Anti-emperyalizm konusundaki kafa karışıklığı
Derin bir ekonomik krize giren dünya burjuvazisi bu krizi savaşla aşmanın yollarını aramakta. Bu krizi aşmak için kendini savaşa hazırlarken işçi sınıfına da milliyetçilik pompalamaktadır. Burjuvazi ulusal çıkarlar, ulusal onur gibi aldatmacalarla işçi sınıfını kendi amaçları uğruna savaşa sokmaya hazırlanmaktadır. Bugün anti-emperyalizm kavramının içeriği öylesine boşaltılmıştır ki, anti-emperyalizm denildiğinde akla yalnızca anti-ABD'ci olmak geliyor. Sanki emperyalizm kapitalizmden tamamen bağımsızmış, belli ülkelerin tekelinde olan bir kavrammış gibi algılanmaktadır. En gerici burjuva partisinden kendine devrimci Marksist, komünist diyen siyasi yapıları da içine alan geniş bir yelpazenin anti-emperyalizm anlayışı neredeyse aynılaşmıştır.
Bu geniş siyasi yelpazenin unsurları, Lübnan ve Filistin'le ilgili birçok ortak eylem gerçekleştirdiler. Bu eylemlerde Lübnan ve İran burjuvazisini temsil eden ulusal bayraklarla yürümekten çekinilmedi. Bugün anti-ABD'ci olmak anti-emperyalist olmanın biricik ve yeterli koşulu olarak sunulmaktadır. ABD'nin karşısında yer alan tüm burjuva devletler, ne kadar gerici olurlarsa olsunlar anti-emperyalist olarak selamlanmaktadır. ABD karşısında yer alan tüm ülkelerin işçi sınıfından kendi anavatanlarını savunması istenmektedir. Bugün Irak'ta direnişçi güçlerin birçoğu anti-emperyalist oldukları için değil Baas rejimi dönemindeki ayrıcalıklarını tekrar kazanmak için savaşmaktadırlar. İran hükümetinin ABD'ye meydan okuması da onu anti-emperyalist yapmaz. Tam aksine bu meydan okumanın ardında kendi sömürücü rejimini koruma ve Kürdistan üzerindeki hegemonyasını kaybetmeme isteği yatmaktadır.
Ulusalcı dar bir perspektifle meseleye yaklaşıldıkça hiçbir zaman doğru bir tutum sergilenemeyecektir. Çünkü emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Kapitalizm dünya ölçeğinde gelişimini hızla sağlayıp emperyalist aşamaya geçmiştir. Anti-kapitalist bir perspektiften yoksun bir şekilde anti-emperyalist mücadele verilemez. Emperyalizmi aramak için Amerika'ya, İngiltere'ye uzaklara gitmeye gerek yok, emperyalizm içeridedir. Dünya ölçeğindeki tüm kapitalist işleyiş emperyalizmin bir parçasıdır. Emperyalizme karşı tüm ulusal perspektiflerden arınıp dünya ölçeğinde işçi sınıfının birleşik mücadelesini ördüğümüz ölçüde zafere yakınlaşacağız. Aksi halde bu paylaşım kavgasından rant elde etmek isteyenlerin değirmenine su taşıyacağız. İşçi sınıfının çıkarları ve düşmanları ortaktır. Onları birbirine kırdıran patronlardır. İşçi sınıfı silahlarını kendi burjuvazisine çevirdiği ölçüde özgürlüğe kavuşacaktır.
İnsanlık bugüne dek iki emperyalist paylaşım savaşı gördü. Bu savaşların sonunda burjuva ideolojilerin ve onun çıkarları doğrultusunda revize edilmiş sözde sol ideolojilerin insanlığa hiç bir şey veremeyeceğini tarih bize öğretmiştir. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında Kautsky önderliğindeki Alman sosyal demokratları yurtseverlik safsatasıyla işçi sınıfını kendi burjuva devletinin arkasında savaşa sokmuştur. Bu anlayış işçi sınıfını emperyalizmin esareti altında bıraktığı gibi işçi sınıfının örgütü olan enternasyonali de dağıtmıştır. Bolşevikler ise esas düşmanın içeride olduğunu, silahların burjuvaziye çevrilmesi gerektiğini savunmuşlar, bunun ürünü olarak da işçi sınıfı kendi iktidarıyla tanışmıştır. İkinci Paylaşım Savaşında ise Stalinist bürokrasi sosyalist anavatanı savunmayı her şeyin üzerinde tutmuş, SSCB ile aynı cephede savaşa giren burjuva devletlerin işçilerine, SSCB'nin çıkarları için kendi burjuvazisinin arkasında savaşa girmenin en doğru yol olduğu dikte edilmiştir. Bunun sonucunda da dünya devrimi baltalanmış, devrimcilere çarpıtılmış bir Marksizm aktarılmıştır.
