Maraş Katliamı, Ecevit ve Biz İşçiler
Merhaba Marksist Tutum,
Dergimizin 21. sayısında gördüğüm Maraş katliamıyla ilgili bir resim ve 'Ecevit Kimdir?' yazısı beni çocukluğuma götürdü. Burjuvazi biz işçileri Kürt, Türk, Alevi, Sünni diye bölüp parçalayıp nasıl da istediği yere yönlendiriyor. Ben yıllarca aynı işyerinde aynı zor koşullarda birlikte çalıştığım, aynı sömürüye maruz kaldığım işçi arkadaşlarımı bizden olan olmayan diye ayırdım. Bizden olmayanlara direkt faşist gözüyle bakardım. Bunun nedeni 19 Aralık 1978'de şans eseri kurtulduğumuz Maraş olayları. Faşist Hitler döneminde Yahudilerin evlerinin işaretlenmesi gibi o dönemde Alevilerin evleri de faşist güçlerce kırmızı boyayla işaretlenmiş. Bu durumu anlayan benim ailemin de dâhil olduğu kimi Alevi aileler, önce karakola sonra da cezaevine gidip can güvenliklerinin olmadığını söylemişler, ama kabul edilmemişler. Babama neden oralara gidip yardım istediklerini sorduğumda aldığım cevap 'e oğlum, devlete sığınmayıp ne yapacaktık, nereye gidecektik? Devlet bizi korur diye düşündük' oldu.
Babamın anlattığına göre evlerin işaretlenmesinden sonra dayımların evinin bodrum katına saklanmışız. Çıt çıkarmadan sessizce beklemişiz. Hatta annemin beni bir kolinin içine koyup 'sakın ses çıkarma yoksa öcüler seni götürür' diye tembihlediğini hayal meyal hatırlıyorum. Babama tekrar soruyorum, 'o olaylar neden olmuştu' diye. 'Ne bileyim oğlum, sağ-sol davası vardı o zamanlar' diyor. Eskiden ben de böyle bilirdim. Ama daha sonra gerek İşçi Özeğitim Grupları ile tanışmam gerekse dergimizin değerli yazıları sayesinde şimdi biliyorum ki ne babamın sandığı gibi sağ-sol davası ne de faşist Evren'in dediği gibi kardeş kavgası değildi o zaman yaşananlar. Gerçekte olan ezenle ezilenin kavgası idi. O yıllar sınıf mücadelesinin yükseldiği yıllardı. Alevisi Sünnisi tüm işçiler birlik olmuş burjuvaziye karşı sınıf mücadelesi veriyorlardı. İşçilerin birliğinden korkan burjuvazi işçi sınıfına, devrimcilere karşı onları ezecek faşist bir diktatörlük istiyordu. Bunun zeminini döşemek için de Alevilerle Sünnileri birbirine karşı kışkırtmaya çalışıyor, '80 darbesinin yolunu açan olaylardan biri de Maraş Katliamı oluyordu.
İşin trajik bir boyutu ise, babamın seçim zamanı mahalle mahalle dolaşıp birden fazla oy verdiği, hatta o dönemde birçok işçinin yaptığı gibi çocuğuna adını vermek istediği, o 'işçi dostu', o 'halkçı' Ecevit'in hükümetin başında olması ve bu olaylar karşısında kılını bile kıpırdatmaması, buna rağmen yine de insanları kandırabilmesiydi. Biz işçiler hakkımızı aramak için daha sokağa çıkmadan, devletin askeri polisi bizden önce yerini alır. O gün insanlar katledilirken ne devlet ne de Ecevit ortalıkta yoktu.
Biz işçiler Ecevit ve onun gibi ikiyüzlü burjuva siyasetçilerini iyi tanımalı ve sınıf mücadelesi yükseldiğinde onun gibilerinin peşine takılıp asıl hedefimizden sapmamalıyız. şimdi tüm bunlar geride kaldı, bir daha yaşanmaz dersek büyük bir yanılgıya düşeriz ve yine acılar çekeriz. Bunların bir daha yaşanmaması için, çürümeye yüz tutmuş bu iğrenç kapitalist sistemi yok etmeliyiz. Biz işçilere düşen, ister Kürt, ister Türk, ister Alevi, ister Sünni olsun sınıf kardeşlerimizle bir araya gelmek ve dünyadaki tüm olayları sorgulayıp öğrenmek ve birlikte kapitalizme karşı bilinçli ve örgütlü mücadele etmektir.
İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!
Ümraniye'den bir tekstil işçisi
'Eğitimin' En Önemli Görevi
Devlet denen sınıfsal egemenlik aygıtı, yönetilenler üzerinde hegemonya kurabilmek için her yolu dener. Yönetenler onlar olduğuna göre, tarihi de istedikleri gibi yazmakta serbesttirler. Sınıfsal ve etnik çelişkileri yatıştırmanın pratikte yumuşak ve sert birçok yolu vardır. Bu pratiklere 'pratiklik' kazandırmanın en garanti yolu, geçmişle tüm bağlantıyı kesmek ve yeni bir tarih yazmaktan geçebilir. Hafızasını yitirmiş ve benliğini bulmaya çalışan bir toplumun, önüne sürülen 'benliği' kabul etmesi daha kolaydır. Her devletin resmi ideolojisinin ilkesel-işlevsel amacı budur. İdeolojinin varlıksal koşulu zaten gerçeğin çarpıtılmasını gerektirir. Herkes ideolojik düşünebilir; fakat devletler özleri itibariyle ideolojiktirler. Sınıfsal ve etnik çatışmaların şiddetli olduğu ve düzen-içi yumuşama olanaklarının az olduğu durum ve zamanlarda hegemon ideoloji, kendisini, daha çok 'Takrir-i Sükun'larla, 'İstiklal Mahkemeleri'yle, 'mecburi iskân'larla, işgal, katliam ve soykırımlarla benimsetme eğilimindedir.
