Burjuva ideologların pembe tabloları, ekonomik krizin gizlenemez gerçekliği karşısında her gün biraz daha kararıyor. Kimileri aldatıcı iyimserlikleriyle, yaşanan krize gel-geç bir olgu olarak bakarken, daha gerçekçi olanlar, alarm çanlarına asılmaya başladılar bile.
Giderek daha da kararan kriz tablosu elbette en çok işçileri ve emekçileri vuruyor. AKP hükümeti birkaç hafta öncesine kadar işsizliğin sözde azalmasını reklam faaliyetlerinin şaşalı bir unsuru olarak kullanırken, TÜİK’in son istatistikleri yayınlanıverdi. Öyle görünüyor ki, faaliyet amacı bizzat burjuvazinin yalanlarının istatistik kılığı altında “bilimsel hale sokulması” olan bu kurum bile, artık işsizlik gerçeğini örtmeyi başaramıyor.
2007’nin son üç ayını konu alan TÜİK verilerine göre, işsizlik bir önceki yılın aynı dönemine oranla 0,5 puan artarak yüzde 10,1’e çıkmış. Ancak TÜİK’in işsizlik hesaplarının ne büyük aldatmacalarla dolu olduğu herkesin malumu. Bin bir yöntemle rakamları düşük tutma operasyonları gerçekleştiren TÜİK’in işsizlik istatistiklerinde, “iş bulmaktan umudunu kesenler” bile işsizden sayılmıyor. Bu operasyonlara rağmen, işsizlik oranı yüzde 10’u geçmiş görünüyor. Aynı oran, söz konusu olan genç nüfus olduğunda, yüzde 20’ye fırlıyor.
TÜİK’e göre işsiz sayısı bir yıl içinde 85 bin kişi artarak 2 milyon 350 bin kişiye çıkmış. Ancak, “iş aramaktan umudunu kesmiş olanların” da içinde yer aldığı “iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar” kategorisine sokulan insanlar da hesaba katıldığında, bu sayı neredeyse iki katına yükseliyor: 4 milyon 20 bin kişi.
Ekonomik krizin yakıcılığını giderek daha fazla hissettireceği düşünülürse, bu artışın hızlanarak devam edeceği açıktır. Burjuva iktisatçılara göre, işsizliğin kademeli olarak indirilebilmesi için yılda en az 500 bin kişiye iş olanağı yaratılması gerekiyor. Ancak ekonomik krizin derinleşme sinyallerini alan burjuvazi, “istihdam daha da daralacak” demeye başladı bile.
İşsizlik giderek yükselirken, Türkiye bir yandan da, AB ülkeleriyle kıyaslandığında çalışma saatlerinin en uzun olduğu ülke. Pek çok sektörde, üç ya da daha fazla sayıda işçinin yapması gereken iş, daha yoğun ve daha uzun süre çalıştırılarak iki işçiye yaptırılıyor. Düşük ücret ve işsizlik kıskacı altındaki işçiler, yasal süreleri fazlasıyla aşan oranlarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Türkiye’de yasal çalışma süresi haftada 45 saat iken, fazla mesailerle birlikte bu süre ortalamada 50 saati geçiyor. Bazı sektörlerde ise 72 saati buluyor. Üstelik işçiler pek çok durumda, fazla mesai ücretlerini ya alamıyorlar ya da gecikmeli olarak alabiliyorlar.
Hak-İş’in yayınladığı bir rapora göre, AB ülkelerinde ortalama çalışma süresi 48 saati aşmazken, Türkiye’de imalat sanayinde ortalama çalışma süresi 52,1 saate yükselmiş bulunuyor. Bu alandaki ortalama çalışma süreleri Yunanistan’da 42,7, Slovenya’da 40,3, İrlanda’da 39,1 saat. AB üyesi ilk 15 ülkenin ortalaması ise 38,5 saat. Yine bu rapora göre, Türkiye’de turizm ve ticaret gibi hizmet sektörlerindeki işçiler Avrupalı işçilere göre 1152 saat daha fazla çalışıyorlar.
Ve kadınlar… İşsizlik oranının düşük gösterilmesi operasyonunun önemli bir ayağı olarak “işgücüne dahil olan nüfusa” dahil edilmeyen ve “ev işleriyle meşgul” kategorisine sokulup işsizden bile sayılmayan kadınlar, her zamanki gibi işçi sınıfının ekonomik krizden en fazla etkilenen kesimini oluşturuyorlar. TÜİK verilerine göre, “ev işleriyle meşgul” başlığı altında değerlendirilen kadınların sayısı son bir yıl içerisinde 237 bin kişilik bir artış göstermiş. Yani 237 bin kadın, çalışmayı bırakarak eve kapanmış. Çalışırken ayrımcılığa maruz kalan kadın işçiler, iş bulmakta da zorlanıyorlar. İşyerlerinde çalışmak dışında çocuk ve yaşlı bakımı, ev işleri gibi pek çok yükümlülüğü de sırtlanmak zorunda bırakılan kadınların çalışmamaya ya da işten ayrılmaya mecbur kalmalarının en büyük nedenlerinden biri, erkeklere göre çok daha düşük ücretlerle ve sigortasız olarak çalıştırılmaları. Aldığı ücret kreş ve yol parasını dahi karşılamaya yetmeyen on binlerce kadın, işten ayrılarak eve kapanmak zorunda kalıyor. TÜİK araştırmalarına göre, Türkiye’de lise-altı eğitimli kadınların yüzde 80’i, yüksek öğretim mezunu kadınlarınsa yüzde 31’i çalışmıyor. Tayip Erdoğan’a bu kadarı bile yetmemiş olacak ki, kadınlara en az üç çocuk doğurmalarını, dolayısıyla bir daha asla çıkmamacasına eve kapanmalarını salık veriyor.
Sermaye, işçi sınıfını dağınık ve örgütsüz gördükçe saldırıyor. Bütün bu saldırılar burjuvazi için aynı zamanda işçi sınıfının gücünün sınandığı bir test unsuru haline gelmiştir: Nereye kadar gidilmeli ve nerede durulmalı? Bunun yanıtını saldırılara karşı gösterdiğimiz tepkiler ölçüsünde biz veriyoruz. Sessiz mi kalıyoruz, bilelim ki dahası da gelecek; sesimizi yükseltiyor muyuz bilelim ki burjuvazi geri adım atmak zorunda kalacak. Unutmayalım ki, bıçağın kemiğe dayanmasına izin veren de, onu kapıp burjuvazinin gırtlağına sarılacak olan da bizleriz.
Marksist Tutum okuru bir eğitim emekçisi