Gazze’de tam 1,5 milyon Filistinli günlerdir ölüm kalım savaşı veriyor. Katil İsrail devleti, Hamas’ın kontrolündeki Gazze’ye yedi aydır ambargo uyguluyor. Her türlü temel ihtiyaç maddesinin kısıtlanarak verildiği Gazze İsrail kuşatması altında. Bilindiği gibi bir bütünlük oluşturmayan Filistin topraklarının iki ana parçası durumundaki Gazze ve Batı Şeria arasında İsrail toprakları yer alıyor. Mısır’a açılan Gazze sınırı İsrail’in ördüğü yüksek duvarlarla kapatılırken, kentin Akdeniz’e açılan sahilleri de İsrail donanması tarafından abluka altında tutulmaktadır.
İsrail, 19 Ocakta yiyecek, giyecek, ilaç, akaryakıt ve su sevkıyatını da durdurdu. Gazze’ye elektrik veren tek santral da fueloil yokluğundan ötürü durduğu için hastaneler elektriksiz kaldı ve yüzlerce hasta kaderine terk edildi. Çaresiz Filistin halkından yardım çığlıkları yükselirken, İsrail başbakanı Ehud Olmert kitlelere, “Hamas’a karşı çıkın, aç kalmayın” diyerek onlarla adeta alay ediyordu. Sürekli Yahudi soykırımını gündeme getiren ve Yahudi halkının çektiği acılar üzerinden kendine meşruluk sağlayan İsrail burjuvazisi, Gazze’yi Hitlervari büyük bir toplama kampına çevirmiş bulunuyor.
Filistin halkı açlığın ve ölümün pençesinde kıvranırken, Arap devletlerinin ise sesi soluğu çıkmamıştır. ABD’nin desteğiyle iktidarda kalan despotik yönetimler, adet yerini bulsun kabilinden İsrail’e sadece ambargoyu kaldırması için çağrı yapmışlardır. Sınır kapılarını açmayan Mısır yönetimi, bu taleple gösteri yapan Filistinli kadınları zor kullanarak dağıtmıştır. En sonunda sınırı oluşturan duvarın bir noktası Hamas tarafından havaya uçurularak kitlelerin Mısır’a geçişi sağlanabilmiştir. Bu sayede 700 bin Filistinli Mısır’a geçerek temel ihtiyaç maddelerine ulaşmaya çalışmış, ancak bir gün sonra sınır Mısır tarafından tekrar denetim altına alınmıştır.
Gelinen aşamada İsrail ambargoyu bir parça gevşetmiş bulunuyor. Ancak Gazze’de yaşayanların geleceği hâlâ belirsizliğini koruyor. Filistin toprakları on yıllardır İsrail işgali altında ve neredeyse toplumun tüm ihtiyaçları da İsrail üzerinden karşılanmaktadır. Her ne kadar İsrail Gazze’den çekilmişse de, dış dünyayla ilişki kurma yollarını denetim altında tutmaktadır. Gazze’nin dış dünyaya açıldığı tek sınır ülkesi Mısır ise, Gazze halkının ihtiyaçlarını karşılamaya yanaşmamaktadır. Bu durumda etrafı çepeçevre çevrilen Gazze’deki Filistin halkı toplu halde ölüme terk edilecektir.
İsrail egemen sınıfı bugün Gazze ile tüm ilişkilerini kesmeyi tartışıyor. Bunun arkasında, Filistin devletinin kurulmasını engelleme planı yatmaktadır. Batı Şeria ve Gazze arasında irtibatın kesilmesi ve Hamas ile El-Fetih’in karşı karşıya gelmesi İsrail’e fırsatlar sunuyor. İsrail, El-Fetih ile Hamas’ın arasını daha da açarak Batı Şeria ile Gazze arasındaki bölünmeyi derinleştirme peşindedir. İsrail’in hedefi şu: Gazze ile ilişkileri kesmek, onu kaderiyle baş başa bırakmak ve Filistin topraklarından kopartarak Filistin’i Batı Şeria ile sınırlamak. Böyle bir durumda İsrail, 1967 sınırlarına çekilmeyecek ve kurulacak olan Filistin devleti Batı Şeria ile sınırlı, kontrol edilebilir ölçüde küçük olacaktır. Nihayetinde bir taraftan bu amaç doğrultusunda mevzi kazanmak, diğer taraftan da Hamas’ı kitlelerden yalıtarak tasfiye etmek için çatışmayı bilerek tırmandırmaktadır. 16 Ocakta Hamas militanlarının, ateş açan İsrail askerlerine cevap vermesi üzerine topyekûn bir saldırı başlatıldı. Tanklar, buldozerler ve helikopterler eşliğinde harekete geçen İsrail ordusu, Gazze’de büyük bir yıkıma yol açtı. 19 Filistinli öldürüldü, 50’si ise yaralandı. Gerçek buyken, İsrail katliamın sebebini Hamas’ın attığı füzelere dayandırmaya çalışıyor.
