Okurlarımızdan - Nisan 2008

Marksist Tutum diyor ki…

İşçi sınıfı ve Kürt halkı için zor bir Newroz kutlamasını geride bıraktık. Türkiye coğrafyası üzerindeki iki büyük toplumsal kesim (işçi sınıfı ve Kürt halkı), gün geçtikçe egemen sınıfların dozu artan sömürü ve baskılarıyla karşı karşıya kalıyor. 23 Mart Newroz sabahı İstanbul Kazlıçeşme’de işçi sınıfının ve Kürt halkının sesi birleşerek anlamlı bir dayanışma sergiledi. Biz de bu birlikteliğin sesini “Sınıf Mücadelesinde Marksist Tutum” diyerek Newroz alanında gür bir şekilde haykırdık.

Üçüncü yılını dolduran Marksist Tutum enternasyonalizmden asla taviz vermedi. Marksist Tutum işçi sınıfının devrimci sesi ve ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkının tutarlı savunucusu oldu. Bu öz güvenle Marksist Tutum’u alanı dolduran yüzbinlere coşkuyla, kararlılıkla ve umutla haykırdık. Her haykırışımıza Marksist Tutum diyor ki ile başladık:

“Marksist Tutum diyor ki, Kürt halkına özgürlük!”

“Marksist Tutum diyor ki, Filistin halkına özgürlük!”

“Ortadoğu’ya barış işçi devrimiyle gelecek!”

Devamında, barışın ve halkların özgürlüğünün birer devrim sorunu olduğunu ve bu devrimi yapacak yegâne gücün dünya işçi sınıfı olduğunu haykırdık. Marksist Tutum’u, emperyalist savaşlara, ulusal soruna ve sınıf mücadelesinin sorunlarına ilişkin en özlü sloganlarımızla, kısa tanıtımlarımızla Newroz boyunca kortej kortej gezerek anlattık. Dergiye özellikle Kürt emekçiler yoğun bir ilgi gösterdiler. Çoğu göç etmiş, kısıtlı eğitim imkânı bulmuş ve ekonomik sorunlarla boğuşan Kürt emekçilerin politik bir dergiye bu denli ilgi göstermesi oldukça sevindiriciydi. Mücadele eden bir halkın politikaya ilgisi de doğal olarak artıyordu. Zafer işareti yapan eller, “edi bese” diyen diller, Kürt emekçilerin politikleşme düzeyini de gösteriyordu.

Derginin kapağındaki “Haksız Savaşa Son! Kürt Halkının Demokratik Talepleri Karşılansın” üst başlığı haklı olarak hemen dikkat çekmişti. Fakat tekrarlarsak bu bir rastlantı değil enternasyonalizmin temel bir kıstasıydı ve Marksist Tutum’un her sayısında kararlılıkla dile geliyordu. Bir… On… Yirmi… derken elimizdeki dergiler bir çırpıda tükenmişti. Fakat asıl önemli olan dergiyi tanıtmaktı. İnsanın hayatını dönüştüren başlangıçlar için bir adım attırmak, bu dönüşüme vesile olmaktı.

Devrimci Marksizmin, enternasyonalizmin, öncü işçilerle ve ezilen ulustan mücadeleci işçilerle buluşturulması içinden geçtiğimiz dönemde bir kat daha acil hale gelmiştir. Milliyetçilik, şovenizm ve faşizmin tırmandırıldığı mevcut süreç, işçi ve emekçi sınıfların çok uyanık olmalarını ve egemenlerin yalan makinesinin çarklarına kapılmamalarını zorunlu kılıyor. Unutmayalım ki, bugün demirci Kawaların kapitalizmin sömürücü Dehaklarına Marksist bir çekiç olmadan vurması imkânsızdır.

Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık!

Marksist Tutumcu işçiler


Marksist Tutum’u oku, okut!

“İşçi sınıfının sesi Marksist Tutum!”, “Marksist Tutum Kürt halkına özgürlük diyor!”, “Başkasını ezen bir ulus özgür olamaz!” diye haykırıyorduk Newroz kutlamasındaki dergi satışında. 23 Mart Pazar günü Kazlıçeşme’de kutlanan Newroz’a 200 bin civarında Kürt-Türk işçi ve emekçi katıldı. Sabah alana gittiğimizde henüz fazla kimse yoktu, ama saatler ilerledikçe insanlar akın akın gelmeye başladılar. İlk defa Newroz’a katılıyordum ve bu ilk katılışımda da Marksist Tutum’u miting alanındaki tüm insanlara tanıtıyordum. Arkadaşlarımla beraber ellerimizdeki Marksist Tutum’u yukarı kaldırarak haykırdığımız taleplerle adeta gelen kitleleri karşılıyorduk. İnsanlar kulak kesiliyordu söylediklerimize. Önümüzde yürüyenler arkalarına bakıyor, yanımızda olanlarsa bize döndürüyorlardı başlarını. Hatta geçen gençlerden biri, ben “Marksist Tutum diyor ki Filistin halkına özgürlük!” dedikten sonra, “neden Kürt halkına da özgürlük demiyorsun?” dedi. Ben de “biraz önce söyledim ama senin için bir kez daha söylerim” dedim ve haykırdım: “Marksist Tutum diyor ki, Kürt halkına Özgürlük! Kürt halkının demokratik talepleri karşılansın!”

