Çalıştığım işçi mahallesinde, bazen işten çıktığımda hemen otobüse atlayıp eve gitmek yerine yolumu biraz uzatıp yürüyüş yapar, insan manzaraları seyrederim. En çok çocuklar ilgimi çeker. Çünkü işçi mahallelerinde çocukların yüzleri bambaşkadır; yaşadıkları mutsuzlukları dudaklarında, yarına olan umutsuzlukları gözlerinde cisimleşmiştir. Bir kısmı daha şimdiden ücretli köleler ordusuna katılmıştır bile. Kimi elinde tartısıyla ve çıkarmadığı okul formasıyla köprübaşında bekler, kimi kahveden müşterilere çay yetiştirir bacak kadar boyuyla, kimi küçük bir lokantanın küçük garsonudur. Daha şimdiden büyümüştürler onlar.
Çocukken yaz aylarında arkadaşlarımız oyun oynarken, biz mahalleden birkaç çocuk (ben, benden iki yaş küçük kız kardeşim ve komşu kızlardan birisi) pancar tarlalarında çalışırdık. Diğer arkadaşlarımız biz işe giderken uyuyor olurlardı, biz işten bitkin bir şekilde ama “özgürce” hareket etmeye başlamanın hazzıyla dönerken ise, onları sokakta oyun oynarken veya tasasız, bir duvar üstünde hareketsiz bir şekilde bulurduk. Sanki onlar yüzyıldır ordaydılar ve biz yüzyıldır çalışıyorduk. Onların onca zamandır orada oyun oynadıkları duygusuna kapılırdım. Hem onların yerinde olup doyasıya oyun oynamak isterdim, hem de çalışmaktan, eve para getirmekten gurur duyardım. Açlık seviyesinin altındaki ekonomimize bir parça gelir getirmekten mutlu olurdum. Bizimle birlikte tarlaya çalışmaya gelen komşumuzun kızı “ben sadece eğlenmek için geliyorum, aslında ihtiyacımız yok” diyerek yalan söylerdi. Babası öğretmendi, iki yakaları bir araya gelemediğinden sürekli yırtınırlardı.
Yaz geldiğinde, mahallemizin üç-dört kilometre kadar aşağısındaki şeker pancarı tarlalarına tura çıkar, çalışacağımız tarlayı seçerdik. Tarlanın sahibinden yani patron adayımızdan ne kadar çalışacağımızı, yevmiye olarak ne alacağımızı öğrenir, uygun bir ücret alacaksak hemen işe başlardık. Eğer bir patrondan uygun bir ücret aldıysak ertesi yıl ilk olarak ona gider yine çalışmak istediğimizi söylerdik. Bu arada çok “babacan” bildiğimiz patronumuzun “uygun ücret” olarak bize verdiği yevmiyemizin, devletin pancar üreticilerini teşvik etmek için tarla sahibine işçi başına verdiği ücretin yarısı kadar olduğunu birkaç yıl sonra öğrenmiştim. İlkokul 4. sınıftan ortaokulu bitirene kadar aynı işi yaptım. “Tekleme” işi bittiğinde yazın ortasında çapalama işi başlardı. Yaşıma göre boyca çok gelişmemiştim ama çalışmaktan dolayı yaşıtlarıma göre oldukça güçlüydüm. Çapalama işi bitip de pancarlar gerektiği kadar olgunlaşıp söküm zamanı geldiğinde, bu sefer elime küreği aldığımda 15 günlük daha işim olurdu.
Bu işlerden en zor olanı “tekleme” dediğimiz pancarın henüz tohumdan fışkırıp topraktan çıktığı ilk haftada, yan yana düşmüş birkaç tohumdan çıkan pancar filizlerinin en güçlüsünün bırakılıp, cılızların ve yaban otlarının ayıklandığı işti. Sabah işe giderken yanımızda öğlen azığımız da olurdu ve daha işe başlar başlamaz öğlen molasını ne zaman vereceğimizi hesaplardık. Otları ayıklamak için iki büklüm oturmak zorundaydık. Çömeldiğimiz yerden bacaklarımızın arasına bir pancar dizisi alıyor ve pancarları ve otları çok hızlı bir şekilde tek bir pancara indirgiyorduk. Patronumuz, öğlen molasına kadar hiç durmadan çalışmamız için gerekli işi daha sabahtan belirlerdi. O işler tamamlanmadan öğlen molası verilmezdi. En hızlı ve en güçlü olanlarımız işini bitirdiğinde diğerlerine yardım ederdi. Çünkü kaderimiz birbirimize bağlıydı. En zayıfımız geride kaldığında bize de mola yoktu. Patron en hızlı çalışanları daha da hızlı çalıştırıyor ve aramızdaki o çocukça rekabetten yararlanmasını çok iyi biliyordu. Kimse en hızlıdan daha yavaş olmak istemiyordu. Sabahın serinliğinde işe başladığımızda işe katlanmak, o pancar dizilerinde oturduğumuz yerde ayaklarımızı sürte sürte ilerlemek bir parça kolay geliyordu. Ama öğlen yaklaştıkça, tepemizde güneş cayır cayır yakmaya başladıkça sırt ağrımıza, bacaklarımızın uyuşukluğuna bir de güneşin deli sıcağı ekleniyor ve beynimiz haşlanmış gibi oluyordu. İşe alışkın olmayanlar, “çiroz” dediklerimiz, bazen dayanamıyor baygınlık geçiriyorlardı.
