Önemli “Teferruat”lar
“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır!” Bu sözler, burjuvazinin Kürt halkına karşı giriştiği “büyük taarruz”a katılanların baş sloganıydı adeta. Küçük-burjuvalar, apoletli medyanın savaş borazanları eşliğinde estirilen ırkçı ve şoven histeri dalgasından gözleri dönmüş bir şekilde, burjuvazinin Kürt halkına karşı ilan ettiği imha savaşına alkış tutuyorlar ve hep bir ağızdan bağırıyorlardı: Vatanımızı çok seviyoruz, gerektiğinde onun için ölmeye hazırız, söz konusu vatansa ne canın ne de malın önemi vardır!
Aynı yiğitliği, Türk askerlerinin cenazelerinin geldiği günlerde de bolca göstermişlerdi! Nişantaşı’nın tuzu kurular takımı, “bıraksalar şimdi cepheye giderim” naralarıyla ortalığı inletiyorlardı. O kadar gaza gelmişlerdi ki, Kürtlerin başını ezmekte ağırkanlı davranan hükümeti eleştiriyor, paşaları Büyükanıt’ı ise yere göğe sığdıramıyorlardı. Ne de olsa savaşmaya gönderilenler kendileri veya kendi çocukları değildi. Her zaman olduğu gibi yine en ön saflara sürülenler işçi-emekçi ailelerin çocuklarıydı. Kürt kardeşlerini boğazlamaya onlar gönderiliyor, onlar “gazi” veya “şehit” oluyor, onlar esir düşüyor, onların analarının yüreği dağlanıyordu. Medyanın üfürdüğü gazla şişinen “Beyaz Türk” özentisi küçük-burjuvalar ise, evlerinden arabalarına kadar her yerlerine Türk bayrağı asarak vatani görevlerini pek güzel bir şekilde yerine getirmiş oluyorlardı!
Ancak ezilen Kürt halkının giderek biriken öfkesinin bir sonucu olan araba yakma eylemleri başladığında, küçük-burjuvanın sevgisinin gerçekte neye karşı olduğu ortaya çıktı. Lafa gelince bayatlamış “vatan, millet, Sakarya” nidalarıyla mangalda kül bırakmasalar da, gerçek kaygıları, hayatlarında sahip oldukları tek şeyleri olan o “önemsiz teferruat”ı korumaktı. Bu “teferruat”, onlar için “vatan”ın cisimleşmiş haliydi. O yüzden de, arabası yakılan bir “vatansever”, can damarına basılmış gibi, avazı çıktığı kadar “nerede bu devlet” diye bağırıyor, bir diğeri ise, eylemcilerin özellikle Türk bayrakları asılı arabaları yaktığını öğrendiğinde ivedi bir şekilde bayrağı arabasından çıkardığını söylüyordu. O an için ne vatan ne millet, tek düşündüğü şey o cânım arabasıydı. Böylece, bu küçük-burjuvalar için vatandan daha önemli “teferruat”ların olduğu bir kez daha görülmüş oluyordu.
Teşbihte hata olmaz derler. Ben, bu küçük-burjuvaları Canthon pilularius denilen böceklere benzetiyorum, nam-ı diğer bok böceği. Burjuvazinin yediklerinden arta kalanları, tıpkı bir bok böceği gibi boyundan büyük bir hırs, azim ve kıskançlıkla yuvalarına götürüp orada saklıyorlar. Burjuvazinin dışkısından oluşan bu en değerli hazinelerine karşı bir tehdit oluştuğunda da, korkakça, bu dışkı kümesinin arkasına saklanıp tehlikenin geçmesini bekliyorlar. İçinde bulundukları nesnellik o kadar ruhlarına işlemiş, içlerine sinmiş ki, bütün hayatları böyle “boktan işler”le uğraşarak geçtiği halde, içlerinde bulundukları gerçekliği bir türlü göremiyor, kavrayamıyorlar.
Şimdilik küçük dünyalarında, burunları kapitalizmin yaydığı pis kokulara alışmış bir halde yuvarlanıp gidiyorlar. Burjuva devlet on yıllardır Kürt köylerini yakıp yıkarken, insanlar zorla göç ettirilip yerinden yurdundan edilirken, yoksulluğun ve sefaletin pençesine sürülürken, evini, toprağını kaybederken ses çıkarmayanlar, şimdi aslan kesilip kükrüyorlar. Kürt halkına yönelik imha hareketi olanca azgınlığıyla devam ederken onlar, “boktan” teferruatların, küçük hesapların peşinden koşmaya devam ediyorlar.
