Selam Olsun Günlere Güneş Kızıllığı Verenlere!

15 Şubat 2007

Merhaba Marksist Tutum okurları. Yeni bir mücadele yılına girdik. Aslında takvimler ikinci binyıldan sonrasını gösterirken insanlığın hâlâ binbir türlü acıyla kıvranıyor olması, doğayla barışık olmaması, gezegenimizin evrenin sonsuz boşluğunda yok oluşa doğru sürüklenmesi çok acı. İsterdim ki insanlık sömürülü toplumlardan, özgürlük, verimlilik ve mutluluk üreten toplumlara geçebilmiş olsun. Ama her şey diyalektiğin yasalarına uygun işliyor ve şimdilik bizim payımıza o güzel dünya için mücadele etme onuru düşüyor.

O güzel dünyaâ?¦ O güzel dünya nasıl olacak kavramakta zorlanıyorum. Kalın perdeli küçük evlerde aile denilen yapıyla yaşamamak nasıl bir şey? Her gün işe gitmek için en derin uykulardan uyanmak zorunda olmamakâ?¦ Ellerimizde nasır, üzerimizde toz, yağ, pas var diye ezilmemekâ?¦ Kadın olduğumuz için korkmamak, dizlerimizi iyice birbirine yapıştırmadan oturmak nasıl bir duygu acaba? Herkesle beraber özgür ve mutlu olmak ne demek? Dünyayı paylaşmak ne demek? Bu soruları sormaya başladığımda henüz on üç yaşındaydım. Adını ilk ne zaman ve nerede duydum hatırlamıyorum ama Lenin'i seviyordum. Bana 'Lenin kim?' diye sorsalar bilemezdim, ama ona hayrandım. Geleceğe dair hayallerimde hep solcu olmak vardı, bunun ne anlama geldiğini bile bilmeden. Nihayet biraz daha büyüdüm ve on altı yaşıma girdim. İşte ilk o zaman devrimci insanlarla ve onların fikirleriyle tanıştım. Çok mutluydum artık. Hemen aralarına katıldım. Tüm enerjimle okuyor, öğrenmeye çalışıyor, eylemden eyleme, mitingden mitinge koşuyordum. 'Devrimci' olduğum için kendimle gurur duyuyordum.

Mücadele ettiğim için çok mutlu olmama rağmen ters giden bir şeylerin olduğunu sezinliyordum. Meselâ hiç kimseye dünyaya dair ne düşündüğümü anlatmıyordum. Kimseye 'sen de mücadele etmelisin' demiyordum. Çünkü biz onlar adına zaten mücadele ediyorduk. Biz mücadele yürüttüğümüz için diğer işçilerden üstündük hatta. Aileme karşı tutum alamıyordum. Devrimci olduğumu onlardan gizliyordum. Dışımdaki dünyada bencillik, korkaklık meşruydu, ama mücadeleye atılmak değil. Başkasının alınterini, kanını sofranda ziyafet mezesi yapmak meşruydu, ama emeğine sahip çıkmak değil. Adam öldürmek, tecavüz etmek olağan şeylerdi, ama devrimci olmak garip, anlamsız hatta 'enayice' idi. Benim kafamda bile devrimci olmam sanki aileme karşı bir saygısızlıktı. İşte burjuva ideolojisi böyle esir almıştı hem beynimi hem de yüreğimi. Kurtulmaya çalıştıkça karşıma başka zaaflarım da çıkıyordu ve ben yoluma böyle devam ediyordum. Bu zaaflarıma karşı savaşmam gerektiğini bana anlatan olmamıştı. Çünkü benimle beraber, tanıdığım tüm arkadaşlarım da mücadeleyi yanlış kavrıyordu. Sanki mücadele yalnızca dışımızdaki düşmana karşı yürütülmeliydi. Sanki o düşman, bataklığının tüm pisliklerini bize bulaştırmamıştı. Ailemize, okuduğumuz okulun yönetimine, televizyonda, sokakta duyduğumuz yalanlara ve kendimizin yanlışlarına karşı tutum alamıyor, böyle bir ihtiyaç duymuyorduk.

Burjuvazi ise bizden çok daha uyanık ve tedbirliydi. Devrimci olduğumuz için bizi cezalandırmaktan geri durmadı ve kısa zamanda bizi hapishaneleriyle tanıştırdı. Özgürlüğümüz elimizden alınmıştı. Mücadelemiz kısa bir kesintiye uğramıştı. Daha doğrusu düşmanın elinde iken mücadele etme deneyimini elde etmiştik. İşte bu tutsaklık süreci beni yeni bir sorgulama evresine getirdi. Sonuçta şunu fark ettim ki, en büyük mücadeleyi insan kendine karşı vermeli. Devrimci mücadele soyut değildi somuttu. Kanlı canlıydı. Her an her yerde ve her koşulda verilmeliydi. Sadece fikirler düzeyinde değil günlük yaşantımızın disiplininde de olmalıydı. Uyku düzenimizden okuma alışkanlığımıza, televizyon karşısında geçirdiğimiz vakitten otobüste tanımadığımız bir insanla sohbetimize kadar. Devrimci yaşam demek, her şeye karşı devrimci tarzda tutum almak demekti.

Elbette bu sonuçlara ulaşmış olmam bunları yalnız başıma hayata geçirebileceğim anlamına gelmiyordu. İşte bu noktadan sonra arayışım başladı. Devrimci yaşamın içime işlemesi için bunu gerektirecek düzeyde güçlü ve doğru fikirlerle tanışmalıydım. Nihayet bu şansı yakalayıp devrimci Marksist fikirlerle tanıştığımda kısacık bir an bile doğru yerde olduğumdan şüphe etmedim. Artık anlamıştım: Bu fikirler öylesine kuvvetli ki, yarım yamalak savunulamazlar. Öylesine donanmalı ki bu fikirlerle, burjuva ideolojisi sızacak hiçbir delik bulamamalı. Kişiliğimiz, disiplinimiz, inancımıza bağlılığımız gelişmeli, geliştirmeliyiz. Amacımıza yaraşır silahlarla donanmış kavga neferleri olmalıyız. şimdi dünyaya karşı doğru bir tutum alma şansım var ve bu şansı değerlendirmeğe başladım. Dünyaya, mücadeleye ve kendime karşı mücadelede doğru tutumun adı Marksist Tutum. Üstelik bu kavgada yalnız değilim. Bu yolu biz Marksist Tutum okurları olarak hep beraber yürüyoruz. Devrimci Marksizmle tanışmadan önceki kör dövüşü çoktan bitti. şimdi tünelin sonundaki o ışığa varmaya daha yakınız biliyorum. Elimizde o tüneli aydınlatacak bir fener var. Yeter ki elleri nasırlı, alınları terli, baldırı çıplak olanları uyandıra uyandıra yürüyelim. Gelecek güzel günler ellerimizin ve bilincimizin hüneriyle yaklaşıyor! Siz de böyle hissetmiyor musunuz?

Selam olsun günlere güneş kızıllığı verenlere! Selam olsun yeni mücadele yılında umudumuzu yakın eyleyenlere!

Kartal'dan bir tekstil işçisi


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/selamolsungunlere.htm