Okurlarımızdan - Mart 2008

Suharto da maalesef eceliyle öldü!

Endonezya Komünist Partisi (PKI) 1965 yılında 3,5 milyon üyesi, 10 milyondan fazla taraftarı olan dev bir parti olmasına rağmen, karşı-devrimin kanlı tekerleğinin üzerinden geçmesine engel olamamıştı. Sınıf uzlaşmacı Stalinist “halk cephesi” politikalarının devrime ihanetinin bedelini en ağır ödeyenlerden biri de Endonezyalı devrimciler oldu. Endonezya Komünist Partisinin büyüklüğü sadece Endonezya burjuvazisini değil Amerikan emperyalizmini de korkutuyordu. Amerikan emperyalizminin bölgedeki çıkarlarını tehlikeye sokabilecek bir hareketin derhal başının koparılması gerekiyordu. Bu nedenle CIA eliyle örgütlenen ve devrimcilerin, komünistlerin kanlarının oluk oluk aktıldığı bir darbe gerçekleştirildi. İşte bu kanlı darbenin başında da Amerikan-CIA destekli diktatör Suharto bulunuyordu. 1965’ten 1997’ye kadar Endonezya işçi sınıfına ve devrimcilerine kan kusturan, bir milyondan fazla insanın ölümünden sorumlu olan bu general, geçtiğimiz günlerde ne yazık ki eceliyle öldü.

Endonezya burjuvazisinin sadık temsilcileri, halkı bu kanlı katil için yas tutmaya ve dua etmeye çağırıyordu. Görevini hakkıyla yerine getirmiş ama artık yaşlanmış bu sadık köpeğini kaybetmenin buruk hüznünü yaşayan Amerikan emperyalizminin siyaset erbabı da taziyelerini sunuyordu. ABD elçisi, “kayda değer ekonomik ve sosyal gelişme sağlamış, kalıcı iz bırakmış tarihi bir figür” diye tarif ediyordu bu katili.

Kalıcı iz bıraktığı konusunda istemeden de olsa hemfikir oluyoruz sınıf düşmanlarımızla. Devrimci Marksistler açısından, mutlaka hesabı sorulması gereken, derin bir yaranın bıraktığı kalıcı izlerdir bunlar. Suharto gibi eli kanlı diktatörlerin yaptıkları kıyımları nasıl unutabiliriz? Pinochet’yi, Kenan Evren’i ve daha nicelerini nasıl unutabiliriz?

CIA’in ölüm tugayları tarafından öldürülen devrimcileri ve komünistleri anlatan Selim Fuat, Marksist Tutum dergisindeki yazısında Time dergisinden bir alıntıya yer veriyordu. Şöyle yazmış Time dergisi Endonezya’daki katliamı haber yaparken: “Katliam o denli büyük ölçekte ki, nemli havanın çürüyen bedenlerin kokuşmasını arttırdığı kuzey Sumatra’da cesetlerin ortadan kaldırılması ciddi bir sağlık sorunu yaratmaktadır. Bu bölgelerden geçenler, derelerin ve akarsuların tam anlamıyla cesetlerle dolduğunu söylüyorlar. Nehir ulaşımı ciddi olarak sekteye uğramış durumda.”

Evet, Suharto 86 yaşında öldü. Ama Türkiye’de faşist darbenin mimarı, nice devrimci fidanın boyunlarını darağaçlarında kıran Kenan Evren, Marmaris’te dinlenmeye çekildiği köşkünde sefa içinde yaşam sürdürüyor. Biz işçilere düşen görev, bu kanlı diktatörleri asla unutmamak ve örgütlü sınıf mücadelesiyle onlardan hesap sorabilmeyi başarmaktır.

Marksist Tutum okuru bir sağlık işçisi


Derin Devlet, Derin Çete

Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda “şok şok şok!” denilerek bir haber yayınlandı. Ancak bu haber, haber spikerlerinden başka, hiç kimseyi şok etmedi. Milletvekili + polis + asker = “derin devletli mafya” üçgeninde sessiz sedasız bir “matkap operasyonu” gerçekleşti. Bu matkabın ucu elbette kimseyi incitmedi. Çünkü olay derinden derine “derin devlet”le ilgiliydi. Sessiz sedasız, derinlere inilmeden, al gülüm ver gülüm denilerek taraflar uzlaştı. Kör matkabın açtığı yara kapandı.