Düzen, hegemonyasını kabul ettirirken 'zor'un yanı sıra 'ideolojik kurumlar'dan da destek almak zorundadır: Bürokratlar aracılığıyla etkisizleştirilen sendikalar; rengarenk saçmalıkları ve sansürlü-oto sansürlü haberleriyle kitle 'iletişim' araçları; 'Türk olmayanları' asimile etmeye ve tüm toplumu düzen sınırları içine hapsedip ehlileştirmeye yarayan 'eğitim' kurumlarıyla bir bütün halinde saldırmak zorundadır düzen sahipleri.
'Egemen fikirler, egemen sınıfın fikirleridir.' Ve egemen fikirlere hizmet eden her fikir egemen sınıfa hizmet etmiş olacaktır. 'İktidar', hegemonyasını koruyup sağlamlaştırmasının ideolojik meşruiyet zeminini, egemen fikirleri toplumun fikriymiş gibi sunabilme gücünde bulur. Bunu, sorunsuz ve güç kullanmadan yapamaz tabii ki. Zoru kullanma biçimi ve düzeyi ise toplumun diğer kesimlerini memnun etme kapasitesine göre değişir. 'Zor'un bir yaşam biçimi olduğu bu topraklarda 'eğitim', düzenin kendisinin ne kadar 'güçlü ve yenilmez' olduğu hakkında bilgilendirmek zorundadır bireyleri. Buna uygun davranma becerilerini ve davranış özelliklerini gösterebilmeleri için bireyler, çok sıkı bir eğitim sürecinden geçirilirler. Egemen fikirlerin ilk öğretildiği ve özümsetilmeye çalışıldığı temel 'faaliyet' alanları, aile de içinde olmak üzere, 'eğitim kurumları'dır.
Düzen, kendisinden bağımsız hiçbir önemli 'kaçak akıma' göz yummayarak, sanatı-edebiyatı, sporu, bilimi tekeline almakla, düşünmekten aciz, önüne ne verilirse onu alması sağlanan bir insan tipini çoktandır yaratmış durumda. Düzenin sıkıca kontrol altında tuttuğu yaygın 'kitle iletişim araçları' da, yaratılmış olan korku atmosferinin sisli-puslu havasında, 'toplumsal eğitim'in, 'eğitim kurumları'nın işlevini destekleyen-tamamlayan en önemli ve tehlikeli ideolojik düzen unsurudur. Düşünmeyen ya da düşünecekse eğer, düzen-içi düşünen; üreticiliği ve yaratıcılığı parasallığa hapsedilerek köreltilmiş; dayanışma duyguları, yoksunluğun ve yoksulluğun kinci bencilliğinde boğulmuş bireylerin üretiminde kullanılan araçlar 'eğitim kurumları' ve 'kitle iletişim araçları' olmaktadır.
Sömürücüler için devlet, sorunsuz bir şekilde sömürmeye devam edebilmek için daima koruyup kollamaları gereken en önemli varlıktır. Toplumsal sorunlar, devleti ve düzenin sahiplerini hedef aldıkları zaman tehlikeli olurlar. Hırsızlık, gasp, cinayet 'ülkenin ve milletin bölünmez bütünlük'üne (bu Türk burjuvazisinin sömürü pastasının kimseyle paylaşılmak istenmeyen bütünlüğüdür) zarar vermediğine göre o kadar da önemli değildir. Bu da bir 'eğitim' sorunudur zaten. 'Eğitimin' en önemli görevi de burada, şunu belletmekle başlar: Sermayeye ve onun devletine zarar verebilecek her şey 'vatana ihanet'tir. Toplumsal 'düzen', hırsızıyla, canisiyle, aptallarıyla yaşayabilir; ama 'hain'leriyle asla!
Van'dan MT okuru bir eğitim işçisi
Orta Kapıdan Binin Beyler!
Tın, tın, tın, sıkışın! Tın, tın, tın, dur! Biraz daha sıkışın beyler, orta kapıdan binecek var! Orta kapıdan, arka kapıdan binenlerle iyice sıkıştık. Posta kolisi gibiyiz. Sadece damga pulumuz eksik. Biz işçiler her gün sabah akşam işe bu şekilde gidip gelmekteyiz ve kimseden de ses çıkmıyor. Hani koyunları ahıra doldururlar ya, işte bizi de otobüsün içine koyun gibi dolduruyorlar. Oturduğumuz semtin yolları çamur içinde, suyu, elektriği doğru dürüst yok. Canları isterse su ve elektrik veriyorlar. Her gün işe giderken yolun bir kısmını yürümek zorundayız. Arabalar ancak ana caddeden geçiyor. Burjuvazi işçilere böyle bir yaşamı reva görüyor.
