine burjuvazi karar veriyor. Hoş artık aldığımız ücretlerle karnımız da doymuyor ya.

Ben bugün kapitalizmin biz işçileri yaşadığımız her şeyde nasıl etkilediğini bir kez daha çok acı bir sebeple de olsa fark ettim. Kapitalist sistem yıkılmadan biz işçiler daha birçok şeyden mahrum yaşamaya devam edeceğiz. şu an kendimi o kadar mutlu hissediyorum ki, benimle bu duyguları paylaşan, sistemin farkında olan ve özlemlerin, hasretlerin olmadığı daha güzel bir dünya için mücadele eden insanların olduğunu biliyorum. Bu bana öyle bir güç veriyor ki, böylesi bir ölüm haberinde hiçbir teselli bunu sağlayamazdı. Farklı farklı yerlerde olsanız bile acımı yüreklerinizin bir köşesinde hissettiğinizi biliyorum. Ben de bu kokuşmuş düzenin tarihin çöp tenekesine atılması için verilen mücadelede üzerime düşenden daha fazlasını yapmaya gayret göstereceğime, tüm mücadele arkadaşlarıma söz veriyorum. Çünkü şunu biliyorum, yalnızca bu vatanın toprakları değil tüm dünya toprakları bizlerin. Üreten bizleriz, yöneten de bizler olmalıyız.

İşçilerin vatanı bütün dünyadır!

Maltepe'den Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi


Merhaba dostlar. Geçtiğimiz günlerde yaşadığım bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Çalıştığım fabrikada vardiyalı sistem uygulanıyor. Yaşanan iş kazaları her geçen gün arttığı halde yine de hiç tedbir alınmaksızın üretime devam ettirilmek zorunda bırakılıyor buradaki işçiler.

Marksist Tutum dergisinin 23. sayısında yer alan 'Vampirin Doymayan Gözleri ve Vardiya Sistemi' başlıklı yazıyla, vardiya sisteminin insan sağlığı üzerinde ne tür tahribatlar yarattığını ve patronların daha fazla kâr elde etmek uğruna böyle bir uygulamaya başvurduklarını çok iyi bir şekilde bilincimize çıkarmıştık. Bu yazıdan çıkan sonuç şuydu: vardiya sistemi insanlık dışıdır.

Bu sistemle çalışan hemen hemen bütün fabrikalarda haftanın 7 günü üretim durmaksızın devam ediyor. Çalıştığımız fabrika da bunlardan birisi. Asgari ücret yetmediği için fazla mesai ihtiyaç haline geliyor. Tabii ki fazla mesai de patronlar için başka bir kâr kaynağı oluşturuyor. Çalıştığım bölümün büyük bir çoğunluğu kadın işçilerden oluşuyor. Haftada 2 gün 16, bir gün de 12 saat zorunlu mesai uygulanıyor ve hiçbir mazeret kabul edilmiyor.

Uzun çalışma saatleri buradaki insani ilişkileri inanılmaz derecede yıpratmış. Bir işçi bayıldığında kimisi gülüyor kimisi ise oralı bile olmuyor. Genelde gece vardiyasında sık sık yaşanan bu gibi olaylar ve kazalar hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Rahatsızlanan işçiler tekrar işlerinin başına geçiriliyor, bir de üstüne üstlük yönetici kadro tarafından azarlanıyorlar. Bu gibi durumlar karşısında ilk müdahaleyi yapacak hiçbir sağlıkçı da bulundurulmuyor. Öyle ki ecza depolarında ağrı kesici bile bulunmuyor, gerisini siz düşünün artık. Bu durumda bize iş verenlerin (sözde 'ekmek verenlerin'!) biz işçilerin sağlığına ne kadar değer verdikleri çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Yine gece vardiyasında çalışırken bir kadın işçi rahatsızlandı. Postabaşı tansiyon ölçmesini bilen var mı diye bağırarak dolaşıyordu. Etrafımı iyice süzdüm, kimse çıkmayınca hemen karar verdim, 'ben yapabilirim' dedim. Alaycı bir tavırla, 'sen mi?' dedi. 'Evet' diyerek cevap verdim. Hemen orada bir sağlıkçı arkadaşımızı arayıp ne yapmam gerektiğini sordum. İşte örgütlü olmanın önemi! Revire giderken aklımda şu vardı: bu işi beceremesem de sabaha kadar istirahat etmesini ya da durumu kötüyse hastaneye götürülmesini sağlayabilirdim. Çok yorgun ve bitkindi. Tansiyonunu ölçmeye çalıştım ve bu arada da onunla diyalog kurmaya başladım. Gündüz uyuyup uyumadığını sordum, evdeki durumlardan kaynaklı uyuyamadığını söyledi. Aklıma ilk gelen şey kadının kapitalist toplumdaki çifte ezilmişliği oldu.

