Okurlarımızdan - Ağustos 2008

3 Ağustos 2008

Hürriyet’in Hukuk ve Demokrasi Aşkı

“Birimiz doğru yapıyoruz ama hangimiz, o tartışmalı... Birimiz derken aylardan beri Ergenekon tamtamları çalarak gözlerine kestirdikleri herkesi ya darbeci yahut darbe destekleyicisi olarak ilan edenlerle; Ergenekon dâhil yargıya intikal etmiş konularda yazı yazmamaya dikkat edenleri kastediyoruz.

Baştan belirtelim:

Eğer Ergenekon sanıkları arasında meşru hükümeti darbe yoluyla devirmeye kalkan yani suç işleyen varsa, elbet cezalandırmalıdır. Çünkü hem demokrasinin, hem hukuk devletinin hem de ülkemizi çağdaş dünyanın bir parçası olarak yaşatmanın temel koşulu budur.

Hürriyet’in 60 yılı bulan geçmişinde, bu temel inancımıza aykırı tek satır yoktur.

O nedenle burada yargı sürecini etkileyecek yayın yapılmaz. Çünkü hukuka saygı onu gerektirir.”

Bu satırlar, Oktay Ekşi’nin 11 Temmuz 2008’de Hürriyet gazetesindeki köşesine ait. Biz Oktay Ekşi’nin hafızasını biraz tazeleyelim ve sadece gazetesinin 12 Eylül askeri darbesine ait arşivlerini incelemesini tavsiye edelim. 12 Eylül günü “yıldırım baskı” notu ve “Ordu yönetime el koydu” başlıklı manşetiyle çıkan Hürriyet gazetesi, ana sayfaya Kenan Evren ve darbeyi yapan diğer kuvvet komutanlarının resmini yerleştirmişti.
Yine aynı Hürriyet, 14 Eylül 1980 tarihli sayısında ise eski parlamenterlerin açıklamalarını, “Yeni yönetim hayırlı olsun” başlığıyla manşetten verirken, 15 Eylül 1980 tarihli birinci sayfasında “Bugün yeni bir gündür...” başlıklı bir yazıya yer verdi. “Her gün birkaç ananın gözyaşı dökmesine neden olan dün sona erdi” denilen yazıda, askeri darbeyi alkışlarken şu satırlara da yer veriliyordu: “Atatürk’ün demokrasiye inanan evlatları haykırıyor: Ne mutlu Türküm diyene... Haydi işbaşına! 12 Eylül barıştırdı!”

Görüldüğü gibi “medya tarafsızdır” lafları hikâyeden başka bir şey değildir. Burjuva medya her zaman taraflıdır ve sahibinin sesidir. İşin doğrusu şudur, eğer 12 Eylül faşist darbesi de şimdikiler gibi başarısız olsaydı, Hürriyet’in manşetinde yer alan yazılar da aynı bugünkü gibi olacaktı. Ya da tersi: Ergenekon’un darbe girişimleri başarılı olsaydı, manşetler ve yazılar 12 Eylül faşist darbesinin ardından gazeteleri işgal edenlerle aynı olacaktı. Hürriyet’in 60 yılı bulan geçmişinde bu temel yaklaşıma aykırı tek bir satır yok gerçekten de!

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru


Selam Marksist Tutum okurları,

Ben Marksist Tutum dergisinin düzenli bir okuru olarak kendimi çok şanslı görüyorum. Okumak, kendini geliştirmek, ön yargılardan sıyrılıp dünyaya çok daha geniş pencerelerden bakabilmek. Yani yaşamı ve hayatı anlayabilmek ne güzel şey.

