Okurlarımızdan - Ocak 2006

Kapitalizm ölümün ta kendisidir!

Üretimin yaşamsal ihtiyaçlar için değil, kâr için yapılması insanoğlunun yaşamının hiçe sayılmasını beraberinde getiriyor. Amaç daha fazla kâr olunca bu amacın gerçekleşmesi için işçilerin daha çok çalışması ve daha çok üretmesi gerekiyor. Böyle olunca da ne bu üretimin yapıldığı ülkenin isminin ne de şirketin isminin bir önemi kalıyor.

Son bir ay içinde Çin'deki maden kazalarına ilişkin olarak duyurulan iki haber aslında kapitalist dünyada hiç de yabancı olmadığımız haberlerdi. Kapitalizmin yükselen gücü olan Çin iş kazalarında da bir numara. Dünyadaki maden kazalarının %80'i Çin'de yaşanıyor. Bu kazalar özellikle son bir yıldır büyük bir artış gösteriyor. Çin'deki son maden kazasında 130 işçi öldü! Yani 130 sınıf kardeşimiz diri diri toprağın altına gömüldü. 130 insan, yaşamlarını kıt kanaat sürdürebilmek için girdikleri toprağın altından, kapitalistlerin kâr hırsları yüzünden çıkamadı. 30'lu yaşlarda, yani aslında yaşamlarının baharında olan 130 kişi bir daha gün ışığı göremeyebileceklerini bile bile olsa da, bir gün daha para kazanıp eve ekmek götürebilme tutkusu ile madene indiler. Ama kapitalistler tarafından toprağın altına gömüldüler.

Sermayenin alı, yeşili olmadığı gibi ülkesi ve ırkı da yoktur. Aynı şekilde sömürünün iyisi ya da kötüsü de olamaz. Dün Türkiye'de ölen işçiler, bugün Çin'de, yarın belki Belçika'da ölecekler. Ama bir şey apaçık ki o da kapitalizmin işçi sınıfının bireylerini her yerde ölümle karşı karşıya getirdiği ve bunun da kapitalistler için hiçbir anlam içermediğidir.

Belki fabrikada çalışırken makinenin altında ezileceğiz. Ya da belki komünist işi denerek yeterli bakımın ve yatırımın yapılmadığı trenlerden birinde kaza geçireceğiz. Kendimizi yeterince sömürtmemizin verdiği yorgunluğu atmak için ayaklarımızı uzatmış çay içerken, belki de bir deprem sonucu, kapitalistlerin özensizce yaptırdığı evimizin altında kalıp can vereceğiz. Belki işten atılıp açlıktan öleceğiz, Afrika'daki milyonlarca insan gibi. Ya da Belçika'da soğuktan ölenler gibi de ölebiliriz. Hiçbiri olmazsa ecelimizle öleceğiz, tabii eğer kapitalistlerin fabrikalarının kirlettiği sular ve doğa veya yaşam kaygısının verdiği stres dolayısıyla kanserden ölmezsek... Elbette hepimiz eninde sonunda öleceğiz, ama nasıl, ne için, ne uğruna öldüğümüzün hiçbir anlamı yok mudur bu yaşamda?

İşçi sınıfı ve emekçi sınıflara bireysel kurtuluş vaatleri dışında bir şey vermeyen kapitalistler, tarihsel deneyimlerinden ve egemen sınıf olmalarından kaynaklı olarak örgütlü bir şekilde üstümüze saldırıyorlar. Her gün ve her an aslında farkında olmasak da ölüm tehditlerinin altında yaşıyoruz. Soru basittir: çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? Eğer yanıtımız yaşanabilir bir dünya bırakmaktan yana ise bunun tek bir yolu vardır, o da örgütlü mücadeledir. Bunun başka bir alternatifi bulunmuyor. Mücadele edersek kazanacağımız bir dünya olduğunu ama mücadele etmezsek yaşanabilecek bir dünyamızın bile kalmayacağını bilerek seçimimizi yapmalıyız.

Kapitalizm kan ve kâr imparatorluğudur, kapitalizmi yıkalım!

Ya sosyalizm ya barbarlık içinde yok oluş!

