Umut Teknesi

Marksist Tutum okuru bir matbaa işçisi

11 Aralık gecesi bir umut teknesi daha acı çığlıklarla sulara gömüldü. Sıcak bir tas çorba, bir dilim ekmek ve iş bulma umuduyla sevdiklerinden ayrılıp yollara düşen göçmen işçilerin umutları da kendileriyle birlikte yok olup gitti. O gece sabaha döndüğünde, dalgalar kıyıya göçmenlerin cansız bedenlerini bıraktı.

85 göçmeni taşıyan tekne İzmir’in Sığacık körfezinden demir almıştı. 15 metrelik teknenin kaptanı dümeni göçmen işçilere terk edip kaçmış, böylece onları kendi kaderleriyle, ölümle baş başa bırakmıştı. Bir müddet sonra azgın dalgalarla baş edemeyen tekne, sessiz sedasız battı. İkisi kadın 85 göçmenin yaşadıkları acı dolu hayat, Ege’nin karanlık sularında sona erdi. Göçmenlerden sadece 6’sı kurtulurken, geri kalanların çoğunun cesetlerine dahi ulaşılamadı. Bu trajediyi, birkaç gün sonra bir yenisi izledi. Bu sefer de en az 5 göçmen, derin sularda can verdi.

Göçmenlerin umuda yolculukları, hayatları gibi kısa sürdü. Asya, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden gelen göçmenler, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşmak istiyorlardı. Aslında hiçbiri yaşadıkları topraklardaki sevdiklerinden ayrılmak istemiyordu. Onlardan ayrılmak ve gurbet ellere düşmek hepsi için ölümün bir başka çeşidiydi. Ama “vatan”larında yaşadıkları yoksulluk, işsizlik ve açlık dayanılır gibi değildi. Yıllardır yaşadıkları yerlerde pahalılıktan, yoksulluktan ve işsizlikten bitap düşmüşlerdi. Onlar çalıştıkça, ürettikçe fakirleşiyor mülk sahipleriyse zenginleştikçe zenginleşiyordu. Son yıllarda on binlerce insanın ölümüne neden olan savaşlar ve katliamlarsa, tüm umutların tükenmesine yol açan son darbeydi.

Bir iş bulacakları, savaş ve katliamların olmadığı ve bir parçacık da olsa insanca yaşayabilecekleri bir yerlere göç etmeye karar vermişlerdi. Somali, Irak, Filistin ve Afganistan gibi ülkelerden Türkiye’ye giriş yapan göçmenler Avrupa’ya ulaşmak istiyorlardı. Tüm varlıklarını satarak, borçlanarak mafyaya son paralarını da teslim etmişlerdi. Göçmenler ölümle burun buruna yolculuk yapıyor, büyük çoğunluğu ya yakalanıyor ya kurşunlanıyor ya da mayınlara basıp ölüyordu. Örneğin son yıllarda resmi rakamlara göre 695 kişi Ege denizinde yaşamını yitirmiş. Türkiye-Yunanistan sınırındaki dağlarda 108 kişi donarak ölmüş. Meriç Nehrini geçmek isterken boğulan veya mayına basarak ölen göçmen sayısıysa 88 kişi. Tüm bu ölümler burjuva devletlerin gözü önünde yaşanıyor ve kimseden hesap sorulmuyor. Oysa söz konusu olan burjuvazi ve onun sermayesinin dolaşımıysa her türlü güvenlik önlemi anında yerine getiriliyor. Sermayenin dünyada dolaşımı önünde hiçbir sınır ve tehdit yok. Burjuvalar VİP solanlarında, konforlu gemi ve uçaklarla dünyanın öteki ucuna kadar en kısa zamanda ulaşabiliyor.

Türkiye toprakları üzerinde çok sayıda göçmen ve mülteci yaşıyor. Türkiye’de doğu ülkelerinden gelen göçmen veya mülteciler “kaçak” statüsünde sayılıyor. Çünkü Türkiye 1951 yılında imzaladığı mülteciler sözleşmesine koyduğu çekince ile Avrupa dışındaki ülkelerden gelen iltica başvurularını kabul etmiyor. Türkiye’de bugün 2 milyon civarında göçmen işçi bulunduğu ve bunun en az yarısının da “kaçak” olduğu tahmin edilmektedir. Her yıl da ortalama 300 bin civarında insan “kaçak” olarak giriş yapmaktadır. Ancak bu “kaçak”ların tutuldukları kamplardaki durum içler acısıdır. Geçtiğimiz yıl Edirne’deki bir mülteci kampında 600 kadar göçmen, durumlarına isyan ederek polisle çatışmışlardı.

Göçmen işçilerin bir kısmı düşük ücrete, sigortasız çalışıp, derme çatma bekâr evlerinde yaşam mücadelesi verirken, bir kısmı her tür tehlikeyi göze alıp sınırı geçmeye devam ediyor. Yakalandıklarında, ülkelerindeki kitlesel kıyımlara, savaşlara veya politik durumlarına bakılmaksızın tekrar geldikleri yerlere gönderiliyorlar.

Göçlerin ve göçmenlerin yaşadıkları felâketlerin temel nedeni, dünyamızı çepeçevre saran kapitalist sömürü düzenidir. Göçmen ve yerli işçilerin yaşadıkları hayatı cehenneme çevirenler, kapitalist dünyanın efendilerinden başkası değil. Emperyalist-kapitalist sömürü düzeni, kimi yerde savaşlarla, kimi yerde iş kazalarıyla, kimi yerde açlıkla, kimi yerdeyse İzmir’de yaşanan faciaya benzer trajedilerle insanları katletmeye devam ediyor.

11 Aralık gecesi Iraklı, Filistinli ve Somalili göçmen işçilerin yaşadıkları faciayı gazetelerden öğrendiğimde, Elif Çağlı’nın bir şiirini hatırladım. Haitili göçmenlerin Amerika’ya varmadan ölüp gitmelerini konu alan şiirin adı Umut Teknesi idi. Şiir şu dizelerle bitiyordu:

Karaya vuran balıkgözü değil

Bakar durur

Koca koca

Aç insan gözleri

Florida kıyılarının

Dev gibi apartmanlarında

Denize karşı balkonlarında

Sabah kahvelerini yudumlayanlara.

İzmir’de acı çığlıklarla denize gömülen ve kıyıya vuran göçmenlerin açık kalan gözleri hâlâ bize bakıyor. Yoksulluktan, açlıktan ve savaşlardan bitip tükenmiş insanların gözleri hâlâ bizlere bakıyor. Ya biz hayatta kalanlar yaşadığımız dünyanın gerçeklerini görmezden gelerek gözlerimizi kapayacağız ya da gerçeklere dosdoğru bakmasını bileceğiz. Kapitalizmin neden olduğu felâketlerden hesap sormak ve onun sahte cennetlerini yerle bir etmek için işçi sınıfının saflarında mücadele etmekten başka bir kurtuluş yolu yok. Dünyanın her ülkesinde işçi sınıfı kapitalizme karşı ortak bir mücadele etrafında birbirine kenetlenmeli. Yeni bir dünyada insanca yaşayabilmek, tüm dünyayı ortak vatanımız yapmak, sınırları ve sınıfları kaldırmak için uluslararası düzeyde mücadele vermeliyiz. Unutmayalım ki zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok.


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/umut_teknesi.htm