Dünyanın öküzün boynuzundan kurtulması, gemilerin okyanuslar aşması, uzay gemilerinin gezegenlere gitmesi, yolların barajların inşası, daha sayamayacağım binlerce şey hep insanlık tarihi boyunca insanoğlunun kuşaktan kuşağa aktardığı bilim sayesindedir. Bilim insan soyunun olmazsa olmazıdır artık. Peki, on binlerce yılda insanların türlü beceri ve fedakârlıkları ile günümüze gelmiş bilim, ne kadarıyla insanlığın yararı için kullanılıyor? Atomu bölüp içindeki sonsuz enerjiyi kullanmak için mi ömrünü heba etti Einstein, yoksa çekik gözlü insanların diyarını yok etmek için mi? Galileo gezegenleri incelerken acaba Amerika’nın uzay savaşlarının hesabını mı yapıyordu? Çok iyi bir örnektir Alfred Nobel; dinamiti bugünkü haliyle insanlığa o armağan etmiştir. Yollar ve tüneller açılsın diye gerçekleştirdiği bu buluş son kertede Avrupa’da milyonların ölümünün müsebbibi olmuştur. Ne yaman çelişkidir ki ölümünden sonra kurdurduğu vakıfla birlikte dünya barışına ve insanlığa yararı dokunan bilim adamlarına ödül olarak mirasını bırakmış.

Sözün özü: yaşadığımız sınıflı toplumda her şeyin sahibi olan burjuvazi bilimin de sahibidir ve onu kendi çıkarlarına göre kullanmaktadır. Bilim insanlığın olmazsa olmazı iken şu anda burjuvazinin elinde insanlığın sonu olma yolunda ilerliyor. Bugün fabrikalarda dakikalar arasında araçlar üretilebiliyorsa bu burjuvazinin bir marifeti değil bizden önce yaşamış milyonlarca insanın bize mirası sayesindedir. Bunun bilincinde olan bizlerin mücadelesi sayesinde bilim de, bilgi de insan soyunun mutluluğu için bizlerin, biz işçilerin eline geçecektir. Biz yeter ki öğrenelim, öğretelim, okuyalım, okutalım ve mücadele edelim.

Dünyanın Bütün İşçileri Birleşin!

Gebze’den bir metal işçisi


Merhaba Marksist Tutum okurları;

Dergimizde yayınlanan yazılar, her gün, her an ve her yerde karşılaştığımız olayları öylesine doğruluyor ki, bu beni birlikteliğimize her gün görünmez bağlarla daha çok bağlıyor.

Kapitalizm tüm dünyada kendi mezar kazıcılarını yeniden ve yeniden yaratıyor. Yani dünya işçi sınıfı her geçen gün büyüyor. Bu büyümeyle beraber yaşanan çelişkiler ve sisteme karşı duyulan huzursuzluk daha da artıyor. Asya’da, Amerika’da, Avrupa’da… Dünyanın her köşesinde grevler, direnişler, savaş karşıtı eylemler gibi patronlar sınıfına duyulan öfkenin yansımalarını görüyoruz. Bu gerçeklerle sadece okuduğumuz ve dinlediğimiz haberler vasıtasıyla karşılaşmıyor, gündelik hayatın her köşesinde her an yüzleşiyoruz. Politikayla uğraşsın uğraşmasın tüm işçiler bir şeylerden hoşnutsuz. Hepimizin yaşadığı sorunlar ortak. Bana dostlarımın öğrettiği her şey ilk günkü gibi geçerliliğini sürdürüyor ve sürekli yenileniyor. Her gün şunu daha iyi anlıyorum, benim dostlarıma, işçi sınıfının devrimci bilincine ve bu bilinci yaymaya ihtiyacım var. Ben bu ihtiyaçlarımı karşılayabildikçe kendimi iyi hissediyorum. Çünkü benim ve bütün insanlığın kurtuluşu işçi sınıfının bilinçlenmesine ve Marksizmin bir eylem kılavuzu olarak kullanılmasına bağlı.

