Okurlarımızdan - Eylül 2007

Bir çocuğun yüreğiyle nasıl anlatılırdı bir kavganın tarihi diye düşünürken, belki o çocuk ruhunda gizli cümleler olmalıydı diyerek yazılmıştır.

Çocuğuz Biz

Aynı bahçede saklambaç oynayan çocuklardık,

Güz düşmüştü sabahın tenine.

Ağaçlar, ağaçlar koca bir tarih açardı,

Biz oynardık dökülen yapraklara inat.

Bahar gelsin diye dallarına rüzgârlarla,

Koşardık poyrazla, yüzümüze vuran ayaza inat...

 

Büyürdük yüzyılların salıncağında sallantılarla,

Her sallandığında yüzyıl, düşerdi birilerimiz,

En sarsıntılı çağlarda,

Tarihin rahmine düşerdi yenilerimiz,

Sancılarından mutlu bir anneydi zaman,

Ve biz çocuktuk ya, özgürlüğe aç,

Bir oyun gibi oynardık zamanla,

Bilenler bilirdi; biz inatçı deli,

Ondandı, korkarlardı bizden koşmamızdan

Korkardı ağaç, toprak, su…

 

Bilirler ya hani,

Korkmaz çocuklar hiçbir şeyden,

Ne sevdadan ne ölümden,

Korksunlar bizden, korksunlar…

Yorulmadık hiçbir sürgünden,

Düşmedik hainliklerden,

Ve geriye kalmadık tarihten.

 

Ve yürümeyi yeni öğrenen bir minik insan gibi,

Küçük olsa da adımlar,

Gözlerimizdeki direnç ateşi oldukça,

Detone olsa da şarkılarımız sözlerini buldukça,

Ve onlar bizden böyle korktukça,

Ve biz böyle korkusuz ve çocuk kaldıkça,

Ne şarkılarımız ne şiirlerimiz hiç bitmeyecek,

Ve bu kavga ateşi hiç sönmeyecek…

Kartal’dan bir kadın işçi

------------------------------------------------

Burjuvazi Çalışıyor!

İki yıl önce büyük bir tekstil firmasının kalite-güvence bölümünde çalışmaya başladım. İşe başladıktan 6 ay sonra bölüm müdürü işten çıkarıldı. Önce nedenini pek anlamadık, “kan uyuşmazlığı” demişlerdi. Yerine Türkmenistan’da “büyük projelere imza atmış olan” tekstil mühendisi bir müdür getirdiler. Görevi 6 Sigma denen sistemi fabrikaya uygulamaktı. 6 Sigma kısaca “kaliteli ürün, minimum zaman, minimum zarar, maksimum iş” yani daha çok kâr anlamına geliyor. Fakat bu sistemi uygulamak ve uygulatmak o kadar kolay değil. İmalatın her aşaması için ayrı düzenlemeler gerekiyor. Hatalar boyadan mı, kumaştan mı, baskıdan mı, makineden mi, işçiden mi kaynaklanıyor? Termin (malın teslim zamanı) hangi durumlarda gecikiyor? Bant sistemi ne şekilde düzenlenirse en hızlı üretim sağlanır? Bu gibi daha bir ton ayrıntı içeriyor bu sistem. İşçilerin şirketi bir hayli zarara uğrattığını düşünmüş olacaklar ki ilk düzenlemede toplu işten çıkarmalar oldu. Sonra ikramiyeler kesildi. 6 ayda bir yapılan ücret zamları yılda bir yapılmaya başlandı. Bu zamlar ise giderek pahalanan yaşamı daha zor hale getirecek komik miktarlarla sınırlandırıldı. Bunlar adım adım gerçekleştirilirken biz işçiler hep sustuk. Sadece birkaç aylık fasılalarla tekrarlanan toplu işten çıkarmalar sırasında “çıkarılanlar arasında ben de var mıyım?” sesleri duyuluyordu etraftan. Her adımda bizim sessizliğimiz cesaret verdi sömürgenlere. “İşyeri küçülmeye gidiyor” teranesine inanmak istedi herkes. Öte yandan ihracat, dış ticaret, pazarlama, muhasebe gibi bölümlerde çalışan arkadaşlardan işin aslında öyle olmadığını, mağazacılığa ciddi yatırımlar yapılmakta olduğunu öğreniyorduk. Ne fark eder, yine sessizdik.

6 Sigma projeleri tüm hızıyla devam ediyordu. Bunun için düzenli yapılan eğitimlere katmak istediklerinde bahanem hazırdı: “Ben firma dışındaki fason atölyeleri kontrole gidiyorum, araç sıkıntısı ve iş yoğunluğu dolayısıyla düzenli katılamam.” Aslında mesai dışında ve hafta sonlarında eğitime çağıracaklarından çekiniyordum. Bir toplantıya genel müdürün talimatıyla herkesi kattılar. Açıkçası ben bu toplantıların daha teknik konular içerdiğini sanıyordum. Meğer tam manasıyla beyin yıkama seanslarıymış. Toplantıda aldığım notları aynen aktarmak istiyorum. Slaytlarda yazanlara ek olarak tırnak içerisindeki ifadeler bizzat genel müdürün konuşmalarından alınmıştır.

