Okurlarımızdan - Temmuz 2007

Kürt İllerinde Seçim Telâşı

Darbeci-statükocu güçlerin kılıçlarını bilediği bir ortamda Kürt illerini öncekilere nazaran farklı bir seçim heyecanı sarmış durumda. DTP’nin bağımsız adaylarla seçime girmesi herkesi umutlandırdı. Şu anda buradaki gündemi kim nereden bağımsız aday, kim hangi bağımsız adaya oy verecek soruları belirliyor. Geçmiş seçim sonuçlarına göre hangi ilçelerin kime oy vereceği konuşuluyor. Her yerde insanlar oy verecekleri bağımsız adayları tanımaya çalışıyorlar.

Seçim süreci buranın en büyük ikinci ili olan Van’da haftalar önce AKP’nin gençlik şöleni ve mitingi ile başladı. Bu topraklarda sadece iki parti yarışıyor; DTP ve AKP. Bundan dolayı AKP’nin tavrı ve yaptığı her şey dört gözle takip ediliyor. CHP ve AKP birbirlerini hep bindirilmiş kıtalara dayanmakla suçluyorlardı. Bindirilmiş kıtaların ne olduğunu bu şölen dolayısıyla öğrenmiş bulunduk. Van’a 25-30 saat uzaklıktaki Manisa’dan bile gençler getirilmişti. Van’da AKP’ye olan ilgi geçen seçimlerdekinin gerisinde gözüküyor. Geçen seçimlerde DTP yerine AKP’ye oy veren Kürtler, öyle görülüyor ki Kürt sorunundaki zikzaklarından dolayı AKP’ye olan güvenlerini kaybetmiş durumdalar. AKP bu mitingi üzerindeki basınç nedeniyle milliyetçilik üzerine oturttu. Böylece buradaki insanların AKP’ye karşı oluşmaya başlayan güvensizliği biraz daha perçinlenmiş oldu. Kürtlerin önemli bir kısmının gözünde AKP tamamen kaypak ve korkakça davranan bir partidir. Kürt sorununda ettiği her yarım yamalak laf sonrasında statükocu güçlerden gelen tehditle hemen iki adım geri atmıştır.

Darbeci-statükocu güçler bu seçimlerde kitlelere şeriat ve bölünme korkusu üzerinden ulaşmaya çalışıyorlar. Özellikle Alevileri, daha doğrusu Türk Alevilerini kendilerine yedeklemeye çalışıyorlar. Yıllarca her türlü devlet baskısına maruz kalan, halen yok sayılan Aleviler maalesef yaratılan milliyetçilik akımının etkisindedir ve şeriat korkusu yüzünden bir kez daha CHP’ye (hatta MHP’ye bile) yakınlaşmış durumdadırlar. Yıllarca demokrat, ilerici ve devrimci güçlere sempati ile yaklaşmış Alevi kitleler arasında, toplumda derin yaralar açacak olan bir düşmanlığın, Alevi-Kürt düşmanlığının tohumları atılmaya çalışılıyor.

Buralarda, mücadeleye katılmış ve bedel ödemiş bölgelerle mücadeleden uzak durmuş veya şöyle böyle katılmış bölgeler arasında bariz bir farklılık var. Örneğin binlerce gencini bu mücadelede feda etmiş Doğubayazıt, Kızıltepe, Diyarbakır, Tatvan, Digor gibi yerlerde eski önyargılar önemli oranda yıkılmış durumda. Buralardaki sosyal yaşantı, kadının toplumdaki yeri, hiç de sanıldığı gibi geri düzeyde değil. Bu yerlerdeki insanlar mezhebinize dayanarak değil, Kürtlerin haklı mücadelesine bakış açınıza göre tutum alıyorlar size.

Şu anda bu mektubu kısa bir süreliğine bulunduğum Doğu Karadeniz’den, Rize’den yazıyorum. Maalesef burada bayağı büyük miktarda bir kitle, açık açık Kürt katliamı yapılmasından bahsediyor. Oysa onlar da geçmişte devrim ve sosyalizm mücadelesi için evlatlarını, canlarını ortaya koydular. Elbet gün gelip sınıf mücadelesi kızıştığında, Marksist bir anlayışla örgütlenmiş Karadenizli işçi kardeşlerimiz de şovenizmi kıracaklar ve insanlığın kurtuluşunun simgesi o güzelim kızıl bayrağımız burada da kendine dalgalanacak güzel bir yer bulacak.

Muş’tan Marksist Tutum okuru bir eğitim emekçisi


Çark Dönüyor Amma Mücadele de Büyüyor!