Gerçekler, doğru hareket eden ekiplerin eylemleriyle ortaya çıkar. Tıpkı bir elmasın toprak altındayken bir değerinin olmaması, yeryüzüne çıkarmak için verilen emekle değer bulması gibi. Bana Marksist Tutum nasıl doğru hareket edeceğimi ve nasıl doğru yaşayacağımı öğretti. Bu yüzden Marksist Tutum’a hayatımı borçluyum. Benim gibi bütün insanlığın da Marksist Tutuma ihtiyacı var. Biz örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şeyiz…

Esenler’den bir kadın işçi


Geleceğe Kep Fırlatmak

Şu günlerde derslerin ve sınavların bitmesiyle birlikte birçok üniversitede, birçok fakülte ve bölümden öğrenciler mezuniyet heyecanı yaşıyor. Ben de okulu bitirdim ve yakında mezuniyet töreni var. Arkadaşlardan kimi çektireceği fotoğrafı, kimi o gece ne giyeceğini düşünüyor. Okulda ise kep ve cübbe kiralama telâşı var. Ama ben törene gitmeyeceğim, çünkü o gün ben iş arayacağım ve sanırım iş aramaktan yorgun düşerek eve döneceğim.

Evet, birçok öğrenci mezuniyet törenlerinde yapılan umut verici konuşmalardan sonra sevinçle keplerini havaya fırlatıp eğleniyor güzel bir gelecek hayaliyle. Ama bizleri mevcut koşullar altında hiç hoş bir gelecek beklemiyor. İşsizliğin yoğun şekilde arttığı, mezun olanların kendi bölümlerinde iş bulamadığı, kamu sektörüne ancak torpille memur alındığı mevcut şartlarda açıkçası ben sevinilecek bir durum göremiyorum. Zaten bize umut verip yalanlar söyleyenler daha okul biter bitmez yeni engelleri önümüze koyuyorlar: KPSS, işe giriş sınavları, mülakatlar, stajlar, deneme süreleri adı altında bedava çalıştırmalar bizleri bekliyor. Gerçek böyle iken hocalarımız ve diğer “büyüklerimiz” bölümümüzün öneminden, geleceğimizin parlaklığından, kariyer olanaklarımızdan, istihdamın artacağından dem vurarak bize “çok çalış olur” diyerek yalanlar söylüyorlar. Eğitim fakültelerinden, fen edebiyat fakültelerinden mezun olup dershanelerde 300-400 liraya çalışmayı dayatıyorlar bize. Fabrikalar bile artık işçi alırken üniversite mezunu olma şartı arıyor ve birçok üniversite mezunu bitirdikleri bölümle hiç alakası olmayan işlerde çalıştırılıyorlar. Bunlar yine de şanslı, şunu belirteyim ki büyük bir çoğunlumuzu işsizlik bekliyor. Daha önceki mezunlar gibi bizler de fabrikaların kapılarını aşındırmak, onlarca işyerine form doldurup CV bırakmak, işsizliğin verdiği birçok sıkıntıya katlanmak zorunda kalacak ve hatta birçok örnekte olduğu gibi ailemiz tarafından tembel, işe yaramaz ilan edileceğiz. Bundan önceki kazandığımız ya da kazanamadığımız sınavlarda olduğu gibi birkaç örnek önümüze konarak “kafayı kullanmamakla” suçlanacağız. Yani kısacası işçi sınıfının çocukları olan bizleri zorluklarla bitirdiğimiz bir eğitim hayatından sonra işsizler ordusuna katılmak bekliyor.

Bazılarımızın aklına “yine de ben paçayı kurtarırım” düşüncesi gelecektir. Ama kapitalist sistem altında işçi sınıfının mevcut çalışma koşulları ve hayat standartlarımız zaten belli ve işçi sınıfına tüm dünyada yapılan saldırılarla birlikte durum daha da kötüleşiyor. Evet, artık öğrencilik bitti ve hepimiz bir iş bulana kadar işsiziz. Çünkü patronların işçi sınıfının çocukları olarak bizlere bakış açıları ve sundukları gelecek budur. Hiçbirimiz bu sistemin belâlarından muaf değiliz; işte patronların cenneti, işçilerin ise cehennemi olan kapitalist sistemde durum budur.