Marksist Tutum çıktığı günden beri, Kürt halkına karşı yürütülen imha ve inkâr politikalarını, içinde yaşadığımız kapitalist sistemi ve onun çürümüşlüğünü, güncel politik olaylar üzerinden Marksist bir bakış açısıyla bizlere anlattı ve anlatmaya da devam ediyor. Burjuvazinin gazete ve dergileri gibi her bayide bulunmuyor. Ama bizler gittiğimiz işçi mahallelerine ve tanıştığımız yeni insanlara onu her fırsatta tanıtıyoruz. Newroz mitingine katıldığım ve Marksist Tutum’u onu henüz tanıma fırsatı bulamamış işçilere tanıttığım için mutluyum.

Marksist Tutum’u oku, okut!

Kartal’dan Marksist Tutumcu bir işçi


Marksist Tutum’un Sesi Newroz’un İsyan Ateşine Karıştı

Sınıf mücadelesinde işçiler için bir kılavuz olma misyonunu yüklenmiş olan Marksist Tutum dergisi 3 yaşını geride bıraktı. Bu üç sene boyunca Marksist Tutum, Kürt sorunu konusunda Marksizmin ışığında yaptığı değerlendirmeleriyle Kürtlerin haklı mücadelesine hep destek verdi.

23 Mart Pazar günü Kazlıçeşme’de Newroz kutlamaları gerçekleştirildi. Bu yılki Newroz’a yüz binler eşlik etti. Devrimci gurupların da katıldığı kutlamalar büyük bir coşku ile gerçekleştirildi. Ben de bir Marksist Tutum okuru olarak, Newroz kutlamalarında dergimizin satışına katıldım. İlk defa böyle bir günde dergi satacaktım ve insanların tepkilerini oldukça merak ediyordum.

Dergimizin 36. sayısının kapağı şöyleydi: “Haksız Savaşa Son! Kürt Halkının Demokratik Talepleri Karşılansın!” Kapak başlığı ve “Haksız Savaşa Son!” adlı giriş yazısı tanıtımımızı kolaylaştırdı. Meydanda dolaşarak ve bağıra bağıra satışını yaptığımız dergimiz, insanların ellerinde çoğalmaya başladıkça keyfimiz ve çabalarımız da arttı. Tek tek insanları durdurup anlattık onlara, dergimizin Kürt halkının özgürlük mücadelesine nasıl yaklaştığını. Bizler bulunduğumuz kutlamaların kapsamı ve içeriği nedeni ile daha çok Kürtlerin içinde bulunduğu yakıcı sorunları öne çıkartarak tanıtım yapmaya çalışırken, bazılarının derginin arkasındaki “Paris Komünü” yazısını görüp iki tane birden almak istemesi bizi hem şaşırttı hem de sevindirdi. Meydanın her tarafında yankılandırdık dergimizin sesini ve sloganlarını: “Kürt halkına özgürlük, Kurdara azadi!”, “Başkasını ezen bir ulus özgür olamaz!”

Meydan kalabalıklaştıkça yeni yüzlere sunmaya devam ettik Marksist Tutum’u. Böylece Marksist Tutum’un sesini, Newroz’un isyan ateşine karıştırmanın gururu ile bitirdik dergimizi ve bu coşkulu günü.

Gebze’den bir metal işçisi


“Muz Cumhuriyeti”

Son birkaç aydır medyada polislerle ilgili alışık olmadık türden haberler yer alıyor. Çok zor koşullarda çalışan polisler meğer birer melekmiş. Polis kendilerine taş atan çocuklara hediyeler vermeye başlamış. Bu haberlerin ilki Adana’dandı. Adana’da DTP’nin düzenlediği “Edi Bese” mitingleri sonrasında polis, çocuklara muz dağıtmış. 10 kilo muzdan bir tane almak için çocuklar adeta birbirini ezmişler. 10 kilo muz ile ülkenin en temel sorunu bir çırpıda çözülmüş oldu. Ne diyelim böylesi muz cumhuriyetinde dahi görülmüş değil!

Bilindiği gibi “Artık Yeter” mitingleri Kürt halkının yaşadığı birer imdat çığlığına dönüşmüştü. İnkâr, asimilasyon, baskı ve operasyonlara karşı, çocuk, kadın, yaşlı demeden alanlara çıkmıştı Kürt halkı. Fakat Türkiye Cumhuriyeti mitingleri derhal yasakladı. Adana’daki miting için bir araya gelen Kürtleri polis durdurmuştu. Çevik kuvvet ekipleri mitinge izin vermeyerek, kitleyi dağıtmak için saldırıya geçmişti. Mitingin hemen ertesinde çevik kuvvet şube müdürlüğünde görevli emniyet müdürü sokaktan geçen bir seyyar satıcıyı durdurmuş ve çocuklara bedavaya 10 kilo muz dağıtmıştı. Medya tarafından çekilen görüntülerde bol bol övülmüştü polis. Halka şefkatli, güler yüzlü, iyi Türk polisi portresi çizilmişti.