Söz konusu dolandırıcılık olayı şöyle gelişmişti: Matkap operasyonuna uğrayan ve aralarında askerlerin ve polislerin de olduğu söz konusu çete, “Türkiye’nin en büyük bayrağını diktireceğiz” diyerek esnafı haraca bağlamış. Milletvekillerini “kandırmış!” Bir de daha etkili olması için “PKK sizi tehdit ediyor, biz sizi koruruz” denmiş. Biliyoruz ki, bayrak deyince akan sular durur, milliyetçi yan şöyle bir kabarır. Kimileri de kabaran duygular üzerinden devasa kârlar eder. Bu arada, bayrağı diken tekstil işçilerinin parasının ödenmemiş olması kimsenin umurunda olmaz.

Her zaman olduğu gibi bu sefer de aynı hikâye tekrarlanacak: Birkaç kişi, krallıklarını bir süreliğine içerde devam ettirmek üzere hapse atılır. En fazla bir iki yıl ceza alır. Ama devletin de parçası olduğu pis işler devam eder ve eli kanlı çeteler “vatan, millet, bayrak, Sakarya” diyerek sokaklarda dolaşmaya devam eder.

Basındaki haberde, çetenin milletvekillerini ve askerleri “kandırarak” esnafı haraca bağladıkları, kandırılanların da sütten çıkmış ak kaşık oldukları yazılıydı. Ama bizler biliyoruz ki onların bu saflıklarının arkasında, toplanan tahsilâtın paylaşılamaması ya da ucunun tehlikeli yerlere dokunması yatıyor. Güya, “Emniyet” 10 aydır bu çete elemanlarının peşindeymiş. İstediği anda, istediği zamanda birilerini çökerten medyanın ve Emniyetin bu iş için 10 ay beklemesi bile şüpheli bir durum.

Kapitalist sistem mafya denilen eli kanlı canavarı kendi eliyle yaratıyor, besliyor ve koruyor. İş çığırından çıkınca da toplumun gazını almak için şöyle göstermelik bir operasyon yapılıyor. Olayın kahramanlarının kendilerini “Jitem” ve “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın adamları olarak tanıtması da devletin bizzat bu adamların yuvası olduğunu gösteriyor. “Derin” diye gizlenen şey suyun üstünde duruyor. Yeter ki bizler görebilelim. Yeter ki onu yaratan sisteme karşı mücadele edelim.

Kartal’dan bir işçi


Canlar Pazar Pazar

Verili koşullara alışmak yok olmaktır hayatta. Yaşayan ölü misali yani… Göz, kulak, burun, dil yok olur bir anda. Varsın, ama aslında yoksun. Ne akan hayatın içinde koşan, yürüyen, ne de hisseden bir insansın. Ne de yüzünü aydınlatan, ışıldatan bir avuç dolusu kahkahan. Yoksun işte. Ne canlı bedenin ne de ölü bedenin. Hiçbir kıymetin yok. Görünmezsin! Hani yanı başımızda yaşayan küçücük böcekler, bakteriler vardır ya. Arı gibi vızır vızır, akarlar hayatın içinde, doğar, büyür, ölürler. Görmeyiz onları. Karınca misali yani… Güçlü elleriyle kaldırırlar dağları. Yaptıkları iş görünür. Dağ yok olur, onlar görünmez.

Alışmak yok olmaktır hayatta. Hele de ölüme. Vaden dolmadan, kaderin diye boyun eğdiğin ölüme. Her hafta, her gün, her saat, her dakika gelir kara kara haberleri tersane işçilerinin. Bu hafta da geldi gencecik bir bedenin ölüm haberi. Belki evliydi, belki bekâr, belki çocukları vardı, belki de hayalleri. Soldurdular yine genç bir bedeni. Suçu işçi olmak… Gazetelerde çıktı haberleri. Yaşamında kimse onu görmedi. Ama ölümüne herkes tanık oldu. Çünkü cesedi bile sallandırıldı düştüğü tersane iskelesinden, ibreti âlem olsun diye cümle âleme. Güya köpeklere yem olmasın diye. Ölümün nedeni tespit edilinceye kadar, patronun gözünden uzak olsun, işlerini aksatmasın diye astılar, 19 yaşında denize düşerek ölen Metin Turan’ın cesedini çalıştığı gemiye. Yaşamında rahat etti mi ki ölümünde rahat etsin? Şöyle uzatıp ayaklarını güneşin sıcaklığını hissetsin.