Bu katliamın yaşandığı gün Bush’un Ortadoğu turunda olması da oldukça manidardı. Bilindiği üzere 27 Kasım 2007’de Amerika’nın Annapolis kentinde Arap devletlerinin de katıldığı bir toplantı yapılmış ve İsrail-Filistin görüşmelerine yeniden başlanması kararı alınmıştı. Ancak bu görüşmelerden hemen hiçbir sonuç çıkmamıştı. İşte Bush’un 9 Ocakta başladığı Ortadoğu gezisinin bir ayağını da Annapolis sürecini devam ettirmek oluşturuyordu. Fakat Bush ile görüşen İsrail başbakanı Olmert’in şu tek cümlelik açıklaması bile Annapolis sürecinin lafıgüzaf olduğunu gözler önüne sermektedir: “Terör durdurulmadıkça, her tarafta durdurulmadıkça barış olmayacaktır.” Çok açık ki, katil İsrail’in başbakanı Filistin halkına direnmemesini, silahlarını gömmesini ve mutlak bir şekilde boyun eğmesini öğütlemektedir. Eğer bunu yaparlarsa ve İsrail lütfederse belki “barış” gelebilir!
Anlaşılacağı üzere, İsrail bin dereden su getirmekte, çözümsüzlüğü dayatmakta ve beri taraftan da ilhak politikasına devam etmektedir. Daha önce de yazdığımız gibi, Annapolis görüşmeleri son 15 yıl içinde düzenlenen ve her biri “barış artık geliyor” denilerek şampanyalarla kutlanan görüşmelerden sadece biridir. Filistin’in son yirmi yıllık tarihi, aynı zamanda bu tür görüşmelerin ve çöpe atılan “barış” planlarının da tarihidir. Nitekim Bush’un İsrail ve Filistin’deki görüşmelerinden de bir sonuç çıkmış değildir. Tam da bu noktada şu soruyu sormak elzemdir: başta ABD olmak üzere emperyalist güçler Filistin sorununu gerçek anlamda çözerek Ortadoğu’ya “barış” getirebilirler mi? Tarihsel ve güncel deneyimler gösteriyor ki, hayır! Zaten hem Annapolis zirvesinin hem de Bush’un Ortadoğu gezisinin asıl amacı Filistin sorununu çözmek değildi. Asıl amaç, Sünni Arap devletleriyle İsrail’i yakınlaştırmak ve Şii İran’a karşı ortak bir cephe örmekti. Filistin sorunu bu hedef doğrultusunda kullanılmaktadır.
Nitekim Bush’un 9 günlük Ortadoğu turu bunu tümüyle gözler önüne sermektedir. Hemen tüm Sünni Arap devletlerini ziyaret eden Bush, El Arabiya televizyonuna verdiği mülakatta şöyle diyordu: “Güven tazelemek ve insanların gözlerinin içine bakıp şunu söylemek için buradayım: İran bir tehdit. Bununla baş etmek için bir stratejimiz var ve sizinle birlikte çalışmak istiyoruz.” Bir başka konuşmasında ise şunları söylüyordu: “İran’ın davranışları tüm ulusların güvenliğini tehdit ediyor. Bu yüzden ABD, Körfez’deki dostlarıyla olan güvenlik taahhüdünü güçlendirecek ve çok geç olmadan bu tehlikeye karşı koymak için müttefiklerini bir araya getirecek.” Güya Ortadoğu’ya “barış” getirmek için gelen Bush, emperyalist savaşın zeminini daha da güçlendirmiş bulunuyor. Örneğin, varılan anlaşmaya göre, ABD Suudi Arabistan’a 123 milyon dolarlık silah teknolojisi satacak. Geçen sene yapılan silah satışının yanında (Suudi Arabistan dâhil Körfez ülkelerine 20 milyar dolarlık satış yapılmıştı) bu satış devede kulak kalsa da, emperyalistlerin esas niyetini ortaya koyması bakımından önemlidir. Asıl aslan payını ise, Bush ile aynı günlerde Ortadoğu turunda olan Fransız emperyalizminin yaman çocuğu ve ABD’nin yeni partneri Sarkozy almıştır. Yapılan anlaşmalara göre Fransa hem Körfez’de askeri üs kuracak hem de Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ne 63 milyar avroluk silah satışı yapacak.
Kesin olan şu ki, emperyalist güçlerin derdi Ortadoğu’ya “barış” getirmek değil, tersine, savaşı alabildiğine yaymaktır. Dolayısıyla da bölgenin işçi-emekçi kitleleri emperyalistlerden medet ummamalıdırlar. Ortadoğu’nun emekçi kitleleri örgütlenmeden ve mücadele bayrağını yükseltmeden ne Filistin sorunu gerçek anlamda çözülebilir ne de bölgeye kalıcı barış ve huzur gelebilir. Aksi takdirde olacak olan şey bellidir: satılan silahlar halkların tepesinde patlayacak ve tüm Ortadoğu kocaman bir Irak’a dönüşecek!