Ancak işsizliğin, açlığın, yoksulluğun olmadığı bir dünya da mümkündür ve bunu tüm dünyada işçi sınıfının birliğini sağlayıp kapitalist sistemi yıkarak yapabiliriz. İşte bu yüzden bizleri işsizliğin yanında işçi sınıfının haklı mücadelesi de bekliyor ve bu tek kurtuluş yolumuzdur. Evet, mezuniyet törenine gitmeyeceğim çünkü benim geleceğimin başlangıcı değil o tören. Benim geleceğim işçi sınıfının mücadelesine bağlı; BİZİM GELECEĞİMİZ İŞÇİ SINIFININ MÜCADELESİNE BAĞLI!

Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!

Gazi Mahallesinden bir öğrenci (işsiz bir işçi)


Ses Çelişkiyi Anlatıyor

Sabah 04:13, sıcaktan uyanıyorum, uykum kaçmış durumda. İki saat önce uyumuştum ya da uyumaya çalışmıştım. İstanbul uyuyor. Neredeyse gün boyu canavar gibi akan trafikten bir kıpırtı yok. En fazla iki saat sonra tekrar homurdanmaya başlayacak ve insanları fabrikalara taşıyacak diyorum. Müthiş bir sessizlik var. Ama o da ne! Çok fazla sürmüyor düşüncelerim, dışarıda araba yarışlarını hatırlatırcasına sesler geliyor uzaktan. Belki 2-3 kilometre öteden geliyor ama motoru çok güçlü iki arabanın sesini duyuyorum, öyle güçlü ve sürekli homurtular geliyor ki, yarıştıklarını anlıyorum, kendi kendime mırıldanıyorum, “ses çelişkiyi anlatıyor”. Salona geçiyorum, yine bir ses, evin ön tarafındaki sokaktan geliyor. Gün içinde bu sesleri ayırt etmek mümkün değil, dışardan o kadar çok gürültü gelir ki artık duyarsızlaşır kulaklarımız. Ama gece her türlü ses “ben buradayım” der. Evet, dışarıda da bir araba sesi var ama motorlu bir araba değil, gecenin 4’ünde pazarda mal taşımaya gitmek için yola çıkmış bir genç. Yarı uyuklar gibi el arabasını ileri doğru sürüyor. Tekrar mırıldanıyorum: “Ses çelişkiyi anlatıyor.”

İstanbul uyumuyor aslında, işçilerin bir kısmı uyuyor, bir kısmı da fabrikalarda şu anda habire patronlara çalışıyor. Ve o patronların bir kısmı, onların çocuklarının bir kısmı da bu saatlerde en gözde eğlence yerlerinde içip, sonra her türlü çılgınlığa koşuyor. 5 dakikalık bir araba yarışından sonra teslim ediyorlar anahtarı yenene veya başka bir halt ediyorlar. Onlara kazandırdığımız paraları midelerine indirdikten sonra, sabah biz işe giderken onlar da evlerine dönüp, akşama kadar uyuyorlar. Nasılsa işlerini görecek binlerce insan var.

Marksist Tutum okuru bir eğitim işçisi


Hayatımızın her alanını belirleyen kapitalist sistem dünyamızı yaşanmaz hale getirmektedir. Bununla birlikte kendi sonunu da hazırlamaktadır. Bizler, işçi sınıfı olarak kapitalist sömürü düzenini yıkacak, yok edecek güce sahibiz. Sadece bu gücü yönlendirecek, yön verecek, hedefi belirleyen önderliğe ve öncüye ihtiyacımız vardır.

Yaşamak gitgide ağırlaşmakta. Çalışma koşulları 1800’lü yıllardan farklı değil. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına azgınca saldıran yeni yasalar tüm dünyada uygulamaya konulmaktadır. Yaşadığımız topraklarda da düzenin iki kanadı, birbirleri arasındaki iktidar kavgasını üst noktalara kadar getirmiş bulunmaktalar. Onlar için önemli olan kendi konumları ve koltuklarıdır. Ne tersanelerde iş kazalarında ölen işçilerin ne sendikalaştıkları için işten atılan işçilerin ne de birlik ve mücadele günü olan 1 Mayısların önemi vardır. Bu önemi onlara hissettirecek olan bizim birlik ve mücadelemizdir.

