2008 Kimin Yılı Olacak?
Daha birkaç hafta önce yeni yıla girmeye hazırlanıyorduk. Borç, işsizlik ve sefalet içinde geçen zorlu bir yılı geride bırakmak ve yeni bir yıla umutla başlamak istiyorduk. Ama içten içe yeni yılda da değişen pek bir şey olmayacağını biliyorduk. Sömürü ve baskı işçiler aleyhine artacak ve elimizdeki son kırıntılara dahi burjuvazi saldıracaktı. Nitekim Aralığın son günlerindeki bazı gazete haberlerinde, 2008 yılına zengin ile fakir arasındaki fark büyümüş olarak gireceğimiz duyuruluyordu. Habere göre, 2007 yılında Türkiye’de zenginlerle fakirler arasındaki uçurum tam 7 kat artmıştı.
Her yılbaşı gecesi geldiğinde, iki sınıf arasındaki uçurum bir kez daha sırıtarak gösterir kendini. Bir tarafta gece saat 24’ü vurduğunda sofrasına yemek koyamayan işçiler, diğer tarafta milyonlarca lirayı bir gecede şatafat, lüks ve gösteriş için harcayan sermayedarlar. Lüks otellerin kral dairelerinde, balolarda, vur patlasın çal oynasın yeni yıla giren sermaye sınıfı için hava hoştur. Havai fişeklerin gölgesinde yapılan kadeh tokuşturmalarında, asıl tokuşturulan şey işçi sınıfından sömürülenlerdir.
Ama 31 Aralık gecesi sermayedarlar sınırsızca eğlenirken işçilerin büyük kısmı çalışmaya devam ederler. Tekstilde, metalde, deride, hele ki madenlerde… Bu yılbaşında da öyle oldu. Zonguldak madenlerinde çalışan işçilerin yılbaşını da çalışarak karşılamaları hangi burjuvanın umurundaydı acaba? 2008 yılına az bir süre kala yerin metrelerce altında toplanan işçiler, kazasız bir yıl dileklerinde bulundular birbirlerine. Zonguldak’ın metrelerce dibinde çaresizce kollarını açarak dua eden işçiler, yukarıda olup bitenlerin farkına dahi varmadan yeni bir yıla girmeye hazırlanıyorlardı.
Ama yeni yıla yumruğu sıkılı, yanındaki işçi arkadaşıyla kol kola giren işçiler de vardı. Grev çadırlarında, direniş yerlerinde yeni yılı karşılayan bu işçiler, sermayeye, ne denli güçlü olursa olsun mücadelenin önüne geçemeyeceğini gösterdiler. Yörsan, Güven Elektrik, Novamed, Akyıl işçileri yeni yılı grevde karşıladılar. Her türlü baskı ve engellemeye rağmen, kadın erkek hep birlikte sınıf kardeşleriyle beraberdiler.
Su uyur düşman uyumaz demiş eskiler. Bu söz bugün burjuvaziye söylenmiş adeta. Yılbaşı, bayram, seyran fark etmeden her fırsatta daha fazla saldırganlaşan ve doymayan sermayenin düzeninde yaşıyoruz. Daha 2008 yılının ilk günlerine girerken AKP hükümeti yeni zamları açıklamaktan çekinmedi. Milyonlarca işçinin asgari ücretine çay ve simit parası zammı yapan hükümet, yeni yılda elektrik ve doğalgaza yüzde 15 oranını aşan zamlar yaptı.
Nicedir işçiler moralsiz, dağınık, aç ve işsiz geçen yılların hesabını tutmuyorlar. Örgütsüzlüğün ağır bedellerini ödeyen genç işçi kuşaklarını ve işçi ailelerini zor bir yıl daha bekliyor. En büyük zorluk kapitalist sömürü düzeninin devam etmesidir. Oysa insandır tarihin öznesi, hem değişir hem de değiştirir. Yaşadığımız çağda her şeyi değiştirecek tek güç işçi sınıfıdır. Belki bir günü belki bir mücadeleyi kazanmak ile başlayacak her şey. Ve bir yılı hatta bir dünyayı kazanana dek sürecek. Sonunda zafer işçilerin olacak.
İstanbul’dan bir işçi
İşbirlikçilik Dayatmalarına Karşı Çıkalım!
Üzerinde yaşadığımız topraklarda gün geçmiyor ki Kürt halkına dönük anti-demokratik baskılar yaşanmasın. Seçilmiş vekiller, belediye başkanları, kadınlar, gençler ve çocuklar bu baskılarla yıllardır karşı karşıya geliyorlar. Devletin yürüttüğü baskıcı politikalar akla hayale sığmaz uygulamalara neden oluyor. Daha önce ilkokul 4. sınıf öğrencilerine PKK hakkında çeşitli sorular sorup, verilen yanıtlara göre isim listesi oluşturan devlet, şimdi de çocuklara gönüllü polis kartı dağıtmaya başladı. Şırnak’ın Gazipaşa İlköğretim Okulunda okuyan 50 çocuğa, Emniyet Müdürlüğü binası gezdirildikten sonra gönüllü polis kartı verilmiş. Polis bu uygulamayla Kürt çocuklarını ajanlaştırmak istiyor.
Polis, çocukların, özellikle şehir içinde yaşanan miting vb. gösterilerde muhbirlik yapmasını istiyor. Yani babasını ya da herhangi bir akrabasını ihbar etmesi bekleniyor. Emniyetin verdiği kartın ön tarafında “Gönüllü Polis”, arka tarafında ise “Ben gönüllü polis olarak her türlü kanun dışı davranıştan uzak duracağım ve suçluları 155 Polis İmdat’a bildireceğim” yazıyor. Çocuklar bilgi vermeleri halinde hediyeler kazanacaklarmış! Elbette bu duruma ailelerden hemen tepki gelmeye başlamış. Ailelerin tepkileri şöyle: “Küçük yaştaki çocukların bu kirli oyuna alet edilmeleri kabul edilemez. Bundan birkaç ay önce gençlerin nasıl ajanlaştırıldığını herkes televizyonlarda izledi. O gençlerin nasıl eğitildiğini kendi ağızlarından dinledik. Bu bölgede yaygın bir oyundur. Küçük yaştaki çocukların eğitilerek, kendi halkına ihanete doğru sürüklenmesini kabul etmiyoruz. Bu konuda her türlü yasal girişimlerde bulunacağız.”