Ama bu çabaları nafiledir. Burjuvazi, onları da bir böcek gibi ezmekte ve proletaryanın saflarına fırlatmaktadır. Evleri de arabaları da onları bu durumdan kurtaramamaktadır. Dolayısıyla onlar için de, ezilen ve sömürülen tüm yoksul halklar için de tek kurtuluş yolu, proletaryanın örgütlü mücadelesidir. Ancak proletaryanın devrimci mücadelesi insanlığın gelecek kaygısı olmadan yaşayabileceği günleri getirebilir. Teferruatlarla uğraşmanın sonu ise bok yoluna gitmektir!
İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru
Bayram Gelmiş Neyime?
İşçilerin bütün sene çalışıp dört gözle bekledikleri tatil günleridir bayramlar. Ama bütün sene gibi bayramda da paramız olmadığı için bu tatil günlerinden hiçbir tat alamayız. Bütün yıl işyerlerimize hapsolurken, bayramda da evlerimize hapsoluruz. Yani parasızlıktan, hiçbir şey değişmez yaşamımızda. Çalıştığımız işyerlerinde asgari ücret alıyoruz. İkramiye yok, sosyal haklar yok, daha da önemlisi örgütlülüğümüz yok. Durum böyle olunca Kurban Bayramında kesilmeyi bekleyen koyunlardan ne farkımız var? Ömrümüz boyunca sırtımızdan sermayesine sermaye katan patronlarımız 365 gün günlerini gün ederken, her akşam bizim canlı bedenlerimizden kopardıkları etleri temizlerler dişlerinin arasından. Bizler ise küçük hapishanelerimizde “sihirli kutu”nun içine hapsoluruz. O kutudan onların bizim üzerimizden kazandıkları paralarla nasıl şatafatlı hayatlar yaşadıklarını izleriz. Ağzımız açık seyre dalar, hayaller kurarız. Sonra da başlarız “bayram gelmiş neyime” türküsünü söylemeye. Etrafımızda gördüğümüz her şeyi üreten biz işçileriz, fakat ürettiklerimizden mahrum bırakılan da bizleriz. Anne-babalarımızın bizlere anlattıkları bayramlar bizim için güzel bir masaldan öteye geçmeyecek mi? Bizler böyle sefil yaşarken ileride çocuklarımızı nasıl bir yaşam bekliyor? Patronların kâr hırsları yüzünden iyice artan saldırılara ve sermaye düzenine karşı dur dememiz lazım. Çocuklarımıza her günü bayram gibi yaşatmak için mücadelenin zamanı geldi de geçiyor. Bunun için örgütlülüğümüzü sağlamalı ve daha ileri taşımalıyız.
Kartal’dan Marksist Tutum okuru bir işçi
Patronun Oyununa Gelen İşçi Kardeşler
Merhaba dostlar. Ben çalışmaya yeni başladığım fabrikada, işçilerin patron tarafından nasıl bölündüğünü anlatacağım. Çalıştığım işyerinde kadrolu ve sözleşmeli olmak üzere 600’e yakın işçi var. Patron, oyunun ilk adımı olarak, işçileri kadrolu, sözleşmeli, nitelikli, vasıfsız gibi kategorilere ayırarak işletme içerisinde gruplaşma oluşturmuş. Fabrikadaki ilk günümde bile bu gruplaşmalar fark ediliyordu. Molalarda çay içmek için toplandığımızda kadrolu işçilerle sözleşmeli işçiler ayrı masalarda oturuyorlardı. Günler geçtikçe, zamanla şunu gözlemledim; makinede çalışan kadrolu işçi arkadaşlar, yanlarında çalışan sözleşmeli işçi arkadaşlara işle ilgili hiçbir şey öğretmemek için çaba harcıyordu. Belki de ayrıcalıklı gördükleri işlerinin ellerinden alınmasından korkuyorlardı. Böyle bireyci düşünceler biz işçilerin birbirimize olan güvenini tamamen yitirmesini sağlıyor. Fabrika içinde yaşananlar bunlarla sınırlı değil tabii ki. Temizlikte olsun, ağır profilleri kaldırmada olsun, bunun gibi birçok işte kadroluların ayrıcalıklıymış gibi davranmaları işçiler içinde bölünmelere neden oluyor.