Bu küçük olayın ardı gelmeye devam etti. Polis mitingler ertesinde etrafına toplanan çocuklara çeşitli hediyeler vermeye devam etti. Örneğin 8 Mart veya Newroz öncesinde polis çocuklara hediye vermeyi sürdürdü. Muz ile başlayan hediyeler harçlık, ayakkabı, kitap, defter, sinema bileti ve kalem ile devam etti. Bir ara kameralar önünde çocuklardan biri bilgisayar istiyorum demişse de, polis “bilgisayar bende yok” diyerek sınırları çizmiş oldu. Artık iyice deneyim kazanan polis ve medya bu kez çocuklardan demeç de almaya başladı. 19 Mart günü Newroz’u kutlamalarına izin vermeyen polis, eylem sonrasında medya ile yine kameraların karşına geçti. Çocuklara kalem dağıttı ve kalemlerin karşılığında çocuklara şunlar söylettirildi: “Biz Atatürküz (Atatürkçüyüz demek istiyor), onlar Apocudur. Bizi Atatürk kurtardı.”

Hem polis hem medya çocukları alet ederek, kendince Kürt sorununa neşter atıyor. Kürt çocuklarına verilen rüşvetler psikolojik savaşın birer aracı oluyor. Hem polis aklanıyor, hem de medya muza, kaleme, ayakkabıya saldıran küçük çocukların birbirini ezmesini haber yapıyor. Medya haberi yorumlarken, örgütün çocuklara para, çikolata ve top vererek çocukları kandırdığını, karşılığında çocuklardan polise taş, molotof ve slogan atmasını istediğini söyleyerek bilinçleri bulandırmaya çalışıyor. “Bu çocuklara biraz emek verilirse dağlarda kimse kalmaz, Kürt sorunu biter” diyerek biraz daha ileri giden yorumcular da oluyor.

Oysa polis kimseye güven vermiyor, tersine herkese korku vererek mülk sahiplerini korumaya çalışıyor. Grev, miting ve gösterilerde bir araya gelmiş kalabalıkları dağıtmak için polisin eli sınırsız yetki ve araçla donatılmış durumda. Polis yıllarca çocuk, kadın, yaşlı demeden insanlara şiddet uygulamadı mı? Panzerleri göstericilerin üstüne süren, göz yaşartıcı gaz ve su sıkmaktan çekinmeyen aynı polis değil mi? Hangi çocuk ellerinde cop, silah, kalkan gördüğü polise sempati duyabilir?

Kürt sorunu kanamaya devam ediyor. Uzun yıllardır her türlü polisiye önleme rağmen Kürt direnişi yok edilemedi. Kürt halkı yediden yetmişe yıllardır haklı talepleri için mücadele veriyor. Ekonomik, kültürel, siyasal, ulusal talepleri uğruna mücadele veren Kürt halkını, çocukça yöntemlerle kim kandırabilir?

Marksist Tutum okuru bir Kürt emekçi


Kendi Sınıfım İçin

Bir gece vardiyası daha bitmek üzereydi. Nihayet geceyi bitirmiş, sabah vardiyasındaki arkadaşlarımızı bekliyorduk. Bir an evvel makineleri yeni vardiyaya teslim edip yorgun bedenlerimizi yatağa atmak için sabırsızlanıyorduk. Her zamanki gibi kafamızı makineden kaldırmadan deli gibi çalışmış, yemeğimizi yarım yamalak yedikten sonra molamız bitmeden yeniden çalışmaya dönmüş, sabahı zor etmiştik. Uzun saatlerin ardından nasıl olduysa başımı kaldırıp şöyle bir çalıştığım yere baktım. Şaşkınlıkla yüksek ve penceresiz duvarların nasıl da bir hapishaneyi andırdığını fark ettim. Bazı makinelerden yayılan garip bir maddenin bizi nefessiz bırakan buharı ve onun kötü kokusu beni hep rahatsız etmişti, ama ilk defa o garip buharın tavandaki lambaların ışığını soldurduğunu, bulut gibi yoğunlaştığını fark ediyordum. Ortamdaki toz da bu buluta ekleniyordu. Üç mevsimdir çalıştığım bölümde ilk defa başımı işten kaldırıp etrafımı görme fırsatı bulmuştum.