Merhaba dostlar, geçtiğimiz hafta sonunda UİD-DER Aydınlı temsilciliğinde, Kazlıçeşme’deki deri işçilerinin çalışma koşullarını anlatan ÇARK adlı filmi izledik. 1987 yılında çekilmiş bu film bizim açımızdan ayrı bir öneme sahipti. Çünkü Kazlıçeşme’de çekilen bu filmden 20 gün sonra deri işçileri greve gitmişlerdi. İlerleyen süreçte Kazlıçeşme’deki deri fabrikaları Tuzla organize sanayi bölgesine taşındı. Bölgemizdeki deri işçilerinin de izlediği film 20 yıl sonra bugün, çalışma koşullarının hâlâ değişmediğini gösteriyor.

Ben bir deri işçisi olarak, Kazlıçeşme’nin çamurlu yollarında işe gidip gelmesem de, Kazlıçeşme’de deri işçisi olan babamdan harçlık almak için sıkça uğradığım o fabrikalar ve çevresini hiç unutmadım. Filmin başında sanayideki koku için söylenen çok doğru bir söz vardı: “kokuya öyle alıştık ki artık burnumuza farklı gelmiyor. Hatta o ortamda yemek dahi yiyebiliriz” deniyordu. Kazlıçeşme’nin Tuzla organize sanayiye taşınmış olması bir şeyi değiştirmedi. Üretimde kullanılan kimyasalların çok olması ve atıkların arıtılmaması kokuyu artırıyor.

Kazlıçeşme’deki o küçük fabrikalar Tuzla’ya taşındığında artık büyük bir alana sahip olmuşlardı ama gelin görün ki çalışma şartları hiç değişmemişti. Elektrik çarpması, kimyasal yanıklar, zehirlenmeler, aşırı deri tozu, bel ağrıları, makineye kaptırılan kollar vs… O dönemdeki Kazlıçeşme’nin tümünde üretilen deri ile bugün orta ölçekli bir fabrikanın ürettiği deri miktarı aynı. Bugün çok daha az işçi ile çok daha fazla miktarda deri işleniyor. Yani “teknolojik gelişme” her zamanki gibi yine kapitalistlerin hizmetinde.

Kazlıçeşme işçilerinin sergiledikleri mücadele, bugün işçi sınıfının izlemesi gereken yola işaret ediyor. Deri işçileri, o dönemdeki tüm baskıcı uygulamalara ve estirilen gerici rüzgârlara rağmen mücadeleden vazgeçmemişlerdi. Bizler de sınıf bilinçli işçiler olarak aynı yolda yürüyeceğiz. İki şeyden emin olacağız: mücadele edeceğiz ve KAZANACAĞIZ!

Aydınlı’dan MT okuru bir deri işçisi


2005 Yılının Nisan ayı Marksist Tutum’un ilk sayısının çıkışıydı. Dergimizin ilk kapağı Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık başlığını taşıyordu. “Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık” sloganı o günden bu yana Marksist Tutum’un temel sloganlarından biri oldu.

İşçi sınıfının mücadelesi dar sınırlara hapsedilemez. Nasıl ki kapitalizm uluslararası bir sistemse işçi sınıfının mücadelesi de uluslararası olmak zorundadır. Mücadeleyi ulusal sınırlara hapsetmek isteyen reformist, oportünist tutumlara da gereken cevabı yazılarıyla layıkıyla vermektedir Marksist Tutum.

Türkiye’de yaşanan 1980 askeri faşist darbesinde idam edilen, katledilen, işkencelere maruz kalan kardeşlerimizi güneşe gömdük. Burjuva düzenin devamını sağlamak için işbaşında olan faşist generalleri ve düzen yanlılarını unutmadık ve asla unutmayacağız. Yapılan bu vahşetin hesabını soracağız. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Kokuşmuş burjuva düzende sadece olağanüstü dönemlerde ve savaşlarda katliamlar yapılmıyor. Her gün yaşadığımız iş kazalarında da (iş cinayetlerinde) bir avuç asalak için kayıplar veriyoruz. İşte tüm bu vahşete dur demek için ve tüm toplumun kurtuluşu için, özgür bir dünya için, insanca yaşayabilmek için verilen mücadelenin sesidir Marksist Tutum.

Ben Marksist Tutum okuru olarak kendimi çok şanslı görüyorum. Çünkü bu kahrolası düzenin kimlerin çıkarına hizmet ettiğini, bu sömürücülerin bizlerin kanı canı üzerinden sermayelerini nasıl da büyüttüklerini dergimiz sayesinde biliyorum. Geçmişte işçi sınıfının devrimci mücadelesi için canlarıyla bedel ödeyen devrimciler bizlere bu geleneği devam ettirmek gerektiğini öğrettiler. Bizlere bırakılan bu mirası, bu devrimci gelenek, tarz ve tutumu doğru bir şekilde gelecek kuşağa taşımak ve mücadeleye yeni kavga neferlerini kazanmak bizlerin bir an olsun aklımızdan çıkarmamız gereken bir görevdir.