Yakın bir zamanda fabrikanın genelinde üretim artışına gidildi. Patronun adamları tarafından da bir psikolojik baskı var. Patron ve onun uşakları devamlı av peşinde; karaktersiz, bencil birini bulsak da işletme içerisinde işçiler arasında neler konuşuluyor, çalışma saatlerinde neler yapıyorlar diye takip etse, bize haber verse diye arayış içindeler. Aslına baktığımız zaman bu sadece benim çalıştığım fabrikanın bir sorunu değil. Genel olarak bütün fabrikalarda buna benzer bir sürü sorun yaşanıyor. Bu bölünmeler kimin işine geliyor diye sorsam ne derdiniz? İşçilerin mi yoksa patronun mu? Tabii ki patronun, çünkü bu tür bölünmeler yaratarak yapmak istediği her şeyi çok rahat yapabiliyor. Ama biz işçiler birlik içinde haklarımızın savunuculuğunu yapsak, birbirimize güvenerek patron karşısında durabilsek o zaman kazanan taraf biz oluruz.
Bu güveni ve kenetlenmeyi yakalamak için de ilk olarak “bu düzende benim yerim neresi” diye kendimize sormalıyız. Patron ayrım yapmadan hepimizi sömürüyor. Patronun her türlü oyununa karşı uyanık olunmalı ve onlara güvenilmemeli. Benim güvenebileceğim insanlar, aynı tezgâhta sekiz-on saatimi geçirdiğim, aynı kaptan yemek yediğim ve aynı sorunları yaşadığımız işçi kardeşlerim olmalı. Tutabileceğim tek el işçi sınıfının eli. İşçi sınıfının devrimci bilinciyle donanıp patronlar düzenini ve yaşadığımız sistemin pisliklerini yok etmeliyiz. Bunun için de örgütlenerek mücadeleye atılmalıyız. Biz işçilerin tek kurtuluşu bu, başka kurtuluş yok.
Örgütlüysek Her Şeyiz Örgütsüzsek Hiçbir Şey!
Gebze’den bir metal işçisi
Ben 17 yaşında, iki buçuk yıldır Gebze Hasköy Sanayi Sitesinde çalışan bir işçiyim. Günde 12 saat çalışmama rağmen, ne sigortam ne de fazla mesai ücretim var. Hep sigorta istememe rağmen, patron bir bahaneyle sigortamı engelliyor. İlk işe girdiğimde sigortam var diye çalışmaya başladım, ama 5 ay sonra sigorta diye sorunca sigortan yok dediler. Gerekli sigorta evraklarını muhasebeye vermeme rağmen, kaybettik diye yalan söylenerek sigortam yapılmadı. Bir abimizin patrona “bunların sigortasını neden yapmıyorsunuz” demesi üzerine, patron “yapacaktık sigortanızı ama herkese söylediğiniz için sizin sigortanızı yapmıyoruz” dedi. Ayrıca okullarda kayıtların dolduğunu, o yüzden çıraklık sigortası yapmadıklarını söyleyip bir senemizi böyle geçiştirdiler. İşyerini denetlemeye gelen maliye ve zabıtalara, bizlerin sigortalı olduğunu ya da onlara yardım eden yeğenleri olduğunu söyleyip gönderiyorlar. Zaman zaman günün olmadık saatlerinde çağırıp, bir kamyon dolusu patates, soğan, pirinç gibi şeyleri gecenin 2’si, 3’üne kadar taşıtıyorlar ve fazla mesai parası vermeden yolluyorlar. Ben 53 kiloyum, 50 kiloluk patates çuvalını 3. kata çıkarıyorum. Sonra hasta olup bel ağrısı çektiğimde ne izin veriyorlar ne de doktora götürüyorlar. Oturmamıza bile izin vermiyorlar. Yemek molası sadece 10 dakika, yedin yedin, yemedin o gün açsın. Oysa ben yemekhanede çalışıyorum. Bir arkadaşım var, orada çalışmaktan bel kamburu oldu. Ne sigortası var ne de hastaneye götürüyorlar. Çocuğun babası bile, “ne sigortası, daha gençsin, boş ver sigortayı, çalış” diyor.