Devlet bir taraftan inkârcı ve ihbarcı bir Kürt gençliği yaratmaya çalışırken öte taraftan da gencecik fidanları katlediyor. 2005 Şubatında Mardin Kızıltepe’de, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz hunharca katledilmişti. Bizler Kürt ve Türk işçiler olarak, son dönemde yapılan provokasyonlarla tırmandırılan ve giderek de sistematik bir hal alan şovenist saldırganlığa karşı koymalı, Kürt ve Türk halklarının kardeşleşmesi için çalışmalıyız. Bu temelde gerek fabrikalarda gerek okullarda gerekse işçi semtlerinde sermaye iktidarına karşı, hem sınıf mücadelesinin hem de halkların kardeşliğinin bayrağını daha da yükseltmeliyiz.
Kürt halkına özgürlük!
Aydınlı’dan bir işçi
Sınav Dergisi Dershaneleri Yayınevinde İşten Çıkarmalar Sürüyor
Sözde önde gelen eğitim kuruluşlarından biri olan Ankara Ostim Sınav Dergisi Dershaneleri Yayınevinde işçilere yönelik işten çıkarma saldırıları işverenler tarafından acımasızca sürdürülüyor. İşten çıkarma gerekçesi olarak “küçülmeye gidiyoruz” demekle yetinen yönetim, işyerinde işten çıkarmaların devam edeceğini de söylüyor. Rüzgârın hep kendilerinden yana eseceğine öylesine inandırmışlar ki kendilerini, pervasızca davranmaktan hiç çekinmiyorlar. İşçilere karşı gayet rahat, alaycı ve saldırganlar.
Evet dostlar, burası Türkiye genelinde tanınmış, OKS ve ÖSS hayalleri kuran gençlerimizi sınavlara hazırlayan bir kuruluş. Üç hafta içinde üç işçinin işine son veren ve bir sınıf kardeşimizin de bu yüzden istifa etmesine neden olan işyeri. Kimsenin hakkını yemediklerini, çalışanlarına her zaman sahip çıktıklarını, işçiler için gerekirse yeni bir kurum açıp orada çalıştırmak istediklerini ikiyüzlü bir şekilde ifade etmekten de geri durmuyorlar. Patronların pişkince yalan söylemeleri, işyerinde diğer işçiler tarafından dayanılmaz bir hal almış durumda. Ancak örgütsüz olan işçiler, işten çıkarılan arkadaşları için hiçbir şey yapamaz haldeler.
Oysa biz biliyoruz ki, örgütlü ve bilinçli olmak güçlü olmaktır, patronların hareket alanını kısıtlamaktır ve günü geldiğinde onu yok etmektir. Kendilerine sıranın ne zaman geleceğini çaresiz bir şekilde düşünen işçi arkadaşlarımız bu aralar stresli iş günleri geçiriyorlar. Ostim Sınav Dergisi Genel Yönetim Şubesinde bu aralar huzursuzluk kol geziyor. İşçilerin moralleri çok bozuk. Sendikasız olmak ayrı bir dert.
Geçtiğimiz Kasım ayında da, şirketin düzenlediği Öğretmenler Günü kutlamasına katılmadıkları için genç öğretmen arkadaşlarımız sert uyarılar almış ve işten atılmakla tehdit edilmişlerdi. Kutlamaya gitmedikleri halde hepsinden davetiye paraları alınmış, yine de patronların öfkesinden kurtulamamışlardı. Çünkü patronlar bu davranışı bir başkaldırı olarak görüyorlardı. Bu öğretmen arkadaşlar da dağınık ve örgütsüz olduklarından, sorunların çözümüne yönelik bir şey yapamıyorlar. İşyerindeki diğer işçilerle ortak hareket etmeye de yanaşmadıklarından bölünmüşlük devam ediyor. Patrona bireysel olarak kafa tutanlar da bir sonuç alamıyorlar.
Kuşkusuz bu tablo sadece bu işyerine mahsus değil. İşçi sınıfının örgütsüz ve dağınık oluşu genel bir durum. Biz işçilerin bu durumda olması, ağır şartlar altında çalışmamıza, saatlerce sömürülmemize ve elimizdeki bütün kazanımların gün geçtikçe gasp edilmesine neden olmaktadır. Örgütlü bir yaşamı benimsemek ve örgütlenmek burjuva düzeni her zaman tedirgin ve huzursuz eder. Tarih işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadele örnekleriyle doludur. Örgütlü proletarya bu dersi onlara pek çok kez vermiştir, bir kez daha verebilir. Bunun için örgütlenmek, bu uğurda ter dökmek gerek.
Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!
Örgütlen, işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesine sen de katıl!
Mamak’tan bir işçi
Kocaeli Üniversitesinde Grev
50 bin öğrencinin eğitim gördüğü Kocaeli Üniversitesinde çalışan işçiler 25 gündür grevdeler. Kocaeli Üniversitesine bağlı Derbet Uygulama Otelinin kantin, yemekhane ve öğretim üyeleri restoranında çalışan 90 işçi, toplu sözleşme görüşmelerinin tıkanması üzerine 31 Aralıktan bu yana grevdeler. Rektörlüğün baskılarına rağmen işçiler 10 kantinde grevi kararlılıkla sürdürüyorlar.
Kocaeli Üniversitesinde işçiler DİSK’e bağlı OLEYİS sendikasında (Otel Lokanta Eğlence Yerleri Sendikası) örgütlüler. 10 aydır işveren toplu iş sözleşmesinin birçok maddesine karşı çıkıyor, anlaşmalara yanaşmıyor, üstelik sendikalı işçilere istifa yönünde baskı yapıyordu.
Konuştuğumuz bir grevci işçi, son 3 yıldır 500 YTL maaş aldığını ve maaşına tek kuruş zam yapılmadığını, sözleşmelerindeki yılda iki maaş ikramiyeyi de alamadıklarını söylüyor. İşçilere üç yıldır verilmesi gereken %17 zam, sözleşmelerde bulunan yılda 2 ikramiye, yakacak ve yol parası verilmiyor. İşveren ise bu isteklerden sadece %17’lik zamma evet demiş durumda. Grev haberini alan işveren temsilcileri, grevden birkaç gün önce yakınlarını işe alarak grevi kırmaya çalıştılar. Bununla da yetinmeyip üniversite öğrencilerine aylık 150 YTL vererek grev kırıcı pozisyonunda çalıştırmaya başladılar.
Konuştuğumuz grevci işçiler bir yandan rektörlükten ve grev kırıcılardan diğer yandan da öğrencilerden dert yanmaktalar. Kantinlerin bütün gelirlerini sağlayan öğrencilerden hiçbir destek alamadıklarını söylüyorlar. İşçiler, “öğrenciler yanımızdan geçerken kafalarını çevirip bize bakmıyorlar bile” diyorlar. Sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi öğrenciler çaylarını içmekte, eğlenmekte ve oyunlarını oynamaktalar. Yalnız birkaç sınıf bilinçli öğrenci grubu greve destek veriyor ve işçileri ziyaret ediyor. Oysa üniversitede okuyan öğrenciler arasında işçi ve emekçi çocukları da var.
