Ben, son bir yıldır atanma “umuduyla” KPSS’ye hazırlanan ve atanamayıp işsiz kalmaya devam eden bir eğitim işçisiyim. Çok sayıda açık kadro olmasına rağmen ataması yapılmayan ben ve benim gibi öğretmenler, bireysel çözüm yollarına başvuruyoruz. Ücretli öğretmenliğin kölelik koşullarına rağmen, çoğu kardeşlerimiz, işsiz kalmaktansa sessizce bu köleliğe boyun eğiyor. Ancak biliyoruz ki, işsizlik durumu her yerdedir, çünkü her yerde kapitalizm varlığını korumaktadır. İşsizlik, bu kokuşmuş düzenin sonuçlarından sadece birisidir! Burjuva devlet ise yine tam kapitalistçe bir çözüm yolu sunmaktadır biz işsiz işçilere! 657’ye tâbi bir öğretmenin aldığı ücrete, üç ücretli öğretmen çalıştırabilmektedir. Bu her alanda olduğu gibi ağır bir emek sömürüsüdür. Bu durumun daha da ağır yanı, eğitim emekçileri arasında da kadrolu, sözleşmeli ve ücretli olarak bölümlendirmeler yaparak biz emekçilerin karşı karşıya getirilmesidir. Kapitalistlerin en sinsice politikalarından biri değil midir biz işçi-emekçileri yine bize kırdırmak?!
Biz yaşamını çalışarak sürdürmek zorunda olan işçiler olarak zaten bu düzende köle gibi çalıştırılmakta ve emeğimizin karşılığını alamamaktayız. Bu yüzden, mücadele etmediğimiz takdirde ücretli köleler olarak ölmeye mahkûm olacağımızı ve sadece örgütlü mücadeleyle var olan haklarımızı koruyabileceğimizi ve insanca yaşayabileceğimiz yeni haklar kazanacağımızı bilmeyiz. İşte bundan dolayı:
Örgütlüysek Her Şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir Şey!
Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!
Tuzluçayır’dan Marksist Tutum okuru bir işçi
------------------------------------------
Öğrencileri Seçme Sınavı
Ben 3 senedir üniversite sınavına giren bir genç olarak ÖSS üzerine düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Lise son sınıfa giderken dershaneye kayıt olmuştum. O sene sonunda girdiğim sınavda istediğim puanı alamadığım için tekrar hazırlandım. İkinci sene hazırlık sürecime çok azimli ve hırslı bir şekilde başladım. O sene kesin istediğim fakülteye gireceğimi düşünüyordum. Ama sonuç hiç de istediğim gibi olmamıştı. Bir önceki seneye göre iyi puan almama rağmen yine de istediğim yer tutmamıştı. Artık ailemin de bana destek verecek gücü kalmamıştı. Üçüncü sene, bir yandan çalışmaya bir yandan da dershane masraflarımı karşılamaya başladım, ama iki ay sonra para sıkıntısı yüzünden dershaneyi bıraktım ve evde kendim çalışmaya başladım. Son girişimde daha fazla hayal kurmamam gerektiğini ve kazandığım yere gitmem gerektiğini düşündüm ve 2 yıllık bir fakülteyi kazandım.
Aslında çoğu işçi çocuğunun üç aşağı beş yukarı ÖSS macerası benimki gibidir. Dişten tırnaktan artırılan paralarla dershaneye gönderilen öğrenciler ve en az 2 yıllık hazırlık sürecinden sonra istenmeyen bölümlerde okumaya çalışmak. Bu sınav sisteminin isminin “seçme sınavı” olması tam da burjuvazinin mantığıyla bütünleşmektedir. Burjuva eğitim kurumlarının hepsi aynı işlevi görmediğinden, burada da bir seçicilikle karşılaşmaktayız. Sınavdan sonra en başarılı liselere baktığımda ilk sırayı fen liseleri, Anadolu liseleri ve özel kolejler almakta. Devlet okullarında verilen eğitimin niteliğini bu sene açıkta kalan 2 bin 520 okul birincisi gösteriyor. Bizim gibi işçi çocuklarının özel okullarda okuması ya da Anadolu ve fen liselerinin sınavlarına hazırlanmak için dershaneye gitmesi için gerekli olan paraya ailemizin aldığı asgari ücret yetmez. Ben bu sene aldığım puanla 2 yıllık bir devlet üniversitesine girerken bir burjuva çocuğu benim puanımın çok daha altında bir puanla pekâlâ 4 yıllık bir özel üniversiteye gidebilmektedir. Eğitim-Sen’in 2004 araştırmasına göre üniversite öğrencilerinin %41’i yüksek gelirli ailelerin çocukları iken, açlık sınırında yaşayan emekçi ailelerin çocuklarının ancak %20’si üniversitede okumaktadır. Üniversite öğrencilerinin %49’u aylık 300 YTL’den fazla harcama yaptıklarını söylemiştir. 2004 yılında asgari ücretin 300 YTL civarında olduğu düşünülürse ortaya çıkan tablo daha bir netleşecektir. Aradan üç yıl geçmesine rağmen hiçbir değişiklik olmadığını en azından ben kendimden biliyorum.