Yoğun bir şekilde çalışmamıza rağmen ücretlerimiz çok düşük. Dolayısıyla ay sonunu iple çekiyoruz. Tekstil başta olmak üzere yüzlerce çocuk aynı benim gibi saatlerce, sigortasız ve asgari ücretin altında para ile çalışıyor. İlk başta çalışıp param olsun diyordum. Ama çalışmaya başlayınca, üstümdeki yük ağırlaştı. Bunun içinden çıkmaya çalışırken, aslında etrafımdaki hiç kimsenin benden bir farkının olmadığını gördüm. En önemlisi de buydu, ben yalnız değildim, sadece ve sadece içinde bulunduğum durumun farkında değildim. Artık biliyorum ki tek başıma hareket ettiğimde patrondan hiçbir hakkımı alamayacağım. Ama işyerindeki arkadaşlarla birlikte patronun karşısına çıktığımızda, ancak o zaman patronun sigortalarımızı yapıp mesailerimizi vereceğini düşünüyorum.
Hasköy Sanayi Sitesinden bir işçi
İnsanca yaşamak nedir?
Birçoğumuzun beyninde belirmiştir bu soru ve türlü türlü cevaplar. Ben, insanca yaşamak, sınırların kalkmasıyla, bireylerin özgür iradesiyle, eşitlikle mümkündür diyenlerdenim. Çok lüks beklentiler değil biz işçilerin beklentileri. Bugün bizlere lüks olarak kabullendirilen birçok şey, aslında hak ettiklerimiz ve olması gerekenler. Ama biz işçiler çalışır, emek verir ve sadece kapitalizme, patronlara kazandırırız.
Gerek fabrikada üretimde çalışan “beden” işçileri, gerekse de o fabrikaların “idari” birimlerinde masa başında çalışanlar birer işçidirler. Bu düzenin her işçiden alıp götürdükleri vardır. Her işçide bunun tahribatlarını görmek mümkündür. Fabrikada üretimde çalışan işçi bedensel sağlık problemleri vb. yaşarken, patronun buyruklarını uygulamak zorunda kalan “idari” bölümlerde çalışan işçi ilk tahribatını bu düzendeki yerini bulamamakla yaşamaya başlar. Ve peşinden kendisine verilen konum ve maddi farkın etkisiyle, kendisi gibi o konumda olmayan diğer işçileri horlamayı, değersiz görmeyi ve farkına varmadan sömürülmeyi yaşamının bir parçası haline getirmeyi içselleştirir. Bu işçiler, yeri geldiğinde patron gibi düşünmeleri dayatılarak, bilinç zedelenmesine ve benlik kaybına uğratılırlar.
Çevremizde çeşitli fabrika, şirket veya kurumda çalışan birçok işçi mevcuttur. Bunlardan birisi de benim. Fakat Marksist Tutum sayesinde bilinçlenmeye, mücadele etmeye çalışan bir işçiyim. Ben özel bir şirkette büro işçisi olarak çalışıyorum. Diğer bir adıyla masa başı işçisiyim. Fakat masa başında çalışıyor olmam benim diğer üretim işçilerinden bir farkım olduğu anlamına gelmiyor. Ben de patron tarafından iliklerine kadar sömürülen bir işçiyim. Ama ne yazık ki, bu konumda çalışan birçok işçinin zihni bulandırılarak, asıl ait oldukları yere (sınıfa) yabancılaşmaları sağlanıyor.
Zaten bu tarz işyerlerinde işçinin zihninin bulanması, benliğini yitirmesi çok sık görülen bir durum. Nasıl olmasın ki, patron tarafından işçiye verilen konum, gösterilen yakınlık bunun temel sebebi. Oysaki, bu samimi görünen durumun temelinde çıkar ve büyük hesaplar yatar. Sınıf bilincinden yoksun bir büro işçisi patronunun yaşaması gereken stresi, problemleri, sorunları benzer biçimde dert edinir. Yani patronunun sorunları sanki kendi sorunlarıymışçasına dertlenir. Tüm hayatı işyeri olur, onun için işten ayrı, farklı bir yaşam yok gibidir. Gece gündüz patronun işlerinin yolunda gitmesi için çabalar, gerektiğinde uykusu bile kaçar. Rüyalarına bile işyerinde yaşanan sıkıntılar girer desek abartı olmaz herhalde. Parasını geç alması önemli değildir, nihayetinde patron iyi bir insandır, şirketin geleceği için her şey mubahtır vb. Ve bir büro işçisinin en büyük hayallerinden birisi, ileriki bir dönemde bir işyeri açmak ve patron olmaktır. Tüm bu hayaller gerçek olmayınca hayatı yıkılır.