Çalıştığımız yerin makinelerin varlığı dışında bir hapishaneden hiçbir farkı yoktu. Dışarıda akan hayatı ve günü hissedebileceğimiz hiçbir pencere yoktu. İrkilmiş ve kendimden utanmıştım. “Nasıl olur da aylardır bu duvarları, bu kasveti görmem” diye kızmıştım kendime. Ama nasıl görebilirdim ki? Kendimle ve saniyelerle yarışmaktan buna fırsatım olmamıştı ki. Arkadaşlarımın yorgun ve soluk yüzlerine bakınca kendimden utanmayı bırakıp patronumuzun bu saatte nerede olabileceğini düşündüm. Belki şık bir davetten henüz yeni dönmüş ve yatmaya hazırlanıyordu. Belki de sıcacık yatağında düşler içindeydi. Ya da belki de sağlığına düşkündü ve erkenden kalkarak nezih bir muhitte spor yapıyor, koşuyordu. Belki de köpeği vardır ve onu gezmeye götürmüştür. Biz binden fazla kadın ve erkek ise onun, çocuklarının ve torunlarının saadeti ve sefahati için kan ter içinde bir gece daha geçirmiştik. Ne yaman çelişki, öyle değil mi? Bir kişi için ömrü solan binlerce kişi, bir avuç sömürücü için feda edilen milyarlarca insan ve koskoca bir dünya 21. yüzyılın gerçeği olmaya devam ediyor hâlâ!

Patronumuz bu hapishane gibi yerde çalışarak elimize geçen 450 lirayı da, işimizi de bize fazla görüyor. Bugün onlarca arkadaşımız işten atıldı ve işsiz kalanlar daha da çoğalacak deniliyor. Herkes öfkeli ama sessiz bir bekleyiş içinde, sıranın ne zaman kendisine geleceğini merak ediyor. Kurbanlık koyunlar gibi… Sendikamız işten atmalar karşısında kılını bile kıpırdatmıyor. İşten atılanların problemli işçiler olduğu yalanını durmadan tekrar ediyor.

İşçi arkadaşlarımızla toplanıp konuştuğumuzda bazısının sıra kendisine gelmedikçe bir şeyler yapmak istemediğine tanık oluyor ve anlatıyoruz sıranın zaten onda olduğunu. Bazısı ise öfkeli ve arkadaşlarının da kendisinin de işsiz kalmasını istemiyor, “ekmeğimize sahip çıkmalıyız” diyor. Sendika temsilcilerini bir açıklama yapmaya zorluyor bazısı. Yüzler korkuyla bir kat daha solmuş durumda. İşçilerin hepsi isteksizce çalışıyor. Onları çalıştıran şey korku ve hiç durmayan makineler. İşte çalıştığımız fabrikaya dışardan bakınca görülen manzara bu. Binden fazla yorgun işçi, binden fazla mutsuz ve huzursuz insan…

Ne yazık ki bütün dünyada manzara böyle! Bütün dünya bize bir hapishane! Yaşam kölelik ve ıstıraptan başka bir şey değil milyarlarca insan için. Bu manzara değişmez değil, değişir. Değişmeli! İşte bu yüzden ben kendi fabrikamdan başlamalıyım ve her öncü işçi kendi fabrikasından. Biz işçilerin karşısında bir düşman ordusu var. Patronlar sınıfı ortak düşmanımız. İşçiler tek bir yumruk gibi savaşmalı patronlarla.

Bugünden sonra daha bilinçli bir şekilde gideceğim işime. Orada kendi sınıfım için daha çok çalışacağım. İş arkadaşlarımı sınıfımızın ordusunda silah arkadaşlarım haline getirmek için daha çok çalışacağım. O fabrika duvarlarının arasından bambaşka bir manzara çıksın diye, kasvet ve esaret yerine dünyaya özgürlük ve mutluluk hâkim olsun diye… Sınıfımın savaşında daha iyi çarpıştığım bir cephe olmalı çalıştığım fabrika. İnsanlık yok olmasın diye!

Kartal’dan Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi


Merhaba. Bugün 8 Mart dünya kadınlar günü. Köleci, feodal, kapitalist toplumlarda ve erkek egemenliğinin olduğu toplumlarda kadınlar küçümsenen, horlanan, dışlanan, ötekileştirilen ve metalaştırılan varlıklar olmuşlardır. Erkek egemenliğine karşı kadınlar mücadele etmeli, metalaşmaktan mücadeleyle kurtulmalıdırlar. Bu sebeple başta Kürdistan ve Türkiye kadınları olmak üzere 8 Mart dünya kadınlar günü emekçi kadınlar nezdinde bütün kadınlara armağan olsun ve onlara barış, huzur ve özgürlük getirsin.

Özgür yaşam kavgasında yaşamını yitirip güneşe yürüyen, ateşin ve umudun çocukları kadın yoldaşlarımıza selam olsun!

Van’dan bir Marksist Tutum dergi okuyanı


65 yaşına kadar çalışabilecek miyiz?