İkinci yılını dolduran Marksist Tutum bu yolda bizlere ışık tutmaya, yol göstermeye, tarih bilincimizi tekrar tekrar tazelememize yardımcı olmaya kararlılıkla devam ediyor. Bizlere düşen görev, öğrendiklerimizi daha geniş kitlelere aktarmaktır. Geçmişten günümüze bizlere bu fikirleri aktaran, işçi sınıfının devrimci mücadelesi için ter akıtan, Marksist geleneğe sahip çıkan devrimcilere selam olsun.

Kurtköy’den bir büro işçisi


Merhaba arkadaşlar. Dergimiz Marksist Tutum’un 2. yılını doldurduğunu biliyorsunuz. Marksist Tutum tüm sıcaklığı ve kızıllığıyla bize ulaşmaya devam ediyor. Öncelikle Marksist Tutum’un çıkmasında, bize ulaşmasında ve kızıllığını korumasında emeği geçen, yazarından okuruna, herkesin emeğine, yüreğine sağlık. Marksist Tutum’la 10 ay önce 16. sayı ile tanıştım. Geçen süre zarfında Marksizmi temel alan ilkeli tutumunu hiç bozmadı ve işçi sınıfının devrimci bağımsız siyasetini bize tüm açıklığıyla öğretti, öğretmeye devam ediyor. İşçi sınıfına olan samimi yaklaşımı benim ilk fark ettiğim yanı oldu. Çünkü ele aldığı konular işçi sınıfının en yakıcı sorunlarını ya da bu sorunlara ilişkin çözümleri içeriyor. Zaten işçi sınıfına olan samimiyeti burada yatıyor. Bunun yanında “okur mektupları” bu samimiyetin ve birlikteliğin en güzel kanıtıdır. Okurlarına 7-8 sayfa yer ayıran başka bir yayına ben hiç rastlamadım. Oysa Marksist Tutum hiçbir şeyi sınıf hareketinden ayrı değerlendirmediği gibi, işçi sınıfıyla birlikte ve yan yana olmayı da başarmıştır. Buradan hareketle, hep vurguladığı üzere işçileri birbirine daha çok yaklaştırmış ve okurları gün be gün çoğalmıştır. Bağımsız sınıf siyasetini sürdürmenin çok zor olduğu günümüz koşullarında gerçekten Marksist tutumuyla işçi sınıfının tarihsel kavgasına her sayıda yeni tohumlar atmakta ve işçi sınıfının kızıl gelincik tarlası her geçen gün büyümektedir.

Bu ilkeli, direngen, kararlı tutumun arkasında şunların yattığını düşünüyorum: Öncelikle sınıf hareketine nesnel bir değerlendirmeyle bakabilen Marksist Tutum, “Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık” şiarıyla Marksizmin gerçek ilkelerini bize yeniden kazandırmıştır. Marksizmin bunca çarpıtılarak, yok sayılarak, farklı düşüncelerle karalanarak tanınmaz hale geldiği bir dönemde, onu tüm çarpıtmalardan ve yanlış anlaşılmalardan kurtararak asıl yerine oturtmuştur. O, biz genç nesillerin ve işçi sınıfının bilincini Marksizmle şekillendirmeye çalışmaktadır. İşçi sınıfının tarihten ders çıkarmadan ilerleyemeyeceğini bildiği için, “Sınıf Belleği” bölümüyle işçi sınıfının yok edilmeye çalışılan hafızasını tazelemiştir. İşçi sınıfının bilimi olan Marksizmin tüm temel ilkelerini bize en yalın ve anlaşılır haliyle sunmuş ve yolumuzu Marksizmle aydınlatmıştır. Dünyanın diğer ülkelerindeki olayları değerlendirirken bize her zaman işçi sınıfının dünya çapında bir sınıf olduğunu göstermiştir ve devrimi, sosyalizmi diğer sınıf kardeşlerimizden ayrı düşünemeyeceğimizi bize kavratmıştır. Şunu çok rahat söyleyebilirim ki Marksist Tutum, güncel konulardaki yazıları ile güncel konularda kafama takılan tüm soruları en özlü ve açık şekilde cevaplamıştır. Bir öğrenci olarak önce sınıf mücadelesini bana tanıtmış, kafamdaki karanlık yerleri aydınlatmış ve bana hangi safta durmam gerektiğini göstermiştir. Aslında ben dünyaya ve sınıf hareketine, bu temelde devrime doğru bir pencereden bakabilmeyi Marksist Tutum’la başarabildim.

Bizi sınıf mücadelesinde aydınlatan ve bu yolda en büyük rehberimiz olan Marksist Tutum, tüm söylediklerinin altını doldurarak bana güven veriyor. Ve ben o güvenle ve Marksizme olan tüm inancımla diyorum ki: Yaşasın Dünya İşçilerinin Uluslararası Mücadele Birliği, Yaşasın Enternasyonalizm! Çünkü işçi sınıfı bu pencereden bakmazsa tökezleyip düşmeye mahkûmdur.