Patronların yaptığı psikolojik savaşa birçok sınıf bilincinden yoksun işçi yenik düşüyor. Şunu bilmek gerekir, cebimize giren para ya da çalıştığımız işin, ortamın vb. farklı oluşu, işçi olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Yani bizler ilişkinin sömürülen, patrona artı-değer üreten kısmında yer alıyoruz. Bir bütün olarak sömürü düzenine karşı mücadele etmediğimizde, kazanan taraf patronlar yani ekonomik güç dolayısıyla kapitalizm oluyor. Şu çok doğru bir tespittir. Biz işçiler olmadan patronlar kocaman bir hiçtir. Bizler nerede, ne konumda çalışırsak çalışalım emeğimizin karşılığını alamıyor ve insanca yaşayamıyoruz. İnsanca bir yaşamdan alıkonuluyoruz. İnsanlığı yok oluşa sürükleyen kapitalist düzene karşı tek güç biz işçilerin birliğidir. Nerede, ne konumda çalışırsak çalışalım sınıf olarak bölünmemeliyiz ve sınıfımızı, mücadelenin hangi safında yer almamız gerektiğini bilmeliyiz. Bu sömürü düzeni yıkılmadan özgürlük olmaz. Öyleyse bu sömürü düzenini yıkmak için örgütlü mücadeleye katılmalıyız.
Gebze’den bir kadın büro işçisi
Burjuvazi Boş Durmuyor
Son zamanlarda artan asker cenazeleri ve sınır ötesi operasyon haberleri, Türkiye’de milliyetçiliği, şoven duyguları yükseltti. İşyerlerinde, sokaklarda, okullarda her yerde Kürtlere karşı bir tepki, bir dışlama, akıl almaz bir saldırganlık körükleniyor. Burjuvalar, azgın şovenist saldırılarla Kürt halkının haklı mücadelesini engellemek, yok etmek için hiç boş durmuyorlar. Halkların yaşamını bir cendereye sokan burjuvalar, peş peşe yapılan zamlarla, kazanılmış hakların gasp edilmesiyle işçi sınıfını ve emekçileri de kapitalizmin kör karanlığında boğmaktadır.
Bunun en bariz örneğini kendi okulumda yaşıyorum. Üniversite öğrencisiyim. 3-4 ay öncesine kadar insanlarla oturup Kürt sorununu tartışabiliyorduk. Ama son bir aydır oturup da konuşamıyorsun. Konuşunca da onlara göre terörist oluyorsun. Hele bir de Kürt isen! Bizim okulda bir bayrak mitingi düzenlendi. DTCF’nin (dil tarih coğrafya fakültesi) önünden otobüsler kaldırılacaktı. Biz 65 kişiyiz bir sınıfta. Yarısından çoğu bu mitinge katıldı. Benim katılıp katılmayacağımı sorduklarında, katılmayacağımı söyledim ve neden katılmayacağımı da ifade ettim. Daha önemli bir işim olduğunu, Telekom işçilerini ziyaret edeceğimi, ki grev ziyareti gibi bir planım olmasa dahi hiçbir kuvvetin beni bayrak mitingine götüremeyeceğini söyledim. Tabii onlar çıldırdılar. Bana söyledikleri şey ise “vatan elden gidiyor sen Telekom’dan bahsediyorsun” oldu. Ben tekrar anlatmaya çalıştım ve sonra hangi vatandan bahsettiklerini sorduğumda ise yüzüme karşı hiçbir şey söylemediler.
Oysa çok açıkça belli ki, elden giden vatan değil. Asıl elden giden, en temel demokratik hak ve özgürlüklerimizdir. Mitinge giden arkadaşlar, yüzüme söyleyemediklerini maillerle söylediler. Bu vatanı, bayrağı, dili kabul etmeyeceksem defolup gidecekmişim bu topraklardan. Yani “ya sev ya terk et”, benim gidip dağda hayvan gibi yaşamam gerektiğini, biz Kürtlerin bunu hak ettiğimiz gibi bir sürü şey. Böylesi mesajları en yakın dost sandıklarımdan bile aldım. Sermayenin şoven, milliyetçi propagandalarının ne kadar etkili olduğunu yaşayıp öğreniyoruz.