·     Sizlerin kişisel gelişimini destekledik. Siz kendi gelişiminizi desteklediniz mi? “Sadece şirketten beklemeyin!”

·     Aktif çalışın, durarak değil. “Beyninizi mi, kıçınızı mı çalıştırıyorsunuz?” Unutmayın ki başarı hangi organınızı daha çok kullandığınızla ilgili.

·     Örnek çalışan insan olmaktan ziyade başarı yaratan insan olmalısınız.

·     Yaptığınız işte rakibinizle nasıl bir fark yaratıyorsunuz? “Ölçek dünya olmalıdır”.

·     Piyasanın parçası olun ve çılgın çalışan olun! “Her zaman aklın müşteri ile ilgili bir hinlikte olsun.”

·     Yılda 225 gün ortası var. Müşterinle kaç kere yemek yedin? “Ben bugün ne yaptım diye sorun akşamları, çünkü bu yaptıklarınızın hepsi kendiniz için.”

·     Müşterinle ilgili her şeyi biliyor musun, yoksa uyuyor musun? “Müşterinin sevgilisiyle buluşma yıldönümünü bile bilmek lazım.”

·      “Siz iş saatini çok önemsiyorsunuz. 8 saat sonra sanıyorsunuz ki her şey bitti. 24 saat müşteriyi düşünmeniz lazım. Bir de tatilde hafta sonunda iş mi düşüneceğiz diyorsanız siz bilirsiniz, fark yaratan sizi geçiyor.”

·     Kişinin özel hayatı olmaz. İş hayatı da kişisel yaşantısı da özeldir. “İşe ayırdığım zaman benim en özel zamanım.”

·     Kavgasız halledin!

·     Sabırlı olun!

Görüldüğü gibi “gelişimimiz” için çok sıkı çalışıyor patronlarımız. Bizi düzenlerine entegre etme çabaları bu eğitimlerle de sınırlı değil. Bizden “Kişisel Kurtuluş Savaşınızı Başlatın”, “Kişisel Ataletini Yen” adlı kitapları iş sonrasında okuyup özetlememizi istediler. Bizi “Şeytan Marka Giyer” adlı filmi izlemek üzere mesai sonrası ve zorunlu tutarak sinemaya götürdüler. Film “kariyer yapmak ve yükselmek kişinin kendine bağlıdır” mesajını veriyor. İşte kafalarımızı böyle esir alıyorlar.

“İşçi” kelimesini kullanmaktan bile kaçınıyor patronlarımız. Onun yerine “çalışan” kavramını yeğliyorlar. Sınıfsal kimliğimizi çağrıştıran her tür kavramdan uzak tutulmalı zihnimiz!

Biz işçiler mülksüzüz. Fabrikanın ne üretim ne de yönetim süreci üzerinde söz hakkımız var. Fabrikanın ne kadar kâr ettiği ya da ne kadar kaliteli üretim gerçekleştirdiği bizim hayatımızı zerrece etkilemiyor. Kendi ürettiğimiz ürünlerden faydalanmak bile imkânsız. Kısacası kendi emeğimize yabancıyız bu sistem içerisinde. Ama patronların daha fazla kâr elde edebilmesi için bizim emeğimizi daha yoğun ve nitelikli kılmaya, sadece ellerimizden değil zihnimizden de daha fazla faydalanmaya ihtiyacı var. İşte bu yüzden “yalanla besliyorlar” bizi.

Bazı sözler kulağa ne de hoş geliyor ilk bakışta: “Ekibi projeyle yönetmek!” Bunun işçiler için anlamı şudur: İşyerinde iş yap, evde proje ödevleri yap, 24 saat iş için kafa yor, işyerinde fark yarat, diğerlerini solla! Sırtımızda semer, bir ellerinde havuç diğer ellerinde sopa!

Örnek çalışan değil başarı yaratan insan olmalıymışız. Yani sadece işimizi tam yapmak ve işyeri disiplinine uymak yetmezmiş. Rakiplerimize (hem diğer sınıf kardeşlerimize hem patronun dünyadaki rakiplerine) fark atacakmışız. Her akşam kendimize soracakmışız bugün ben ne yaptım diye. Yaptığımız her şey kendimiz içinmiş! Varlığımızı zihnen ve bedenen patronların çıkarlarına endekslememizi sağlamaya, üstelik bunun kendi çıkarımız olduğu yalanını yutturmaya çalışıyorlar.