Sınıf hareketini yok sayanlara, onu reformizm, parlamentarizm gibi kalıplara sığdırmaya çalışanlara, tüm dünyada yükselen milliyetçilik ve militarizme, emperyalist savaşlara ve tüm kötülüklerin kaynağı sınıflı-sömürü sistemi kapitalizme karşı sınıf cephesini örelim. Bu bağlamda Marksist Tutum’u okumakla kalmayalım okutalım, inatla örgütlenip mücadelemizi ilmik ilmik örelim. Selam olsun kör karanlığa karşı Marksizmin ışığında yürüyenlere, selam olsun bataklığın ortasında yedi veren gül gibi fışkırıp gelenlere!

Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!

Birleşen İşçiler Yenilmezler!

İstanbul Üniversitesinden Marksist Tutum okuru bir öğrenci


Bundan iki yıl önce bu topraklarda bir filiz yeşerdi. Bu filiz, sınıf mücadelesinde tutulması gereken ana halkanın ne olması gerektiğini, hangi yol ve yöntemin kullanılacağını, gerek tarihten derslerle, gerek bugün yaşanan örneklerle anlatarak büyüyor. Elbette bizler, tarihi kendimizden başlatmıyoruz. Dünya işçi sınıfının kapitalizme karşı yürüttüğü kavgasına yol gösteren temel çizgi, 150 yıldır verilen sayısız mücadele içinde oluşturulmuş ve binlerce komünist bu uğurda can vermiştir. Bu enternasyonalist komünist hattın yaratıcıları, Marksist geleneğin kurucu önderleri olarak Marx, Engels, Lenin, Rosa ve Troçki’dir. Marksist Tutum dergisi de işte bu çizginin takipçisidir. Dergimiz bize ulaşan Bolşevik-Leninist halkaya sahip çıkarak, işçi sınıfının devrim mücadelesine inanan neferlerini kavgaya çağırıyor. Bu çağrıya kulak verdiğimizde sadece mirasımıza sahip çıkmakla kalmayacağız, ölü yıldızlara da hayatı götürmüş olacağız.

Tuzla’dan bir gıda işçisi


İkinci yılını dolduran Marksist Tutum

İşçi sınıfının mücadelesinde bizlere ışık tutan, işçi sınıfının bilimi olan Marksizmi çok daha iyi kavrayabilmemiz için çalışmalarını aralıksız sürdüren dergimiz MARKSİST TUTUM ikinci yaşını doldurdu. Kendini Marksizme ve işçi sınıfının kurtuluşuna adayan dergimiz, her ay düzenli olarak çıkarttığı sayılarıyla güncel politik olayları devrimci proleter bir gözle irdeleyip biz işçilerin burjuva politikaların peşinden sürüklenmememizi sağlamaya çalışıyor. Marksist Tutum, gelişen olayların bizler açısından sonuçlarını büyük bir titizlikle işlemektedir.

Unutmayalım ki gücümüz birliğimizden gelir. Bu gücü doğru bir tarzda ancak işçi sınıfının bilimiyle kullanabilir ve yeni bir dünya yaratabiliriz. Bu yolda bizi yalnız bırakmayan, Türkiye ve dünyadaki politik olayların dışında Marksizmi de bizlere anlatan ve yüreğimize işlemek için uğraşan dergimiz Marksist Tutum’da emeği olan tüm işçi kardeşlerime, abilerime, ablalarıma sonsuz teşekkürler ediyorum. Gün gelecek ve Lenin’in o ünlü karikatüründeki gibi başımızdaki asalakları bu dünyadan süpüreceğiz. Bunun için daha çok bilinçlenmeli ve mücadele etmeliyiz.

Yaşasın İşçilerin Uluslararası Mücadelesi!

Dünya Yerinden Oynar İşçiler Birlik Olsa!

Gebze’den bir metal işçisi


Yaşasın Marksist Tutum

Bundan 2 yıl önceydi; bahar tüm güzelliğini sunarken insanlığa, toprak çatırdıyordu. Yeni bir tohum düşmüştü toprağa: onun adı Marksist Tutum’du. İlk kez çocuğu olan anne-babanın sevinci gibi bir anlatılmaz sevinç vardı içimizde. İlk önce alıp heyecanla karıştırdık sayfalarını. Öyle güzel kokuyordu ki; içinde yılların emeğini saklıyordu. Sonra başka işçi arkadaşlarımıza da tanıştırdık bu emek ürününü.

İki yıldır tüm benliğimizle sahiplenip bağrımıza bastık Marksist Tutum’u. Bizleri her gün bu lanet sömürü düzeninin pisliklerinden arındırmaya devam ediyor Marksist Tutum. Neler yok ki sayfalarında? Savaşlara, açlığa, sömürüye, bu düzenin yol açtığını anlatıp durdu sayfalarında ve neler yapabilirizi gösterdi bizlere. Marksist Tutum sürekli şunu söylüyor biz işçi ve emekçilere; bütün güç sizin elinizde, bunu anlayıp herkese anlatmazsanız kurtuluş olmayacak. Gerçekten de bütün güç bizlerin elinde. Bir bakın etrafınıza, gördüğünüz her şeyi bizim gibi işçiler yapıyor, ama sıra bunlardan yararlanmaya geldiğinde patronlar elimizden zorla çekip alıyor. Savaşlarda ölen biziz, iş kazalarında ölen, aç kalan, evsiz kalan hep bizleriz. Ve [1] bizler hakkımıza sahip çıkmazsak kimse buna dur demeyecek.