Açık ve net olarak ortaya koyuyoruz; askerlerin ölmesinin de, anne babaların acıya boğulmasının da, toplumun infiale sürüklenmesinin de, Kürt halkının milliyetçi-militarist hezeyanın hedefi haline getirilmesinin de, başlatılan savaşın da sorumlusu burjuvazi ve devletidir. Kürt halkının varlığını inkâr eden, baskı ve zorbalıkla imhayı dayatan, kendi sınıf egemenliğinin sürmesini isteyenler burjuvalardır.
Anlayamadıkları ve anlatmamız gereken o kadar çok şey var ki. Kürdü Türke kırdırdıklarını, Kürt ulusunun haklı bir mücadele verdiğini ve her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı olduğunu yılmadan anlatmalı ve savunmalıyız.
Bu arkadaşlar şimdi benimle konuşmuyorlar, dilerim benim haklı olduğumu er geç anlayıp burjuvaların siyasetine alet olmazlar.
Kahrolsun Irkçılık ve Şovenizm, Yaşasın Halkların Kardeşliği!
Ankara Üniversitesinden bir öğrenci
Dünyamızı karanlığın esaretinden biz kurtaracağız, zorla!
Dünyamızda çatışmasız ve ölümsüz bir gün geçmiyor. Genellikle nasıl ve neden bir çatışmanın içinde olduğunu bilmeyen bir grup insan, başka bir grup insanla ölümüne savaşa tutuşturuluyor. Dünya üzerinde yaşayan insanlar bir bütün oluşturmaktan uzak kaldıkları sürece anlayabilirler mi sermayenin yaşayabilmek için talana ihtiyaç duyduğunu? Hem de bizzat sermaye tarafından kamuflaj üniformaları giydirilip, ellerine “düşman” dedikleri hedefi yok etmek üzere silah tutuşturulup cepheye yollanmışken!
Halkları birbirine kırdırtmak isteyen egemenler, dört bir yanımız düşmanla çevrili diyorlar. Biz de savaşçı bir milletin çocuklarıysak savaşacağız diyorlar. Ergenliği geçip 20’sine ulaştığımızda, “kutsal vazife” diyerek ömrümüzün bir yılından fazlasını alıyorlar, zorla. Bu sınırlar çizilirken dökülen kanlar için yükümlülüklerini yerine getireceksin, diyorlar. Oysa bu sınırlar çizilirken, benim yaşadığım toprakları kendi topraklarından sayarlarken, sormadılar bana onlarla birlikte yaşamak isteyip istemediğimi. Onlar sormasa başka egemenler soracak mıydı ki? Aynı cinsten bir başkası gelse, bu defa onun kutsal değerleri yine bizim kutsal değerlerimiz yapılacaktı, zorla. Yine dört bir yanımız düşmanla çevrili olacaktı ve yine biz bir düşmana karşı savaştırılacaktık, zorla.
Dünyanın öbür ucuna “düşman”la savaşmak üzere cepheye yolladılar bizi, bize vatan borcu dedikleri şeyi ödetmek için. Kore’de yaptıkları gibi. Oysa ben borçlandığımı hatırlamıyorum. Borçlu doğmuşum meğer, bunu da sonradan öğrendim. Doğarken “borçlu” olacağımı söyleyen olmamıştı oysa. Doktor, popoma şaplağı indirip dünyaya geldiğimi muştulamıştı ama borçlandığımdan bahsetmemişti. Düşman dedikleri askerler de tıpkı benim gibi, cepheye yollanmış, zorla! “Borçlarını” ödemeleri gerekiyormuş onların da. Çoğu da inanıyor bunun gerçek olduğuna. Bilinç, egemenlerin yarattığı sanrılar tarafından esir alınmış durumda.
Cepheye gönderenler gönderecekleri insanları kutsal görev için tütsüleyip, savaş sırasında hayatlarını kaybederlerse cennete gireceklerini müjdeliyorlar! Hasan Sabbah da kendi “fedailerine” cenneti vaat ediyordu. Ama bir farkla! Sabbah, afyonla fedailerini uyutup cenneti gösteriyordu onlara. Duvarın öte tarafında kendi kurduğu sahte cennetini. Onlar daha bir inanıyorlarmış komutanlarına. Oysa bize yaşarken cenneti gösteren yok. Gördüğümüz yoksulluktan başka, sıtmayı gösterip vebaya razı ediyorlar bizi. Yoksulluğun kaynağı dört bir yanımızı saran düşman sanki. Onun da sırtını mindere değdirince her şey çok güzel olacak! Dış düşman zayıflayacak, ama ortadan kalkamayacak bir türlü bu meret, niyeyse? Onlar düşman yaratmakta pek mahirdirler. Ama onların düşman dediklerine biz aldırmasak, bu defa biz düşman oluveriyoruz.