Alışmak yok olmaktır hayatta. Kapatma gözlerini öyle umarsız. Bak, gözlerini koca koca açarak bak. “Ben saltanatım” diyor patronlar. “Ölünüzü de asarım, dirinizi de”. Adım “barbar” benim. Her gün, her gün kanlı ellerimle doymam kanınıza. Oluk oluk akmalı cebime yaşamlarınız. Kaslarınız bana hizmet etmeli. Kalbiniz benim için atmalı. Gözleriniz benim gösterdiğimi görmeli. Ben varım, sen yoksun. Ben düşünürüm, sen düşünemezsin. Ben konuşurum, sen konuşamazsın. Onlar öyle diyor ama. Elbet gün gelir biz de düşünür, biz de duyar, biz de konuşuruz. Ölünüzü değil ama dirinizi asarız sizin. Hesabını sorarız işçi kardeşlerimizin!

Alışmak yok olmaktır hayatta. Alışamam, alışamazsın, alışamayız. Mücadele ederim, mücadele edersin, mücadele ederiz!

Marksist Tutum okuru bir büro işçisi


Hayaller ve Kapitalizmin Acımasız Gerçekleri

Ben de bir işçi çocuğuyum, o kadar çok geleceğe dair hayallerim vardı ki. İlkokula başlarken babam demişti ki, “Benim oğlum büyük adam olacak!”. Okulda öğretmen, “Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz çocuklar?” diye sormuştu ve ben “Doktor” demiştim. Aslında bunu ben değil babam istiyordu. Ortaokula geldiğimde mecburen hayallerim biraz daha küçüldü. Çünkü yetersiz eğitimin ve ilgisizliğin içinde kıvranan ben, durumu o zamanlar şöyle algılıyordum. “Ben kafası çalışmaz, tembel, yetersiz biriyim!” Tabii ki bunları kimselere söyleyemeden, kendi kendime söylenip duruyordum. Ortaokulda öğretmen, “Çocuklar büyüyünce ne olmak istiyorsunuz?” diye sorduğunda ben “Öğretmen” olmayı seçtiğimi söylemiştim. Liseye geldiğimde hayallerim daha da küçülmüştü, kendimi suçlu hissediyordum, ailemin istediği biri olamayacağım diye. Liseden sonra üniversite sınavına girdik, başarısız olduk. Babam dedi ki, bu çocuk buraya kadar, doğru hayat okuluna meslek öğrensin!

18 yaşına kadar böyle “doktor” diye okula başladık, sonra hadi “öğretmen” olalım dedik tutmadı, bi de baktık işçi olmuşuz. Yıllarca bizden saklanan gerçekle yüzleşmiştik aslında. Bugün bakıyorum da geçmişe, aslında işçi olacağım baştan belliydi. Komşular, arkadaşlar, baba hepsi işçi. Gençliğinin ilk zamanları bu yaşananları kabullenmek istemiyorsun, sonra alışıyorsun. Hayat okulu dedikleri bu yaşam kavgasının içinde kendini buluyorsun.

Kapitalist sistemin eğitimi aileden başlayıp, okulda devam ediyormuş, eh fabrikada da tam anlamıyla neyin, kimin ne olduğu ortaya çıkıyor zaten. Kapitalist sistemin gerçekleriyle yüzleşene kadar bu oyalama, monotonlaşma ve bencilleşme eğitimi devam ediyor. Sistemi tanıdıkça bugüne kadar kendince doğru bildiklerin hep yanlış çıkıyor ve yüzüne şamar gibi peş peşe iniyor. İşçi sınıfının bilimi ve siyasetiyle tanışıp benimsedikten sonra, bu kapitalist sistemin bizlere yaşattığı açlığı, yoksulluğu, sefaleti, emperyalist savaşları ve bence en önemlisi cahilliğin kişilerin yetenek veya yeteneksizlikleri ile ilgili olmadığını, sorunun aslında yaşadığımız kapitalist sistemin azgın, yüzsüz, kişiliksiz gerçekleri olduğunun farkına varıyorsun.