Bugün öğrencilerin bu denli duyarsız olmasının başlıca nedeni 12 Eylül faşizmidir. 12 Eylül faşizmi işçi hareketini ve devrimci hareketi ezdi ve aktarma kayışlarını kopardı. Gençlik 12 Eylül rejimi tarafından her şeye karşı duyarsız, bencil ve bilinçsiz kılındı. İşte bundan dolayı geçmişte üniversiteleri toplumsal mücadele alanlarına çeviren öğrenciler, bugün tümüyle duyarsızlar. Ama şunu bilerek umutsuz olmamak gerek: İşçi hareketi yükseldiğinde, bu durum öğrenci gençlik arasında da etkisini gösterecek ve bilinçli öğrenciler grev kırıcı değil grevi yükselten öğrenciler olacak!
Kocaeli Üniversitesinden bir öğrenci
Polis Terörü Can Almaya Devam Ediyor
Polis Vazife ve Salahiyetleri Yasasıyla birlikte polisin silah kullanma yetkisi artırıldı ve son iki yılda 34 kişi polisin uyguladığı teröre maruz kalarak yaşamını yitirdi. Yaşanan cinayetler tek tek polislerin neden olduğu tesadüfü vakalar değildir.
2005 yılında Avrupa Birliği’ne uyum çerçevesinde yapılan değişikliklerle polisin yetkilerine bazı kısıtlamalar getirilmişti. Daha yasa yürürlüğe bile giremeden, polisin “elinin kolunun nasıl bağlandığı” yaygarası koparılmıştı. Trafik polisleri, büyük şehirlerin merkezi yerlerinde, gelip geçen insanlara “buyurun efendim” diye seslenir olmuştu! Karakol önlerinde nöbet tutan polisler de gelip geçen insanlara gülümseyerek “günaydın, iyi günler, iyi akşamlar” diyorlardı! Aslında polisin uygulamasında değişen bir şey yoktu. O tarihlerde bile polis, Kürtlere, devrimcilere, grevci işçilere, öğrencilere vb. her defasında saldırarak gerçek yüzünü açığa vuruyordu. Aradan henüz bir yıl geçmeden, AB’ye uyum vesilesiyle kısıtlanan polis yetkileri, yeni değişiklikle yeniden artırıldı. Bu yeni düzenlemelerden güç alan ve kendine daha bir güveni gelen polis, kitleler üzerinde adeta terör estirmeye başladı. Polis kurşunu, tekmesi ve copuyla ardı ardına karakolda ve sokakta hayatını kaybeden, sakat kalan insanların sayısı hızla arttı. AKP’nin çıkardığı her yasayı veto eden pek “demokrat ve tarafsız” cumhurbaşkanı Sezer, sıra polisin yetkilerinin arttırılmasına gelince virgülüne bile dokunmadan jet hızıyla yasayı imzalamıştı.
Son aylarda yaşanan ölümlerden ilki, İstanbul Beyoğlu Karakolunda polis silahından çıkan kurşunla gözaltında öldürülen Afrikalı Festus Okey’di. Ardından Malatya’dan Elazığ yönüne giden bir minibüste bulunan iki kişi, polis kurşunuyla öldürüldü. Üçüncü olay 21 Kasım günü yine İstanbul’da yaşandı. Arkadaşıyla parkta oturan Feyzullah Ete, polis tekmesiyle yaşamını yitirdi. En son İzmir’de polisin neden olduğu bir ölüm meydana geldi. 25 Kasım gecesi iki arkadaşıyla birlikte Konak yönünden otomobiliyle Karşıyaka’ya giden 20 yaşındaki Kürt kökenli Baran Tursun, “dur ihtarına” uymadığı gerekçesiyle ensesine isabet eden polis kurşunuyla yaşamını yitirdi.
Festus Okey’in arkadaşları, Okey’in tabutunun önüne resmini asmışlardı. Altına da “Gidiyoruz. Teşekkürler Türkiye” yazmışlardı. Baran Tursun’un babası, “oğlum dur ihtarına uymadı diye ensesinden vurulmuş. Maksat durdurmak olsaydı arabanın tekerine ateş edilirdi” diyordu. Ama Emniyet Müdürlüğü, tüm bu olaylarda polisi değil, ölen insanları sorumlu tuttu. Ölenler ya intihar etmişti, ya polis silahını çekerken silah ateşlenmiş ve öyle ölmüştü, ya kafasını parktaki banka vurmuştu vs. vs. Yani bildiğimiz masallar! Ama masal olmayan bir gerçek var: tüm bu uygulamalar polis devleti uygulamalarıdır. AB’ye uyum derken, polis devletine doğru yol alınmaktadır.
Resmi verilere göre polis terörü ile son iki yılda 34 kişi yaşamını yitirdi. Bu sayıya, burjuva devletin topluma yansıtmadığı ölümleri de eklemek gerekir. Burjuvazinin tarihi, cinayetler, katliamlar ve gözaltında ölümlerle doludur. Ama burjuva devletin tüm çabaları nafiledir. İşçi sınıfı ayağa kalkıp kapitalist düzeni alaşağı ettiğinde burjuvazinin kanla dolu tarihini de yerle bir edecektir.
Tuzla’dan bir Marksist Tutum okuru
Cezaevlerini Yıkacak Tek Güç Devrimci İşçi Sınıfıdır
Kapitalist düzenin neresine bakarsak bakalım baskı, sömürü, eşitsizlik, açlık, yoksulluk, işsizlik ve elbette ki cezaevlerini görürüz.
Eğer yolunuz Kartal’a bağlı Ortadağ mahallesinden geçerse yukarıdaki devasa Cezaevi muhakkak dikkatinizi çekecektir. İnşaatı halen süren bu kocaman yapıyı başlangıçta bir sanayi sitesine veya fabrikaya benzetebilirsiniz. Fakat dikkat ettiğiniz takdirde, dört yanı çevirmiş gözetleme kuleleri, yüksek duvarlar ve tel örgüleriyle burasının bir cezaevi olduğunu görürsünüz.
Bu devasa yapının fotoğrafını tek kareye sığdırmak olanaksız. Eminiz ilk kez bu kadar büyük bir cezaevi görüyorsunuz. Bu ülkede cezaevlerinin sayısı da hacmi de hızla artıyor. Kanunlar ve cezaların ağırlığı, devletin uyguladığı baskı ve şiddetin dozu da öyle. Topluma potansiyel suçlu muamelesi yapılıyor. Bir yandan açlık ve yoksulluk artarken, diğer yandan da zindanlar artıyor. Her şey onların huzur ve mutluluğu için! Her şey egemen sınıfın iktidarını korumak için yapılıyor. Ortadağ’daki bu cezaevi de proletarya ile burjuvazi arasındaki karşıtlığı temsil ediyor adeta. Cezaevinin kuzey ve batı yakasında fabrikalardan oluşan sanayi siteleri, doğu yakasında işçi evleri ve mezarlık, güney yakasındaysa kışla var. Burjuvaların mülkleri ve silahlı kuvvetleriyle mülksüz işçi yığınları her gün biraz daha burun buruna geliyorlar.