ÖSS, eleme sistemi üzerine kurulu olduğundan, sınava hazırlanan bir öğrencinin ekonomik ayrıcalıkları dışında da bazı özelliklere sahip olması gerekmektedir. Yani burjuvazi 1 milyon 600 bin aday arasından seçeceği kişilerin en çok işine yarayacak şekle girmiş olmasını ister. Bir yıllık bu sınav koşusu ciddi bir hazırlık ve disiplini gerektirmektedir. Yani öğrencinin gününü, haftasını ve ayını iyi planlaması gerekir. Sınavda çıkacak olan konuları (bu konuların büyük çoğunluğu liselerde hızlıca geçilir) bir yıla yayacak şekilde çalışmak, ekonomik olarak altyapı dışında bir de böyle bir disiplin gerektirmektedir.
Aileden gelen yaşam kültürü de bu konuda son derece belirleyicidir. Bugün bir işçi mahallesi ile burjuva semtlerini veya işçi aileleri ile burjuva ailelerini karşılaştırdığımızda aradaki farkı kolaylıkla görebiliriz. Bir burjuva çocuğu bakıcılarla bakılır, yemek, uyku, oyun, çalışma, okuma saati son derece planlıdır. Oysa bir işçi çocuğunun iş ve okuldan başka planlı yaşadığı bir anı neredeyse yoktur. Sadece sokaklara bakmak bile yeterlidir. Bir işçi mahallesinde çocuklar sabahtan akşama kadar sokakta iken, burjuva semtlerinde çocuklar aynı saatlerde belki bir kursta (yüzme, müzik, resim), belki özel ders hocasıyla derstedir.
İşçi ve emekçi çocuklarının yarası haline gelmiş bu sorunun kaynağı, kapitalist eğitim sisteminden ve bizzat kapitalist sistemin doğurduğu eşitsizlikten kaynaklanmaktadır. Burjuva çocukları, en iyi okullarda, 20-30 kişilik sınıflarda, özel öğretmenleriyle, para kaygısı taşımadan okumaktadırlar. Üniversitelerde har(a)ç paralarıyla, ilk ve ortaöğretimde katkı payı ve temizlik paralarıyla soyulup sömürülenler ise hep bizler olmuşuzdur. Bizlerin bu sisteme karşı tek seçeneği var. O da okulda, mahallede, işyerlerimizde kendi geleceğimiz için burjuvaziye karşı örgütlenmek ve mücadele etmektir.
Herkese iş!
Öğrencilere parasız eğitim, parasız barınma, parasız ulaşım hakkı!
Bostancı’dan Marksist Tutum okuru bir öğrenci
-------------------------------------------
Binlerce yaşam aldın gencecik;
Tanklarda, patlamalarda
Zehirledin bedenleri kimyasallarla, asbestle
Yitirdik geleceğimizi…
Zannetme!!
Göreceksin, gelecek ellerimiz ile yükselecek,
İşte o zaman biz,
Gömeceğiz seni asbest tankı ile
Gemi hurdalığına.