Yeni Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası yasası Haziran ayında yürürlüğe girecek. Bu saldırı paketindeki maddelerden biri, emeklilik yaşını kademeli olarak yükseltip hem kadınlar hem de erkekler için 65 olarak belirliyor. Geçenlerde işyerinde tanık olduğum bir olay bu yasanın aslında ne anlama geldiğini bir kez daha gösterdi. Çalıştığım bölümde 18 yıldır bu fabrikada çalışan bir abimiz var. 18 yıldır emeğini, saatlerini, en güzel, en verimli yıllarını bu fabrikaya vermiş 48 yaşında bir işçi. Patron uşağı bölüm müdürü ise işe alınalı henüz 1 yıl olmadı. Yaptığımız iş, yoğun bir dikkatin yanı sıra hız ve pratiklik gerektiren bir iş. Dolayısıyla yaşça daha genç arkadaşların işin doğası gereği elleri daha hızlı ve daha pratik olduğu için daha çok iş çıkartıyorlar. Üstelik bu abimiz gibi uzun yıllardır burada çalışmadıkları için ücret olarak da daha az alıyorlar. Sözünü ettiğim işçi, hiçbir şekilde tembellik yapmadığı, elinden geldiğince işini yetiştirmeye çalıştığı halde bazen işin gecikmesi söz konusu olabiliyor. Bu durum patron uşağı müdürün canını sıkıyor olmalı ki, her fırsatta bunu dile getiriyor. 18 yıllık emeğini hiçe sayarak, bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi olup olmadığını hiç düşünmeden bir açığını bulup bu işçiyi işten çıkartmaya çalışıyor. Tek sebebi de yaşından dolayı elinin biraz ağır olması. 40’ını geçen işçinin dönüp yüzüne bile bakmayan patronlar, piyasada bolca bulunan genç işsizlerden kadrosunu tamamlıyor. Görünen o ki bizi 65 yaşına kadar sömürmek isteyen asalaklar sınıfı, bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Bu yaşa kadar çalışmak zorunda olmanın bedeli düşük ücret, hakaret, uzun çalışma saatleri olacak gibi görünüyor.

Geçenlerde müdür sözünü ettiğim işçiye bizi göstererek, “onlar nasıl yapıyorlar, sen de yapacaksın. Elinden geleni değil, elinden gelenin fazlasını yapacaksın!” diye avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Emekliliğine birkaç sene kalmış olduğu için hiç sesini çıkarmadı işçi. “Biraz daha dişimi sıkayım sonra kurtulacağım bütün bunlardan” diye düşünüyor. Hâlbuki unuttuğu bir şey var. Çocuğunun, belki de hayatta en çok değer verdiği insanın da geleceğini kararttılar. Ve onun çocuğu kendisi kadar “şanslı” olmadığı için 51 yaşında değil 65 yaşında emekli olacak. Ve çok büyük olasılıkla onun maruz kaldığı baskılardan, hakaretlerden çok daha fazlasını yaşayacak. Tabii eğer 60’ına geldiğinde hâlâ bir işi varsa.

Gelecekte öyle bir zifiri karanlık bekliyor ki bizi, bugünkü karanlığımızı arıyor olacağız. Artık bir seçim yapmamız lazım. Ya bu karanlık bizi boğacak ya da biz mücadele edip bu karanlığı boğacağız.

Bostancı’dan bir matbaa işçisi


Geçtiğimiz haftalarda basında, “Batmanlı çocukların polis ağabeylerinden istedikleri ayakkabı” haberlerini sıkça okuduk. Kürtlere karşı sürdürülen anti-propagandanın bir parçası haline getirilen haberlerle ilgili yorumlara baktığımda, gerçekten ne kadar işe yaradığını bir kez daha gördüm. Yorumların %99’u “en iyi Kürt ölü Kürttür, çocuk bile olsa” diyordu. Yapılan yorumlarda en çok öne çıkan şey polisin yardımseverliği, o çocuklara bir baba şefkatiyle sarıldığı gibi şeylerdi.

Burjuva basında pek yer almayan bir başka haberi de sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu haber aslında yaşanan tüm bu olayların bireysel olmadığını ve sistemin işine nasıl geliyorsa öyle davrandığını, yani madalyonun görünmeyen yüzünü bizlere çok iyi gösteriyor. 22 Temmuz seçimlerinde “Bin Umut” bağımsız milletvekili adaylarından biri için Erzurum’da yapılan mitingde, yurtdışına gitmek zorunda kalan babası için Kürtçe çağrı yapan 8 yaşındaki M.D. için savcılık soruşturma başlatmış. Gerekçe siyasi partiler kanununda yer alan seçim propagandası sırasında Türkçe dışında herhangi bir dil kullanılamaz maddesinin ihlali idi.