20. yüzyılda Marksizm iki defa büyük bir kırılma yaşamıştır. Birinci emperyalist savaşta Bolşevizmin zaferi Marksizmi ayaklar altına alınmaktan kurtarmıştır. Fakat işçi iktidarının yalıtık kalması, beklenen dünya devriminin boğulması, hızla bir sınıf olarak türeyen bürokrasinin iktidar aygıtlarını ele geçirmesi, buna karşı muhalefet bayrağı açan sol muhalefetin başarısız kalması sonucu, Marksizmin çarpıtılıp revize edilmesine ne yazık ki engel olunamadı. Bugün komünist hareketin emperyalizm konusundaki bu bulanıklığının nedeni Kautskicilikten, Stalinizmden arınamamış olmasıdır. Bugün enternasyonalist işçilere tarih her zamankinden daha büyük bir görev yüklemiştir. Çünkü emperyalizm insanlığı hızla yok oluşa sürüklemektedir. İnsanlığı içine düştüğü bu yok oluştan ancak dünya işçi devrimi kurtarabilir.
Dünya devrimini isteyen, onun aracı olan enternasyonali yaratır!
Yaşasın enternasyonalist mücadele!
Bolşevizm kazanacak!
Sınıfsız bir dünya kuracağız!
Bursa'dan bir Marksist Tutum okuru
Ölümsüzlerimiz
Selam dostlar. Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg, Lenin ve Mustafa Suphileri unutmadık unutmayacağız. Yas da tutmayacağız, çünkü onlar da yas tutmadılar. Onlardan aldık mirası, biz de yeni kuşaklara bu mirası bırakacağız. Ama öyle bir miras bırakmalıyız ki, kapitalizme geçit vermesinler. Ölümsüzlerimizi ölüm yıldönümlerinde saygıyla anarken sözlerime şu mısralarla son vermek istiyorum:
Biz ki kızıl bayrağımızı
Miras aldık önderlerimizden,
Biz ki yas tutmayı unutan,
Canlarla ateşlerde yanıp
Canlara can katan,
Kapitalizmin amansız düşmanı
Lenin'in mirasçısıyız.
Biz ki Karadeniz'in soğuk sularında
Kara deryalarla boğuşan yoldaşlarımızın
Ve Bursa kalesinde cennetini yitirmeyen
Faşistlerle savaşan Nazımların eseriyiz.
Kokuşmuş bu düzene son verecek
Kapitalizmi yıkacak
Faşistlere, emperyalistlere ve demirbaş mallara
Geçit vermeyen muhafızlarız.
Emperyalistlerin korkulu rüyası
Kızıl Rosa'nın , Karl Liebknecht'in, Leninlerin
Yılmaz yıkılmaz duvarıyız.
Kumkapı'dan bir lokanta işçisi
Saygı nedir, saygısızlık ne?
Küçüklüğümüzden beri hep saygılı büyütüldük. Ailene, büyüklerine saygılı olmalısın! Onlar ne derse doğrudur. Saygısızlığı bize, babanın söylediklerinin, annenin söylediklerinin tersinin söylenmesi ve yapılması olarak öğrettiler. Bu yaşa kadar itaat etmeyi, kimseye karışmamayı, şuraya-buraya gitmemeyi, hele ki genç bir kız isen annenin dizinin dibinden ayrılmamayı, okulda öğretmenin dövse de ses çıkartmamayı, işyerinde usta kızarsa cevap vermemeyi, patronların her zaman haklı olduğunu vs. vs. beynimize kazıdılar.