Oturduğumuz semtin bir yanında Başakşehir, diğer yanında Bahçeşehir. Bu semtlerde işçilerin yaşaması günümüz koşullarında imkânsız. Buralarda burjuvalar oturmakta. Bizim semtin ismi Altınşehir. İsmi sizi aldatmasın! Ne yol, ne su, ne de elektrik! Burjuvaların semtlerinin yanında Altınşehir terk edilmiş bir köy. Bizim aldığımız üç kuruşluk maaş, bırakın burjuva semtlerde oturmayı, şu anki semtlerde oturmaya bile zor yetiyor. Aldığımız ücretle biz ay sonunu getirmeye çalışıyoruz, ama bu ücret patron hanımlarının çerez parası bile değil.
Bir otobüse yaklaşık 200 kişi biniyoruz. Can güvenliğimiz hiçe sayılıyor. Bir kazada hepimiz ya ölü ya da sakat. En iyi ihtimalle yaralı. Ama burjuvazinin hiç de umurunda değil bu yaşananlar. Onlar ancak kendi çıkarlarına, ne kadar kâr ettiklerine bakarlar. İşçiler ölmüş, sakat kalmış, yaralanmış onlar için fark etmez. Ama işe bir dakika geç git, bir dakikanın hesabını burnundan fitil fitil getirirler. Patronlar için dakikanın değil saniyenin bile önemi çok büyüktür.
Bizler, patronlar kadar saniyemizi, dakikamızı ve en önemlisi can güvenliğimizi bile önemsemiyoruz. Bir düşünsenize, biz işçiler olmazsak, üretmesek, patronlar da olmaz o zaman. Dünyadaki her şeyi biz üretiyoruz, biz yaratıyoruz. Patronların o lüks yaşamını bizler onlara sağlıyoruz. Bizlerse sefalet içinde yaşıyoruz. Tüm insanlara insanca yaşam olanakları sağlayabilecek olan güç, tüm yaşamı üreten işçi sınıfıdır. Biz işçiler bir araya gelirsek, örgütlenirsek, her sabah işe insan gibi gidip geliriz, daha güzel bir yaşam sürebiliriz ve bizden sonrakilere güzel bir yaşam bırakabiliriz. Bu bir hayal değil, yeter ki örgütlü gücüne güven.
Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!
Altınşehir'den bir kadın tekstil işçisi
Sevgili Marksist Tutum okurlarına,
Marksist Tutumcularla tanıştığımdan beri işçi sınıfının varlığını ve proleter dayanışmasını tanımaya ve kavramaya başladım. Eğer dünyaya sosyalizm hâkim olacaksa bu, Marksist düşüncenin ve felsefenin rehberliğinde işçi sınıfının mücadelesi sayesinde gerçekleşecektir. Bunun için Marksizmi çok iyi kavramak ve ideolojisine sahip çıkmak gerekiyor. Bugün dünyanın her yerinde işçi sınıfı sömürülüyorsa, Marksizmin düşünceleriyle henüz tanışmadığındandır.
İşçi sınıfı mücadelesi uluslararası bir niteliğe sahiptir. İşçi sınıfı mücadelesini yaşadığı ülkenin topraklarıyla sınırlı tutarsa başarıya ulaşması mümkün değildir. İşçi sınıfı Marksizmi rehber edinerek uluslararası bir mücadele sürdürdüğünde başarılı olacaktır. İşçi sınıfının doğru bir devrimci önderliği varsa, yapamayacağı şey yoktur. Hiçbir güç onun karşısında duramayacaktır.
Bizler hem kendi haklarımıza hem de tüm dünya işçilerinin haklarına sahip çıkmalıyız, aksi halde devrimci niteliğimizi yitiririz. İşçi sınıfı tek bir ülke sınırları içerisinde hâkimiyetini sürekli kılamaz. Dünya üzerinde ezilen sömürülen insanlar varolduğu sürece kapitalizm varlığını sürdürüyor demektir.
İşçi sınıfının kendi sınıf çıkarlarının bilincine varması ve önderliğini benimseyerek örgütlü mücadelenin içinde yer alması lazım. İşçi sınıfı Marksist fikirler etrafında birleşerek tüm dünyayı sosyalizmin ışığı ile aydınlatabilir.
İşçi sınıfının tüm fertleri! Üreten sizsiniz ama tüketen başkaları. Oturup düşünmemiz gerekmiyor mu? İşçi sınıfı birleştiğinde üreten de tüketen de işçi sınıfı olacak.
Kurtuluşumuz için Marksizmin fikirlerini hâkim kılmamız gerekir. Marksist fikirleri öncelikle de kendi yaşamlarımızda hâkim kılamazsak, mücadeleyi yaşam biçimi haline getiremezsek devrimin başarıya ulaşması mümkün olmayacaktır.
Sosyalizm insanların eşitliği ve kardeşliği demektir. İşçi sınıfının vatanı da, ulusu da yoktur. Ulusal düzeyde sosyalizm kurma deneyleri yaşanmıştır. Marksizm bu yaklaşımı reddediyor. Tam aksini savunuyor. Demek ki devrimlerin yaşandığı yerlerde Marksizm hâkim kılınamamış. Bu nedenle, yaşanan devrimlerin gelişmesine ve ilerlemesine engel olunmuş. Bu ülkelerde Marksizmin öngördüğü gibi işçi sınıfı hâkim kılınabilseydi bugün proletaryanın dünyadaki durumu farklı olacaktı.