Burjuvazi çıkardığı yasaların bizleri koruduğunu söyleyip her ne sebeple olursa olsun yasaların dışına çıkmamamız gerektiğinden dem vuruyor. Peki, burjuvazi kendi çıkardığı yasalara kendisi ne kadar uyuyor? Yasalarda yeri olmadığı halde, daha 12 yaşına girmemiş bir çocuk için suç duyurusunda bulunuluyor. Elbette ki bizler burjuvazinin ikiyüzlülüğünü ve oyunlarını biliyoruz. Ama bunları bilmeyen ve bu oyunlara kandığı için Kürt işçi ve emekçilerini düşmanmış gibi tanıyan o kadar çok işçi kardeşimiz var ki. 1980 darbesi sonrasında bu ülke topraklarında 17 yaşındaki bir genci idam edebilmek için yaşını yasalarla büyüten burjuvazi değil miydi? Ama bunu çevremizdeki kaç kişi biliyor ki? Bizler bu yaşanan ikiyüzlülüğe sessiz kalmamalıyız. Madalyonun öteki yüzünü burjuva medyanın göstermesini zaten bekleyemeyiz. Öyle ise bunu yapmak biz bilinçli ve örgütlü işçilerin görevi. Ve bu görevi yerine getirmek için kaybedecek zaman yok.

Gülsuyu’ndan bir tekstil işçisi


Bizler robot muyuz?

Merhaba dostlar! İçinde yaşadığımız toplumsal yapı biz işçiler için o kadar yaşanılmaz bir sistem haline geldi ki; çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu vb. neresinden bakarsan bak iğrenç. İşçi sınıfının örgütsüz olması nedeniyle bu sistem hâlâ yaşıyor. Örgütlülükten yoksun olan işçi sınıfı, örgütlü olan patronlar sınıfı karşısında mekanik aygıtlara dönüştürülmüş durumda. Ben büyük bir fabrikada çalışmadım hiç. Bu nedenle büyük işyerlerindeki koşulları ancak arkadaşların anlattıkları kadarıyla biliyordum. Örneğin işe başlama ve paydos saatlerinde zil çalmasından bahsetmişlerdi. İlk duyduğumda pek anlamamıştım ama şimdi ne anlama geldiğini daha iyi anlıyorum. Benim çalıştığım işyerine de zil taktılar. Zil sesi o kadar iğrenç ki, ilk duyunca insan yangın var zannediyor. İşçi arkadaşlar arasında, ilk takıldığında şakalaşmaların yapıldığını gördüm. İş bırakanlar arasında zil çalmadan önce bıraktın, sonra bıraktın muhabbetleri oluyor. Zil artık bizim için bir refleks haline geldi. Zili ilk duyduğumda bu da neyin nesi diye sorduğumda arkadaş şöyle dedi: “Bundan sonra bu zil sesine göre hareket edeceğiz”. O anda okuduğum bir yazı şimşek gibi çaktı beynimde. Bir bilim adamı olan Pavlov’un şartlı refleks deneyleri geldi aklıma. Köpekler üzerinde yapılan bu deneylerde, köpeklerin sürekli bir uyaran (zil) ile uyarıldığı ve zil sesinden sonra köpeklere yemek verildiğini, belirli bir zaman sonra köpeklerin mekanik olarak her zil sesinden sonra yemek için havladığını okumuştum. Deneyin sonucu kafamda canlandı. Arkadaşların çay ya da yemek için koşuşturmalarını gözlemledim. Bizler köpek değiliz, doğru. Fakat patronların gözünde bizim insan olarak bir değerimiz yok ki.

Zil takılmadan önce saate bakıp paydos ederdik ya da işbaşı yapardık. O zaman tam bir mekaniklik söz konusu değildi. Şimdi zil sesi duyulmadan makineler kapatılmıyor. Tam robotlaştık diyebilirim. Arkadaşlar durumun nereye gittiğinin bile farkında değiller. Sadece zil çalmadan işbaşı yapmam diye düşünüyorlar. Oysa patronlar bizi birer robot gibi aynılaştırıyor. Kendi kurallarına göre şekillendiriyor. İşbaşında konuşmanın yasak, tuvalete gitmenin bile sorun olduğu bir işyerinde 11 saat çalışmak ve patronun keyfi kurallarına uymak zorunda olan bizlere şimdi de mekanikliğin uç noktası dayatıldı. Sessiz sedasız kabul ettik. İşyeri büyük bir yer olmadığı için işçiler umursamıyor gözüküyor. Ama patronun niyetini bilmek biz işçiler için önemli. İşe birkaç dakika geç başlamak ya da erken paydos etmek bizim için çok da önemli değildir. Şöyle düşünürüz; birkaç dakikadan ne olacak? Patron ise her işçi için o dakikaları hesaplayıp bunları önümüze iş kaybı olan saatler olarak çıkarıyor. Şu kadar saat zarar ettim diyor. Çünkü patron sürekli çalışan, sürekli üreten, konuşmayan, her denilene harfiyen uyan robotlar olmamızı istiyor bu zille. İlginç bir durum ki daha önce düzensiz hareket eden işçiler şimdi düğmesine basılan robotlar gibi programlanmış olarak hareket ediyorlar.