MARKSİST TUTUM DİYOR Kİ;

İşçiler, emekçiler yüreklerinizi isyan ateşiyle doldurun ve size bu sömürü düzenini yaşatan pis asalaklara yumruğunuzu vurun!

VE DEVAM EDİYOR MARKSİST TUTUM;

Sömürüsüz, sınıfsız, eşit, özgür bir dünya kurmak için hep birlikte el ele, omuz omuza mücadele edelim!

Marksist Tutum’un yaktığı ateş varoşlarda, fabrikalarda, emekçilerin olduğu her yerde yol almaya devam ediyor. Ona bu gücü veren, işçi sınıfına olan inancın ta kendisidir. Bugün içinde yaşadığımız dünyada tek başımıza ne yapabiliriz ki? Ama el ele verip mücadele edersek kazanacağımız çok güzel bir dünya var.

Marksist Tutum’un sayfalarında daha neler var neler. Örneğin okur mektuplarını okudukça, yalnız olmadığımızı, tüm işçi arkadaşların aynı şeyleri yaşadığını görüyoruz. Sonra şu geliyor aklımıza: sorunlarımız aynıysa çözüm de aynı olmalı, örgütlenip mücadele etmekten başka bir yol yok.

Gecemizi aydınlatan kızıl güneş gibi

yüreklerimizi kavganın kor ateşiyle besleyen

ve bizi var eden sevdanın ışıltısı gibi

aydınlatıyor içimizi Marksist Tutum

O öyle güçlü bir ışık ki bizleri her gün aydınlatmaya devam ediyor. Seni kavganın tüm sıcaklığıyla kucaklıyorum. Tekrar hoş geldin Marksist Tutum.

Gebze’den Marksist Tutum okuru bir metal işçisi


Patronlar ve Din Afyonu

Dinin sistemin kendi varlığını devam ettirmek için burjuvalar tarafından bir afyon olarak kullanıldığını okuduğum kitaplardan öğrenmiştim. Teoride öğrendiğim bu gerçeğin bir iş deneyimimde nasıl karşıma çıktığını siz Marksist Tutum okurlarıyla paylaşmak istedim. Bir yemek şirketinde aşçı yardımcısı olarak işe başlamıştım. Bu şirketin İslami bir yanı olduğunu daha iş başvurusu yaparken fark etmiştim. Yaklaşık 35-40 çalışanın olduğu küçük bir işletmeydi. İş başı yaptığım gün patron mutfağı teftişe gelmiş ve bana işe alışıp alışmadığımı sormuştu. Ben de alışmaya çalıştığımı söylemiştim. Ardından yemek yaparken dua okuyup okumadığımı sormuştu. İşin yoğun olduğunu, 5 mutfak personeliyle 3000 kişilik yemek çıkardığımızı, bunu yapacak vaktin olmadığını belirttim. Bunun bahane olamayacağını, dua okunmadan yapılan yemeğin bereketinin kaçtığını söyledi ve “dua okuyunca cenabı hak size güç kuvvet verir, yorulmazsınız” dedi. Bu cevap karşısında şaşırdım, diyecek söz bulamadım. Eksik personelle çalışmayı dua yöntemiyle çözmüştü patronumuz.

Başka bir gün öğle yemeğine inmiştik. Tüm yemekler bittiği için cantıkla idare ettik. Yemeği biz yapmıştık fakat kendi yaptığımız şeyi yiyememiştik. Yemeklerimiz gelince yemeğe başlamıştık. Patron bunu görünce niye yemek öncesi dua etmediniz deyip bizi fırçaladı. Patron işçilerin her şeyine karışıyor, adeta işçilere nefes aldırmıyordu. Derken cuma günü gelmişti. Patronla birlikte tüm işçiler namaza gitmişti. Birçoğu inançtan değil, patronun korkusundan yapıyordu bunu. Cuma saati üretim durdurulmuştu, o saatte

ticaret yapmak, çalışmak günahmış patrona göre. Aşçıbaşı namaza gittiklerini, benim gelip gelmediğimi sormuştu. Siz gidin ben gelmeyeceğim demiştim. İlk etapta kimse zorlamamıştı beni. Bulaşıkçı ve sekreter bayanlar dışında tüm erkek personel namazdaydı. Bir ben kalmıştım. Namaz arasındaki zamanda patates ve soğan soymuştum. Derken patronla birlikte işçiler namazdan geldi. Patron namazdan gelirken mutfağa girdi, namaz vaktinde niye çalıştın, o saatte çalışmak günah diye beni azarladı. Daha sonra öğrendim ki patron aşçıbaşına “sen niye çıraklarına Allah sevgisi vermiyorsun, sadece mesleki bilgi vermekle

