Deri-İş Kongresinin Düşündürdükleri

1971 yılından beri içinde bulunduğum deri işkolunda o yıllarda başlayan muhalefet yaratma çabaları, 12 Mart sonrasında ete kemiğe bürünerek mücadeleci bir işçi geleneğine dönüşmeye başlamıştı. Özellikle 1974’deki Kazlıçeşme şube kongresinden itibaren sendikanın yönetimine de yerleşen bu anlayış, Kazlıçeşme deri işçisinin direnişçi geleneğiyle taçlanmıştı. Ancak bu gelenek ve örgütlenme tarzı zamanla ciddi ölçüde zaafa uğratıldı. Bunda, mücadelenin çeşitli sebeplerle (o günkü bakış açısıyla yapılanların yeterli görünmesi, tecrübe eksikliği vb.) profesyonel sendika yöneticilerine havale edilmesinin ve işyeri örgütlenme komiteleri, işyeri eğitim komiteleri, işyeri direniş veya grev komiteleri adı altında yürütülen örgütlenmelerin salt sendikacıların eline bırakılmasının önemli payı vardır. Daha da önemlisi ise, siyasal disiplinden ve denetimden uzaklaşan sendika yöneticisi arkadaşlarımızın sendika bürokrasisinin çarkları arasında boğulmasıdır. Bu sebeplerden ve daha göremediğim birçok başka sebepten dolayı, son derece doğru olan bir örgütlenme tarzı ve geleneği ihmal ve terk edilmiştir. O günkü şartlarda bu durum dönem dönem eleştirilen bir konu olsa da, gereken önem verilmediği için, mücadelenin içinden gelen sendikacılar bürokratik bir sendikal anlayışa doğru adım adım kaydılar ve bir süre sonra da bu yeni konumlarını içselleştirdiler. Böylece devrimci işçilerin içinden çıkan bir kuşak da sendika bürokrasisine eklemlenmiş oldu.

Dönemin genel hareketliliği içerisinde deri işçilerinin de vahşi çalışma koşulları altında topyekûn tavır almaya ve kitlesel direnişlere imza atmaya başlamaları, genel anlamda olumlu bir hava oluşturuyordu. Kitlesel olarak girişilen bu direniş, grev ve işgal eylemlerinden belirli başarılar elde edilmesi ve kısa vadede çalışma koşullarında kısmi iyileşmelerin görülmeye başlamış olması, yukarıda bahsettiğim eleştirel yaklaşımların üzerinin örtülmesine olanak sağlıyor ve bu eleştiriler çokça ihmal ediliyordu. Sonuçta, başlangıçta girişilen örgütlenme tarzı ve çabalar unutuldu. Bütün iş, o işkolunda mücadele eden sendikacıların üzerinde kaldı ve bu durum, sendika yönetimindeki arkadaşlarımızın kongrelerde genel merkeze karşı uzlaşmacı bir tutum takınmalarıyla, genel merkeze seçilen arkadaşların da kamudan gelen sağ eğilimli yöneticilerle bir konsensüs sağlayarak koltuklarını pekiştirme uğraşına girmeleriyle devam etti. Ve maalesef, sonradan şube yönetimlerine gelen farklı sosyalist ve devrimci çevrelerden arkadaşlar da genel olarak aynı çizgiyi devam ettirdiler. Devrimci ve doğru bir gelenek yaratılıp korunamadığı için tarihsel hafıza yitirildi ve geçmişin kazanımlarının nedenleri anlaşılamadı. Küresel sermayenin neo-liberal saldırıları karşısında işçiler mevzilerini koruyamadılar ve güç kaybettiler. Daha da önemlisi iyice bürokratikleşen mevcut sendikal anlayışlar işçilerin önündeki en büyük engel haline geldiler. 11-12 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirilen Deri-İş kongresi de, bu sürecin kaçınılmaz sonuçlarından biridir.