Geçenlerde babamla haberleri izliyoruz. 7 Aralıktaki olayları gösteriyorlar. Babam birden küfretti ve tartışmaya başladık. Ona göre, televizyon doğru söylüyor, ben yalan söylüyorum. Çünkü burjuva ideolojisinin en güçlü araçlarından biri olan televizyon, toplum için doğru haber kaynağı olarak gösterilmektedir. Sonunda babam bana sen teröristsin dedi. Doğruları söylemek, var olan gerçekleri görmek, haksızlığa, yoksulluğa, yolsuzluğa, pisliğe göz yummamak terörist olman için yeterli. Ve büyük saygısızlık etmiş bir evlat oluyorsun. Evet! Bütün bunlara duyarlı olmak, göz yummamak saygısızlıksa en büyük saygısız benim.
Geriye dönüp baktığımda ot gibi yaşamış, her şeyden mahrum bırakılmış, pasif bir birey olarak büyümüşüm. Önüme hiçbir şey sunulmadan, bir geleceğim olmadan konfeksiyona atılmışım. Patronlara, ustalara itaat etmişim, her şeye sessiz kalmışım. Ta ki 18 yaşımda abimin kolumdan tutmasıyla, doğru yolu buluşumla anladım neyin ne olduğunu. Ve o zamandan bu zamana kadar geçen süreçte çok şey değişti. Artık ben saygısızlığın susmakla, cevap vermekle olmadığını öğrendim. Saygılı olmanın duyarlılıkla başladığını öğrendim. Saygı, insan gibi bir yaşam için verilen mücadeleyle başlar. Bu mücadele de yeni bir dünya olacağına inanmakla başlar. Ve kendini değiştirmekle başlar. Bir kere inandın mı gerisi geliyor. Gerçek anlamda insan gibi insan oluyorsun. Ben öldüğümde de mutlu bir insan olarak ölmüş olacağım. Burjuvazinin o pisliklerinden arınmış olarak ölürüm. Asıl saygılı olmak ilk önce kendine saygı ile başlamaktadır. Pisliklerden arınmakla başlamaktadır.
Dostlar, bir insan değişim istiyorsa, işçi sınıfının gücüne inanıyorsa, sınıfsız bir dünyanın olacağına inanıyorsa yapacağı tek bir şey var; işçi sınıfının burjuva sınıfla olan mücadelesinin bir neferi olmak.
Uyan artık uykudan uyan, uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan, kavgamız ölüm dirim kavgası!
Güneşli'den bir kadın tekstil işçisi
Merhaba,
Ben kendimden, çalıştığım yerden bahsedeceğim sizlere. 13 kişinin çalıştığı bir yerde, daha doğrusu küçük- burjuvaların yanında çalışıyorum. Yıllardır büyüklü küçüklü birçok iş yerinde çalıştım. Çalıştığım yerlerde birçok şikayetim oluyordu; fazla mesailer, öğle saatlerinin yarım saat olması vs. vs. şimdi bunların yanında çalıştığım yere bakıyorum da koşullar daha kötü. Sabah 8:30 işbaşı, akşam çıkış sözde 7:30. Ne çay saati belli ne de yemek molası. Siz hesaplayın işte. Ve bunun karşılığında bize ne kadar haftalık veriyorlar? şöyle söyleyeyim; yol parasını, öğle yemek parasını ve zorunlu bazı ihtiyaçlarımı çıktığımda pek bir şey kalmıyor. SSK derseniz o da yok. Bu koşullar yetmezmiş gibi patron bir de ufacık yere kamera taktırdı bizleri daha iyi denetlesin diye. Eğer yanlış bilmiyorsam aykû numarası almış. Bu ne mi? Kendisi şehir dışında iken internet üzerinden bizi izleyebilsin diye. Evet! Aynen yazdığım gibi. Bizleri daha iyi sömürebilmek için hiçbir masraftan kaçınmıyorlar. Aslında işin özü, bizler, sömürülenler, ezilenler ayağa kalkıp yumruğumuzu kaldırıp onları başımızdan defetmeden bize rahat yok.
Yaşasın işçi kardeşliği!
Yaşasın işçi mücadelemiz!
Esenler'den bir kadın tekstil işçisi
Koş, Koooş!