Ben de Marksist Tutum’la tanışmamış olsaydım diğer işçi kardeşlerimden farkım olmazdı. Marksist Tutum sayesinde, patronlar sınıfının çıkarları ile işçi sınıfının çıkarlarının bir olmadığını, patronların ne yapıyorlarsa kendi çıkarları için yaptığını, işçiler için hiçbir şey yapmadıklarını, işçiler için bir şey yapıyorlarsa mutlaka bu işten kendilerinin daha büyük çıkarlarının olduğunu, sınıflar arasında yürüyen bir savaşın olduğunu, bu savaşı örgütlü olarak hareket edenin kazanacağını vb. birçok şeyi öğrendim. Bizler kandan, etten, kemikten olan canlılarız. Bizler robot değiliz. Eğer ki insanız diyorsak, bizleri düşünmeyen, sorgulamayan mekanik aletler haline getirmeye çalışan patronların sömürü sistemine karşı bilinçlenmeli ve örgütlü hareket etmeliyiz. Patronların kendi çıkarları için aynılaştırdığı biz işçilerin kaderi aynı. Patronlar için değil kendi sınıf çıkarlarımız için aynılaşmalıyız. Bunun için: “Örgütlen, Örgütle, Mücadele Et!”

İkitelli’den bir metal işçisi


“Aranızda bu yasayı duyan var mı?”

Ben üniversite öğrencisiyim, iletişim fakültesinde okuyorum. Büyük umutlarla girdiğim kapıdan artık her gün bıkkınlık içinde giriyor ve ne zaman bitecek bu işkence diye sorup duruyorum. Çünkü bu eğitim kurumlarının içinin nasıl boş olduğunu şimdi çok iyi anlıyorum. Geçen gün derste hoca haberler üzerinden giderek yorumlar yapıyor ve haber analizi yapmamızı istiyordu. Bir ara SSGSS yasa tasarısını sordu, “aranızda bu yasayı duyan var mı?” diye. İnanılmaz bir biçimde hiç kimseden ses çıkmadı. Ben bir şeylerden söz ettim biraz ve sonra hoca devam etti. Kıdem tazminatından bahsetti, nasıl bir hak kaybı yaşayacağımızı anlattı ve birden sınıftan “hocam nasıl yaparlar bunu” gibi sesler yükseldi. Çok kolay! En basitinden bir iletişim fakültesi öğrencisi olarak sen, her gün okuduğun gazetenin sadece spor ve magazin ekini okuyup bırakırsan, kafanı kaldırıp ilanlara, afişlere, duyurulara bakmazsan, bir şeyleri düşünmeyi adet edinmezsen, böyle uyursan her şeyi yaparlar, hem de çok kolay yaparlar!

Benzer bir durumu daha önce de yaşamıştım. Ankara Şubeler Platformunun düzenlediği bir kampanyayla bir yandan Sincan Organize Sanayi Bölgesinde grevde olan Tega işçilerine destek amaçlı dayanışma kartları satmış ve bir yandan da SSGSS yasa tasarısının içeriğinin anlatıldığı broşürler dağıtmıştık. Orada da benzer tepkilerle karşılaşmıştık; öğrenciler ve genç işçiler durumun önemini kavramamak adına adeta yarışıyorlardı. Kimisi “biz daha okuyoruz, çok var daha çalışmamıza ” diyor, daha yaşlı olanlarsa “biz emekli olduk zaten” deyip geçiyor, bu yasanın çocuklarına, torunlarına yani geleceği olarak gördüklerine hiçbir şey bırakmayacağını hesaba katmıyorlardı. İşin bir de milliyetçilik boyutu vardı. Bazılarının “biz ülkücüyüz, biz milliyetçiyiz bu işlerle uğraşmayız, bize göre değil” demesi karşısında Tega işçileri, “milliyetçi olunca daha mı az eziliyorsun” diyerek aslında söylenmesi gerekeni, yani patronlar sınıfının ezerken böyle bir ayrımcılığa gitmediğini belirtmiş oldular.

Bizler ister üniversite öğrencisi olalım, ister emekli olmuş olalım, ister milliyetçi olalım sonuç olarak giden haklar hepimizi etkiliyor. Sermaye ve onun devleti, hepimizin sağlığından, hayatından çalıyor ve bunu yaparken işçiler arasında hiçbir ayrım gözetmiyor.

İnsanların bu kadar tepkisiz davranmasındaki en büyük etken aslında burjuva medyadır. İnsanlar günlerinin büyük bir çoğunluğunu işyerinde geçiriyor ve bütün gün oradaki sorunlarla uğraşıyor. Eve gidince ise önüne, yaşadığı sorunları düşünmemesini sağlayacak eğlence programları, diziler, yarışmalar servis ediliyor. Asıl sorunundan, asıl gündeminden uzaklaşan insanlar da nasıl bir düzende yaşadığını düşünmek yerine geceyi tek “eğlence” kaynağından faydalanarak geçiriyor ve sabah kalkıp tekrar sorun yumağının içine dalıyor. Her gün aynı sorunları yaşıyor ama bunun nedenini düşünmüyor ya da düşünmekten korkuyor. Ama bizim, var olanı yok saymak gibi bir seçeneğimiz yok. Bizler çözümün örgütlü bir işçi sınıfı mücadelesinde olduğunu biliyoruz. Etrafımızdaki herkese bu sistemin çürümüşlüğünü teşhir etmeli, onları örgütlü mücadeleye çağırmalıyız.