Marksist Tutum okuru bir işçi


Kapitalizm, insanlığa sunduğu üretim ilişkileri açısından bir kaosa benzer. Kapitalist sistem, içerisinde inanılmaz çelişkileri barındırır. Bu çelişkilerle her an, her gün karşılaşmaktayız.

Benim kız kardeşim sigortasız, düşük ücretlerle ve uzun saatler çalışan bir tekstil işçisi. Onun bizzat yaşamış olduğu bir olayı anlatmak istiyorum. Ramazan ayında işçilerin büyük bir kısmı oruç tutmaktadır. İftar saati akşam 18:40'a denk geliyor. Patronları işçilerin oruçlarını açmalarına izin vermiyor. İşçiler ise oruçlarını açabilmek için, patronlara karşı hiçbir girişimde bulunmuyor. Patron gece 23'de işçileri yemekhaneye toplayarak, onlara hakaret edip, iftarlarını açmalarına izin veriyor. Bu ve buna benzer yaşadığı daha birçok olay var. Bunu duyduğumda, patron sınıfına karşı öfkem daha da arttı. Ve birlikte, kararlı, militan mücadele etmenin önemini bir kez daha anladım.

Patron sınıfının vicdanı yoktur. şu an egemenlik kapitalistlerin elinde. Kapitalistler kendi çıkarları söz konusu olduğunda, işçi sınıfına karşı her türlü baskı ve şiddeti kullanırlar. İdeolojik aygıtları da kapitalistler için hayati önem taşır. Yaşı ne olursa olsun her işçiyi, düşünmeyen, sorgulamayan, kendine, işine, insan nesline, doğaya, dünyaya yabancı, uyuşturulmuş, tepkisiz bireyler haline getirir. Kapitalizmin hükmü işçilerin sınıflarına yabancılaşmalarından gelir. Kısacası işçiyi robotlaştırarak, istediği her şeyi yaptırır. Kız kardeşimin yaşadığı bu olay ve daha birçokları patron sınıfının, işçi sınıfına yönelik yaptığı şiddettir.

Peki, bizler bu para babalarına, kapitalistlere karşı uyanık olmayı nasıl başaracağız? Öncelikle kendi sınıf kardeşlerimizle aramızdaki bağları kuvvetlendirmeliyiz. Çünkü yaşadığımız sorunlar ortak, çözümü de ortak olmak zorundadır. Bir araya gelip örgütlenmeli, sınıf bilincimizi geliştirmeli, işçi sınıfının bilimi olan devrimci Marksizmi öğrenmeli, hayatımıza uygulamalı ve tek yürek içselleştirmeliyiz. Çünkü karşımızdaki sınıf patron sınıfı, ideolojik araç-gereçleriyle işçi sınıfına karşı muazzam örgütlüdür. Yani kısacası doğru bir perspektifle bilinçlendiğimizde, örgütlendiğimizde her şeyiz, aksi halde hiçbir şeyiz.

bir sağlık emekçisi


Son günlerde açıklanan Ankara Ticaret Odası (ATO) verilerine göre, 'suç' oranı bu yılın ilk altı ayında %35,5'lik bir artış göstermiş, en büyük artış ise yankesicilik ve kapkaç suçlarında yaşanmış. Yankesicilik %71, kapkaç %55 artmış; mala karşı işlenen suç vakalarının sayısı ise 96 bin 329'dan 137 bin 743'e yükselmiş. Burjuvazi istemeden kokuşmuş sistemini teşhir ediyor. Bunun da bir sebebi var. Geçenlerde televizyondaki bir haber, polisin arama izni olmadığı için, hırsızın elini kolunu sallayarak gittiğinden bahsediyordu. Buradaki amaç, polisin yetersiz ve yetkisiz olduğunu ileri sürerek, şüpheli görülen kişileri sorgusuz sualsiz infaz etmesini meşru bir hak olarak gösterip, bilinçsiz halkın desteğini almaktı elbette. Böylece AB yolunda sözde demokratikleşme adına yapılan reformların, terör bahane edilerek kısıtlanması isteniyor.