Bu durum kapitalizmin işine geldi. Kapitalizm işçileri uluslara bölerek üzerinde egemen oldu. İşçi sınıfının parçalanmasını engellemeden kapitalistlerce yönetilmesine engel olunamaz. Karşılarında örgütlü bir güç bulamayan kapitalistler kolaylıkla sermayelerine, globalleşmiş tekellerine daha fazla kazanç, daha fazla güç kattılar. İşçi sınıfını kolayca ezip sömürdüler. Bir yanda sermayelerini büyütürken diğer yandan işsizlik yarattılar. İşçi sınıfının üzerinde çaresizlik duygusu hâkim kılındı.
Ancak şunu asla unutmamalıyız: Bilinçli bir örgütlülük yürütürse işçi sınıfının boyun eğdiremeyeceği hiçbir güç olamaz. Çünkü üretilen her şeyin gerçek sahibi biziz. Bir gün gelecek dünyadaki her şeyin hâkimi işçi sınıfı olacaktır. Bizler işçi sınıfı olarak her şeyiz.
Gazi Mahallesinden bir MT okuru
Uyan artık uykundan uyan
Halkalı yolundan otogara doğru giden bir otobüsteyim. Sabahın erken saati, çift şeritli yolda araçlar ağır ağır ilerliyor. Kaza olmuş olmalı diyorum içimden; ama hayır yolun görüş açısı o kadar iyi ki, ağır ağır ilerleyen araçları sonuna kadar görebiliyorsunuz. Bir kalabalık var kadınlı erkekli. Yoksul Kürt aileleri olduğu belli. Yolun köşesindeki bir aralığa sığınmışlar. Kadınlar daha kalabalık ve bıçakla kesilmiş gibi ayrı durmuşlar erkeklerden.
Otobüsten cık cıklar yükseliyor. Ne oldu diye sormaya kalmadan şu sözler geliyor kulağıma: "Bunlar da her sene böyle, bedava kömür almak için bekliyorlar!" Kime kızdıklarını anlayamadım. Bekleyenlere olamaz diye düşündüm. Kim ister yağmurun altında, yol kenarında, soğukta... Ama ne yazık ki yanılmışım, meğer öfkeleri yanlış yere yönelmiş. Öyle ya! Başlarının çaresine bakmalıydılar değil mi? Çalışsalarmış... Tembellermiş... İçim acıdı mı? Evet, ama içim bir kez daha öfkeyle doldu. Öyle ki artık aynaya bakıp insanlar kendilerini değil tam da sistemin istediği şekilleri görmeye başladığı için.
Üstümüzdeki yıpranmış giysiler, dağınık saç baş, yorgun yüzler, morarmış gözaltları, evde bekleyen çocuklar, bekleyen borçlar... İçimden gücümün yettiğince haykırmak geliyor: UYAN ARTIK UYKUNDAN UYAN, UYAN ESİRLER DÜNYASI!
Avcılar'dan bir kadın emekçi
İş Kazalarının Tek Suçlusu Patronlar Sınıfıdır!
Bugün biz işçiler geçmişte kazanılmış haklarımızı kaybettiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Ve ben de bu işçilerden yalnızca bir tanesiyim. Petro-kimya sektörüne bağlı, hortum üreten bir fabrikada çalışıyorum. Fabrikanın giriş kısmına yaklaştığınızda, üretim bölümünün giriş kapısına asılan ve güzel bir biçimde düzenlenip çerçeve edilmiş bir tabela görürsünüz. Tabelada, işyerimizde falanca tarihten filanca günden beri iş kazası yaşanmamıştır diye yazılıdır. Halbuki ben işe girdiğimden bu yana iş kazasının olmadığı bir gün bile geçirmedim. Tanık olduğum iş kazalarından yalnızca bir kaçını aktarmak istiyorum.
2004 Eylül ayında kimyasal bölümde çalışan arkadaşlarımızdan biri kolunu makinede kaybetti. Ama mahkemede suçlu bulunan o oldu ve para cezasına çarptırıldı. Bu ceza, sömürü biçiminin bilinmeyen boyutunu açığa vuruyordu. İşçi arkadaşımızın işverene ödemesi gereken bir saatlik ücret bilirkişi tarafından 591 YTL olarak hesaplanmıştı. Bu, bilirkişinin neyi, kim için bildiğinin de bir göstergesiydi. Nitekim bilirkişinin saptayacağı gerçeklik işçi arkadaşımızın kopmuş kolu ise 'bilinmemeyi' gerekli kılıyordu. Yani işçi arkadaşımızın yaşamını idame ettirebilmesinin tek şansı olan kolları onlar için bir şey ifade etmiyor. Nasıl ayaklarından sakatlanmış bir atın ölümden başka şansı yoksa, biz işçilerin de patronlar için çalışmadığımız yani artı-değer üretmediğimiz sürece ölmekten başkaca bir şansı yoktur.