İçimizden birisi de yeni inşa edilen bu kocaman soğuk yapıya konulabilir. Elbette sözde suçlarla! Kredi kartı borcunu ödeyemediğinden, yürüyüşe katıldığından, hakkını aradığından, devlet memuruna “karşı geldiğinden” veya faturalarını ödeyemediğinden meselâ. Tüm sevdiklerinden kopartılıp sözde ıslah edilmek üzere fotoğraftaki o duvarların arkasına gönderilebilir.
Bu cezaevinin henüz bir ismi, tipi ve kalacak insan sayısı belli değil. Belki F tipi bir cezaevi olacak. Tek kişilik hücrelere konan “vatandaşlar” akıl ve ruh sağlıkları dâhil her şeylerini kaybedecekler. Belki bir L tipi olacak. İnsanları üretime zorlayacaklar ve mahkûmlar üzerinden kâr elde edecekler. Belki çocuk belki de kadın cezaevi olacak. Tacize ve tecavüze uğrayarak, dayak ve küfre tâbi tutularak, tüm yaşam hevesleri kırılacak. Belki de ileride faşizmin toplama kampı olacak! Yakında devletin temsilcileri bu cezaevini kurdelelerle, şaşalı törenlerle açacaklar. Başbakan Erdoğan açılışlarda kestiği kurdelelerin koleksiyonunu yapıyormuş; açılışını yaparsa bu zindanın kurdelesini de koleksiyonuna katacak! Elbette açılışta “huzur” ve “güvenlik” üzerine keskin nutuklar çekecekler. Muhtemelen Avrupa’nın belki de dünyanın en büyük cezaevini yaptıkları için övünecekler.
Ama şu çok net bilinmeli ki, bir gün gelecek ve o devasa cezaevleri yerle bir olacak. Cezaevlerini yıkacak tek güç devrimci işçi sınıfıdır. Onun yükselttiği mücadele sonucunda, fabrikalardan sokaklara taşan sel, cezaevlerine ulaşacak, kapılar kırılacak ve tutsaklar özgürlüklerine kavuşacaklar!
Marksist Tutum okuru bir matbaa işçisi
Kapitalizmde Her Yer Cezaevi!
Bir gün işyerinin yemekhanesinde otururken, yemekhanenin penceresi gözüme takıldı. Pencerenin demirleri tam bir hapishaneyi andırıyordu, burası bir cezaevi ve biz de bu cezaevinin mahkûmlarıydık. Bir an döndüm işçilere baktım; herkesin önlüğü aynı renk ve üzerinde işyerinin adı yazıyor. Hiçbir işçi kendi kafasına göre özgürce işyerinden çıkıp gidemiyor, eğer giderse aç kalır ve aç kalma özgürlüğünü kullanmış olur. Burjuvazi sadece bedenimizi işyerlerine hapsetmiş değil, en önemli olan düşünme organımızı yani beynimizi de hapsetmiş ve kendi çıkarları doğrultusunda, kendi ideolojisiyle besliyor, yaşamımızı da ona göre şekillendiriyor, insan olmaktan uzaklaştırıyor. Peki, neden burjuvazi bunları yapıyor? Çünkü patronların yaşaması sömürüye ve kâra dayalıdır. Biz işçilerin sırtından kazandıkları artı-değer patronları ayakta tutuyor. Yani bizler olmasak onlar bir işe yaramazlar. Çünkü her şeyi işçi sınıfı üretiyor ve yaratıyor. Bu yüzden de üretimden gelen muazzam bir gücümüz var.
İşte sorun da bizim bu gücü nasıl kullanabileceğimizde. O hapsolmuş beyinlerimize Marksizmi ilmek ilmek, motif motif dokuyarak, işçi sınıfının bilimini öğrenerek, bir araya gelerek, doğru bir önderlik ve örgütlülükle kullanabiliriz bu gücü ancak. Başka da hiçbir çaremiz yok! O zaman özgür oluruz ve üzerimizdeki baskıyı, zulmü ortadan kaldırabiliriz. İnsanın insanca yaşadığı bir toplum oluruz. Şöyle yaşamımıza baktığımızda insan gibi yaşayabiliyor muyuz? İnsan yerine konuyor muyuz? Egemen sınıfın propagandasına kanıyoruz. Her şeyimize burjuvazi karar veriyor. Neyi sevip neyi sevmeyeceğimizi, neyi giyip neyi giymeyeceğimizi, kimle arkadaş olup kimle olmayacağımızı, ailemizdeki olan ilişkilerimizi vb. Yani bizleri kendi ideolojisiyle mahkûm ediyor. Bir işçi 12-16 saat çalışıyor, geriye kalan saatleri de uyuyarak geçiriyor, başka bir şey yapmaya zamanı kalmıyor. Aldığı maaş yetmiyor. Aybaşını zar zor getiriyor. O kadar üretim yapılıyor; ama hep yoksulluğu, açlığı, sefaleti bizler çekiyoruz. Burjuvazi dünyanın her yerinde var ve her yerde de sömürü düzeni aynı. Hâlbuki işçi sınıfının paylaşacağı koca bir dünya ve insanca yaşamak var. Bu da ancak bir araya gelip örgütlenmeyle olur! Yeter ki bizler umutlu olalım; aydınlık, güzel günler için uzatılan elleri sıkı sıkı tutalım! Kurtuluşumuz ellerimizdedir!
Yenibosna’dan Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
Ya Siz de Kürt Olarak Doğsaydınız!
Evet ya siz de Kürt olarak doğsaydınız ne yapacaktınız? Bu soru milliyetçilik dalgasına kapılmış, “en iyi Kürt ölü Kürttür” propagandası yapan herkese.
Aslında ben bu soruyu en çok burjuva medyanın baş milliyetçi çığırtkanı, “Kuzey Irak’taki Kürt rüyasını Türk kâbusuna çevirecek” olan ve bu sözleriyle de Yaşar Büyükanıt’tan aferin alan Ertuğrul Özkök’e sormak isterdim ve onun nezdinde onun gibi milliyetçilik zehrini içmiş olan herkese.