Benim ve ailemin yaşadığı “büyük adam olma” hayallerini işçi çocuklarının birçoğu yaşıyor. Bazıları ise daha yoğun ve uzunca ve hayalperestçe yaşıyorlar. Bu bakımdan kendimi şanslı hissediyorum. Bizim gibilerin, benim gibilerin gerçekliğini işçi sınıfının bilimi/siyasetiyle gördüm. Artık yerimi biliyorum, artık safımı biliyorum. Bir de kapitalist sistemin gerçeklerini gören ama onursuzca yaşamayı tercih eden, sınıfını inkâr eden bilinçsiz işçiler, aileler ve çocuklar var. Bu işçiler hayal dünyasından çıkıp gerçeklerle yüzleştiklerinde sınıfını bilecektir. Hayal kurmak güzeldir, ama kapitalist sistemin içinde hayal kurmak bile, hayalperestlikten kaynaklı insanı öldürür.

Ben doktor olamadım. Fakat şimdi düşünüyorum da onurlu, sınıf bilinçli bir işçi oldum. Sınıflı toplumun hastalıklarını, teşhis ve tedavi etmeye koyulan sınıf bilinçli bir doktor, bir cerrah oldum. İşçi sınıfının genç üyeleri olarak gelecek bizim ellerimizde, bizler yerimizi bilip mücadele içinde yer almazsak, işçi sınıfının örgütlü mücadele çatısının altında mücadeleye sımsıkı sarılmazsak, bireysel kurtuluş hayallerine kapılıp onun peşinde koşarsak, yaşadığımız hayatta varla yok arasında gider geliriz. İnsan gibi yaşamak mı? Yoksa kapitalist sistem içinde bir hiç gibi yok olup gitmek mi?

Gebze’den bir metal işçisi


“Her Şeyi Satarım Anasını Satayım”

Son günlerde özelleştirmelerin yoğunlaşmasıyla birlikte milliyetçi duygular da toplumu etkisi altına almış durumda. İşçi ve emekçilere vatan millet savunusunun yoğun bir şekilde yaptırıldığı bu günlerde Maliye Bakanının yaptığı bir açıklama oldukça dikkatimi çekti. “Vatan elden gidiyor, daha satacak neyiniz var” diye soranlara Unakıtan’ın cevabı “her şeyi satarım anasını satayım” oldu. Aslında bizim açımızdan bu cevap çok da şaşırtıcı değildi. Çünkü bizler biliyoruz ki sermayenin dini de vatanı da imanı da paradır. Ancak bilinçsiz işçi kesimlerine bir taraftan vatanın kutsallığını şırınga ederken diğer taraftan da böyle bir açıklamanın yapılması önemli idi. Çünkü bizlerin farkında olduğumuz bu gerçekliklerin herkes farkında değil ne yazık ki.

Özelleştirme nedir diye sorduğumuzda verilen cevap şu oluyor; ülkenin kalkınması için olmazsa olmaz tek yol. İyi ama ülke kalkınırken işçi ve emekçilere ne oluyor? Özelleştirme tüm dünyada uygulanan neo-liberal politikaların bir ayağı. Bu politikaların hayata geçtiği ülkelere bir dönüp baktığımızda tüm gerçekler önümüze seriliyor. İşten atılmalar, işçi ücretlerinde kısıtlamalar, hak gaspları ve tabii bunlara bağlı olarak yozlaşan bir toplum. Neo-liberal politikaların tün dünyadaki en iyi uygulayıcısı diyebileceğimiz IMF durmadan işçi ücretlerinin ülkemizde yüksek olduğundan bahsetmiyor mu? Avrupa Birliği’ne giriş hülyasında olan ve emperyalist emelleri olduğu gün gibi aşikâr TC devleti, bu emellere ulaşmak için IMF’nin dümen suyundan gitmeyecek mi?

Sözün özü dostlar özelleştirmeleri ışık hızıyla yapmaya çalışan burjuva hükümetlere bir çift lafımız olmalı. Biz işçiler açısından, patronumuzun yerli mi yabancı mı olacağı önemli değil. Ama özelleştirme adı altında yapılan hak gasplarına, işten atmalara, sendikasızlaştırmalara ve taşeronlaştırmalara dur demeliyiz. Özelleştirme saldırısı da, tıpkı diğerleri gibi, işçi sınıfına dünya çapında yöneltilmiş neo-liberal saldırıların bir parçasıdır. Bu saldırıların hepsine karşı koymalıyız. Bir yandan “vatanı” parsel parsel satıp bir yandan da vatan-millet naraları atanlara da şöyle seslenmeliyiz: sadece bu “vatan” değil bu dünya bizim, gün gelecek sizi üzerinden süpürüp atacak ve yepyeni bir hayat kuracağız!