Kocaeli’den bir metal işçisi


Bu Düzen Yıkılmalı

Kapitalist sömürü sistemi gün be gün insanlığı bataklığa sürüklüyor. Daha on beş yıl öncesinde zafer çığlığı atan kapitalistler şimdi krizle baş başa. Kapitalizmin insanlığa yönelik tehdidi öyle bir hal aldı ki, artık insanlığın kapitalist sistemi yıkması gerekiyor. Ancak kapitalist sömürü düzeni kendiliğinden yıkılacak bir sistem değil. Bu sistem ancak üzerinden artı-değer elde ettiği işçi sınıfı tarafından yıkılabilir. İnsanlar çamurdan kurabiye yerken, tonlarca yiyecek olmasına rağmen iki milyarı aşkın insan açlık çekerken, halkların başına bomba yağarken oturup huzur içinde bir yaşam sürdürmek mümkün mü?

Milyonlarca insan ağır iş koşullarında çalıştırılmakta, her gün binlercesi iş kazalarından, hastalıktan ve yeterli beslenememekten ölmektedir. Yaşamları iş ve ev arasında gidip gelmekten ibaret olan işçiler açısından sosyal ihtiyaçların karşılanması söz konusu bile değil. Sistem kurmuş olduğu baskılarla bizleri robotlaştırıyor ve insani duygularımızı yok ediyor.

Niçin? Kapitalistlerin sermayesine sermaye katmak için. Peki bu düzende her şeyi üreten biz değil miyiz? Bunu herkes biliyor, yaratılan her şeyi işçiler üretiyor. Ne var ki iş ürettiğimizi sahiplenmeye geldiğinde karşımıza sömürü düzeninin yasaları çıkıyor. Ürettiğimiz pek çok ürünü almamız olanaksız. Tıpkı çamur kurabiyesi yiyen Haiti halkı gibi. Bir tarım ülkesi olan Haiti’de insanlar ekmek yerine çamur yerken üretilen tonlarca gıda maddesi yakılmaktadır. Sırf fiyatlar artsın, patronlar daha fazla kâr elde etsin diye.

Başta Afrika ülkeleri olmak üzere 37 ülkede açlık yüzünden insanlar ayaklandılar. Gazeteleri her elimize aldığımızda Tuzla tersanelerindeki işçi ölümleriyle karşılaşıyoruz. Ölümlerin hiçbir önlem alınmayışından kaynaklandığı açıkken, patronlar ölümleri işçilerin bilinçsizliğine bağlayabiliyorlar. Bütün bu pervasızlıkları bizlerin örgütsüz olmasından kaynaklanıyor. Örgütsüz ve bilinçsiz olduğumuz sürece de sistemin çarkları arasında ezilmeye devam edeceğiz. Ancak çelişkiler birikiyor ve derinleşiyor. Bu düzenin mezar kazıcısı olan işçi sınıfı uyanmaktadır. İşçi sınıfı örgütlendiği takdirde kapitalist düzenin ölüm çanları çalmaya başlayacaktır. Yoksulların attığı açlık çığlığı eninde sonunda bu düzeni boğacaktır. Yaşadığımız cehennemi kendi ellerimizle cennete çeviren biz işçiler olacağız. Örgütlenmekten ve mücadeleden başka çaremiz yok.

Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

Aksaray’dan bir büro işçisi


Ben bir lise öğrencisiyim. Ve şu anda içinde bulunduğum toplumda genç insanların burjuvazi tarafından nasıl bir psikolojik savaşa maruz bırakıldığının farkındayım. Burjuvazi bu psikolojik savaşı çocuklara da bilgisayar oyunlarıyla uyguluyor.