usta olunmaz” diye fırça çekmiş. Namazdan sonra çalışmaya devam ettik. Mesai bitimine az kalmıştı, mutfağı temizliyorduk. Muhasebeci beni odasına çağırdı. İşimin bitip bitmediğini sordu, az kaldığını belirttim. “Bitince odama gel” dedi. İşimiz bitmişti, üstümü değiştirdim. Muhasebe odasına gittim. Muhasebeci “bundan sonra gelmiyorsun” dedi ve çalıştığım günün parasını uzattı. Niye çıkarıldığımı sordum, gerekçe istedim. Gerekçe olmadığını, patronun öyle istediğini söyledi. Bu açıklamayı niye patronun yapmadığını sordum. Patron “ben söyleyemem” demiş. Gerekçe belirtilmesi konusunda ısrar ettim ve belirtilmeden bir yere gitmeyeceğimi söyledim. Muhasebeci, gerekçe olarak, şirketin kriterlerine uymadığımı söyledi. Kriterleri “zorunlu ibadet etmek”ti. Patron, işçileri kendi ücretli kölesi yapması yetmediği gibi onların yaşam tarzlarını da belirlemeyi kendine misyon biçmişti. Pazar günleri de patron piknikler düzenlemekteydi. Bu pikniklerde de üyesi olduğu tarikatın vaazlarını işçilere dinletmekteydi. Haftanın altı gününü çalışarak geçiren işçileri izin gününde de rahat bırakmıyordu. O günü de işçiler patronun vaazlarını dinlemekle geçiriyordu.

İşçi sınıfının örgütsüzlüğü arttıkça patronlar işçilerin yaşamlarını çeşitli yöntemlerle tam bir hapishaneye çeviriyorlar. Bu hapishaneden kurtulup özgürleşmek işçilerin örgütlü mücadelesiyle gelecek.

Örgütlüysek Her Şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir Şey!

Bursa’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Cumhuriyet mitinglerinin anlattıkları

Özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de gelip kapıya dayanmasıyla beraber statükocu Kemalist kanadın düzenlediği “cumhuriyete sahip çıkalım” mitingleri ile işçi sınıfının gözü önünde yeni bir müsamere sergileniyor. Yaratılan “laiklik, vatan, millet elden gidiyor” korkusuyla kitleler bu kanadın peşine takılmaya çalışılıyor. Statükocu asker-sivil bürokrasinin sahip olduğu ayrıcalıkları korumak için göze alamayacağı oyun olmadığını tarih bize defalarca gösterdi. Şimdi bizi korkutarak kendi peşlerine takılmamızı sağlamak için kullandıkları argüman ise “eğer mevcut muhafazakar hükümete karşı liberal cephede birleşmezsek eni sonu yine bir askeri darbe olacak ve demokrasiciğimiz yerle bir olacak” argümanıdır. Sanki daha önce 12 Eylül 1980’de tezgâhlanan askeri faşist darbede işçi sınıfının kendi sınıf çıkarları etrafında örgütlenmelerini dağıtmak ve burjuvazinin başını ağrıtacak örgütlenmelerin önünü kesmek için burjuva demokrasisini rafa kaldıranlar ve İslami motiflere sarılanlar onlar değillermiş gibi.

İşçi sınıfı bu noktada iki tercihle karşı karşıya bırakılmaya çalışılıyor: Ya liberal burjuvaziyi seçeceksiniz ya da “İran tipi bir devleti önlemek için” askeri darbeyi kabul etmek zorundasınız! Oysa liberal burjuvazi mi iyidir yoksa statükocu Kemalist burjuvazi mi iyidir sorusunun yanıtı kırk katır mı kırk satır mı sorusuna cevap aramaya benzer. İşçi sınıfı bu ortamda çok uyanık ve dikkatli davranmak ve burjuvazinin kendi iç çıkar çatışmaları için araç olmamak zorundadır.

Bugün işçi sınıfının önünde tek bir seçenek var, o da sınıf bilinçli, örgütlü mücadeleye katılarak kendi öz çıkarları uğruna mücadele etmektir. Liberaliyle, muhafazakârıyla, statükocusuyla burjuvazinin tüm kanatları işçi sınıfının düşmanıdırlar. Sınıf çıkarlarımızı savunmanın biricik yolu ise örgütlü mücadeleye katılmaktır.

Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

Sınıf Bilinciyle Örgütlü Mücadeleye!

Gebze’den bir büro çalışanı


Siz hiç 22 milyarlık yemek yediniz mi?