Binlerce yıllık bir tarihe sahip Kürt halkı. Ve yüzyıllar boyunca ezilen, zulüm gören bu halkın kendine ait bir devleti olmamış ve 4 farklı ülkenin sınırları arasında yaşamaya mahkûm edilmiş. Türkiye, Irak, İran, Suriye. Bu dört devletin boyunduruğu altında var olabilme, varlığını kabul ettirebilme ve hepsinden önemlisi insanca yaşama talepleriyle bir şekilde seslerini duyurmaya çalışmış. Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur. Kürt halkı var olma, ulus olma mücadelesi verirken terörist olarak damgalandı. Oysa onlar Türkiye’nin kurtuluş savaşında omuz omuza savaşmışlardı. O zamanlar onlara Mustafa Kemal tarafından özerk devlet olma sözü verilmişti. Ancak savaşın sona ermesiyle birlikte verilen bütün sözler unutuldu, bunun yerine milliyetçilik temeline oturtulan devlet politikasıyla Kürt sorunu bölücülük sorunu olarak görüldü. Kürtçe konuşmak yasaklandı. Kürt isimleri Türkçe isimlerle değiştirildi. Kürtler yaşadıkları topraklarda zulüm görmeye devam ettiler. Her şeyleriyle “Türk olmak” zorundaydılar! Ama olamadılar, olmadılar. Tarih bilinci bize ezilen ulusların ezen ulusa karşı mücadele yürütmesinin haklı bir mücadele olduğunu gösterir. Kürt halkının bugüne kadar taleplerine hep şiddetle, silahla karşılık verilmiştir. Şimdi onlar, TC’nin de emperyalist hayallerle içinde yer aldığı Büyük Ortadoğu Projesi dolayımıyla yine saldırı altındalar.
Son birkaç aydır asker cenazeleri üzerinden tırmandırılan milliyetçi söylemlerle halkı sokaklara döktüler. Kürt halkına karşı inanılmaz saldırılar başlatıldı. Evlerinin kapısına işaretler konuldu. Çeşitli yerlerde dağıtılan bildirilerle Kürt esnaflardan alış veriş yapılmasın propagandası yürütülüyor, hem de belediyeler tarafından. Ve DTP’ye karşı yürütülen linç propagandaları. Bu liste böyle uzayıp gidiyor. Kısacası Kürt olmak, Kürt doğmak suç ilan edildi. Tâbii ki bütün bunlar bu düzenin bir ürünü. Kürt halkıysa burjuva devletin yok etme politikalarına karşı var olma savaşı veriyor.
Şimdi bu faşist saldırıları destekleyen, Türkçülüğü yere göğe sığdıramayanlara sormak istiyorum. Siz de Kürt olarak doğsaydınız, tüm bu ezilmişliğe, yok sayılmaya, imha edilme politikalarına sessiz mi kalacaktınız. Sizin yaşama hakkınız var da Kürtlerin yok mu?
Kürtlere Özgürlük!
Ankara’dan Marksist Tutum okuru bir büro işçisi
Sizin saltanatınız bizim emeğimiz üzerinden yükselmiyor mu?
Geçtiğimiz haftalarda TBMM, bütçe çalışmalarını bitirerek 2008 yılının devlet bütçesini açıkladı. Bununla birlikte çeşitli örgütler de 2007 yılının vergi şampiyonlarını açıklama yarışına girdiler. Vergi konusunda bu sene de manzarada hiçbir değişiklik yok. Magazin programlarının vazgeçilmezlerinden olan birkaç popüler isim ve Türkiye’nin en büyük patronları vergi rekortmeni olarak lanse edilirken asgari ücretlilerden bahseden yok.
Katma Değer Vergisi, Gelir Vergisi, Özel Tüketim Vergisi, Çevre ve Emlak Vergisi, kamusal hizmetler karşılığında ödenen vergiler, eğitime katkı payı kesintileri ve benzeri biçimlerde dolaylı olarak ödenen vergiler… Türkiye’de adını duyduğumuz ya da duymadığımız (ama ödediğimiz) daha birçok vergi var. Yani devlet bütçesinin temeli esas olarak bizlerin ödediği vergilere dayanıyor. Türkiye’de asgari ücretle çalışan iki buçuk milyon civarında kayıtlı işçi var. Bu işçilerin her biri ücretlerinin yaklaşık %40’ını vergi olarak vermekteler. Dolayısıyla sadece asgari ücretliler bile, Türkiye’de faaliyet gösteren yüz binlerce şirketten, esnaftan, avukattan vb. daha büyük miktarlarda vergi ödüyorlar. Asgari ücretin üzerinde ücretlerle çalışan işçiler de hesaba katıldığında vergilerin esas olarak kimler tarafından ödendiği ortaya çıkıyor. Bakın 2004 yılında TİSK başkanı Tuğrul Kutadgobilik bir röportajında bunu nasıl ifade ediyor: “Türkiye’de en büyük vergiyi, en az ücret verdiğimiz asgari ücretliden alıyoruz. Asgari ücretlinin ödediği vergi OECD rakamlarına göre dünyanın bir numarası.”
İlerleyen paragraflarda Kutadgobilik, istihdamın üzerindeki yükün azaltılması gerektiğini ve bölgesel asgari ücret uygulamasının üzerinde düşünmeye değer bir öneri olduğunu anlatıyor. “Devlet bizim yükümüzü hafifletsin” diyor patronlar. Onlara soracak olursanız, asgari ücretlinin de ücretini onlar ödüyorlar, dolayısıyla da yük onların üzerinde!
İster asgari ücretli olsun isterse görece daha yüksek bir ücretle çalışıyor olsun, patronların bu ikiyüzlülüğüne karşı işçilerin verecek bir cevabı elbette olmalı. İşçiler bazı soruları sorabilmeli. “Peki bizim yükümüz ne olacak? Her gün bizim yükümüzü kat be kat arttıranlar siz değil misiniz? Devleti ayakta tutan, biz işçilerin ödediği vergiler değil mi? Sizin saltanatınız bizim emeğimiz üzerinden yükselmiyor mu? Dünyanın bağrından madenleri söken, yolları inşa eden, binaları yükselten, ekmeği sofranıza getiren, çocuğunuzu büyüten, evlerinizi temizleyen biz iken; dünyayı döndüren biz iken, içinde yüzdüğünüz sefahat denizinde ne yükünden bahsediyorsunuz? Biz geceleri aç yatarken sizin midelerinizdekiler olmasın o yük! Biz bir ekmek almak için para bulamazken sizin yükünüz büyüyen servetiniz mi yoksa? Ya da biz sırtımıza giyecek bir şey bile bulamazken sizin tepemize yağdırmaya can attığınız bombalarınız, üzerimize sürdüğünüz tanklarınız mı yük?” diye haykırabilmeli işçiler patronların suratına.