Örneğin, ben geçen sene OKS sınavına girdim. Sınavı kazanmam koşuluyla annemden bilgisayar sözünü aldım. Sınava girdikten sonra çok mutluydum çünkü sınavı kazanacağımı çok iyi biliyordum. Sınavı kazandıktan sonra annem bana bir Play Station-2 aldı. İlk başlarda çok sevindim. Kendime aldığım ilk oyun ise silahlı bir oyundu. İşte dostlar burjuvazinin psikolojik savaş uyguladığı noktaya geldik. Daha küçük yaşlarda çocuklar silahlı oyunlar oynayıp, birilerini öldürmek sanki güzel bir şeymiş diye öğreniyorlar. Sonra büyüdüğünde bir insanı öldürmek onlara bir oyun gibi geliyor. Burjuvazi de hem bu oyunlardan para kazanıyor hem de küçük çocukların beynini bu şekilde işlemiş oluyor. Yani çocuklar oyundan başka hiçbir şeye zaman ayırmıyorlar. Çocukların en büyük sorunlarından biri olan bilgisayar oyunları onları böyle meşgul ediyor. Ve gençler ne kitap okuyor ne de ders çalışıyor.

Ben sınavı kazandıktan sonra bütün yaz tatili boyunca oyun oynadım. Ve orada bir insan öldürmenin kolaylığı öğretildi bana. Ama tam bu batağın içine saplanacakken durumumun farkına vardım. Ve örgütlenmeye karar verdim. Bu yüzden artık bana 2 saat boyunca oyun oynamak değil, kitap okumak ya da örgütlenmek için çalışmak daha akıllıca geliyor.

Kapitalist sistem çocukları işte böyle mücadeleden alıkoyuyor. Ve biz bu sistemi yıkmadan istediğimiz kadar bilgisayar oyunlarını ortadan kaldıralım yine de fayda vermez. Bu sistemi yıkmak için; Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

Ankara Tuzluçayır’dan bir lise öğrencisi


Merhaba dostlar,

Ben bir tekstil işçisiyim. 11 yaşında başladım işe. Birçok işyeri değiştirdim. İstanbul’un uzak bölgelerinde bir tekstil fabrikasına girdim. İstanbul’dan giden topu topu 17 kişiyiz. Diğer çalışanlar Silivri’nin çevre köylerinden. Bu arkadaşların %80’i göçmen. Bazen “aynı yerde çalışmıyor muyuz?” diye soruyorum kendime. Yemekhanelerimiz ayrı, tuvaletlerimiz ayrı, çay salonumuz ayrı ve onlar neredeyse her mesaiye kalırken biz İstanbul’dan gelenler kalmıyoruz. Çalışma saatlerimiz bile farklı. İstanbul’dan gelenler 11 saat, göçmen kardeşlerimiz ise çok daha uzun süre çalışıyorlar. Ve ücretlerimiz de farklı, onlar asgari ücretle çalıştırılıyorlar. Patronlar milliyetçiliği yükselttiklerinde işlerine öyle geldiği için bazı ulusları düşman ilan ediyorlar. Ama sömürmeye gelince hiç de bakmıyorlar işçilerin nereden geldiklerine.

Gazi Mahallesinden bir tekstil işçisi


Kurtuluşun Tek Yolu Örgütlenmek!

Fabrikada iş kazası geçirip kolumuzu, bacağımızı, canımızı kaybedenler biz işçileriz. Geçim sıkıntısı çeken, karınlarını doyuramayan, çocuklarını okutamayan hatta açlıktan ölenler de biz işçileriz. Yine savaşlarda sermayenin çıkarları için yaralanıp ölenler de bizleriz. Bunlar gibi daha nice sayısız acılar. İşte bu sömürü düzeninin adıdır kapitalizm. İşçi sınıfının üstüne bir karabasan gibi çöken, emeğin sırtından geçinen, açlık, yoksulluk ve ölümlere sebep olan bir avuç asalak. Bizler ki yoktan var eden, bütün dünyayı elleriyle kuran koca işçi sınıfıyız. Kurtuluşumuzun tek bir yolu var o da ÖRGÜTLENMEK ve bu düzeni ortadan kaldırarak kendi dünyamızı, yani savaşsız, sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumu kurmak. Bu ne hayal ne de rüya. Tamamen bizlerin ellerini birleştirerek kuracağı bir dünya.