Geçenlerde gazetede bir haber okudum. Haber şöyle: İş adamlarından biri sevgilisine ve birkaç dostuna özel bir davet veriyor ve davetteki yiyecekler yurt dışından getiriliyor. Londra’dan havyar, karides ve ıstakoz getirtmiş, bir de Petrus şarabı açtırtmış. Gecenin sonunda 22 milyar liralık hesap geliyor, üstüne üstlük adam bir de 1 milyar lira bahşiş bırakıyor.

Evet, dostlar durum ortada. Birileri 22 milyarlık yemek yiyor, birileriyse açlıktan ölüyor. Açlıktan ölmesek bile hangimizin yediği yemeğin fiyatı birkaç YTL’den fazla? Benim işyerinde işgücümü kaybetmemek için yediğim yemeğin toplam tutarı 75 kuruş ile 1 YTL arasında değişiyor. Evimi soracak olursanız ayda ancak bir kere pazara çıkılıyor. Şundan eminim ki hiçbirimizin durumu birbirinden farklı değil, üç aşağı beş yukarı aynıdır. Peki, neden bizlerin yoksullukla boğuştuğu, dünyadaki her altı insandan birinin yatağa aç girdiği bu sistemde burjuvazi bu kadar korkusuz bir şekilde zenginliğinin reklâmını yapabiliyor? Tabii ki bu cesareti tamamen bizden alıyor. Biz işçi sınıfı örgütsüz ve bilinçsiz olduğumuz için onlar bu kadar rahatlar. Biz bilinçli işçiler olmuş olsaydık onlar bu kadar korkusuz olamazlardı. Buna örnek olarak ’80 öncesini gösterebiliriz. O yıllarda yaşamış büyüklerimiz var. Bizlere deneyimlerini aktarıyorlar. O yıllarda burjuvazi zenginliğini bu kadar rahat sergileyemezmiş. Çünkü o zamanki işçiler bilinçli işçilerdi. Burjuvazi korkardı işçilerden. Ve gene o dönemde işçilerin ekonomik durumu daha iyiydi. Çünkü birçok işyeri sendikalı işyerleriydi, sözleşmelerde patron üç veriyorsa onlar beş istiyorlardı. Yılda birkaç ikramiye vb. Tüm bunlar o bilinçli işçilerin mücadelesi sonucunda elde edilmiş haklardı. Bizlerin bugün bu durumda olmasının tek bir nedeni var. Bizim kuşağımızın onların bize bıraktığı haklara sahip çıkmaması. Ama şunu da unutmamak gerekir. Evet, bu haklar çok önemli, ama kurtuluşumuz değil. Bunlar ancak geçici rahatlıklar sunuyor. Tarihin de kanıtladığı gibi bizim kurtuluşumuz, reformlarda değil bizlerin devrimci mücadeleyi yükseltip onu nihai hedefine ulaştırabilmemizdedir. Kısacası bizlerin bu yoksulluktan ve sefaletten kurtulmamızın tek yolu var: Mücadele etmek. Bundan başka da bir çıkar yolumuz yok. İnsanlığın tek kurtuluşu bu sistemi yıkmak! Bunun için mücadele bayrağını yükseltmeli, bilinçlenmeli ve örgütlenmeliyiz.

Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Birliği!

Esenler’den bir kadın tekstil işçisi


Cezaevi kapitalizmi ve mahkûm-işçi politikaları

Sosyalist yazından sık sık hapishanelerde siyasi mahkûmlara yapılan kötü muameleyi, tecridi ve F tipi cezaevi uygulamasını eleştiren yazıları okuyoruz. Ancak siyasi suçlular dışındaki mahkûmlar ve onların hapishanelerdeki yaşam koşulları ile ilgili eleştirilere pek rastlayamıyoruz. Devrimcilerin sorunlarına olduğu kadar, bilinç düzeyine bakmaksızın toplumun sömürülen tüm kesimlerinin sorunlarına karşı da teorik ve pratik çözümler geliştirebilmeli ve bu sorunlarla ilgilenmeliyiz.

Tecrit, işkence, kötü muamele olmasa da hapishaneler bir işlevi gerçekleştirmektedir. Ve “daha iyi, en iyi” hapishane bile bizim kabul edebileceğimiz bir şey değildir. O yüzden ben de Adalet Bakanlığının resmi yayın organlarının birinde rastladığım, Mart ayında Bandırma M-tipi kapalı cezaevinde bir konfeksiyon atölyesinin açılışının yapılması üzerine düşündüklerimi ve araştırdıklarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

İş-Kur’un “katkıları” ile kurulan bu atölyenin açılışında kimler var kimler. Egemen sınıf bu törenlere her kesimden temsilcilerini yollayarak düşman çatlatıyor. Devlet bürokrasisini temsilen gelen başsavcısı, dekanı, profesörü, savcısı, kurum müdürleri, milli eğitim müdürleri ve jandarma komutanları; burjuva ticaret kulüplerini temsilen gelen sanayici ve işadamları ile egemen sınıfın üyeleri böylesi günlerde bir araya gelip kaynaşıyorlar. Mahkûm ve infaz memurları da seyirciler olarak yerlerini alıyorlar bu açılışta. Makas şakırdıyor. Her nasılsa konu hapishaneler gibi burjuvazinin topyekûn iktidarını koruyacak bir aygıtın geliştirilmesine geldiğinde, aralarında çatışma yürüyen her iki kesim de anlaşıveriyor ve bir araya geliyor.