İnsanlar, komün olarak yaşadıkları binlerce yıl boyunca, hep beraber çalışmış, avlanmış, doğada ne bulmuşlarsa paylaşmışlar, beraberce tüketmişler. Kimse kimseyi ezmez, çalışamayanı, yaşlıları, hastaları, çocukları hep beslerlermiş. Kimse aç bırakılmazmış. Ne zaman ki, artık ürün birilerinin elinde birikmeye başlamış, toplum, ezen sınıfla ezilen sınıf olarak bölünmüş. Bildiğimiz anlamda suç ve ceza kavramları da böylelikle toplumun gündemine girmiş. Bir tarafta, muazzam bir birikim, diğer tarafta açlık ve sefalet varsa, aç olan tok olandan çalar!

Günümüz dünyasının sistemi olan kapitalizmde, 'suçun' ve 'suçlunun' artmaması mümkün değil. Bu sistem, insanları bireyci ve çıkarcı olarak yetiştiriyor, bencilleştiriyor. Bu sistem insanları işsiz bırakıyor, birini işsiz bırakırken diğerini işsizlikle korkutuyor. Bu sistem günbegün bizi insan olmaktan çıkarıyor, açlığa, sefalete mahkûm ediyor, aç kalanlar değer yargılarını yitirebiliyor, hırsızlığa yönelebiliyor. Hırsızlığın, kapkaçın, cinayetlerin tek sebebi bu sistem! Bu yüzden kapitalizm oldukça, 'suç' da 'suçlu' da var olacaktır.

şimdi durup bir düşünelim: Herkes çalışıyor, hiç kimse aç kalmıyor, kimsenin barınma sorunu yok, kimse hastane kapılarında sürünmüyor, kimsenin gelecek kaygısı yok. O zaman kim suç işler? Hiç kimse! Bizler insanca yaşamak için mücadeleye atılıp, kapitalizmi yok edip, kimsenin aç kalmadığı, yaşlı ve hastaların toplum tarafından korunduğu, kimsenin kimseyi ezmediği bir toplum yaratmalıyız. Bunu da ancak örgütlü ve bilinçli bir mücadeleyle yapabiliriz.

grevde olan bir tekstil işçisi


Marksist Tutum ile tanışmadan önce, kapitalist sistemin bir parçası olarak onlara hizmet eden bir iş makinesinden farkım yoktu. İşe giden, verilen program doğrultusunda onlara hizmet eden ve işi bitince programın bir parçası olarak eve gelip aynı şekilde kapitalist programa devam eden bir robottum.

Marksist Tutum'u tanıdıktan sonra robot olmadığımın farkına vardım. Ben de bir insandım, benim de yaşantım olduğunu, ihtiyaçlarımın olduğunu fark ettim. Marksist Tutum ve arkadaşlar sayesinde zamanla ben kelimesi anlamını yitirdi, artık biz varız. Artık işe gidip gelirken kurtuluşun tek bir çaresinin olduğunu, işçilerin bilinçlenip örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çalışmalarımızdaki başarıyı ve kendimdeki başarıyı Marksizme borçluyum.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

İstanbul'dan bir işçi


Her gün batımında, boş bakışlarla birlikte dönerken evime, hayatımda neler oluyor diye düşünürüm. Hayatımızın akışını, kaderimizi ne derece elimizde tutabiliyoruz? Bizler daha bebekken görmüşüz hayatın çalışmaktan ibaret olduğunu. Okullara geleceğin işçileri olarak gönderildiğimizde bile birbirlerimizle yarıştırılırdık. Ancak şimdi anlıyorum ki, yaşam çalışmaktan ve birilerinin kölesi olmaktan ibaret değilmiş. Bizleri nitelikli işçiler olmamız için okutup sonra da hayatlarımızı satın alıyorlar. Öyle ki, burjuvazi gözlerimize perde indiriyor ve gerçeklerden uzaklaştırıyorâ?¦

İkiyüzlü bir düzenin tam ortasındayız. Ben kozmetik sektöründe çalışan estetisyen bir işçi olarak burjuva kadınların vücutlarıyla uğraştıktan sonra varoştaki semtime geri dönüyorum. Gerçek olan hangisi? Komşumun yalın ayaklı çocuğu mu? Yoksa burjuva kadınların güzellik uğruna savurganlık yaptıkları bolluk içindeki bir dünya mı? Ya da patronumun bana, 'seni mesai saatlerinde satın alıyorum' demesi mi? Paralarından başka hiçbir şeyleri olmayan bu aciz insanlar içerisinde bulunmak beni oldukça yıpratıyor. Ancak işçiyiz ve ücretli köleliğe mahkûm ediliyoruz. En önemlisi susturulup gelecekten uzak tutuluyoruz. Hakkımız olan hiçbir şeyi alamıyor, üstüne üstlük patronlarımıza itaate devam ediyoruz.