Kuyumculara koş, çiçekçilere, hediyelik eşya dükkânlarına, marka olan giyim mağazalarınaâ?¦ Seçenek çok. Nereye dönsen sevgililer gününe özel indirim, sevgililer gününe özel sevgili paketi! Seç beğen al. Sevgilini mutlu et. Bu gibi uydurma günlerde yapılan harcamaların haddi hesabı yok. Paran yoksa kredi kartı geçerli, gel al, yoksa sevgilin senin onu sevmediğini düşünür, ne olacak birkaç lira faizle geri ödersin. Böyle derler, bizler de hemen kredi kartlarına saldırırız. Çünkü aldığımız para kiraya suya elektrik faturasına gitmiştir. Sonra kredi kartıyla yaşanılan bir anlık mutluluk aylarca mutsuzluk getirir, aylarca fazla mesai getirir.
Mutluluk nedir? Bir pırlanta yüzük almak mı sevgilinizden ya da güzel bir elbise? Veya sevgiliniz tarafından sadece sevgililer gününde alınan bir çiçek mi? Mutluluğu nasıl tarif edersiniz? Sizinle duygusal bir ilişki yaşayan birinin hediyeler alması olarak mı?
Dostlar mutluluk ne hediyelerde ne de kalplerde. Mutluluk paylaşmakta, aynı yolda yürümekte, birlikte mücadele etmekte. Ben mutluysam sevgilim hediyeler aldığı için değil, kalplerimizi birleştirdiğimizden, aynı yolda yürüdüğümdendir, yüreklerimizi yerinden söküp birbirimizin avuçlarına koyduğumuz içindir. Bugün dünya devrimi için çarpan kalbimi yerinden söküp sevdiğimin avucunun tam orta yerine koyuyorsam, bilirim ki ona zarar vermez, onu en korunaklı koşullarda taşır. Bugün çarpan kalbimde sevgilime de yer varsa onun da kalbi aynı şeye çarptığı içindir.
Bu düzenin bizlere vermek istediğiyse bunların tam tersidir. Mutluluk hediyelerdedir bu düzene göre. Çünkü bizim duygusal yönlerimizi kullanarak onun üzerinden kâr elde etmektir amaçları. Yani aslında ne senin ne benim mutluluğumuz onların umurunda değil. Tek umurlarında olan kazanacakları para. Bu gibi oyunlara gelmemek için, bu gibi günlere duygusal yönümüzle değil devrimci gözümüzle bakmalıyız. Sahte mutluluklarla avunmayalım, geçek mutluluğa yelken açalım.
MT okuru bir tekstil işçisi
Nerede Bu Hayatın 'Aciliyeti'?
Günümüz koşullarında sağlıkta yeterli ve nitelikli hizmet alabilmek imkânsız. Hastanelerin hangi bölümüne gidersek gidelim karşılaşacağımız muamele aynıdır. Hastanelerin acil bölümlerinde birebir yaşadıklarımız ve gözlerimizle gördüklerimiz de durumun vahametini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Sağlıktaki kapitalist politikalardan kaynaklı olarak biz yoksul işçi ve emekçiler hak etmediğimiz yoksunluklarla karşı karşıya bırakılıyoruz.
Az işçiyle çok iş mantığı ile hareket eden kapitalist sistemin sağlığımıza verdiği önem açıkça ortadadır. Doktor yetersizliği, hemşire yetersizliği, personel azlığı, tedavi ve bakım için gerekli olan malzemelerin (sedye, ambulans, ilk yardım malzemeleri vs.) yetersizliği, durumun gerçekliğini gösterir. Bu saydığımız yoksunluklar hastanelerin acil servisler de dahil olmak üzere bütün bölümlerinde mevcuttur. Bir hafta önce bu duruma ilişkin yaşadığım bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Acil bir rahatsızlık nedeniyle acil servise gittim. Sıra numarasının alınması ve istenilen bazı kırtasiye işlemleri sebebiyle tam bir buçuk saat sonra muayene olabildim. Acil serviste bekletilen ateşli çocuklardan tutun da birçok acil hasta sıranın kendisine gelmesini beklemekteydi. Dışarıda bekleyen hasta sayısı artarken, aynı zamanda ambulansla hasta yakınları tarafından getirilen acil hastalar da içler acısı tabloyu tamamlıyordu. İçerde sadece bir kadın doktor ve iki öğrenci hemşire hastalara alelacele bakmakta ve hızlıca diğer hastayı almaktaydı. Ortalıkta acil personeli olarak sadece bir erkek personel vardı. Acil hastalar ise eş-dostları tarafından karga tulumba bir şekilde getiriliyordu. Acil kapılarında hayati tehlikeyle karşı karşıya olan hastaların bekletilmesi de cabası. Bu durum zaten işçi sınıfının kazanımlarının birer birer kaybedilmesiyle doruğa ulaşmıştır. Yine sağlık konusundaki hak gaspları da biz işçileri sefaletin, açlığın, hastalıkların pençesine iyiden iyiye düşürmüştür. Paranın egemenliği üzerine kurulu bu kapitalist düzenin işçi sınıfına sunduğu 'paran varsa hasta ol, paran yoksa hasta olma' dayatması işçi sınıfı mücadelesinin geri olduğu bu süreçte etkili de oluyor.