Biz işçiler özlemini duyduğumuz yepyeni bir yaşamı inşa etmek için bir araya gelmeliyiz artık. Taşıdığımız yükü sırtımızdan indirip kendimiz için bir dünya yaratmaya girişmeliyiz. Hak ettiğimiz yepyeni bir dünya ve yepyeni bir yaşamdır, aldığımız asgari ücretin bile gırtlağımıza basılarak elimizden alınması değil. Asgari ücretten, vergilerden, açlıktan, savaşlardan arınmış bir dünyadır hak ettiğimiz.
Hak ettiğimiz her şeye erişebilmek için, tüm insanlık adına dönecek bir dünya için bir araya gelelim. Örgütlenelim. Mücadele edelim. Dünyanın tüm işçilerinin birliğinden geçen kurtuluşumuzu ilmek ilmek örelim var olduğumuz her yerde. Haydi silkinelim, ayağa kalkalım. Bulunduğumuz yeri bir mücadele alanına dönüştürelim. İçinden geçtiğimiz zamanı dönüştürelim. Rüzgârdan taptaze bir nefes çekerek bir şarkı tutturalım: Belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat!
Kartal’dan Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
Kardelen Ayşe
Merhaba dostlar. Ben bir eğitim işçisiyim. Bir gazete haberini aktarmak istiyorum sizlere: “Kardelen Ayşe reklâmının kahramanı, Mardin’de 300 YTL maaşla sözleşmeli öğretmenlik yapıyor. Saati 5 YTL’den ayda 300 YTL ücret alan Elif Öğretmenin sigortası da vekil öğretmen olduğu için 1 ay çalışmasına karşılık 15 günlük SSK primi olarak ödeniyor.”
Son aylarda sıkça gösterilen “Kardelen Ayşe” reklâmı, çeşitli sivil toplum örgütlerinin düzenlediği “Kardelenler”, “ Haydi Kızlar Okula” gibi kampanyalarla yoksul Kürt kızlarına sağlanan güya “güzel geleceği” gösteriyor. Bu öyle güzel bir gelecek ki, reklâmın kahramanı Elif Öğretmen asgari ücretin altında bir ücretle, sosyal güvencesi olmadan çalıştırılıyor. Fakat bu reklâm, yayınlandığı medya kuruluşlarına dakikada milyarlar kazandırıyor.
Özellikle Doğu bölgelerinde gerçekleştirilen bu tür kampanyalarla, kadınların ve kız çocuklarının eğitim imkânına kavuşmalarının hedeflendiği söyleniyor. Eğitim sorunlarının bu tür kampanyalarla çözülemeyeceği ortada. Bataklığı kurutmadan sadece sinekleri öldürmeye çalışıyorlar.
Kapitalist eğitim sistemi, bir avuç asalağın sırtımızdan geçinmeleri için bizi uyutmaya çalışır. Bu sistemde öğretmenlere biçilen rol, sistemin devamını sağlayacak fikirleri öğrencilerine aktarmaktır. Kralların, beylerin, paşaların tarihi anlatılır, fakat ezilenlerin, emekçilerin tarihi anlatılmaz. Bir de bizim tarihimize bakalım. Tarihi değiştiren büyük Ekim Devriminin daha ilk yıllarında, tüm Rusya’da eğitim seferberliğine başlandı. Okuma-yazma bilmeyenlerin evlerine kadar gidildi. Gezici trenlerle tiyatro gösterileri yapıldı, insanlar hayatlarında ilk defa film izledi. Bu çalışmalarla işçi sınıfının bilimi insanlara anlatılıyordu. Özellikle kadınlar için yaşam daha da kolaylaştırılmaya çalışılıyordu. Burjuvazinin sahte vaatleri gibi değil, gerçekten de insanca yaşamın adımları böylelikle atılıyordu. İnsanın insanı sömürmediği, bilginin de, eğitimin de, ekmeğin de insan için üretildiği bir dünyaya ulaşmanın tek yoluydu bu.
Bizler kapitalist düzeni ortadan kaldırmadığımız sürece hiçbir güzellikten pay alamayacağız. Dünyanın tüm güzelliklerini onları üretenlerin paylaşması için, okulda, evde, mahallemizde, işyerimizde, kısacası bulunduğumuz her yerde örgütlenelim ve mücadeleyi yükseltelim. Kurtuluşun yolu buradan geçiyor.
Yürüyelim güzel geleceğe
Elimizde şanlı bayrağımız
Yeni açan, al bir çiçek gibi
Karanlığın ortasından fışkırarak
Kızıl şafak tutuşturur günü
Doğan günü haber verir bize
İstanbul’dan bir eğitim emekçisi
Üniversitede işgal, tersanede grev!
12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin bu topraklarda işçi sınıfı hareketine vurduğu ağır darbe hepimizin malûmudur. Bu ağır darbenin etkisini kalıcı kılmak için işçilerin her türlü örgütlülüğünü dağıtan burjuvazi, yasalarla, faşizan uygulamalarla, baskılarla, bu örgütlülüğün tekrar oluşmasını engellemeye çalışıyor. Bu çerçevede üniversiteleri de kendi istediği gibi şekillendirmek için YÖK’ü kurmuştu Türkiye’nin egemenleri. YÖK, üniversitelerde siyaseti bitirme, düşünen ve sorgulayan genç beyinleri köreltme, üniversiteleri işçi-emekçi çocuklarından temizleme, burjuvazinin işlerini halledecek donanımlı işgücünü oluşturma, baskıları ve yasakları sürekli kılma işini en iyi şekilde yerine getiriyor. Sözde Türkiye’nin laikliğini kanıtlama adına girişilen ve esasen insanların eğitim hakkını engellemek anlamına gelen “türban yasağı” gibi gerici uygulamalar da cabası.
Soruşturmaların, okuldan atmaların hiç eksik olmadığı üniversiteler her şeyin parayla halledildiği, haraç vermeyen öğrencilerin okula alınmadığı birer ticarethane haline gelmiş durumda. Bilimsel, eşit, anadilde eğitimin ise adını anan yok! Yani üniversiteler halihazırda burjuvazinin tam denetiminde gayet “özerk” kurumlar olarak çalışmaya devam ediyorlar.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da 6 Kasımda İstanbul Üniversitesi önünde YÖK protestosu vardı. Öğrencilerin ve Tuzla’dan gelen tersane işçilerinin katılımıyla gerçekleştirilen eylemde Kürt halkına karşı girişilen haksız savaş, yeni ulaşım zamları, üniversitelerde devam eden anti-demokratik uygulamalar başta olmak üzere birçok konuya değinilmiş ve öğrencilerin coşkulu sloganları Beyazıt Meydanında bir kez daha yankılanmıştı. Kitlenin azlığına ve üniversite gençliğinin işçi sınıfının örgütsüzlüğüne paralel olan örgütsüzlüğüne rağmen bu eylem önemliydi. Eylemde atılan sloganlardan biri özellikle dikkatimi çekmişti: “Üniversitede İşgal, Tersanede Grev!”