Biz estetisyenler müşterilerimize, patronlarımıza karşı daima güler yüzlü olmak zorundayız. Bu çoğu sonradan görme zengin takımının hizmetkârları olarak çalışırız, gerekirse asker gibi saatlerce ayakta kalabilir, yemek dahi yiyemeden canımızdaki var olan tüm gücü harcarız. ÇÜNKÜ AÇLIKLA TEHTİD EDİLİYORUZ!

Diğer sektörlerde olduğu gibi bu sektörde de işçinin hiçbir önemi yok. Mesela kan yoluyla bulaşabilen hastalıklara karşı hiçbir şekilde korunmamız yok... Önemli olan, burjuvaların 100 milyon liradan başlayan güzellik seanslarına gelmesi!

Bütün bu olanlara bireysel kurtuluşla karşı koyamayız. Bunlar kapitalizmden kaynaklı sorunlardır ve bunlara ancak örgütlenerek karşı koyabiliriz. Güzel bir dünya için mücadele edelim.

Ümraniye'den bir işçi


Merhaba Marksist Tutum okurları,

Ben bu mektubumda sizlerle 'haydi kızlar okula' kampanyasıyla ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Hepimizin bildiği gibi kampanya sözüm ona Doğu'da yaşayan ve okumak konusunda sıkıntı çeken kız çocuklarının okumasını sağlamak üzere başlatıldı. Kampanya ile ilgili yazılı ve görsel basında birçok tanıtım yapıldı. Burjuvazi gene sözüm ona biz işçi sınıfının çocuklarının okumasının çok önemli olduğunu düşünüyor ve meselenin çözümü noktasında da böyle bir kampanyayla bu konuyu çözeceğini vaat ediyor.

Kampanya ile ilgili gazeteden okuduğum ve sizlerle de paylaşmak istediğim bir haber aslında kampanyanın amacını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Haberde şundan söz ediliyordu: Doğu'da yaşayan bir kız çocuğu okumak istiyor ama imkânları buna müsaade etmediği için okuyamıyor. Çünkü tarlada çalışması ve eve katkı sunması gerekiyor. Bir gün televizyonda bu kampanyayı duyuyor ve okuma isteği ile kampanyadan yararlanmak için başvuruda bulunuyor. Kızın durumu gerçekten içler acısı ve burjuvazi de bunun farkında. Birçok televizyon ve gazete konuya duyarlı tabii. Hemen kızı markaja alıyorlar ve kızımız bir anda tüm burjuva medyanın haber konusu oluveriyor. Okula da başlıyor. Fakat kısa bir süre okula devam eden kızımızın bir süre sonra okuldan ayrıldığını ve tarlada çalışmaya devam ettiğini ne yazık ki üzülerek okuyoruz.

Bizler işçi sınıfı olarak kapitalist sistemde bundan daha iyi bir eğitim alamayacağımızı çok iyi bilmeliyiz. Bir taraftan okutmak için bütün şartlarını zorlayarak çocuğunu okula gönderen milyonlarca emekçinin önüne konulan engeller, diğer taraftan bu çocukları eğitmekle görevli eğitim emekçilerini hakkını aradığında polis copuyla karşılayan burjuva devletin dahil olduğu bir kampanyaâ?¦ Bunun ne kadar inandırıcı olduğu ortadadır.