“Çılgın çalışan olun, 24 saat işi düşünün, 8 saat sonunda her şey bitti sanmayın” propagandaları, örgütsüz bir işçiyi, hiç ulaşamayacağı bir hayata doğru boşa kürek çekmeye yönlendiriyor. Oysa örgütlü işçileri kandırmak hiç de kolay değildir. Gücünün farkındadır örgütlü işçi, kendine güvenir, sınıfına güvenir, bilinçlidir, akıntıya kapılmaz. Patronlar sınıfının da örgütlü olduğunu bilir. Milliyetçiliğin ve işçiler arasındaki her tür ayrımın ve rekabetin en az patronlar sınıfı kadar düşmanımız olduğunu kavramıştır. İşçiler için kişisel bir kurtuluş savaşının aldatmaca olacağını bilir. Kurtuluş ya hep beraber gerçekleşecektir ya da hiç! Burjuvanın propagandası esir edemez zihnini. Kafası tutsak değil özgür olur, özgür kılmak için yaşamı.

Gazi Mahallesinden bir kadın tekstil işçisi

-------------------------------------------------------------

Başka bir dünya mümkün!

Merhaba dostlar, ben bir tekstil firmasında çalışıyorum, çalıştığım şirkette özellikle kış aylarında sık sık mesaiye kalınır, hatta işçilerin sabahladığı ve normalde tatil olduğu halde Pazar günleri işe getirildikleri de olur. Ama dışardan fark edilmeyen bir şey daha vardır bu işyerinde. Mesai ücretleri verilmez. Şirketin insan kaynakları sorumlusu, patronumuz daha fazla semirsin diye, biz işe başlarken şöyle demişti:

1- Biz burada çok çalışıyoruz ama iyi iş çıkarıyoruz.

2- Burada önemli olan güvendir.

3- Her zaman hak ettiğinizi alırsınız kuşkunuz olmasın.

4- İşlerin bitmesi için bazen mesaiye kalabiliriz, Cumartesi günleri normalde çalışmıyoruz ama iş yoğun olduğu dönemlerde çalışabiliriz.

5- Bir de unutmadan sigortanızı asgari ücret üzerinden yatırıyoruz.

6- Patronunuz iyi bir insandır, işçilerine değer verir ve sever.

Şimdi insan kaynakları sorunlusunun dediklerini tercüme edelim:

1- Çok çalışıyoruz ve patronumuza daha çok kazandırıyoruz.

2- Patronunuza güvenin ki size uyandırmaya çalışanlara karşı da bağışıklı olun.

3- Patronumuz daha çok kazanmak için sizin hak ettiklerinizi de elinizden alır.

4- Sizi sürekli mesaiye bırakarak sizden kazandığımız parayı iki üç katına çıkarıp yeni yatırımlar yapacağız.

5- Maaşınızı asgari ücretten göstererek sigorta primlerini de azalttığımız için patronun cebine daha fazla para girmesini sağlarız.

6- Elbette patronunuz sizi seviyor, onların her dediğine boyun eğen, hakkını aramayan, bu yolda mücadele etmeyen işçileri neden sevmesin ki?

Biz işçilere ne kadar değer verildiği ortada, hayatta kalabilmek için en kötü koşullarda çalışmaya razı ediliyoruz. İnsanlar işsiz kalmak, aç kalmak, evsiz kalmak korkusu içinde olduklarından işçileri bu kadar kolay kandırabiliyorlar. Öyle bir sistemde yaşıyoruz ki insanlar her gün biraz daha uzaklaşıyorlar birbirinden. Tüm ilişkiler çıkar üzerine kurulu, bireysel kurtuluş vaat ediyorlar. Diyorlar ki büyük balık küçük balığı yutar. O yüzden de birileri kazanırken diğerlerinin kaybetmesi çok normal, doğanın kuralıdır bu… Oysa doğanın kuralıdır dedikleri sistem doğanın kendisiyle birlikte bizi ve tüm insanlığı da yok oluşa doğru sürüklüyor. Ama bu böyle gitmez, başka bir dünya mümkün. Bizlerin ve tüm insanların kurtuluşu ancak dünya çapında örgütlü mücadelemizle mümkün olacaktır. Çünkü karşımızda tüm dünya çapında örgütlenmiş bir sistem var. Özgürlük işçiler savaşırsa gelecek!

Yaşasın işçilerin uluslararası mücadele birliği!