Bu slogan bize tarihte işçi sınıfının örgütlenip, bir güç olup ayağa dikildiği dönemlerden geliyordu. Şunu çok iyi biliyoruz ki, öğrencilerin örgütlülüğü ve mücadelesi işçi sınıfı hareketinden bağımsız değildir. 1960’lı ve 70’li yıllarda Avrupa’da, Asya’da, Türkiye’de yaşananlar, işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin ne kadar zorunlu olduğunu bize gösteriyor. Burjuvazi saldırılarını bu kadar ilerletmişken, şovenizm yeni bir emperyalist savaş ortamında bu kadar azdırılmışken, işyerlerinde, fabrikalarda, okullarda işçi sınıfına, işçi sınıfının gençliğine saldırılar bu kadar artmışken, kapitalizmin çarkları tüm dünyada her gün binlerce insanı yutmak için dönüyorken, işçi sınıfının örgütlü mücadelesi de o denli yakıcı bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor.
YÖK burjuvazinin kendi sistemini baki kılmak, tüm toplumu olduğu gibi öğrencileri de kendi sistemi için şekillendirmek üzere var ve YÖK’ün kaldırılması burjuvazinin şu ya da bu kanadından bekleyeceğimiz bir iyilik olmamalı asla! YÖK’leri bir daha ortaya çıkmamak üzere ortadan kaldıracak olan da, işçilerin, öğrencilerin ve tüm insanlığın sorunlarını bitirecek olan da aynı: İşçi sınıfının yürüteceği devrimci mücadele ve bu mücadeleyle ilerleyecek olan Dünya Sosyalist Devrimi! Bu hedefle örgütlenmek ve örgütlülüğümüzü gün be gün çoğaltmak, işçi sınıfının genç kuşakları olan bizlerin en başta gelen görevidir!
Örgütlüysek Her Şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir Şey!
Yaşasın İşçilerin Uluslararası Mücadele Birliği!
İstanbul Üniversitesinden Marksist Tutum okuru bir öğrenci
Merhaba dostlar!
Ben vardiyalı olarak çalışan bir tekstil işçisiyim. İşyerinde üç vardiya var ve her gün binlerce iş üretiliyor. Vardiyalı çalıştığımızdan dolayı üretilen iş her geçen gün artıyor. Neden mi? Vardiyalar arası rekabet! İşçilere diğer vardiyalardaki çalışma hatırlatılıp, “şu vardiyayı geç” deniliyor. Eee, haliyle bunu diğer vardiyaların şefleri de söylüyor. Bu da her gün daha tempolu, daha yorucu çalışma anlamına geliyor. Kârlı çıkan tabii ki patron oluyor.
Ayrıca işyerinde işçiler arasında bir bölünme yaratılıyor. İşçiler arasında sınıflandırma yapılması işçileri bölmek, aralarında ayrımcılık yapmak, patronlar tarafından başvurulan en temel yöntem. İşçileri ustabaşı-eleman diye bölmek yetmiyor; daha ileri gidilerek bizleri 3’üncü, 2’nci, 1’inci sınıf olarak adlandırıp bölüyorlar. Halbuki hepimiz aynı sınıfın unsuruyuz, aynı işi yapıyor, aynı vampir (patron) için üretiyoruz.
Sağlığımız açısından çok zararlı olan vardiya sistemi düzensiz beslenmemize, bilinç kayıplarına ve yüksek seviyede unutkanlıklara sebep oluyor. Ayrıca sosyal hayattan kopuk bir yaşam sürmemize yol açıyor. Bizler eşimizi dostumuzu uykumuzdan kısarak görebiliyoruz ancak.
Vardiya sisteminin yarattığı sorunlardan ve asıl vardiya sisteminin kendisinden kurtulmak için işyerlerimizde birlik olmalıyız. Arkadaşlarımızla sorunlarımızın nasıl üstesinden gelebileceğimizi konuşmalıyız. Birlikte davranmak için elimizden gelen her şeyi hep beraber yapmalıyız.
Dünya Yerinden Oynar İşçiler Birlik Olsa!
Avcılar’dan Marksist Tutum okuru bir işçi
Merhaba dostlar. Öncelikle Marksist Tutum’da emeği geçen herkese kucak dolusu selamlar. Elimden geldiği kadar Marksist Tutum’u takip etmeye çalışıyorum. Marksist Tutum’u tanımamla birlikte, çelişkilerle dolu bir dünyanın içinde olduğumu fark ettim. Patronlar sınıfı, sürekli biz işçi sınıfına eşitlikten, özgürlükten, kardeşlikten bahseder. Bu eşitliğin ne kadar ikiyüzlü ve çelişkilerle dolu olduğunu insan kendi kendine fark edemiyor ne yazık ki. Hatta biz işçiler üç kuruşa en ağır koşullarda çalışırken kendimizi işverenlerle aynı kefeye koyarız. Bu tamamen patronların bizim bilincimizi nasıl bulandırdığının bir göstergesidir. Geçtiğimiz haftalarda okuduğum bir gazete haberi açıkçası beni hayrete düşürdü. Sürekli eşitlikten, kardeşlikten bahseden patronların, kardeşlikten ne anladığını bu haber açıkça ortaya koyuyor. “İtalya’da düzenlenen bir açık arttırmada 143 bin euroya satılan dünyanın en pahalı Trüf mantarını Hong Konglu bir emlak kralı aldı. Emlak kralı Li Sze Lim, 50 işadamına verdiği özel bir yemekte 750 gramlık trüf mantarını da ikram etti.”
Dostlar gerçekten insan bu haberi okuyunca tuhaf oluyor. 143 euro değil, 143 bin euro. Bu ne korkunç çelişki, anlamak çok zor. 143 bin euro demek, Türkiye’de asgari ücretle çalışan 525 işçinin bir aylık geliri demek. Ya da konu yemekten açılmışken, benim gibi en az 30 bin işçinin bir günlük yemek masrafı demek.
Bizler gece gündüz çalışalım, çabalayalım, aç susuz koşturalım, bizim sırtımızdan kazanılan paralarla patronlar zevk içinde yaşasınlar, bir de utanmadan kardeşlikten bahsetsinler. Biz işçilerin bir ömür çalışarak biriktiremeyeceği paraları patronlar bir yemekte harcıyorlar. Bizlerin adını duymadığımız, tadını bilmediğimiz şeylere milyarlar ödeyerek yiyen adamlar nasıl bizimle kardeş olur anlamak imkânsız.