Yine 2004'ün Kasım ayında kazan ve pişirme bölümünde çalışan bir arkadaşımız kolunu feci şekilde yaktı. Suçlu bulunmamak için yanmış olan kolunu gazlı bezler ve ilaçlarla sarıp acıya dayanarak haftalarca çalıştı. İyileşene kadar geçen bu süreç içerisinde geçirmiş olduğu şeyin bir iş kazası olmadığına kendince ikna olmuştu. Diğer işçi arkadaşların bu durumu nasıl algıladıklarını bilmiyorum fakat durum içler acısı bir gerçekliği yaşatıyordu bizlere.
Örnekler bitmek bilmiyor. Yine fabrikamızın hamurhane, bamburi ve kalender bölümlerinde yaşanan iş kazaları ve meslek hastalıkları ciddi boyutlardadır. Bir de şu meşhur yazılı önlemler var. Böylesi sömürü mekanizması içerisinde patron sınıfının yazılı önlemler asması aldatmacadan başka bir şey olamaz. İşçi sağlığı, iş güvenliği hakkı geçmişte kazanılmış biçiminden bütünüyle farklı olarak yasalaştırılmış, patron sınıfının hizmetine sunulmuştur. Bu yasada işçinin sağlığından çok işin sağlığı ve işin güvenliği dikkate alınmaktadır. Bu biçimiyle biz işçiler için eğitim seminerleri düzenlendi. Verilen eğitim, işçilerin haklarından ziyade hiçbir haklarının olmayacağını öngören örnekler üzerinden anlatılıyordu. Bu eğitimler psikolojik sınıfsal bir saldırı biçiminde yapılıyordu. Patronların dilinde bizler bir sınıfın unsurları yani işçi değil 'insan kaynağı'ydık. Onlar tek tek bireyler olarak göstermeye çalışıyorlar bizleri. Eğitimler bu yasaların işçilerin yasaları olmadığını, patron sınıfının yasaları olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyordu bizlere. Fakat pür dikkat dinledikleri bu eğitimin sonunda işçi arkadaşlarım psikolojik saldırıya maruz kalarak tekil düşünmeye başlıyorlardı.
Bunlar sadece benim tanık olduklarım, benim çalıştığım fabrikada, benim bulunduğum şehirde yaşanan gerçekliğin küçük bir parçası. Oysa yüz milyonlarca işçi kardeşimiz yaşıyor diğer kentlerde, ülkelerde, kıtalarda, kısacası koca bir dünyada. Biz işçiler örgütlenmediğimiz koşullarda, kana doymaz patronlar sınıfı, bu insanlık dışı yaşamı bize dayatmaya devam edecekler ve yaşamı yok oluşa sürükleyecekler.
Yaşasın Marksist Tutum, yaşasın işçi sınıfının devrimci mücadelesi!
Kocaeli'den bir petro-kimya işçisi
Patronlar İçin Değil, Sınıf Mücadelesi İçin Çalışalım
Makine sektöründe faaliyet gösteren bir fabrikada, büro işçisi olarak çalışmaktayım. Çalıştığım sektör, teslimat süresini en kısa veren firmanın işi aldığı bir sektör. Patronlar birbirlerine işi en kısa sürede teslim etmek için el sıkışıp, bilmem kaç bin euroluk sözleşmelere imza attıkları anda, biz işçiler için bitmek tükenmek bilmeyen gece mesaileri-hafta sonu mesaileri başlıyorâ?¦
Kapitalizmin bir dünya sistemi olmasından kaynaklı olarak birçok sektör de birbirini tetikler tarzda faaliyet gösteriyor. Patron binlerce liralık sözleşme sonrası, hammadde tedarikçi birçok firma sözcüsünü görüşmeye davet eder, ardından aynı şekilde en kısa sürede hammadde ve dış ürün temini sözü veren patron veya sözcüsü işi alır. Bu, işi alan fabrikanın işçileri için de kâbus dolu, insanı insanlığından ve sosyal varlık olmasından çıkaran mesai programlarının başlaması demektir.
Kapitalist sistemde üretilen ürünün fiyatının en önemli belirleyicisinin işgücü maliyeti olduğu gerçeği patronlara en az işçiyle her zaman daha çok iş yapılmasını dayatmaktadır. Bunun sonucu olarak geliştirilen kalite yönetim sistemi ve üretim planlama ve kontrol bölümleri, üretim sürecinin herhangi bir aşamasında çalışan işçinin daha fazla nasıl sömürülebileceğinin kılavuzunun çıkartıldığı bölümlerdir. Planlı ve programlı üretim geleceğin sınıfsız toplumu için büyük önem arz etmesine karşın, bugün bu, patronlar için işçiyi makineleştirerek son sınırına kadar sömürmek anlamına gelmektedir.