Şişli’den bir tekstil işçisi

-------------------------------------------

Gençlerde, Toplumda, Dünyada Şiddet

Son yıllarda burjuva medya gençlerdeki şiddet eğiliminden fazlaca söz eder oldu. Basında görüşlerine yer verilen birtakım uzman kişilerse –ağız birliği etmişçesine– medyanın, şiddet içeren TV dizilerinin ve bilgisayar oyunlarının dışında hiçbir etkenden bahsetmiyor. Sanki gençler hayatlarında şiddete hiç tanık olmuyorlarmış da şiddeti yalnızca dizilerden, bilgisayar oyunlarından öğreniyorlarmış gibi. Tabii, nedenler böyle at gözlüğüyle belirlenince, uzun tartışmalardan sonra ortaya çıkan çözüm de, şimdilerde duymaya pek alışkın olduğumuz “Eğitim Şart” tümcesinden öteye gidemiyor.

Ne var ki şiddet eğilimi kitlelerin eğitilmesiyle ortadan kaldırılabilecek kadar basit bir sorun değildir. Öncelikle şiddetin kaynağını doğru belirlemek gerekir. Gençlerdeki şiddet eğiliminin, “pokemon” tutkunu çocukların kendilerini “çalizart” sanıp camdan atmalarıyla bir tutulamayacağı açıktır. Çünkü şiddet “pokitop”lardan çıkma değildir, hayatın kendisinde var olan bir olgudur. Gençler önce evlerinde aile içi şiddete tanık olurlar. Biraz büyüyünce ilkokul sıralarında, futbol maçlarında, statlarda, kahvelerde, holiganlarla, mahallelerinde küçük çetelerle öğrenmeye başlarlar şiddeti. Biraz daha büyüdüklerinde işçilerin, devrimcilerin coplandıkları alanlarda, işkencelerin en iğrençlerinin devlet tarafından uygulandığı cezaevlerinde şiddetin bir başka türlüsünü öğrenirler. Tabii şiddetin meşrulaştırıldığı savaşları da unutmamak gerekir. Güçlünün güçsüzü, haksız ve vahşice nasıl ezdiğinin en bariz göstergesi olan emperyalist işgaller, şiddeti olağan, hatta kaçınılmaz bir şey olarak göstermekten de geri durmaz.

Şiddetin böyle açık seçik ve olağandışı şekilde yaşanmasının sebepleri ise öncelikle toplum düzeninde aranmalıdır. Kapitalist toplum hastalıklı bir toplumdur. Karakteri gereği insanı yozlaştıran, yalnızlaştıran, deforme eden etkiler üretir. Toplum içinde birbirinden yalıtılmış halde, korku ve düşmanlık içinde yaşamaya zorlanan insanlar hem bireysel, hem de toplumsal ilişkilerinde şiddeti günlük yaşamlarının bir parçası haline getirirler. Kitleler her şeyin alınır satılır olduğu, rekabet üzerine kurulu bir toplumsal yapı içinde yaşamaya zorlandığından, çeşitli şekillerde açığa vurdukları korku duygusunu yoğun biçimde yaşarlar ve korunma ihtiyacı duyarlar. Gerçek ihtiyaçlarına ulaşması, göremediği düşmanlar tarafından engellenen insanlar, elbette ki bu saldırıya karşı tepkilerini de koyacaklardır. İşte bu tepki zaman zaman şiddet eğiliminin içinde vücut bulmaktadır. Saldırganlık çoğu zaman engellenmenin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Ancak tabii ki bireylerin engellenme karşısında ürettiği tek tepki şiddet değildir. İnsanlar küskünlük ya da ruhsal çöküntü gibi yollarla doğrudan kendilerine zarar vermeyi de seçebilirler.   

Kendisine sistem tarafından yöneltilen saldırının kaynağının farkında olmayan bireyler, tepkilerini yanlış yerlere yönlendirirler. Erkeğin kadına uyguladığı şiddet ya da –toplumsal rollerin el verdiği ölçüde– zayıf olana uygulanan şiddet, okulda, sokakta sistem tarafından ezilen bireylerin birbirlerine uyguladıkları şiddet. Bütün bunlar esas hedefin ıskalandığı tepkisel dışavurumlardır. Şiddet olaylarının en sık yaşandığı semtler incelendiğinde bunların daha çok yoksul insanların yaşadığı semtler olduğu görülür. Emeğinin karşılığını alamamanın neden olduğu sefalet içinde yaşayan insanlarda, düşmanlarının kim olduğunu bilememenin hıncıyla umutsuzluk birbirine karışınca şiddet de kaçınılmaz olur. Bu nedenle ezilen insanların bağrında biriken öfkenin neden olduğu şiddeti küçük-burjuvalara özgü kaygılarla değerlendirmek yanlıştır. Toplumdaki şiddet, var olan sistemin doğal bir sonucudur. Ve bu sistem yıkılmadıkça da her geçen gün etkisini biraz daha arttırarak yaşantımızda var olmaya devam edecektir.

Ankara’dan Marksist Tutum okuru bir lise öğrencisi

 


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/okurlarimizdan_eylul_2007.htm