Sağlık sorununun olup olmadığını sordum, geçim durumlarından tutun da hayata dair ne varsa konuşmaya koyulduk. Soruları sorarken kendimi doktor gibi hissediyordum. Cevaplar ise kadınlar üzerindeki baskıyı ve ezilmişliği yansıtır nitelikteydi.

Bu deneyimin ardından çıkardığım sonuç şuydu: toplumsal çelişkileri görmek ve onları sorgulamak için ne doktor ne bilim adamı ne de profesör olmak gerekiyor. Kapitalizmi ve onun toplum üzerindeki yıkıcı doğasını kavramak ve insanları açlığın ve sefaletin içine sürükleyen bu aşağılık düzenin nasıl bir çirkef olduğunu görebilmek için sınıf bilincine sahip olunması yeterlidir.

Sınıf bilincine sahip çık, öğren, öğret ve sabırla örgütle!

Gazi Mahallesi'nden bir işçi


İkiyüzlü ataerkil ahlâk anlayışına hayır!

Fabrikada çalışırken radyodan bir haber duyuyoruz. Radyo kanalındaki sunucu muhtemelen bugünün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olması sebebiyle şöyle bir haberi taşıyor programına: 'Kızını sahilde erkek arkadaşı ile elele tutuşurken gören baba, kızının erkek arkadaşını bıçaklayarak öldürdü ve kaçarak uzaklaştı'. Hangi şehirde duyamadım ama Türkiye'de işlenen bir cinayet. Radyo programcısı bu ürkütücü 'namus' cinayetini kınamaya cesaret edemeyip, yerine babanın niye kaçtığı üzerine gevezelik yapmayı tercih etti. Sonra haberi duyamayan bazı arkadaşlara haberi anlattım ve şunları sordum. Sizce bir erkeğin bir kızın elini tutması onun namusunu kirletir mi? Baba yargılanırken, 'namus indirimi'nden faydalanmalı mı? Bazıları, 'baba gidip ikisini de bir güzel pataklasa ve kızı eve çekip ıslah etse yeterdi' dedi. Ama adamın 'namus indirimi'nden faydalanması konusunda herkes hemfikirdi. Elele tutuşmak kızın namusunu bozar mı sorusunda ise, biraz bocaladıktan sonra babaya hak verdiler. Pek tartışmadan, 'evet, kızın namusu bozulur bir nevi, şimdi el tutan sonra ne yapar' fikrinde birleştiler.

Birçok konuda fikirleri farklı olup önemsiz şeylerle ilgili saatlerce tartışan bu işçiler böyle önemli bir konuda hiç tartışmadılar, ne garip! Nihayetinde, namus anlayışı üzerine farklı şeyler söylemek bile oldukça sakıncalı geldi onlara ve olanı el çabukluğu ile kabul edip konuyu kapattılar. Kadının namusu konusunda yaşadıkları toprakların geleneksel değerlerine bağlı gözüken bu işçi arkadaşlar, konu erkeğin namussuzluklarına gelince pek rahatlar. Etraftaki ve fabrikadaki kadınlara salya akıtıp çeşitli seviyesizliklerde bulunan arkadaşlarını ya görmezden geliyorlar ya da onlara eşlik ediyorlar. Çapkınlıklarını anlatan erkek arkadaşlarının ise nerdeyse sırtlarını sıvazlayıp aferin diyecekler. Bu ikiyüzlü ataerkil ahlâk anlayışı üzerine söylenecek ne çok şey var aslında.

İçinde yaşadığımız ataerkil toplumun bu ahlâksız ahlâk anlayışı, kadınlara taşınması zor görevleri yüklemeye devam ediyor. Kadınlar özgürlüklerinin sınırlarını çizme işini erkeklere bıraktıkça ve kapitalizme karşı mücadeleden uzak durdukça, cinsiyetlerine karşı yapılan bu ahlâk sömürüsü son bulmayacak.

Kadınlar mücadele ile, Marksizm ile özgürleşecek!

Gebze'den bir metal işçisi


Merhaba,

Sizlerle tanışalı altı ay oldu. Bu süre içerisinde, sizin yazılarınızdan, arkadaşların mektuplarından çok şey öğrendim ve öğreniyorum. Ben birey olarak haksızlığa uğradığımın, sömürüldüğümün farkındaydım. Hep bir çıkış yolu ararken, bu sömürünün, bu bozuk düzenin tek başına birey olarak düzeltilemeyeceğini düşünürken sonunda sizlerle tanıştım, Marksist Tutum'la.