Yediğimiz ekmek daha taze olsun, hepimize yetsin, açlığımızdan kurtulalım, hasta olduğumuzda hastaneye gidebilelim, çalıştığımızın karşılığını tam alalım dediğimizde yediğimiz dayakla kalıyoruz. Mülkümüz yok ki adalet bize de olsun! “Sizden sıkıldık kendimizi yönetmek istiyoruz” dediğimizde, gösterdikleri tepki daha kötü oluyor. Dış düşmana çevrili namlular birden bize çevriliyor. İçte “kışkırtılmış düşmanlar” oluveriyoruz. Adalet tecelli ediyor!
Kardeşler! Yaşamımızın öyküsü bu şekilde gitmemeli, gidemez. Kendi kaderimizi başkalarının ellerine bıraktığımız sürece onların pis işlerine alet olmaya, onlara kanmaya devam edeceğiz. Tek kaldıkça, bizim için kader dedikleri şey, sefalet içinde, hisleri köreltilmiş bir şekilde yaşam olacak. Onların düşman dediklerini onlardan daha fazla yok etmek isteyeceğiz. Gerçekler dünyasına gözümüzü açmadığımız sürece. Dünyamızı ve bilincimizi kaplayan karanlığın perdesini yırtıp önümüzde çırılçıplak duran gerçekleri görmek için nereden bakmamız gerektiğini öğrenmekle başlayalım. Ve tabii bizi kurtaracak olanın bizden başkası olamayacağını öğrenmekle.
Onları kendi yarattıkları karanlığa gömmek için, zorla!
İstanbul Üniversitesinden bir öğrenci
Sen işçi kardeşim, karanlıktayım
Eğer görüyor da göstermiyorsan
Küçücük de olsa bir ışık
Marksizmin ışığı
Bilip de söylemiyorsan
Sömürüsüz, sınıfsız bir dünya kurulabileceğini,
Yüreğinde o ateş yanıp da paylaşmıyorsan
Benimle bir tek kıvılcımını,
Fabrikalarda uğuldayan kulağıma
İnatla anlatmıyorsan işçi sınıfını ve tarihini,
Kendi kendine okuyup
Oku demiyorsan bana devrim ateşiyle yanmış yürekleri,
Ve ben işyerimde ezilirken,
Yılmadan söylemiyorsan haklarımı ve açmıyorsan bilincimi,
Ne o ateş kalır yüreğinde öyle kor
Ne de gözlerin parlar öyle derinden!
Maltepe’den bir kadın işçi
Örgütlenelim
Ellerimiz için
Geleceğimiz, çocuklarımız için
Birleştirelim
Nasırlı ellerimizi birbirine kenetleyelim.
Yok bize
Başka dünyalar buradan gayrı,
Boğalım dünyayı karartanları,
Kendi karanlıklarına gömelim.
Nasıl duracaklar önümüzde,
Nasıl direnecekler bu insan seline?
Birbirine kenetlenmiş milyarlarca el,
Hangi top, hangi bomba bizi yıkabilecek?
Haykırışlarımıza kulak dayanabilir mi?
Yıkalım ne varsa bizi ayıran,
Kalplerimizden bencilliği,
Aklımızdan korkaklığı temizleyelim.
Bak,
Okyanuslar doldu gözyaşlarımızla,
Sel oldu aktı kanlarımız,
Artık yetmez mi bu işkence?
Kül edelim bu dünyayı,
Ve yeni bir dünya yaratalım o küllerle,
Bağıralım,
Sömürüyü yeryüzünden silelim.
Ve bir çocuk doğsun yıllar sonra,
Yaratacağımız dünyaya,
Açlık nedir bilmesin,
Bilmesin savaş, işkence nedir.
Kapkara cahillikle büyümesin,
O çocuk için,
Geleceğimiz, çocuklarımız için,
Duralım karşısında sömürenin, örgütlenelim!
O.K.