Geçtiğimiz gün yerel bir gazetede yayınlanan bir haber, Kürtlerin mücadelesine karşı yapılan uygulamalar, söylenen sözler söz konusu olduğunda yasaların askıya alındığını, hatta her türlü söz ve eylemin serbest bırakıldığını bir kez daha gösterdi.
Bolu Ekspres gazetesinin yazarı Işın Erşen’in 7 Ekim 2007 tarihli yazısının başlığı “Türk, işte düşmanın” idi. Baştan aşağı faşist bir yaklaşımla kaleme alınan bu yazıda, DTP milletvekillerinin, MYK üyelerinin ve belediye başkanlarının isimleri tek tek sıralanarak “sivil yurtsever” unsurlara hedef gösteriliyordu. Aynı yazıda “bir bizden, beş sizden”, “Artık kangren olmuş uzuv veya uzuvların kesilip atılma zamanı gelmiştir” ifadeleri de kullanılıyordu.
Açıkça hedef gösterme ve ölüm tehditlerinin bulunduğu yazıya tepki gösteren DTP’liler, 24 Kasım 2007 tarihinde Bolu Cumhuriyet Savcılığına “Basın yoluyla hakaret, suç işlemek için alenen tahrik, halkı kanunlara uymamaya tahrik” gerekçeleriyle suç duyurusunda bulundular. Savcılıksa, altı ay boyunca sürdürdüğü soruşturmanın ardından yazıda suç unsuru olmadığını belirterek takipsizlik kararı verdi. Savcılık, Erşen’in yazısında suç unsuru bulamayarak, yazıyı “düşünce ve ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirdi!
Kürt illerinde ve Irak Kürdistanı’nda askeri operasyonlar yoğun bir şekilde sürdürülürken, ülke içinde de Kürtlere dönük baskılar iyice yoğunlaştırılmış durumda. Kürtlerin ekonomik, demokratik ve siyasal haklarının genişletilmesi talepleri, en iyi ihtimalle 301. madde kapsamında hapis cezalarıyla sonuçlanan davaların açılmasına neden olabiliyor. “Ana dilimizde konuşmak istiyoruz” talebiyle yapılan eylemler, söz konusu olan dil Kürtçe ise en ağır polisiye uygulamalarla engellenebiliyor.
Savcının savunduğu “düşünce ve ifade özgürlüğü” anlayışı, bugüne kadar yaşanan olaylarda yargının ne kadar taraflı olduğunu gösteriyor. Hrant Dink katledildiğinde, düşünce ve ifadelerinden dolayı 301. maddeden yargılanıyordu. Oysa hiçbir yazısında kimseyi birilerini öldürmeye çağırmadı. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’e, Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini söylemesi ve Kürtçe konuşması gerekçeleriyle birçok dava açıldı. Siirt Belediye Başkanı, Belediyede Siirtlilere Kürtçe hizmet verildiği için görevden alındı…
TC devletinde bu tür uygulamalar olağan hale gelmiştir. Burjuva düzen altında demokrasi egemen sınıfın demokrasisidir ve kendi sınıfının çıkarlarına uymayan talepler şiddetle bastırılır. 1 Mayıs, Newroz, 1 Eylül Dünya Barış Günü gibi mitinglerde, hakları için mücadele eden işçilerin grev ve direnişlerinde, polis devleti, copunu, gazını, sopasını Kürtlerin ve işçilerin kafalarından ve sırtlarından eksik etmiyor.
İşçi sınıfının ve Kürt ulusunun demokratik taleplerinin gerçekleşebilmesi, demokrasinin sınırlarının genişlemesi, egemen sınıf tarafından kendiliğinden bahşedilmeyecektir. Bütün dünyada demokrasinin sınırlarının sermayeyi ve onun düzenini korumak üzere daha da daraltıldığı görülmektedir. Kapitalistler bir sabah uyandıklarında, başlarına taş düşmüş misali “emekçilerin ve ezilen ulusların haklarını genişletelim” demeyeceklerdir. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bu sınırların genişlemesi, işçi sınıfının örgütlülüğüne, mücadele bayrağını daha da yükseltmesine bağlıdır.