Kapitalizm gelişirken, mahkûm işçilerin elleriyle de besledi sermayesini bu toprakların burjuvaları. Mahkûmlar en ağır işlerde çalışmaya zorunlu bırakılıyor, normal bir işçiden çok daha az maaş alıyor ve özellikle niteliği bakımından sağlığı tehdit eden işlerde çalıştırılıyorlardı. Bütün diğer işçilerin sahip olduğu örgütlenme haklarından da mahrum bırakılıyorlardı. Bazı işletmelerde diğer işçilerle birlikte çalışan mahkûmların oranı yüzde altmışları buluyordu. 1950’de çıkarılan bir genel af kanunu ile hükümlü işçi uygulamasına sözde son verilmişti. Ancak şimdilerde sınıf mücadelesinin geri çekilmesi ile buna benzer bir kanun yeniden çıkabilir.

Burjuvazi için mühim olan mahkûmların emeğinin de kapitalist çarklara akıtılmasının yolunu bulmaktır. Böylece “asılmayıp beslenen” mahkûmlar devletin kesesine zarar vermiyorlar! Bunu bırakın, insanları cezalandırmak artık kârlı bir yatırım haline dönüşüyor. Bu ciddi bir tehlikedir. Böyle bir cezaevi ve üretim atölyesi melezi yapılaşma devletin daha çok insanı hapishanelere tıkmasının yolunu açabilir.

Bu, burjuvazinin mat edilmesini daha da kolaylaştırabilecek bir fırsata dönüşebilir öte yandan. Şimdi cezaevlerinde burjuvaziye indirilecek tokat için bir sürü yeni el nasırlaşmaktadır. Bu tokadı tam yerine daha şiddetli çarpmak için, içerideki mahkûm işçilere ve devrimci tutsaklara zaferin umudunu taşıyabilmek için örgütlü mücadeleye!

İstanbul Üniversitesi’nden bir Marksist Tutum okuru


Çark

Bostancı UİD-DER’de izledim Çark filmini…

Dönüyor çark

Keskin, aç, vahşi.

Fahri-Kerim-Veli

Sıkıştı tertemiz düşleri,

Geri vermez çarkın dişlileri…

Dönüyor kapkara bir çark

Öğütüyor genci, güzeli, emeği,

Cam-tersane-deri

İnim inim inledi

Yüz binlerin sesi

Kan, irin, alın teri

Çark geri vermez, neferleri…

Küçükten büyüğe

Çarklar dönüyor…

Cepheden cepheye

Kıtadan kıtaya

Kurşun ve bomba yağıyor

Gökte kara bir ölüm gibi

Öğütüp kusuyor bedenleri.

Çark yeşertmez sevgileri…

Çağın çarkına okuyan çark!

Bir dişlin kapital

Bir dişlin emperyal

Bir dişlin işgal

Dönüyor dönüyor

Bitmez sanıyor çelikten direnenleri

Ça-ça-ça-çark!

Paramparça edilecek

Çelikten kemikten

Çağıl çağıl çarpışacak

Devrimin

Sosyalizmin

Elif elif

Kızıl neferleri

Dudullu’dan bir matbaa işçisi


Madenin Mirasçılarına

Onlar yeryüzünde doğdular

Yavaş yavaş yeraltına indiler

Mirastı onlara babadan oğula

Kapkara kirli bir miras.

İndiler yavaş, yavaş.

Yoktu ki önlerinde beyaz, aydınlık bir yol.

İndiler yavaş yavaş.

Onlar farklı mıydı bizden?

Hani balıklarınki gibi solungaçları mı vardı?

Sen hanfendi, sen beyefendi

İner misiniz karanlıklara?

O miras madencilere kaldı

Kapkara kirli bir miras.

İndiler yavaş yavaş.

Önce elleri sonra burunları

Sonra hayatları karardı.

Vurdukça kazmayı,

Kızıyordu, kükrüyordu maden.

“Bir sizden bir benden” diyordu.

Doymuyordu gözü hiç doymuyor.

Sizler madenin efendileri

Çıkamaz mısınız aydınlığa?

Yerin dörtyüz metre altına iniyorsunuz da,

Neden çıkamıyorsunuz aydınlığa.

Bir kazma benden aydınlığa çıkmak için

Bir kazma ondan, bundan aydınlığa çıkmak için

Sizler madenin efendileri

Biz işçiler çıkaracağız

Bu dünyayı aydınlığa

Marksist Tutum okuru bir kadın işçi


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/okur0707.htm