Gülsuyu’ndan bir kadın işçi


Burjuva hükümetin başı Erdoğan, geçenlerde televizyonda yine nutuk çekiyordu: “Eskiden üç tarafımız denizlerle, dört tarafımız düşmanlarla çevriliydi. Şimdi komşularımızla ilişkilerimizi düzelttik.” Bu konuşmayı Yunanistan başbakanının ziyareti esnasında yapıyordu. Ne de olsa 42 yıl sonra ilk defa bir Yunan başbakan Türkiye’ye geliyordu ve bu dostluk mevcut hükümetin başarısı sayılırdı!

Çocukluğumdan beri Yunanlıların düşman olduğu öğretilen ben ise, bu durumu tuhaf karşılamıştım. Çünkü bir bakıyorum düşmanız, bir bakıyorum dostuz bu Yunanlılarla. Üstelik ne düşman olurken ne de dost olurken kimse bize bir şey sormuyor. Her şey “büyüklerimizin” talimatıyla oluyor, düşmansa düşman, dostsa dost. Şimdilik dostmuşuz. Oysa yıllardır her konuşmada Yunanlıların ihanetinden bahsedilir. Lafa, Yunanlıların birinci dünya savaşından sonra vatanımızı nasıl işgal ettiğiyle başlanır, bizim onları nasıl denize döktüğümüzle de laf bitirilir. Sonra Kıbrıs’ta Türklere zulmettikleriyle devam edilir. Ama orada da hadlerini bildirmişiz! En yakın örnek ise Kardak kayalıklarını “işgal” ettikleri zaman ortaya çıkan kriz.

Eh, Türkler hakkında da Yunan işçi sınıfına farklı şeyler anlatılmıyordur herhalde. Ama bize bu yalanları yutturmaya çalışan burjuvaziyi anlamak zor. Bir sabah televizyonu açtığımızda iki düşman ülkenin başbakanları kırk yıllık dost gibi karşımıza geçip poz verirler. Ne zaman dost oldular diye şaşırmak yok. “Bunda ne kötülük var, dost olduk fena mı oldu?” diye düşünenler olabilir. Ama unutmamakta fayda var, yarın yine düşman olmayacağımızın garantisi de yok! Burjuvazi işte böyle kaypak ve yalancı bir sınıftır. Çıkarları doğrultusunda bugün bizlerin Yunan halkıyla veya herhangi başka bir halkla dost olduğumuzu söyler, yarın bir anda bizleri birbirimize düşürüp, düşman etmeye çalışırlar. Burjuvazinin bu yalancı dostluklarını gördükçe, işçi sınıfının bir neferi olmaktan onur duyuyorum. Hele ki işçi sınıfının enternasyonal mücadelesiyle tanışmış olmak, sadece bu toprakların dört tarafı değil, dünyanın dört tarafının dosttan da öte sınıf kardeşlerimizle çevrili olduğunu anlamamı sağladı. İşçi sınıfının etrafını saran tek düşman, dünyamızı yaşanması zor bir hale getirip, bir emperyalist savaşa sürükleyen kapitalistler ve onların sistemidir. Bu sistemi dünyamızdan def etmek için bütün ülkelerin işçileriyle birlik olmamız gerekir. Bu yolda yürüyenlerin yolu açık dostu bol olsun.

Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık!

Maltepe’den bir metal işçisi


Hoş geldin bebek, yaşama sırası sende

Yakın zamanda Kütahya’da bir tren kazası yaşandı ve dokuz insan hayatını kaybetti. Kimler öldü bu kazada? Bu insanlar neden hayatını kaybetti? Bu kadar kolay mı bir hayatın yitip gitmesi? Neden şöyle bir haber duymuyoruz: “Ünlü iş adamı falanca belediye otobüsüne binmeye çalışırken kolunu kırdı” ya da “Patronun bindiği servis aracının frenleri tutmuyormuş, araç yolda kaza yapmış ve patron hayatını kaybetmiş”. Çünkü bu tür nedenlerle hayatlarını kaybedenler bizleriz ve bunlar da bizim hikâyelerimiz. Neredeyse günümüzün yarısı yollarda geçiyor. Çıldırtan bir trafik, balık istifi gibi otobüsler, biz işçileri taşıyan ve can güvenliğimizin dahi olmadığı kırık dökük servis arabalarıyla bize sunulan ulaşım hizmeti işte bu. Yolda yürürken kendisini birdenbire kanalizasyon çukurunda bulan, yağmur yağdığında evini su basan, doğru dürüst yolu olmadığı için evine çamurlara bata çıka gidenler, bu kentlere sıkıştırılanlar biz işçi ve emekçileriz ve bizim hiçe sayılan hayatlarımız. Bize reva görülen belediye ve ulaşım hizmetleri de bunlar. Şehir içi ulaşımda uygulanan bu politika şehirlerarası ulaşımda da uygulanmaktadır. Yolların bakımı demek maliyet demek, toplu taşımaya önem vermek demek maliyet demek. Patronlar ceplerini doldurmak varken neden böyle bir maliyetin altına girsinler? İşçi sınıfının büyük şairi Nazım Hikmet boşuna dememiş;