Bu sektördeki mücadelelerde emeği geçmiş bir işçi olarak, izlediğim Deri-İş genel merkez kongresinden çok ama çok acı çekerek, bu hissi ifade edemeyecek huzursuzlukla ayrıldım. Sendikal bürokrasinin bugün daha da azgın bir şekilde, daha da aymazlaşarak mevcut statükonun devamı için olmadık ayak oyunlarını yürüttüğünü acı duyarak gözlemledim. Sendika yöneticilerinin itiraf ettiği bitmişliğin, tükenmişliğin, çaresizliğin içinde deri işçisinin de ruhunu, inancını kaybettiğini, kendini ifade edemediğini, teslim olduğunu, yenilgi psikolojisi ile düşünemez, tavır alamaz bir halde olduğunu gördüm. Gerek şube yöneticilerinin gerekse de siyasal çevrelerin, bu duruma yol açan sendika bürokrasisine tâbi oluşlarına şahit oldum. Siyasi çevrelerin dar görüşlü ve işçi sınıfının çıkarlarını düşünmeden davranmaları, kendi grupsal çıkarlarına uygun kişileri yönetime dayatıp, mevcut kötü gidişatın devamına yol açan bir tutum takınmaları beni hepten endişelendirdi. Bu siyasal anlayışlar, dar ve ufuksuz bir bakış açısıyla hareket ederek, adeta batan gemiden mal kapma yarışı içindeler. Oysa bu hastalıklı yapının oluşmasında onların da payı büyüktür. Siyasi çevrelerin bu türden hoyrat davranışları, samimi işçiler tarafından irkintiyle karşılandı. Birçok işçi, kürsüde olmasa da birebir konuşmalarda, sohbetlerde bu rahatsızlıklarını oldukça demoralize olmuş bir biçimde dillendirdiler. Kuşkusuz bu temiz ve iyi niyetli işçi arkadaşlar da, örgütsüz oluşlarının vermiş olduğu bilinçsizlik ve çaresizlik nedeniyle, yine kendi arkadaşları olan kişilere yönelik tepkisel çıkışlar yapmanın ötesine geçemediler. Sonuçta da mevcut anlayışlar arasında, birinden diğerine savrulup durdular.

Kongrede yapılan konuşmalarda mevcut kötü gidişatın nasıl sona erdirileceğine dair hiçbir anlamlı açılım yoktu. Dillendirilen “üye kaybımız sürüyor, bizler bir şey yapamıyoruz” itirafının yanı sıra, sendikanın mali durumuna ve gelirlerin giderleri karşılamadığına dair ortaya konan sorunlara tek çözüm önerisi ise “küçülmemiz gerekiyor” şeklinde oldu. Bu öneri aklıma patronların kriz zamanlarında söyledikleri “küçülmemiz gerek, işçi çıkaralım” lafını getirdi. Zaten sektörde de yoğun bir şekilde karşılaştığımız bu tavır karşısında, bazı işçilerin bireysel tepkileri ve kulislerdeki mızırdanmaları dışında, sendikacılardan gelen örgütlü bir tepki de olmuyordu. Demek ki işveren mantığı sendika yöneticilerine de bulaşmış diye düşündüm. Sanki bir kadroyu amatöre dönüştürmekle Deri-İş’in bütün problemleri çözülecekmiş, Deri-İş gene eskisi gibi mücadeleci bir sendika olacakmış gibi konuşuldu. Tüzük değişikliği ile kalan profesyonellerin statüsünü korumak uyanıklığı, işçinin gözüne kül atma oyunu, bütün siyasal anlayışlar tarafından da kabul gördü. Deri-İş’in mücadeleci işçileri, basireti bağlanmış, iradesi elinden alınmış, söylenen her söze veya öneriye parmak kaldırıp indiren emir eri, kapı kulu bir ruh haliyle, analiz edemez, yorum yapamaz, senteze ulaşamaz, çaresiz Hint dervişlerine döndürüldü.

Bütün gün yapılan konuşmalar veya kulislerde söylenen bütün sözler boş ve koftu. Hiçbir makul çözüm önerisi içermeyen laf yuvarlamalarıyla kongrenin birinci günü sona erdi. İkinci günse yeni yönetim seçildi. Öyle görünüyor ki, seçilen yönetim, yeni sendikalar yasası yürürlüğe girince tekstil işkolundan bir sendikayla birleşerek, sendikal kariyerlerini olabildiğince sürdürmenin çaresine bakacak. Nitekim bu doğrultudaki öneriler kongrede kabul edildi. Bu olup bitenler, özelde deri işçilerinin ve genelde de Türkiye işçi sınıfının içine düştüğü aczin ve sendikal bürokrasinin iflah olmaz karakterinin somut bir göstergesidir.