Ben mektubumun buraya kadar olan kısmını yazdığımda 10 yaşındaki yeğenim yanıma gelerek mektubu okudu ve bana bir soru sordu: 'Evet teyze, okumak isteyen çocuklara yardım edip okutacaklarsa neden kampanya yalnızca Doğu için başlatılmış ki? Bizler de okulda birçok sorunla karşılaşıyoruz' dedi. Haklıydı. Burjuvazi gerçekten tüm çocukların okumasını istiyor olsaydı bu tür kampanyalara bile gerek kalmazdı. Çünkü bu konuda samimi olan burjuvazi bizlerin alanlara çıktığımızda attığımız sloganlara kulak verir ve eğitim bugün ücretsiz olurdu. Ama bunu ummak kapitalist sistemde boş bir hayalden öte bir şey olmaz. Çünkü burjuvazi kâr etmeden ayakta kalamaz. Bizlerin bilince çıkartması gereken asıl nokta bu olmalıdır. Binlerce öğretmen işsizken, hakkını arayan öğretmen dayak yiyip gözaltına alınıyorken ve okula giden öğrenciye bu kadar engel çıkarılıyorken, biz burjuvazinin kampanyalarının samimi olduğunu nasıl düşünebiliriz ki?

Marksist Tutum okuru bir
tekstil işçisi


'İstanbul Üniversiteli olmak bir ayrıcalıktır' diyordu, kayıt olmak için gittiğimde, öğrencileri elinde şekerlerle karşılayan birisi. Büyük ihtimalle okulun memurlarından (işçilerinden) biriydi. Ses tonundan, söylediği cümleyi kendisinin de içselleştiremediğini hissetmiştim. Bu cümle o günden itibaren uzun süre kafamda soru işareti olarak kaldı. Aslında ortada soru falan yoktu ama ben nasıl 'ayrıcalıklı' olunacağını kestiremiyordum. İlköğretim ve lise yıllarımda da böyle bir duygu yaşamamıştım. O sıralarda bize sadece ve sadece söylenen her şeye itaat etmeyi, hiç sorgulamamayı, anlamadan ezberlemeyi öğretmişlerdi. Kafamda aslında üniversite sıralarına koşan her öğrencinin kurduğu gibi bir düş vardı. Özgür olmak ve yeni bir hayata yelken açmak, rüzgârı hiç dinmeyen ve seni mutluluğa götürecek o gemiye kaptan olmak... O zamanlar bu cümlenin beni heyecanlandırmadığını söylesem yalan söylemiş olurum herhalde.

Nasıl 'ayrıcalıklı' olduğumu öğrenmem çok bir zamanımı almadı açıkçası. İstanbul Üniversiteli olmak; okula girmeden önce yoğun 'güvenlik' önlemlerini (üst arama, çanta kontrolü vs.), kameralarla izlenilmeyi, sonra apansız bir polis işgalini, soruşturmaları, gözaltını, bilimsel eğitimden zerre kadar nasibini almamış bir eğitim sistemini, buna karşın yüklü har(a)çları gerektiriyordu.

Benim ayrıcalıklı olmam için bir nedenim vardı. Ama bu ayrıcalık bana ne burjuvazinin ne de onun yüksek öğretimdeki baskı aygıtı olan YÖK'ün bir lütfuydu. Her ne kadar 70'li yıllardaki kadar yoğun bir hareketlilik olmasa da orada devrimci bir hareketlilik vardı. Bunu ballandıra ballandıra anlatıp güzel bir görüntü çizmek isterdim ama bu, gerçeği saklamaktan başka bir anlam taşımaz. Evet oradaki hareket bir kıvılcım olabilirdi ama Marksizmi öğrenebilmek, onun ışığında daha emin adımlarla yürümek benim için bir ayrıcalıktı. Çünkü şunu hepimiz iyi biliyoruz ki herkes Marksizmi öğrenme fırsatına erişemiyor. Ya kapitalizmin keskin dişlilerinin arasında eziliyor ya da başkasını ezmek için fırsat kolluyor. Hâlâ daha sınıf atlama hayalleriyle zamanını tüketiyor.

Ve anladım ki benim kapitalist sistemde ayrıcalık diye istediklerim aslında insanlığın gereklerinden başka bir şey değilmiş. şimdi zaman mutluluk ve özgürlük için işçi sınıfının mücadelesinde safını tutma zamanıdır. şunu unutmayalım ki ne işçilere sırtını dönmüş bir öğrenci hareketi zafere ulaşabilir ne de proletarya kendi diktatörlüğünü kurmadan üniversiteler özgürleşebilir!

Marksist Tutum okuru bir öğrenci


Öfkeliyiz ama kime?