Örneğin çalıştığım firma, son birkaç aylık süreçte termin (teslimat) sürelerini kısaltarak Türkiye pazarında ciddi bir pay elde etti. Neticede patron tarafından yapılan bir toplantıda, firmanın bir dönüm noktasında olduğu ve bir 'aile' olarak hepimizin bu süreçte taşın altına elimizi koymamız istendi. Ve bu toplantının ardından bitmek tükenmek bilmeyen fazla mesai programları başladı. Fazla mesailerle beraber fabrika içerisinde işten kaynaklı tartışmalar, sözlü ve fiziki kavgalar had safhaya ulaştı. Çok ağır olmasa da günlük iş kazası sayısında ciddi artışlar oldu. Kaynakta çalışan bir arkadaşımız gözünde ciddi sorunlar yaşamasına rağmen sadece bir göz damlasıyla yetinerek işine devam etti. Çalıştığım bölümde bir arkadaşımız iki aylık fazla mesai programının sonunda yoğun çalışmadan dolayı boyun fıtığı olarak ameliyat geçirdi. Patron ise, arkadaşımızın ameliyat olduğu gün bir toplantı daha yaparak işlerin böyle giderse yetişmeyeceğini, daha çok fedakârlık yapmamız gerektiğini yüzsüzce söyledi. Hâlbuki son 2 ayda yaptığımız işler 4 aylık iş kapasitemiz kadardı. İşçi sayısı da yeni alımlarla iki kat artırılmıştı. Üretim kapasitesini %200 arttıran patron bununla da yetinmedi. Çünkü ne gözü kaynaktan yanan, ne boyun fıtığı olan işçi arkadaşımız, ne de iş stresi yüzünden kavga eden, rüyasında dahi işi gören biz işçiler patronun umurunda bile değiliz. Çünkü tıpkı diğer patronlar gibi, bizim patronumuzu da sadece elde edeceği kâr ve pazarda kapacağı pay ilgilendiriyor.
Bizlere hiçbir bedel ödemeden değiştirebileceği bir makine parçası gözüyle bakan patron, onun şahsında tüm patronlar sınıfının aslında ne kadar insanlık dışı bir sınıf olduğunu da böylece göstermiş oldu. Bizler daha çok çalıştıkça patron daha da büyüyor. Patron büyüdükçe sırtımızdaki kambur da büyüyor. Bilinçlenip sömürünün karşısında mücadele etmediğimiz sürece de bu dünya patronlar için dönmeye devam edecek. O yüzden asıl olarak patronları büyütmek için değil, sınıf mücadelesini ve dayanışmasını büyütmek için çalışmalı, daha çok çalışmalıyız.
Kartal'dan Marksist Tutum okuru bir işçi
Merhaba arkadaşlar!
Ben sizlerle başıma gelen bir olayı paylaşmak istedim. 14 Aralıkta trafik kazası geçirdim. Neyse ki endişe edilecek bir şey yok. Tedavinin devamı olarak da zorunlu olarak evde dinlenmem gerek. Bu süreçte ise düşünme ve okuma fırsatı buldum. Kaza geçirdiğim andan itibaren geçen süreçte bir an olsun endişeye kapılmadım. Kendimi kötü hissetmedim. Bir damla gözyaşı akıtmadım. Hep mutluydum acılarım olmasına rağmen. Arkadaşlar beni gördüklerinde çok şaşırdılar. Nasıl bu kadar iyi olabiliyorsun diye. Evet haklılar. Bu sistemde bırakın hasta olup yatmayı 'sağlıklı' bir insan bile çok mutsuz ve yarınından umutsuz. Birçoğu gülmeyi unutmuş.
Evet! Nasıl böyle iyi olabiliyorum? Onların (dostlarımın) o güzel dost yüzlerini gördüğümden. Ben çok şanslıydım. Bu sistemin pisliklerinden beraber arınmaya çalışan büyük bir ailem vardı. Yalnız değildim. Kendimi hiç yalnız hissetmedim. Ben bu mücadeleyle tanıştığım andan itibaren böyle düşünmeyi öğrendim ve her an öğrenmeye devam ediyorum. Bu mücadele öyle bir şey ki, bütün benliğimi sarmış durumda. Başka türlü bir yaşam düşünemiyorum. Bizi yok sayanlara inat gümbür gümbür geliyoruz.
Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!
Esenler'den bir kadın tekstil işçisi
Merhaba Marksist Tutum okurları,
Ben özel okulda çalışan bir eğitim işçisiyim. Geçtiğimiz günlerde okulda yapılan bir etkinlik bana bir kez daha özel okulların ne denli 'özel' bir kurum olduğunu gösterdi. Bunu sizlerle paylaşmak istedim.
Okulda her ay 'karakter eğitimi' adı altında öğrencilere yönelik eğitimler yapılıyor. Yapılan eğitimler çocuklara yardımlaşma, saygı, paylaşma, sorumluluk gibi duyguları kazandırmayı amaçlıyor. Bu eğitimlerden birincisi geçtiğimiz aylarda yapılan 'yardımlaşma ve paylaşma' çalışmasıydı. Çocuklar Ramazan Bayramını da kapsayan bu etkinliklerle ilgili olarak okulda resimler, panolar yaptılar. 'Biz kardeşiz' kampanyasıyla okul bünyesinde çeşitli devlet okullarına ve yoksullara verilmek üzere kitap, giysi yiyecek-içecek topladılar. Ve etkinlik ayı bitiminde de bu toplanan kitap ve diğer eşyaları öğrencilere ve yoksullara dağıttılar. Tabii ki bu kampanyayla öğrenciler paylaşma ve yardımlaşma gibi insancıl duyguları öğreneceklerdi, fakat bu insancıl duygular kimin kime karşı beslediği duygulardı? Bunu etkinliklerin sonunda yapılan kutlama programında net bir şekilde görmüş oldum. Etkinlikteki sunucu öğretmen öğrencilere birer birer yaptıkları yardımların kendilerinde ne gibi duygular yarattığını soruyordu. Hepsi de çoğunlukla şunu söylüyordu: 'Çok üzüldüm, dua ettim onlar için', 'bizler onlar gibi değiliz diye şükrettim', 'şanslıyım'.