Öncelikle sizlere, bizim gerçekleri görmemiz ve gelişmemiz için harcadığınız emekten dolayı teşekkür ediyorum. Sayenizde, patronlar için bir işçi parçasından öte insan olduğumu, insan olarak da yaşayabileceğim bir dünyanın var olabileceğini gördüm. Ve ben sizlerden, arkadaşlardan öğrendiklerimi etrafımdakilere, işyerimdekilere aktarmayı bir borç biliyorum. İstiyorum ki onlar da uyansınlar artık uykularından!

Ben beş yıldır aynı işyerinde çalışıyorum. Bundan iki yıl önce yaşadığım bir sorunu sizlerle paylaşmak istedim. Bölüm amiri ile yaşamış olduğum bir problemden dolayı işi bırakıp gitmiştim. Birkaç gün sonra beni arayıp görüşmek istediklerini söylediler. Görüşme sonunda işbaşı yapmaya karar verdiğimde, işi bırakıp gittiğim gün sigortama çıkış yapıldığını öğrendim. Bunu öğrendiğimde önce çok şaşırdım ve bunu benden habersiz nasıl yaparsınız diye sorduğumda, gerekçe olarak giriş kartımı bırakmış olmam sunuldu. Ve çıkışı imzalamam istendi. Ben de hiçbir şekilde imza atmayacağımı, hakkımı bırakmayacağımı söyledim. Bu sözlerimden, kararlı olduğumu anlamış olacak ki, 'sevgili' patronumun geri adım attığını gördüm. Bana söylediği şey ise, 'tekrar seninle devam etmek istiyoruz ama sigortanı altı ay sonra başlatabiliriz. Sen de bu süre içerisinde işsizlik sigortasından yararlanmış olursun' oldu.

Benden istediği şey üç yıllık tazminatımdan vazgeçmem ve altı ay sigortasız çalışmamdı arkadaşlar! Ben de kendisine 'ne sigortamdan ne de üç yıllık emeğimden vazgeçmem. Bu hata düzeltildiği takdirde işbaşı yapabilirim' dedim. Bir gün sonra bana haber geldi; işbaşı yapabilirsin, gerekli düzeltmeler yapıldı diye. Bu problem bu şekilde giderilmiş oldu. Bunu sizlerle paylaşmak istememin nedeni, sadece bana ait bir sorun olmamasıdır. Biliyorum ki hepimiz patronlar tarafından sömürülüyor ve zor koşullara maruz bırakılıyoruz. Ancak bilinçlenip doğru tutum aldığımızda haklarımızı alabiliriz. Bu düzen var oldukça, patronlar oldukça ve bizler susup bilinçsiz kaldıkça, onlar bizi ezmeye, parça parça ayırmaya devam edecekler. Bunun için bizler, tek yürek, tek bilek olmalıyız.

Yaşasın sınıf dayanışması! Yaşasın işçi mücadelesi!

Esenler'den bir kadın tekstil işçisi


Merhaba dostlar, merhaba yaşama olan inançları kalplerine sığmayanlar. Onurluca yaşamanın mücadele etmekten geçtiğini bilenler, yılgınların sofrasından yolu geçmeyenler merhaba.

Kapitalizmin bütün yasa ve aygıtlarıyla çirkefleştirdiği ve çirkinleştirdiği, insani bağları çıkarcı bağlara çevirdiği, insanın insana düşman edildiği bu toplumda, kapitalizme karşı mücadele etmek için yan yana kavga dostlarımızın olması çok güzel. Marksist Tutum ailesinin üyesi olmaktan dolayı kendimi çok şanslı hissediyorum. Aramızdaki en güçlü bağların kapitalizme inat ve ona karşı yürüttüğümüz ortak mücadeleyle kurulduğuna inanıyorum. Bence bu çok önemli.

İşçi sınıfının dağınık ve güçsüz olduğu, sosyalist hareketin işçi sınıfı ile canlı bağlar kuramadığı durumlarda, doğan her türlü boşluğu burjuvazi dolduruyor. Hayat dönüp dönüp yüzümüze aynı şeyi vuruyor: Marksizmin bilimsel çözümlemelerini kendine bayrak edinmiş enternasyonalist bir proleter devrimci örgütün eksikliği. Haydi, oluşturulacak bu çelikten zincire bir halka da biz olalım. Ve ekleyeceğimiz yeni halkalarla bütün dünyayı kucaklayalım. Yeni bir dünya inşa edelim. Öğrenelim öğretelim, örgütlenelim örgütleyelim!

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

Gebze'den bir Marksist Tutum okuru