Gazi Üniversitesinden Marksist Tutum okuru bir öğrenci


Merhaba dostlar,

Ben lise 3. sınıf öğrencisiyim. Okuduğum lisenin diğer devlet okullarından bir farkı yok. Okulumuzda şu soğuk günlerde kaloriferleri yakmıyorlardı. Nedeni ise müdürün usta çağırıp 1 günde yaptırabileceği bir işi kendinin yapmaya çalışması ama becerememesiydi. Böylece bir günde yapılabilecek iş bir haftaya uzamıştı. Ama lisemizdeki öğrencilerin buna hiçbir tepkisi olmadı. Soğukta titreyerek ve hasta bir şekilde ders işlenmeye devam edildi. Dayanamayan bazı arkadaşlar en fazla evlerine gidebildiler. Tabii yok yazılarak. Hayatımızın her alanında sınıf hareketinin dibe vurmuşluğunu ve örgütsüzlüğünü görebiliyoruz. Bizler okulumuzda ve hayatımızın her alanında sistemin pisliklerini çekmek durumunda kalıyoruz ve işçi sınıfı örgütsüz olduğu sürece de çekmeye devam edeceğiz! Bu yüzden bizler de şimdiden örgütlenmeli, bilinçlenmeli ve etrafımızdaki insanları da örgütlemeliyiz. Çünkü bizler örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

Ankara’dan bir lise öğrencisi


Kapitalizm Yok Edilmeden İnsanlık Kurtulamaz

Günlük yaşantımızın her alanında kapitalizmin yarattığı güçlükler ve sorunlarla boğuşmakta, hatta onlarla birlikte yaşamaktayız. Ama buna karşı bir bağışıklık kazanmadığımız gibi, böyle bir bağışıklık sistemi geliştirmememiz gerektiği de çok açık ortada. Hayatını emek gücünü satarak sağlamaya çalışan bizler, yani hayatı yaratan biz işçiler, bu hayattan, ne umduğumuzu ne de istediğimizi alabiliyoruz. Ama burjuvazi zenginliğine zenginlik katıyor. Bizleri medyasıyla, okullarıyla, başta aile yapısıyla pasifize ediyor.

Yani günün belli bölümünü çalışarak geçiren işçi yığınları sadece işyerinde sömürülmüyor. Günün diğer zaman dilimlerinde medya vb. araçlarla yine sömürülüyoruz. Burjuvazinin suskun işgücü, cephelerde birbirine kırdırılan sınıf kardeşlerimiz, yani işçi arkadaşlarımız oluyor. Yani kapitalizm bizleri kendi sınıfsal kimliğimizden uzaklaştırdığı gibi, yeni düşmanlar yaratıyor. Etnik, dini, bölgesel, mezhepsel vb. yapay ayrımlar yaratılarak, bunlara karşı savaş tehdidi altında olduğumuz havası yaratılıyor.

Burjuvazinin zenginliğini sağlayan işçi sınıfı, aynı zamanda onun sonunu sağlayacak potansiyeli de taşıyor. Yeter ki “örgütle, örgütlen ve mücadeleye katıl” şiarını benimseyip gereğini yerine getirebilsin. İşçi sınıfı bu bilinci yakaladığında, sıkılı bir yumruk olduğunda kapitalizmin tepesine bir çekiç gibi inecektir. Ama bu kendiliğinden olacak bir şey değildir. Bu ancak mücadeleyle, örgütlülükle, disiplinli çalışmayla olur. Günümüzde haksız savaşların sürdüğü, sosyal kazanımların dünyanın her yerinde saldırıya uğradığı, neo-liberal politikaların ön plana çıktığı, mücadeleyle kazandığımız eğitim, sağlık gibi hakların elimizden alınmaya çalışıldığı, yaşamımızı sürdürmeye çalıştığımız çevrenin bir çöplüğe dönüştürüldüğü bir dünyada, insanlığın tek kurtuluş şansı işçi sınıfının devrimci mücadelesinin yükselmesidir.

İşçi sınıfı tüm kazanımlarını mücadeleyle almıştır. Burjuvazi kendiliğinden vermemiştir bunları. Yani HAK VERİLMEZ ALINIR. Mücadelemizde tarihimiz bize yol gösteriyor. İşçi sınıfı için tek kurtuluş, devrim mücadelesine atılmakta ve ancak bu sayede kurulacak sınıfsız sömürüsüz bir dünyada, yani Sosyalizmde.

Gebze’den bir Marksist Tutum okuru


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/okurlarimizdan_nisan_2008.htm