Soruyorum sizlere hayatımızın kapitalistler için önemi nedir ki? Sağlığımızın 'aciliyeti' paragöz kapitalistlerin umurunda değildir. Kapitalistlerin umurunda olan şey, cebine ne kadar para girdiğidir. Onlar sırtımızdan ne kadar para kazanacaklarının hesabını yaparlar. Yani işçi sınıfının birer parçası olan bizlerin yaşamları sadece kapitalistlerin sermayesine kazandırdığı ölçüde önemlidir. İşçilerin hayat rotası daha dünyaya gözlerini açtıkları andan itibaren belirlenir. Sadece sağlık alanında değil hayatımızın tamamını burjuvazi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirir. Bugün, büyük önderlerimizin sözlerinin nasıl da bizim gerçekliğimizi yansıttığını görmemek, körlükten, bilinçsizlikten başka bir şey olamaz: 'ZİNCİRLERİMİZDEN BAşKA KAYBEDECEK HİÇBİR şEYİMİZ YOK!'
Böylesi bir hayattan kurtuluşumuzun tek yolu kapitalizmi tarihin bataklığına gömmektir. Hayatımızın 'aciliyetinin' önemli olduğu, insanların hastane kapılarında bekletilmeden tedavi görebileceği, yani insan yerine koyulacağımız bir dünyayı inşa etmek için çabalayan işçi kardeşlerimizle omuz omuza mücadeleye! Çünkü kazanacağımız kocaman bir dünya var.
Marksist Tutum ile bilinçlen, mücadeleye atıl!
Kapitalist sistemi yıkacağız, sınıfsız bir dünya kuracağız!
Â
Gebze'den Marksist Tutum okuru bir sağlık emekçisi
Uyuyan Güzeller
Merhaba arkadaşlar,
Size belki de hepimizin daha önce duyduğu veya kendinden bir şeyler bulabileceği bir hikâye anlatacağım. İsimleri bir masaldan, benzetmeler ise yaşadığımız gerçeklikten ibarettir.
Her masal gibi 'bir varmış, bir yokmuş' diye başlayacağım. Geçmiş zamanlardan birinde dünya diye bir gezegen varmış. Günün birinde, her masalda karşılaştığımız gibi bu dünyaya kötü kalpli zalim bir cadı (kapitalizm) musallat olmuş. Yaşanan bütün güzellikleri mahvetmeye, insanları hiçbir şeyi sorgulamayan robotlar haline çevirmeye başlamış. Hepsini bir kutunun (TV) içine hapsetmiş ve onları uyuyan güzellere (işçi sınıfı) çevirmiş. Tabii uyuyan güzeller kendilerini bu uykudan uyandıracak beyaz atlı prensi (devrimci Marksizm) beklemeye başlamışlar.
Bu arada kötü kalpli cadı (kapitalizm) boş durmuyormuş. Beyaz atlı prensin (devrimci Marksizm) önüne bin bir türlü engeller çıkartıyor ve her türlü zorbalığı yapıyormuş. Çünkü beyaz atlı prens uyuyan güzelleri uyandırırsa kendi sonunun geleceğini biliyormuş. 1917 Ekiminde bir kısmı gözünü açan uyuyan güzellerin neler yaptığı kötü kalpli cadıya büyük ders olmuş.
Evet arkadaşlar masalın sonunun nasıl biteceğini devrimci Marksistler gayet iyi biliyorlar. Burjuvazinin saldırıları her geçen gün artıyor. Devrimciler ve devrimci yayınlar her geçen gün daha baskıcı müdahalelerle karşı karşıya kalıyor. Gazete, dergi, dernek ve radyolara ardı ardına baskınlar, saldırılar ve hapis cezaları yağdırılıyor. Burjuvazi çok iyi biliyor ki işçi sınıfı bir ayağa kalktı mı tepesine çökecek ve bu kahrolası düzene bir son verecektir. Bunun için de devrim fikrini aşılayacak, işçi sınıfını ayağa kaldıracak her türlü yayını, derneği engellemeye ve ortadan kaldırmaya çalışıyor.