Gün geçtikçe gazetelerin ikinci sayfalarında yer alan cinayet ya da dayak haberlerine daha sık rastlamaya başladık. Hastasını iyileştiremediği için dövülen, hatta öldürülen doktorlar, hastanelerde saldırıya uğrayan hemşireler, dayak yiyen öğretmenlerâ?¦ Peki bu olayların kaynakları nelerdir? Neden öfkeleniyoruz? Öfkemizi yönelttiğimiz adresler doğru adresler mi?

Günlük yaşamımızda karşılaştığımız sorunlar üzerinden gidelim. Örneğin çocuğumuzu hastaneye götürdüğümüzde ona bakacak olan bir doktor bulamayabiliriz ya da muayene olabilmek için saatlerce sırada bekleriz. Bekledikçe öfkeleniriz. Sinirimizi, hıncımızı orada çalışanlardan çıkarmaya çalışırız. Kavga ederiz, gerekirse döveriz. Ama düşünmeyiz neden sırada beklemek zorunda kaldığımızı ya da neden doktor bulamadığımızı? Orada çalışan birini dövmek o an için bize en kolay çözüm yolu olarak gelir. Ancak tekrar hastaneye gittiğimizde yine aynı problemleri yaşamaya devam ederiz. Çünkü sorunun kaynağı oradaki doktorlar ya da çalışanlar değildir.

Bir devlet dairesine resmi bir işlem yaptırmak için gittiğimizde genelde bir kattan diğer kata mekik dokumak zorunda kalırız. Orada da saatlerce sırada bekleriz ve genellikle işimizi halledemeyiz ve öfkemizi orada çalışan memurlara yöneltiriz. Oysaki sorunun kaynağı orada çalışan memurlar da değildir.

İşyerimize ya da evimize gitmek için saatlerce duraklarda bekleriz. Gelen otobüsler kalabalık olduğundan binemeyiz ve bir sonrakini beklemek zorunda kalırız ve en sonunda gelen otobüsün şoförüne kusarız öfkemizi. Oysaki sorunun kaynağı oradaki otobüs şoförleri de değildir.

Bütün bu sorunların kaynağı bu kurumlarda çalışan bireyler değil, yaşadığımız kapitalist sömürü sistemidir. Bizler bu sistemden kaynaklanan sorunlardan dolayı öfkeleniriz ama öfkemizi bizimle aynı koşullarda olan insanlardan çıkarmaya çalışırız. Böyle davranarak yaşadığımız sorunlara hiçbir çözüm bulamıyor ve sadece o anlık öfkemizi başkaları üzerinden yatıştırmaya çalışıyoruz. Gerçekten de, kapitalist sistem içerisinde yaşayıp da öfkelenmemek, sinirlenmemek mümkün değildir. Çünkü bu sistem sağlık biriminden tutun da ulaşıma, eğitimden tutun da haberleşmeye kadar aklımıza gelen her sektörüyle kârı amaçlar. Kapitalizmde daha çok kâr edebilmek için işçi sayıları sınırlı tutulup bu işçilerin daha çok çalıştırılması hedeflenir. Böylelikle işçi yetersizliğinden dolayı işler aksar. Ama hal böyleyken, yani asıl sorun kapitalistlerin daha fazla kâr edebilmesi iken, kapitalistler sorunu çarpıtarak, sorunun özünün görevini yeterince yapmayan işçiler olduğunu söylerler. Ve bu şekilde öfkemizi işçilerin üzerine yönlendirirler. Yani bizi bireysel kavgalara yönlendirirler.

Oysaki öfkemizi yönlendireceğimiz yer bizimle aynı koşulları paylaşan insanlar değil bu sistemin kendisi olmalıdır. Var olan öfkemizi kapitalist sömürü sistemine yönlendiremediğimiz sürece hiçbir kazanım elde edemeyeceğimiz apaçıktır. Nasıl ki bireysel saldırılarla hiçbir şey elde edemeyeceksek, bireysel mücadelelerle de hiçbir şey elde edemeyiz. Bunun için örgütlü bir mücadelenin içinde yer almalı, öfkemizi de devrimci bilinç ile yoğurarak kapitalist sömürü sistemine yönlendirmeliyiz. Kurtuluşun başka bir yolu yoktur.

Marksist Tutum okuru bir
eğitim emekçisi