Burjuva çocuklarının, devlet okullarında zar zor okumaya çalışan işçi çocuklarına ya da yoksullara karşı besledikleri 'hümanist' duygular işte böyle ifade ediliyordu. Onlar bizim gibi olmadıkları için şükrediyorlar ve kendilerini şanslı hissediyorlardı. Bizler şanssız ve çocuk yaşta çalışmaya başlayıp ev geçindirmek zorunda olanlardık. Evet, bizler şanssızdık! Ne onlar gibi çocukluğumuzu yaşayabiliriz ne en iyi okullarda okuyabiliriz ne de doğru dürüst yaşayabiliriz. Ama unutmamak gerekir ki bunların hepsini onlara sağlayanlar da BİZLERİZ!
Aslında bu yaşananlar her şeyi net bir şekilde ortaya çıkarıyordu. Bir yanda yardım edilen yoksullar, işçi çocukları, diğer yanda ise yardım eden zenginler, emek sömürücüleri. Bu bize iki sınıfın varlığını gösteriyordu. Yani tüm zenginliği elinde tutan burjuvazi ve her şeyi yaratmasına rağmen yine yoksulluk içerisinde yaşayan işçi sınıfını.
Burjuvazi bize yardım etmekle aynı zamanda başka bir şeyi de sağlıyordu. Bu, burjuvazinin diğer insanların gözünde kendisini yardımsever, iyilikçi, yoksulları düşünen bir sınıf olarak akıllarda kalmasını sağlayarak bilinç bulandırmasıydı. Bunu yoksullara doğrudan yardım etmekle değil aynı zamanda dizilerinde, filmlerinde, reklâmlarında kısacası tüm medya âleminde de zenginlerin yoksullara hep yardım eden bir sınıf olarak düşünülmesini sağlayarak yapmaktaydı.
Sonuç olarak burjuvazi bize karşı ne iyilikçi ne de yardımseverdir. Bunlar burjuvazinin bize karşı takındığı maskeleridir. Maskenin altına baktığımızda gerçeği görürüz. Onlar bizim emeğimizi sömürerek zenginlik içerisinde yaşayanlardır. Onlar, bir dilim ekmek için gün doğuşundan gün batımına kadar çalışan biz işçileri iliğine kadar sömürüp emeğinin karşılığını vermeyenlerdir. Kimsenin sömürülmediği, ezenle ezilenin olmadığı, herkesin eşit, aynı koşullarda yaşayacağı, tüm çocukların özgürce, istedikleri okullarda okuyacağı bir yaşam vardır. O da sosyalist bir yaşamdır. Bizlere düşen bilinçlenerek burjuvazinin bu yalanlarına kanmayarak sosyalizme giden yolun basamaklarını oluşturmaktır. Bunu da örgütlü bir biçimde hareket ederek yapabiliriz ve öğrenebiliriz. Herkesin eşit olduğu, herkesin aynı koşullarda yaşadığı, sömürüsüz bir dünya için mücadele edelim!
Üsküdar'dan Marksist Tutum okuru bir eğitim emekçisi
Çevremde bir sürü çocuk var kötü durumda. Onların bu hale gelmelerinin nedeni de yaşam koşulları. Çoğu kitap parasını karşılamak, ailesini geçindirmek için çalışıyor ve çalıştırılıyor. Köprü altlarında veya kaldırımlarda dilenen yani dilendirilen çocuklar var. Bunlara sık sık rastlanılan bir yer de Halkalı. Önceden Halkalı'da oturuyordum, düğünlere giderken Halkalı merkezde görmek çok kolaydı onları. Küçük yaşta uyuşturucu kullananlar bile var. Benim yaşımdaki, yani 9 yaşındaki çocuklar uyuşturucu kullanıyor. 12 yaşında çocuklar var, tiner çekiyor, bali çekiyor, bunu da tabii ki isteyerek yapmıyor. Hiçbir insan kendini kötü şeylere çekmek istemez, yaşam koşulları onları bu kötü işlere çekiyor. Dünyadaki milyonlarca insan böyle.
Neden çocuklar bunu yapıyorlar? Çünkü onlar çalıştırılıyorlar. Halbuki okuması, oyun oynaması gerekiyor o çocukların. Yani öyle bir dünyadayız ki, çocuklar hep eziliyor ve tüm insanlar da böyle ezilip kötü durumlarda ve kötü koşullarda yaşıyor. Bunun sebebi de açlık ve sefalet. Örneğin altı kişilik bir evde bir kişi çalışıyor sadece, bu para yetmediği için çocuklarını da çalıştırıyorlar.