Hoş geldin bebek yaşama sırası sende,

Senin yolunu gözlüyor,

Tren kazası, uçak kazası,

Yer depremi, kuraklık filan.

Fakat şair şiirin sonuna şunları da eklemiş: “Senin yolunu gözlüyor sosyalizm, sosyalizm filan.” Bu düzeni tarihin çöp sepetine atacak olanlar bizleriz. Gelecek sosyalizm, gelecek bizim ellerimizde.

Gülsuyu’ndan bir işçi


Merhaba dostlar,

Sizlerle paylaşmak istediğim konu, bu kadar da ikiyüzlülük olamaz denecek türden. Hrant Dink’in birinci ölüm yıldönümünde Agos gazetesi önündeki anma sırasında, o alandaki CHP Şişli ilçe binasının üzerinde kocaman harflerle yazılı olan pankart herkesin dikkatini çekecek şekilde duruyordu: “Düşünceye sıkılan kurşun geleceğe sıkılmıştır.”

Evet, bunu CHP yazmıştı ve bir kez daha ne kadar ikiyüzlü bir siyaset izlediğini herkesin gözüne sokmak istercesine o alana taşımıştı. Sanki aylardır Kürtlerin üzerine yağdırılan bombalarda payı yokmuş gibi... Seçim sürecinde halkların kardeşliğinden bahsedip de sonrasındaki savaş çığırtkanlığında başı çeken, yıllardır kitleleri yalanlarıyla oyalayan, katliamlarda parmağı olan, burjuvazinin sözcülüğünü yapan düzen partisi CHP şimdi de bunu söylüyor. İşçi sınıfının, ezilenlerin, emekçilerin yanında olmak gibi bir sorunu olmayan düzen partisi CHP’nin bugün de durduğu yer gözler önündedir; yıllardır olduğu gibi bugün de statükocu ve milliyetçi çizgisinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Sıkıştıkları her an gündemi bu tür söylemlerle doldurup insanları o yöne çekmeye çalışıyorlar. Bizler kendi gücünün farkında olan sınıf bilinçli işçiler olarak biliyoruz ki tek bir çözüm yolu, tek bir adres vardır, o da işçi sınıfının örgütlü mücadelesine katılmaktır.

Pendik’ten bir matbaa işçisi


Kurtuluş mücadelede

Burjuvazi, medyasıyla insanların yaptıklarını, giydiklerini, söylediklerini, düşündüklerini ve daha birçok şeyini etkiliyor. Okulda sana bir yandan “tek tip”lik dayatılıyor, bir yandan da milliyetçilik ve rekabet öğretiliyor. Askerde de ne kadar haksızlığa uğrarsan uğra yukarıdakine, yani tepende seni kontrol edene ses çıkarmamak zorunlu kılınıyor. Ve çok önemli bir husus daha var: aile.

Bu topraklarda 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi yaşandı diyoruz. Bu, işçilerin ve işçi sınıfının devrimci mücadelesinin üzerinde büyük bir etki yarattı; milyonlar fişlendi, nicesi işkencelerden geçirildi, devrimciler öldürüldü, birçoğu yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Bizlerin ve ailelerimizin içinde yaşadığı bu toplum, tüm bunlardan şu ya da bu oranda etkilenmiş bir toplum. Bu korku toplumunda, aileler, bizi devrimci mücadeleden uzak tutarak bir şeylerden “koruduklarını” zannediyorlar. Bugün benim birçok arkadaşım, aile baskısının bir şekilde etkisiyle, belki de birçok gerçeği görebilmelerine rağmen mücadeleden uzak duruyor.