Oysa hem bu sendika bürokrasisinden hem de onun sendikaların başında kalmasına fırsat sunan yanlış siyasi anlayışlardan kurtulmak gereklidir. Yapılması gerekenler açık ve nettir. Hâlâ mücadele ruhunu kaybetmemiş, iyi niyetli ve dürüst birçok işçi bunun farkındadır. Lafımız başta bu işçi arkadaşlarımızadır. Deri-İş kongresi bağlamında ele alacak olursak, işçi sınıfının önderliğine soyunan yapıların öncelikle sekter ve dar grupçu anlayışı bir yana bırakıp, işçi sınıfının ortak çıkarlarını öne alan bir anlayışı savunmaları gerekir. Kariyerist kişiliklerden ve sendika bürokrasisinden medet umulmamalıdır. Bu tür yaklaşımlar sınıflı toplumun hastalıklarını, henüz yeni yeni gözlerini mücadeleye açan işçilere de bulaştırır ve işçi sınıfının öteden beri başına bela olmuş küçük-burjuva ideolojisinin yayılmasına katkıda bulunarak, onun mücadelesini zaafa uğratır. Bundan kaçınmalıyız. Sendikamıza sahip çıkıp onu denetlemeliyiz. Sendikanın içine düştüğü mali krizden çıkışın ve üye kaybını engellemenin yolu birdir. Küçülmek yerine, işçileri ve işyerlerini örgütleyecek kadroların sayısının ve bu yolla üye sayısının, örgütlülüğün arttırılması gerekir.

Tabii ki bu, mevcut anlayışla ve sendika bürokratlarıyla yapılacak bir iş değildir. Bu iş için militan sendikacılığı ilke edinmiş, yetişmiş kadrolara ihtiyaç vardır ve böyle insanlar yok değildir. Sendika bürokratlarının aldığı maaşların çok daha azına, hem de bir değil on-yirmi kişi istihdam edilip örgütlenmeye girişilebilir. Ve bu kadrolar Türkiye’nin her tarafına yayılıp, (sendika bürokratları gibi lüks otellerde kalıp lüks restoranlarda yemek yemek yerine) gittikleri yerlerdeki işçi arkadaşlarla aynı koşullarda yaşayarak ve hep beraber örgütlenme yaparak, hem deri işçisine, hem ilerde tekstil işçisine, hem de Türkiye’ye yeni bir soluk getirebilirler.

Yukarıda söylediklerim, elbette bilinen şeylerdir. Yeni olmayabilirler ama önemli ve vazgeçemeyeceğimiz doğrulardır. Bunlar ancak samimice, kararlı ve işçi sınıfının bilimi ışığında bilinçlice uygulanırsa bir anlam ifade edebilir. İşte o zaman başımıza musallat olan işveren kafalı sendikacılardan kurtuluruz. Hayatı biraz daha kolaylaştırmış oluruz. Ama bunlar lafla olacak işler değildir. Önce işçiye güvenmek ve onlarla birlikte işyerlerine yönelik örgütsel çalışmalara girişmek lazımdır. Geçmişte yürütülen işyeri komiteleri temelli çalışmalardan elde edilen deneyimler, bu açıdan önemlidir. Hepsinden önemlisi ise, sendikalarda ve işyerlerinde bu çalışmaları yürütecek ve besleyecek bir devrimci siyasal örgütlülüğün, anlayışın hâkim kılınması ve yayılmasıdır. Bu da, militan sınıf sendikacılığı anlayışıdır. Bizler, Türkiye işçi sınıfına olan güvenimizle birlikte, tüm deri işçilerini hep beraber mücadele etmeye çağırıyoruz. Her şeye en baştan başlamak kaydıyla, işçi arkadaşlarımızı yeni bir dünya kurmaya davet ediyoruz. Bu çağrıların karşılık bulacağına eminim.

Aydınlı’dan emekli bir deri işçisi

(DİSK’e bağlı İleri Deri-İş sendikası kurucularından)


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/deri_kongresinin_dusundurdukleri.htm