Yani yine her şeyin başı patronlar. Onların verdiği para yetmediği için aileler çocuklarını çalıştırıyorlar. Ne olur ki biraz daha para verseler? Tabii ki de işçilerin çocukları umurlarında değil. Çünkü onların çocukları, kolejlerde okuyor, daha güzel bir hayat yaşıyorlar. Oysa işçilerin çocuklarını da düşünseler hiçbir çocuk bu şekilde yaşamayacak. Ama onlar düşünmüyorlar. Biz düşünmeliyiz ve bunun için de ilk önce dünyayı değiştirmeliyiz, dünyayı değiştirmek için de bilinçli bir şekilde örgütlenmeliyiz. Bunun için de kitaplar ve tarihi bize aktaran filmlerden yararlanabiliriz. Örneğin Tom Amcanın Kulübesi adlı kitapta kölelerin ne kadar fazla ezildiğini ve Oliwer Twist kitabında ve filminde ise insanların yaşamlarının kötülüğü anlatılıyor.
Annemin okuduğu kitaplar, annemin ve annemin arkadaşlarının anlattığına göre, insanlığın ve yaşamın içinde bulunan kötülükleri, yapılması gerekenleri ve yapılanları anlatıyormuş. Yani kitaplar insana o kadar çok şey anlatıyor ki. Bir zamanlar o kitapları yakmışlar.
Ey insanlar
Siz böyle aç ve mutsuzsanız
Ve şu kitaplarda gizliyse
Sizi açlıktan
Sizi mutsuzluktan kurtaracak yolâ?¦
Ey insanlar diye haykırırdım onlara
Yine de yakmak istiyorsanız bu kitapları
Siz yalnız aç ve mutsuz değil
Dehşetli korkaksınız
Bunlar Elif Çağlı'nın 'kitaplarım' adlı şiirinden dizeler. Ama tinerci veya dilenci olan çocuklar bunlardan yararlanamıyor. Bu da insanların kendi başlarına bir şey yapmasını ve özgürlüğüne kavuşmasını engelliyor. Yani bilinçlenmek için kitap okuma ve sosyal faaliyetlere katılma alışkanlığımızı sürdürmeliyiz. Bu türlü davranışlarda bulunursak bilinçli bir şekilde örgütlenip dünyayı değiştirebiliriz.
Bir zamanlar şöyle bir şey düşünürdüm: elimde bir aracım olsa da, patronları yaşam olmayan bir gezegene götürsem. O zaman bunu yapabilmek için haydi anneler, babalar, işçiler, öğrenciler, çocuklar, kısacası tüm insanlar. Örgütlenip dünyamızı pis patronlardan arındıralım. Bir resim gördüm, resimde Lenin dünyanın üzerine çıkmış, kralları ve patronları yani kapitalistleri süpürgesiyle dünyamızdan atıyordu. Biz de örgütlenip bunu yapmalıyız. Pis patronları dünyamızdan atmalıyız. Ben bir çocuğum ve tertemiz bir dünyada yaşamak istiyorum.
Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey.
Esenler'den 9 yaşında bir öğrenci
Yeni yıla kavga şarkılarımızla merhaba dedik
Burjuvazi her zaman olduğu gibi yılbaşlarında da işçilerin bir arada bir şeyler yapmalarını istemez. Yılbaşının mümkün olduğunca yalnız geçirilmesini sağlamak için televizyonlara birbirinden janjanlı programlar konulur. Ailenin kutsallığından dem vurulur. Evde televizyon başında geçirmemiz için yılbaşını, elinden geleni yapar burjuvazi. Amacı doğuştan esir işçilerin güneşi görme ihtimalini bile bertaraf etmektir yine. Öyle ya, yaprak kıpırdamayan, korkutucu sessiz bir dönemde bile işçileri başıboş bırakmaması lazım, yoksa hayaletler geri dönebilir! Eski patronumun dediği gibi iki işçi bir araya gelirse zam konuşur, üç işçi bir araya gelirse yönetimi eleştirir. Patronlar, bir araya geldiklerinde işçilerin gücünün artacağının ve kendileri için ne denli tehlikeli olabileceğinin farkında. Biz işçiler de inadına iyi günde kötü günde hep bir arada ve örgütlü olmalıyız. Bunun bilinciyle, yeni yıla, derneğimiz UİD-DER'de, hep birlikte sloganlarımızı haykırarak merhaba dedik.
Menümüzde kavga şarkılarımız, şiirlerimiz, halaylarımız, dostlarımız vardı, daha ne istenir ki! Dostlar birbirinden lezzetli yemekleri, tatlıları özenle hazırlayıp getirmişlerdi. şiir okuyan küçük kardeşlerimiz ve her işçinin çıkıp bir şeyler söyleyebildiği sınıf kürsümüz de vardı. Yılbaşı tam da kutlanması gerektiği gibi kutlanmıştı, burjuva hayaller yerine sınıf mücadelesinin gerçekleriyle girmiştik yeni yılaâ?¦ Dönemin en zengin buğday tüccarının oğlu olan Noel Babanın (Aziz Nicholas) şömineli zengin evlere hediyeler dağıtma hikâyeleri yerine, Marx, Engels, Lenin, Rosa Luksemburg ve Troçki'nin fikirleri ve bütün ülkelerin işçilerinin kurtuluş mücadelesinin şarkıları, şiirleri ve sloganları vardı.
Yeni yılda bütün dostlar için ektiğimiz tohumların yeşermesini dilerim. Hayat yeşilde, yeşil yosunda, yosunlar boy veriyor kuytuluklarda!
Maltepe'den UİD-DER üyesi bir işçi