Bizler ancak kendi sınıfımızla kardeş olabiliriz. İşçi sınıfı farkında olsa da olmasa da dünya çapında, kardeştir. Patronlar ise çıkarları gereği kendi aralarında kardeştirler ve işçilerin düşmanıdırlar. Bizim savunmamız gereken şey ise, bizim kanımızla beslenen ve geleceğimizi karartan bu asalak patronlar sınıfına karşı işçi sınıfının birliğinin, kardeşliğinin güçlendirilmesidir.
Patronların uluslararası sömürüsüne karşı, yaşasın işçilerin uluslararası birliği!
Esenyurt’tan bir tekstil işçisi
Ben bir lise öğrencisiyim. Ders kitaplarında insanları diğer canlılardan ayıran en büyük özelliğin düşünmek olduğu yazılı. Ama biz düşünemiyoruz. O zaman şu soru geliyor aklıma: İnsanların düşünmesi engelleniyorsa ve eğer biz düşünemiyorsak, bizi diğer canlılardan ayıran bu özelliğimiz yoksa, yani biz insan değilsek neyiz?
Her yıl hipodroma çıkan yarış atları gibiyiz ve kendimize getireceğimizi sandığımız başarı aslında bir yalandan ibaret. Bizim başarılarımız aslında onlara yeni kazanç kapıları açmak için, ama onlara çalıştığımızı bilmeden o yarışta birinci olmak uğruna canla başla çalışıyoruz. Oysa yaptığımız tek şey sermayenin büyümesi için ellerine yeni sömürülecek beyin güçleri vermek. İşte hayatımızı belirleyen birkaç saat ve kazanılacak bir yarış; ya kazanırsın ya kaybedersin. Asla hata yapmamalısın, asla tökezleyip düşmemelisin, çünkü bir kere hata yaparsan, aslında ne kadar iyi olursan ol çürüğe alınırsın. Sadece iki seçimin vardır, tamam ya da devam. Önümüzdeki gerçek seçenekleri ise ben şöyle görüyorum: ya bu sistemi yıkmak ve bir yarış atı olmaktan kurtulmak için örgütlenmek ya da kazansan bile kaybedeceğini bile bile, bir gün düşeceğini bile bile koşmak.
Bunun temellerini oluşturan ise okullardır. Hapishane mi okul mu diye seçim yapmak gerekirse, aslında seçime hiç gerek yok çünkü ikisinin de birbirinden farkı yok diyebilirim. OKS’ye girdikten sonra her şeyin biteceğini sanırsın. Ailemiz bile sürekli “OKS’yi bir kazansan lisede rahat edeceksin” der durur. Biz de buna kanıp lise hayalleri kurmaya başlarız. Artık lisedesindir, rahatsındır, gençlik hayallerini yaşamaya başlayabilirsin. Ama bu hayaller sadece o liseye gidip, o sıraya oturup, sistemin senden istediklerini yapmaya başlayana kadar devam eder. Çok geçmeden, bu sefer de, “şu ÖSS’yi bir kazanayım her şey bitecek” demeye başlarsın. Öyle olmayacağını bilmene rağmen, öyle olmasını bekleyerek, ÖSS için çalışmaya başlarsın. Sınav haftalarının, eğitimin, disiplinin yani sistemin sana verdiği ruh haliyle o karanlık ve rutubetli odalarda içleri bomboş kitaplar arasına sıkıştırırsın dünyayı.
Ama bilmeyiz ki, gözlerimizi açmazsak o karanlığın içinde yaşamaya devam ederiz. O odanın kilidini açmak için, o odadan çıkmak için, gözlerimizi açıp gerçekleri görmeliyiz. Çünkü bilmelisin ki, sen insansın ve en iyi şekilde yaşamak senin hakkın, tıpkı diğer bütün insanlar gibi. Bunun için yapacağın şey ise örgütlü mücadeleyi yükseltmek ve kapitalist sömürü sistemini yıkmak.
Ankara’dan Marksist Tutum okuru bir lise öğrencisi
Merhaba dostlar. Bir yılı daha geride bıraktık. CHP, “yeni yılda savaşsız ve sömürüsüz bir dünya dileriz” diye bir afiş yaptırmış. Bu afiş bize burjuvazinin ve onun düzen partilerinin ne kadar utanmaz ve ikiyüzlü olduğunu gözümüze soka soka gösteriyor aslında. Daha Kürtlere yönelik operasyonlar başlamadan, CHP değil miydi bir an önce Kuzey Irak’a girilmeli diye bas bas bağıran? CHP, MHP’den aşağı kalmayan faşist söylemlerle burjuva medyada günlerce savaş çığırtkanlığı yapıp durdu. Bugün de kalkmış “savaşsız, sömürüsüz bir dünya” diliyor biz işçi sınıfına. Burjuvazi medyayı da kullanarak toplumda milliyetçi, şoven dalgayı yükselterek insanları kışkırtmaya çalıştı. Kürtlere karşı zaten varolan psikolojik savaşı iyice körükledi. CHP’sinden MHP’sine kadar tüm burjuva partiler, medyayı ve tüm argümanlarını kullanarak Kürt halkının üstüne çullandı.
Ortadoğu’da yürüyen savaşta da Türkiye burjuvazisi taraf olarak pastadan pay kapma derdinde. Eli kanlı Türk burjuvazisi içerde ve dışarıda bu savaşı yürütüyor. Bugün kapitalizm dünya ölçeğinde çürümeye devam ediyor. Ömrünü çoktandır tamamlamış olan kapitalizm girdiği krizlerden savaşlar yoluyla çıkmaya çalışıyor. Burjuvazi emperyalist savaşlarla bir yandan tüm insanları, doğayı ve hayatı katlederken, diğer yandan da yıktıklarını yeniden yaparak canlanmaya, krizlerini geçici de olsa aşmaya çalışıyor. Burjuva partiler bir yandan savaş çığırtkanlığı yaparken diğer yandan da savaşa ve sömürüye karşı afişlerle gözümüzü boyamaya ne kadar kalkarlarsa kalksınlar, biz bunun baştan sona bir aldatmaca olduğunu biliyoruz. Kapitalizm yıkılmadıkça bu çürüme de, savaşlar da, sömürü de asla son bulmayacak. Bu yüzden kapitalizm tüm insanlığı yok etmeden önce biz onu yok etmeli ve tarihe gömmeliyiz. Bu savaşta haklı olan taraf bizsek kazanacak taraf da biz olmalıyız ve olacağız da. Yeter ki buna tüm yüreğimizle inanıp mücadele edelim.
Aydınlı’dan Marksist Tutum okuru bir kadın işçi