Tuzla’dan bir tersane işçisi
-------------------------------------
Sermayenin emrinde yıkıcı güce dönüşen bilim ve teknoloji
Bilimin ve teknolojinin modern anlamda gelişimi kapitalizmin gelişmesiyle mümkün olmuştur. Bu sayede insanlık doğayı kavramaktan öteye, onu değiştirmeye geçebilmiştir. Ancak bu değişimin her zaman hayırlı bir yönde olduğu söylenemez, hatta emperyalizm çağıyla birlikte, burjuvazinin ve sermayenin emrindeki bilim ve teknoloji çoğu zaman yıkıcı bir güce dönüşmüştür. Bu bağlamda savaşlar önemli bir yer tutar. Özellikle birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarında büyük sıçramalar yaşanmıştır. Bu süreç aynı zamanda, bilimin sermayenin egemenliğinde nasıl da korkunç bir yıkıcı güce dönüşebileceğinin kanıtlarını da sunmuştur. Nükleer alandaki gelişmeler insanlığa daha ucuz ve temiz enerji sağlamaktan çok, atom bombalarının ve diğer nükleer silahların yapımına hizmet etmiştir.
Burjuvazinin emrindeki bilim adamlarının, 2. Dünya Savaşında on milyonlarca insanın ölümünde, çok daha fazlasının sakatlanmasında ve milyonlarcasının daha doğmadan potansiyel sakatlıklara maruz bırakılmasında ciddi payları vardır. Nükleer patlayıcıların “barışçıl” amaçlarla kullanılması için 1957 yazında Plowshare Programını hazırlayan aynı bilim adamları, bu program dâhilinde nükleer silah denemelerinin artık insanlar üzerinde değil, toprak altında, atmosferde, çöllerde ve okyanuslarda devam edeceğini büyük bir rahatlıkla ve kıvançla söyleyebiliyorlardı. Bu bilim adamlarının oluşturdukları Amerikan Atom Enerjisi Komisyonu, nükleer enerjinin ticari alanlarda kullanılması ve insanlığın hizmetine sunulması için daha çok araştırma ve geliştirme gerektiğini açıklıyordu. Bu açıklamalarla aslında nükleer araştırmaların ortaya çıkışında insani amaçların zerre kadar önemi olmadığını, yapılanları meşru kılacak bahanelerin bu insanlık dışı amaçlara kılıf olduğunu kendi ağızlarıyla da itiraf etmiş oluyorlardı.
Nükleer silahlanma yukarıda belirttiğimiz bahaneler gölgesinde tüm hızıyla sürüyor. Klasik bombaların patlaması sonucu oluşan hasar sınırlıydı, nükleer bombalar sayesinde bu sınırlar aşılmış oldu! Önce Hiroşima ve daha sonra da Nagazaki’nin yok edilmesi için tek bir atom bombası yetmişti. İlk nükleer bombaların beşte birinden daha az ağırlıktaki bir tek savaş başlığının içine bugün, Hiroşima ve Nagazaki’yi yerle bir eden patlama gücünün 10 misli, 100 misli güçteki bombalar sığdırılabilmektedir. Şimdiye kadar denenmiş en güçlü silahın açığa çıkardığı enerji miktarı, Hiroşima’yı yerle bir eden bombanın yaklaşık dört bin katıdır. Bugün dünyada var olan nükleer savaş başlıklarının gerçek miktarını, hiç kimse tam olarak bilmemektedir. Birleşmiş Milletler raporuna göre bu sayı 40 binden fazla. Tabii bunlar resmi rakamlar olduğu için bu sayının gerçekte çok daha da fazla olması şaşırtıcı değildir.
Gelinen noktada, bilgisayarların da yardımı ile silahın hedefini otomatik olarak değiştirebilen servo-mekanizmalardaki gelişmeler, kıtalararası balistik roketlerin atıldıkları noktadan binlerce kilometre uzaklıktaki hedefler üzerine oldukça doğru isabetler kaydetmeleri, teknolojinin gelişimindeki dürtüleri gözler önüne seriyor.
Tüm bunlar aslında bilimin sınıflar üstü olduğunu söyleyenlerin nasıl da hayal âleminde yaşadıklarını gösteriyor. Bir sınıfın diğer bir sınıf üstündeki hâkimiyetini ve tahakkümünü devam ettirebilmesinin koşulu, maddi olanakları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasından geçmektedir. Buna bilim ve teknoloji de dâhildir ve burjuvazi de bunu yapmaktadır. Burjuvazi doğası gereği ne insanlığı ne de doğayı düşünür, onun düşündüğü tek şey nasıl daha fazla kâr edebileceğidir. Ne var ki bilimin egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanılması, bizi onun toptan reddi noktasına da götürmemelidir. Tersine, sorunun çözümü bilim ve teknolojinin toptan reddedilmesinden değil, kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasından geçmektedir. Bunu başaracak olan yegâne sınıf ise işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının iktidarı ile başta bilimin hizmet ettiği savaş sanayii olmak üzere insanlığın zararına olan tüm sanayi dallarının kaldırılması, gerçekten insanlık ve doğa için olan buluşların önünü açacak, bilimin muazzam gelişmesine katkıda bulunacaktır. Özlemini çektiğimiz insanca yaşam için bu söylenenlere katılmak yetmiyor. Bunun için kapitalizmi ortadan kaldırma mücadelesine katılmak ve örgütlü mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. Sadece işçi sınıfının değil aynı zamanda doğanın ve tüm insanlığın kurtuluşu için de bu gerekli!