Burjuvazinin bu yaptıklarını boşa çıkarmak için her zamankinden daha çok bu yayınlara ve işçi sınıfının örgütlerine sahip çıkmalıyız. Burjuvazinin oyunlarına gelmemek için uyanık olmalıyız. Masalın nasıl biteceğini öğrenmek istiyorsanız Marksizmi ve devrimci Marksistlere yol gösteren Marksist Tutum dergisini okumanızı ve okutmanızı tavsiye ederim. Bu fikirleri olabildiğince çok insana yaymalıyız.
Kartal'dan Marksist Tutum okuru bir işçi
Merhaba Dostlar;
Ben Kürt illerinden birinde çalışmakta olan bir eğitim emekçisiyim. Buradaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Öncellikle insan İstanbul dışına çıktığında, İstanbul'un işçi sınıfı için ne kadar önemli olduğunu ve taşıdığı devrimci potansiyeli anlıyor. Medyadaki haberlerin büyük bir çoğunluğunun işçi sınıfının başkenti ile alakalı olduğunu insan İstanbul'dan uzakta olduğunda fark ediyor. Türkiye'nin kalbinin İstanbul ve civarındaki sanayi havzaları olduğu sadece haberlerden bile anlaşılabiliyor. Ayrıca rakamlar da bu manzarayı destekler nitelikte. Devlet vergi gelirlerinin yarısını İstanbul ve İzmit havzasından elde ediyor. Demek ki bu topraklarda yaratılan değerin büyük bir çoğunluğu bu havzada üretiliyor.
Sınıfımızın İstanbul ve havzasında yaratacağı bir deprem, açık ki, deprem sonrası oluşan tsunami dalgası gibi buraları da vuracak, zaten çok acı çekerek devletin katliamcı ve inkârcı yüzünü öğrenmiş olan buradaki emekçi sınıfları da fazlasıyla etkileyecektir.
Ey sevgili İstanbul!
Kucağında başka bir sevdalı için yer var mı?
Memelerinden,
Devrim ateşi içmek isteyen bir sevdalıâ?¦
Antep'i saymazsak Kürt illerinde doğru dürüst bir sanayileşme yok, belki de tüm bölgede yaratılan değer, bir otomobil fabrikasında yaratılan toplam değerden bile daha düşüktür. Köylülük ve esnaflık yaygın bir geçim kaynağı ve aynı zamanda düşünce kaynağı. İlk birikimi yapmakta olan kapitalistlerin açgözlülüğüyle ve kural tanımazlığıyla benzeşen bir esnaflık buralarda hüküm sürmekte. Başlıca geçim kaynaklarından olan mazot ve sigara kaçakçılığına devlet belli oranda göz yumuyor. Burada çalışan memurlar ve ordunun varlığı da ayrıca bir geçim kaynağı oluşturmaktadır. Bunlardan başka, sosyal riskleri önleme adı altında, devlet para dağıtmakta, köyleri yakılmış, her türlü işkenceye maruz kalmış, çocukları öldürülmüş insanlara, devlet buranın geleneklerine hiç de yabancı olmayacak bir şekilde kan parası verir gibi para vermektedir.
Akan kanın rengi unutulur mu sandın ey zalim Dehak!
Biz onu çoktan bayrak yaptık.
Bir CIA raporu, İran Devriminden sadece birkaç ay önce, gelişen ekonomi sayesinde yoksulluğun azaldığını ve şah'ın durumunun eskisine nazaran daha sağlam olduğunu ifade ediyordu. Ama kitleler kendilerine yapılan zulmü o kadar kolay unutmayacak ve milyonların katıldığı bir devrimle şah'ı yıkacak ama iktidarı mollalara kaptıracaktı. Aynı İran'daki gibi buraya aktarılan teşvik ve kaynaklar sadece sorunun geçici bir şekilde üzerini örtmektedir. Buralarda her ne kadar yılgınlık hissediliyorsa da, en son Diyarbakır olaylarında görüldüğü gibi kitleler her an ayaklanabilmektedir. Diğer önemli bir nokta ise bu kaynak paylaşımının da tamamen kapitalist yasalara tâbi olmasıdır. Adam kayırmaca, tanıdık kollama yüzünden bu paralar birtakım ellerde toplanmakta, buraların kendi burjuvasını yaratmakta, öbür yanda ise muazzam bir yoksulluk biriktirmektedir.