Öğlen molası bizim için müthiş bir şeydi. Bir kere artık koca bir işgünü yarılanmış demekti her şeyden önce. Sanki günün diğer yarısı daha hızlı geçecekmiş duygusuna kapılırdım her defasında. Mola başlar başlamaz uyuşmuş ayaklarımızı uzatır, ayaklarımızı özgür bırakmanın keyfini yaşardık birkaç dakika. Sonra getirdiğimiz azıklarımızı büyük bir keyifle bir bezin üzerinde açardık. Çoğu zaman getirdiklerimizi ortaya koyar yoksulluğumuzu paylaşırdık. Öğlen yemeğimiz çoğunlukla ya undan yapılmış helva olurdu, ya haşlanmış patates ya da bir gün önceki yemekten arta kalanlar ve ek olarak bir kâse yoğurt ve ekmek.
İş sezonu açıldığında çalışmaya ilk başlayanlardan biri oluyordum. Her yıl belli çalışma arkadaşlarımız vardı. Çalışmak isteyenler sabah erkenden gelip işe başvuruyorlardı. Çalışmaya niyetli olmayan ama evden zorla işe gönderilmiş olan veya heves edip gelenler genellikle öğlene doğru geliyorlardı. Biz kendi aramızda iddiaya girerdik, tiplerine, kıyafetlerine, nasıl durduklarına, nasıl konuştuklarına bakar, kimin çalışıp kimin çalışmayacağına, kimin o günün akşamına kadar bile dayanamayacağına dair çok doğru tahminlerde bulunurduk.
Tarlada çalışmaktan öyle esmerleşirdik ki hepimiz, en beyaz tenlimiz bile bir süre sonra kapkara olurdu. Teni yanmamış, temiz elbiseli çocuklar gördüğümde onların başka bir dünyadan geldiklerini sanırdım ilkin. Nasıl bu kadar beyaz ve yumuşak tenleri olabilirdi, hiç çalışmıyorlar mı yoksa çalışmak zorunda değiller mi, çalışmak zorunda olmamak nasıl bir duygu diye oturur düşünürdüm. Kendi yaşadığım şehri dünya, oturduğum mahalleyi de dünyanın bir eyaleti gibi algılar, en azından benim yaşımdaki çalışmayan çocuklar yığınına bakar kendi koşullarımı haksızlık olarak algılardım, ama daha da ötesini düşünemezdim. Ancak buna rağmen tümden çalışmamayı da tembellik olarak algılardım. “Bir gün büyürsem bu kadar ağır olmasa da dizlerimin, sırtımın ve beynimin bu kadar yorulmayacağı bir iş yapacağım, ama mutlaka çalışacağım” derdim. Oysa bugüne kadar birçok işte çalışmama rağmen şimdi şöyle bir düşünüyorum da, yaptığım işlerin hepsinde bacaklarım çok yoruldu, sırtım çok ağrıdı ve uzun bir zamandır güneşin altında çalışmamama rağmen başım güneş geçmişçesine hep kazan gibi oldu.
Bilinçsiz olduğum dönemde, çocukken yaşadıklarımı hatırladığımda bunlar bana çok dayanılmaz geliyordu. Çoğu zaman bunların hayatımın utanç sayfaları olarak belleğimden silinmesini isterdim. Oysa unutmak bizi pasifleştirir, hınçla, öfkeyle yaşadıklarımızı hatırlamak gerekir. Yalnızca kendi yaşamlarına odaklananlar da hem geçmişi unutmaya, hem bugünü anlamamaya yatkındırlar. Gerçek şu ki dünyada milyonlarca çocuk çok kötü yaşam koşulları içinde büyüyemeden ölüp gidiyor. Yaşama “şansına” sahip olanlarsa çocukluklarını yaşayamadan büyümekte, yaşadıkları hayattan, kendilerinden ve her şeyden nefret ederek, bir dolap beygiri gibi tüm yaşamı boyunca yalnızca çalışıp bu dünyadan göçüp gitmekteler. Yüz milyonlarca işçi olarak bizler, tepemizdeki bir avuç asalak olan patronlar sınıfını daha iyi yaşatmak, daha iyi eğlendirmek, her türlü hırs ve özlemlerini gidermek için, yani yeryüzünü onlara cennet, kendimize cehennem haline getirmek için yaşıyoruz. Demek ki yalnızca unutmamak değil, yalnızca öğrenmek değil sorunu çözecek olan, tüm olanlara karşı devrimci tarzda mücadele etmektir. Mücadele bayrağını kaldırmayan ve ona sıkı sıkı sarılmayan, sadece gözleri yarı açık bir uyurgezerdir.
Marksist Tutum okuru bir kadın eğitim emekçisi