Ankara Üniversitesinden Marksist Tutum okuru bir öğrenci
------------------------------------------
Gelecek Güzel Günlerimiz Ellerimizde
Ben Tuzla Organize Deri Sanayi Bölgesinde, elektronik malzemeler üreten bir fabrikada çalışıyorum. İşe başlayalı çok olmadı. İlk günlerde işe ve fabrikadaki arkadaşlara alışmakta epey bir zorlandım. Zaten iş koşullarına alışmak mümkün değil. Mesai saatleri, hatta yemek ve çay saatleri boyunca patronun ve temsilcilerinin –şeflerin, müdürlerin– denetimi altındayız. En ufak bir kurala uymama durumunda işten çıkarılabilir ya da ihtar alabiliriz. Bu duruma işe girdiğim ilk hafta şahit oldum; yeni başlamış olan arkadaşlar, iş esnasında konuştukları gerekçesiyle hemen işten çıkarıldılar. Bir başka eski işçi ise patron tarafından konuşurken yakalandığı için ihtar aldı. Fabrikada çalışan işçiler, sabahları birbirlerine “günaydın” demeye, akşamları “iyi akşamlar” demeye bile üşenen bir haldeler. Bu durum ilk günlerde canımı epey sıkıyor, aynı fabrikada, aynı berbat koşullarda çalışan işçiler olarak insanların birbirlerine nasıl bu kadar duyarsız olduklarını düşünüyordum. Bizler tüm gün boyunca bir başka arkadaşımızla yarıştırılıyoruz, sürekli daha hızlı olmamız ve daha fazla ürün çıkarmamız isteniyor. Bunların sonucunda da, adeta makinelerin birer parçası olan, bıraktık arkadaşına bir sorununu anlatmayı selam bile vermeyen insanlar ortaya çıkıyor.
Burjuvazi bizleri öyle bir parçalamış ve güvensizlik aşılamış ki, yaşadığımız sorunları birbirimize anlatmaktan korkar olmuşuz. Yemekhanede koca fabrikaya tek kişinin servis yaptığını görünce bunu arkadaşlarla konuştum ve hemen biri tarafından “burada herkes laf yetiştirir içeri, kafanı önüne eğip çalışacaksın yoksa işten atarlar” diye uyarıldım. Bu duruma çok öfkelenmiştim, çünkü hepimizin omuzlarına yapabileceğimizden daha fazla iş yükleniyor, ama kimse durup düşünmüyor bile bunların nedenlerini. Bu sorunlara kafa yorup çözümlerini düşünmek yerine birbirimizi susturuyoruz.
Bugün işçilerin en kolay sohbet ettikleri konular ise maalesef maçlar ya da diziler oluyor. Bir gün serviste yol boyunca akşamki maçı kimin kazanacağı, hangi takımın daha zengin olduğu, bilmem hangi futbolcunun kaç milyon dolara alındığı tartışıldı durdu. Bu arada onlar takımların milyon dolarlık servetlerinden bahsederlerken ben biz işçi ve emekçilerin yaşam koşullarını, açlıkla boğuşan Afrikalı çocukları geçiriyordum gözlerimin önünden. Artık sohbet futbol tarihine kadar uzanmış, bir işçi 70’li yıllarda futbol takımlarının durumlarından bahseder olmuştu. Dayanamayıp 70’lerde futbolun nasıl olduğunu anlatan işçiye “70’lerden başka bir şey hatırlamıyor musun abi? Biraz da onlardan bahsetsene” diye takıldım. Hararetli hararetli konuşan işçi neyi kastettiğimi anlayınca biraz duraksadıktan sonra hatırladığını söyledi ve sustu. Bu durum bile görmek isteyene çok şey anlatıyor aslında. Futbol tekellerinin zenginliklerinden “bizim takım daha zengin” diye bahsedip kendi açlığımızı, yoksulluğumuzu unutuyoruz.