Yaşasın Uluslararası İşçilerin Birliği!

Kurtköy’den işsiz bir işçi


Ne Zaman Haklı Olduğumuzu Öğreneceğiz?

Merhaba dostlar. Ben vardiyalı sistemde çalışan bir fabrika işçisiyim. Çalıştığım fabrikada sömürü almış başını gidiyor. Makine çarkları dönsün diye, makineler kapanmasın diye yemeklere sırayla çıkıyor, günde iki kez tuvalete gidebiliyoruz. Her an yemeklerden zehirlenme riski ile karşı karşıyayız. Ayrıca sürekli ücret kesintileri yaşanıyor.

Biz işçileri böcek gibi gören patronlar istedikleri gibi cirit atabiliyorlar. Çünkü egemen sınıf onlar. Ama bu düzene son verecek olan bizleriz, yani işçiler. Bir gün koşulları lehimize döndürdüğümüzde onları alaşağı edeceğiz ve tüm sınıfları ortadan kaldıracağız. Bunun için örgütlenmek ve bilinçlenmekten başka bir yol yok. Çünkü örgütlüysek her şeyiz örgütsüzsek hiçbir şey.

Söğütlüçeşme’den bir fabrika işçisi


Bugün birçoğumuzun bilinçlenmesine ailelerimiz karşıdır. Ben aileme fabrikada çalıştığım koşulları anlatıyorum; her gün on iki saat, üstelik vardiyalı. Ve fabrikada nasıl ezildiğimizi, iliğimize kadar nasıl sömürüldüğümüzü anlatıyorum. Bu koşulları anlattığım halde benim yanımda olmadıkları gibi baskı yapıyorlar.

Ama babam da bir fabrikada çalışmaya başladı. Yaşı 55, hayatında ilk defa işçi oldu ve o da benim gibi haftada 7 gün çalışıyor. Kapitalist sistem öyle bir sistem ki ne yaşlı ne de çoluk çocuk demeden herkesi fabrikalarda sömürüyor. Bugün bizi anlamayan ailelerimiz, ne zaman ki iğne doğrudan kendilerine batacak o gün anlayacaklar. Çünkü biz kurtuluşumuzu istiyoruz ve mücadele ediyoruz. Bugün belki ailemiz bizi anlamayacaktır ama şunu da bilmelidirler ki sömürünün yaşı olmaz.

Bir tekstil işçisi


Birçoğumuz çalıştığımız işyerlerine kendi imkânlarımızla, otobüslerle, tramvaylarla, minibüslerle vs. gidiyoruz. Ne koşullarda gittiğimiz de ortada. Otobüsler alabildiğine doludur ama yolcu almaya devam ederler, diğer taraftan ise ısrarla otobüse binmeye çalışan işçiler vardır. Çünkü yetişmeleri gereken işleri vardır. İşçinin ne şekilde işe gittiği patronu için hiç mi hiç önemli değildir. Kapı arasına sıkışmak, otobüs içindekilerle bir vücut olmak, birbirini ezmek, taciz edilmek vs. Sürekli suçu yolcularda ya da şoförde arayıp birbirimize laf söylemek, tartışmak, olağan hale gelmiştir. Bütün bu insanlık dışı uygulamalar sıradanlaşmıştır. Eğer bu ortama biraz yabancı bir kişi şikâyet ederse de ona söyleyeceklerimiz hazırdır: “Beğenmiyorsan in de taksiye bin.”

Bizler bu otobüsler içinde üst üste gitmeye çalışırken, şöyle bir başımızı çevirip de yola baktığımızda toplu taşıma araçları neredeyse yok denilecek kadar azdır. Trafik vardır, dakikalarca belki de saatlerce trafikte kaldığımız olur. Yolu kapatan ise, özel araçlardır. İçersine baktığımızda ise, bir iki kişiden fazlasını göremeyiz. Yol boyu uzunca dizilirler, bizler de otobüslerin içersinde askı halinde trafiğin açılmasını bekleriz.