Yavrusunun başını okşayacak eller,
Anasının elini tutacak eller,
Soğuk taşlara sarılacak kadar hınçlıyız.
Ne yaparsan yap,
Kurtulamayacaksın öfkemizden.
Biji bıratiye gelan, yektiya karkeran!
Yaşasın halkların kardeşliği, işçilerin birliği!
Muş'tan Marksist Tutum okuru bir eğitim emekçisi
İşine Gelirse!
Merhaba Marksist Tutum okurları. Ben işsiz bir tekstil işçisiydim. Uzun bir arayıştan sonra en sonunda bir işe başladım. Burası iki yüz kişinin çalıştığı bir tekstil fabrikası. Size biraz buradaki işçi ücretlerinden bahsedeceğim.
Fabrika Anadolu Yakasının eski firmalarından sayılır. Penye üzerine üretim yapılıyor. Çalışanların neredeyse %80'i fabrikada 6 seneden fazla zamandır çalışıyor. Haliyle hepsi işini çok iyi ve kaliteli yapıyor. İdare bölümü işçilerin kaliteli ve özverili çalışmaları yüzünden alınmış kalite belgeleriyle dolu. Ama gelgelelim işçiler o kadar komik ücretler alıyorlar ki, bu konu hakkında konuşmak bile onların canını sıkmaya yetiyor. Çoğu 'kıdem tazminatını alsam bu işyerinde bir dakika bile durmam' diyor. Makineciler 380-480 YTL arası, kalite kontrol-ütü-paket elemanları 380-450 YTL arası ücret alıyor. (Ütü-paket şefinin 530 YTL aldığı yerde diğer işçilerin maaşını siz düşünün). Dolayısıyla onlar da geçinebilmek için fazla mesai yapmak zorunda kalıyorlar.
'Bu sorunu çözmek için bir şeyler yaptınız mı?' diye sorduğumda, idare tarafından 'işine gelirse çalış, işine gelmezse kapı orda' cevabını aldıklarını söylediler. Altı sene, dokuz sene çalış, o firmayı kaliteli bir firma haline getir, ama karşılığını istediğinde en azından geçinebilecek bir ücret istediğinde aldığın cevap 'İşine gelirseâ?¦' olsun. Fakat burada önemli bir ayrıntı daha var. İşçiler sorunu hep bireysel olarak çözmeye çalışmışlar. Bir araya gelip de bir talepte bulunmamışlar.
İşte patronların yani burjuvazinin gözünde bu yüzden işçinin değeri yok. Onlar sadece ne kadar kâr ettiklerine ve onu nasıl arttıracaklarına bakarlar. Sırtından para kazanıp sömürdükleri, deyim yerindeyse kanlarını emdikleri işçilerin geçinme, barınma, sağlık vs. gibi en temel sorunları onları hiç ilgilendirmez. Peki, ne kadar daha böyle yaşayacağız? Patronlara ne zaman 'işimize gelmiyor, bundan sonra böyle yaşamak istemiyoruz' diyebileceğiz? Ne zaman açlığa, sefalete, sömürüye yeter artık diyeceğiz?
Hepsinin ortak bir cevabı var: 'ÖRGÜTLÜ MÜCADELE ETTİğİMİZ ZAMAN'. Ne zaman sınıf olduğumuzun farkına varıp, örgütlü mücadele etmemiz gerektiğini kavrarsak o zaman bütün bu haksızlıklara dur diyeceğiz. Kendimizi hayallerden kurtarıp, Marx, Engels, Lenin, Troçki gibi işçi sınıfının önderlerinin gösterdikleri yoldan yürümeye başladığımızda gerçek kurtuluşu sağlayacağız. Evet işçi yoldaşlarım, Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!
Yaşasın İşçi Sınıfının Marksizm Işığında Verdiği Örgütlü Mücadelesi!
Kartal'dan bir tekstil işçisi