Burjuvazi işçileri bugün farklı biçimlerde saflaştırıp, aslında sınıflı bir toplumda yaşadıkları ve işçi sınıfının parçası oldukları gerçeğini onların hafızalardan silmiş durumdadır. Bu nedenle sınıf bilinçli işçilerin bulundukları her alanda bu bilinci diğer işçilere taşımaları gerekmektedir. Yaşadığımız sorunların kaynağı kapitalist sistemdir ve sorunlarımız ortaktır. Bu nedenle sorunların çözümü de örgütlü mücadeleyle içinde yaşadığımız bu kokuşmuş düzeni yıkmaktan geçmektedir. İnsanca yaşayabileceğimiz, aşağılanmanın, hor görülmenin olmadığı, emeğimizin karşılığını alabileceğimiz bir dünya mümkün. Yeter ki buna inanalım ve işçi sınıfının örgütlü mücadelesine katılalım!
Aydınlı’dan Marksist Tutum okuru genç bir işçi
--------------------------------------------
Karadeniz işçisinin, köylüsünün emeği, umudu, geçimidir fındık. Binbir türlü zorluklarla tane tane bir araya gelir üreticinin emeği, ekmeği fındık. Fındık üreticisi neredeyse yılın tamamında daha iyi ürün alabilmek için emek harcar. Baharda gübresini, ilacını verir, dibini çapalar. Hasat zamanı yaklaşırken de tırpanını yapar. Tabii bu kadar değildir fındığın üretim aşaması, bunlar sadece yapılanların bir bölümü. Bu aşamaların her birinde üreticinin alın teri vardır.
Ve bunca zorluktan sonra gelmiştir fındıkları toplama zamanı. Ama fındık üreticisi bilir ki, geçim kaynağı olan ürünü bu yıl da para etmeyecek, bu yıl da emeğinin karşılığını alamayacak. Bilir ki onun güçlükle, yoklukla, alın teriyle ürettiği fındığı yine onun karnını değil kan emici sermayenin kasalarını dolduracak. 2007 yılı fındık taban fiyatı 5,25 YTL olarak açıklandı. Devletin belirlediği bu taban fiyat iki yıl önceki taban fiyatın çok altında olmasına rağmen üretici mahsulünü bu fiyatın da çok altında bir fiyata satmak zorunda kalacak. Çünkü fındık işçisi bahardan başlayarak fındığının ilacını gübresini vs. almak, aynı zamanda geçimini de sağlayıp aç kalmamak için tüccardan faiz karşılığı borç almıştır. Bu faizli borcu ödeyebilmek için de fındığını tüccara vermek zorunda kalacaktır. Fırsat düşkünü tüccarlar da fındığı gerçek değerinin çok altında bir fiyata hatta yok pahasına alarak kârına kâr katacaktır. Tüccara borcu olmayan üretici, fındığını devletin alım kurumlarına (TMO ve FİSKOBİRLİK) verse de, orada da ya bürokratik engellere takılacak ya da ödemeler uzun vadelere bırakılacak. Bu durum, zaten bir yıldır borçlu durumdaki üreticiyi çaresiz tüccarın kapısına götürecektir. Yani kapitalist devletin bu politikası, bile bile tüccarın fındık üreticisini sömürmesi, emeğini çalması, onun emeğinin üzerinden rant sağlaması amacını gütmektedir. Emek, alınteri yine satılmış, yine üretici sömürülmüş, haksızlığa uğrayan olmuştur. Ve yine fındık üreticisine fındıktan bir gelir kalmayacak, yaptığı masraflarını bile karşılamayacak, yaşamak için yine tüccarın faizli parasına muhtaç bırakılacak. Böylece gelecek yılki fındığı da borçlanmak zorunda bırakılacak, sistem böyle devam ettiği sürece de bu böyle sürüp gidecektir.