Ama bilmeleri gereken bir şey var: insanları, yani bazılarımızın çocuklarını, bazılarımızın kardeşlerini, cam fanus içerisinde tutamazlar! Çünkü kapitalizm insanların hayatlarını psikolojik ve fiziksel olarak tüketmeye devam ediyor. Bugün aileler ve öğrenciler üniversiteyi kurtuluş olarak görüyorlar, oysa okusak da okumasak da işsiz kalıyoruz. Ailelerimiz mücadele vermediği için birçok saldırı yasasına maruz kalıyoruz, gencecik yaşlarda tersanelerde ve başka sektörlerde iş cinayetlerinde yaşamlarımızı yitiriyoruz, savaşlarda patronların çıkarları için canlarımızı veriyoruz.

O halde işçi sınıfının gençleri olarak bizlerin yapması gereken tek bir şey var: kapitalizme karşı mücadele etmek! Çünkü kapitalizme karşı mücadele ettiğimiz oranda özgürleşebilir ve gitgide yoğunlaşan ve ağırlaşan bu sömürüye dur diyebiliriz. Eğer kapitalizme karşı mücadele etmek istiyorsak, ailelerimizin çarpılmış bilincine karşı da mücadele etmek zorundayız. Bizi de, ailelerimizi de ve gelecek nesilleri de kurtaracak olan en önemli, en doğru, en gerçek yol işçi sınıfının devrimci yoludur.

Aydınlı’dan bir genç işçi


Apayrı İki Tablo, Apayrı İki Dünya

Merhaba arkadaşlar. Ben işim gereği birçok fabrika ve işyerine gidiyorum. Buradaki çalışma koşullarını ve patronların durumunu gözlemleme şansım oluyor. Bunlardan birinde karşılaştığım tabloyu sizlerle paylaşmak istedim. Gebze’de bir fabrikaya bakım işleri için gidiyorum. Çalışanların çoğunluğunu, 18 yaşın altındaki çocuklar ve kadınlar oluşturuyor. Burjuvazinin ucuz işgücü diye nitelendirdiği kesimdir çocuklar ve kadınlar. Çalışanların birçoğunun maaşı asgari ücret bile değil. Çalışma saatleri 10-15 saat arasında değişmekte. Burada 50’ye yakın işçi çalışıyor. Fabrikada çalıştırmak için özellikle ev kadınlarını ve çocukları seçiyorlar. Bu kesimi seçmeleri hiç de rastlantı değil, yukarda dediğim gibi bu kesim ucuz işgücü anlamına geliyor burjuvazi için. Bizler örgütlü bir mücadele yürütmediğimiz koşullarda bu anlayış devam edecektir de. Hepimizin bildiği gibi ev kadınlarında, “evin bütçesine ne kadar katkı yapabilirsek iyidir” düşüncesi hâkim. Çalıştıkları bu fabrikada da bu şekilde düşündükleri için, verilen ücretlere çoğu sesini dahi çıkarmıyor.

Gelelim patron cephesine. Patron zevki için milyarlar harcayan klasik bir patron tipi. Kendisi saat koleksiyonu yapan bir insan. En son gittiğimde aldığı bir saati gösterdi. Fiyatı 13 bin euro (bir işçinin yaklaşık 5 yıllık maaşı) civarındaymış. İşçilere asgari ücret dahi vermeyen patron, sırf zevk için milyarları gözden çıkartabiliyor. Bu tablo bizlere hiç de yabancı gelen bir tablo değil. Bütün patronlar birbirlerinin aynısı, işçilerin sırtından milyarlar kazanıyorlar. Ama iş işçinin hakkına gelince “kazanamıyorum, zaten zarar ediyorum” deyip, elini işçinin cebine uzatıyorlar.

Bizler her şeyin farkında olmalıyız. Onlar bir avuç asalak sınıfı, bizler ise dünyayı yaratan milyarlarız. Bunların farkında olmalı ve bilinçlenip örgütlenmeliyiz. Bizler örgütsüz, bilinçsiz olduğumuz sürece asalaklar sınıfı, bizlerin sırtından milyarlar kazanmaya devam edecek. Buradan tüm işçilere seslenmek istiyorum: “SINIFINI BİL, SAFINA GEL!”

Tuzla’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/okurlarimizdan_mart_2008.htm