Çok mu gerekli bu özel araçlar? Evet, kapitalistler için çok öyle! Hiçbir üretimi gerçek anlamıyla insan ihtiyacını karşılasın diye yapmayan bu sistemde otomobil üretiminde de aynı şey geçerlidir. Teşvik edici reklâmlar, kampanyalar, taksitli satışlar ve son yılların en popüler alım şekli olan kredi sistemi ile insanları otomobil sahibi yapmak için her türlü yola başvuran kapitalistler, bizlerin ayağını yerden kesmek, rahat ettirmek için değil, daha fazla kâr etmek için yaparlar bunu. Yapılan üretimin insanlık için olmadığı, bizlerin düşünülmediği ortada, kapitalist üretimin her alanında olduğu gibi.

Peki, bu kadar çok aracın üretilmesi bizim işimize yarıyor mu? Hayır! Büyük bir çoğunluğumuz bundan yararlanamadığı gibi, trafik sorunuyla hayatımızın daha da zorlaştığı kesin.

Çözüm olarak da farklı alternatifler geliştiriyorlar, trafiğin önüne geçmek için, tüp geçit projesi, köprü yapımları, yeni yeni yol yapımları gibi alternatifler aramakta kapitalistler ve onların temsilcileri. Ne büyük çelişkidir, bir taraftan korkunç bir üretim yapılırken, diğer taraftan da sözde çözümler üretmek. Bizler de üç kuruş kazanıp, beş kuruş borçlu olduğumuz bu sistemde araba sahibi olup bu sorundan kurtulmaya bakarız. Kimimiz zor da olsa gerçekleştirir bunu, uzun yıllar sürecek olan borçlarla. Bu şekilde de bizleri teslim almış olurlar.

Bu sorunun çözümü için geliştirdikleri alternatifler, sadece ve sadece daha fazla kâr elde etmek, ceplerini doldurmak, insanlığı ve doğayı yok eden kapitalist sistemin devamını sağlamak kaygısını taşımaktadır. Oysaki bize yaşattıkları trafik sorununun da, açlığın da, ölümlerin de, iğrenç iş koşullarının da hepsinin ama hepsinin çözümü var: Dünyadaki bütün işçilerin örgütlenmesi. İşte o zaman, üretim ve yönetim biz işçilerin elinde olduğunda bütün güzellikleri yaratan bu eller ve beyinler patronların kârı için değil, kendi ihtiyaçlarımız ve yaşanılası güzel bir dünya için çalışacak.

Gazi Mahallesinden bir kadın tekstil işçisi


Sağlığımız ve Ailemiz İşimizden Önce Gelirmiş

Siz hiç geceler boyunca güneşin doğmasını özlemle beklediniz mi? Ya da aynı evde yaşadığınız birine mektup yazdınız mı? Ben annemle birlikte yaşıyorum ama vardiyalarımız ters geldiği için bir aydır sadece Pazar günleri görüşüyoruz annemle. Diğer günler birbirimize not bırakarak haberleşiyoruz. Biz şimdi aile miyiz? Burjuvazinin işine gelince o çok yücelttiği, değer verdiği aile kavramı, işin içine kendi çıkarları girince bir çırpıda bu hale geliveriyor işte. Bir de işyerimin duvarında “sağlığınız ve aileniz işinizden önce gelir” diye bir yazı var. Bir aydır gece çalışan birinde ne sağlık kalır ne aile…

Vardiyamın bir aydır değişmemesi ise başka bir dert. Bunun sebebini müdürlere sorduğumuzda ise verilen cevap “ben bu konuyla ilgilenmiyorum” oluyor. Nedense bu konuyla ilgilenen birini de bulamadım. Artık her gece yerin on iki metre altından güneşin doğmasını özlemle bekliyorum, belki bugün gündüz vardiyasına geçeriz diye. Tıpkı kızıl güneşin doğmasını özlemle beklediğim gibi.

Ankara’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/okurlarimizdan_agustos_2008.htm