Fındık sadece üretici için değil, fındık toplamak için çalışan işçiler için de zorlu bir iş, karın doyurma mücadelesidir. Özellikle sayıları son yıllarda artan göçmen işçiler için durum daha vahim boyuttadır. Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu’dan üç kuruş için fındık toplamaya gelen işçiler, geldikleri yerde olduğu gibi Karadeniz’de de dışlanıyor. Kürt oldukları, işçi oldukları için kötü muamelelere maruz kalıyorlar. Çok uzun ve tehlikeli yolculuklarla geliyorlar. Öyle ki birçoğunun daha geliş yolunda hayatlarını kaybettiklerini biliyoruz. Gelmeyi başaranlarsa insanlık dışı şartlarda çalıştırılıyor. Önce şehre girerken kolluk kuvvetleri yapışıyor yakalarına, sonra da şehrin ücra bir köşesine atılıyorlar. Buralarda çadır kuran göçmen işçiler günlerce sağlıksız koşullarda çoluk çocuk yaşamaya çalışıp, bir taraftan onlara iş verecek fındık üreticilerinin gelmesini bekliyorlar. Göçmen işçilerin yerli işçilere göre yevmiyelerinin düşük olması üretici tarafından tercih sebebi oluyor. Göçmen işçiler onca çileye katlanıp çıktıkları karın doyurma yolculuğundan elleri boş olarak geri dönmek zorunda kalıyorlar. Gördükleri kötü muamele de yanlarına kâr kalıyor. Yine emek karşılıksız, yine işçi sömürülmüş, yine alın teri çalınmış oluyor.
Kapitalist düzenin yıkılmayacağını, günü gelip bunların hesabının sorulmayacağını zanneden sermaye güçleri işçiyi, köylüyü, emekçiyi olanca güçleriyle ezmeye, sömürmeye, yok saymaya devam etmektedir. Oysa işçi sınıfının örgütlü mücadelesi ile kazanılacak zafer onların sonu olacaktır.
Zafer örgütlenen ve mücadele eden işçinin, emekçinin olacak!
Ankara’dan Marksist Tutum okuru bir büro işçisi
-------------------------------------------------
Okulların açılacağı şu günlerde öğrenciler yarış atı şeklini almaya hazırlanıyor. Okula yeni başlayanlar hariç diğer öğrenciler, özellikle OKS ve ÖSS’ye hazırlananlar, hayatlarını tayin ettiklerini sandıkları sınavların stresini yaşamaya başladılar bile. Ailelerinin dediği gibi “okuyup adam olmak için” çalışmalara başladılar, gerçekte öyle olmasa bile. İlerde yaşayacaklarından habersiz olan ilkokullular ise kalemleriyle, defterleriyle yani yeni tanıştıkları şeylerle oynamanın heyecanı içindeler.
Sistemin “hayat kurtaran” sınavları aslında hayatları mahvetmekten başka bir şeye yaramıyor. Öğrencilerin üzerine bindirilen yük sadece onların sinirlerini yıpratıp hasta olmalarını sağlıyor ve ilaç tekellerine, sağlık şirketlerine kâr kapısı açıyor. Milyonlarca insan bu yaşlardan psikolojik sorunlar yaşamaya başlıyor. Sınavın zorluğu, ailelerin baskısı ve 195 dakikada belirlenen hayatlar öğrencileri bunalıma, hatta alınan puanlar onları ölüme sürüklüyor.
Çarpık düzenin bir öğrenciye vereceği tek şey çözülmesi gereken sorular. ÖSS’yi kazanıp üniversite öğrenimini tamamlayanlarsa başka bir sorun olan işsizlikle baş başa kalıyorlar. Ya da ellerindeki diplomalarla seyyar satıcılık yapıyorlar. Ama bu kurallarla oynanan oyunlar sadece işçi, emekçilerin çocuklarını vuruyor. Bir burjuvanın çocuğu için ise hayat tozpembe. O büyür, işi çoktan hazırdır. Babasının patron koltuğu ya da özel bir üniversiteden alınan diplomayla açtığı işyeri o daha büyümeden tabağına konmuştur. Üniversitenin harç parasını düşünmez. Puanı yetmeyip üniversitelere giremeyen, har(a)ç paralarını veremeyen sadece işçi ailelerinin çocuklarıdır.
Bütün işçilere, öğrencilere sesleniyorum: yaşadığımız sıkıntıların sebebi burjuva düzendir. Bu kapitalist sistemi yıkmak için, paralı eğitime son vermek için, psikolojimizin bozulmadığı bir eğitim hayatı için örgütlenelim ve mücadeleye atılalım!
Ankara’dan Marksist Tutum okuru bir lise öğrencisi