Özellikle son 20 yılda hayatımızın başköşesine oturtulan medya, burjuvazinin vazgeçilmez ideolojik aygıtı olarak işlevini hız kesmeden sürdürüyor. 12 Eylül 1980 darbesi ile dünya kapitalist sistemine bütün unsurları ile eklemlenmesi istenen ve bu yönde gereken tüm altyapı çalışmaları titizlikle yapılan bu topraklarda da medya hızlı gelişimden, değişimden payını aldı.
1980 sonrası süreçte toplumun tüm yapısı altüst edilirken, uluslararası burjuvazinin isteği ve desteği ile medyada da önemli değişiklikler yaşandı. Darbe ile zaten boğazına basılan ve sesi kısılan sosyalist basın, yasalar, yasaklar, maddi engellerle kuşatıldı, sermayenin hizmetindeki burjuva basına ise tam anlamıyla 'yol verildi'. Bugün Türk medyasının başat gücü konumundaki 3-5 büyük gruba (Doğan, Ciner, Çukurova vb.) bakıldığında, sermaye yapılarının son 20 yıl içinde çok önemli değişiklikler geçirdiğini, adeta yeni baştan oluşturulduğunu görebiliyoruz. 1980 öncesi dönemde de yine burjuvaziye hizmet eden ancak toplumun üzerine bu kadar yoğun bir şekilde çökmeyi bir türlü başaramayan medya, gerçekleştirilen operasyonlarla bugünkü haline getirildi. Dönemin başbakanı Turgut Özal'ın '3-5 gazete kalacak' sözü de (aynı Özal'ın oğlunun Türkiye'deki ilk özel televizyon kanalını kurması da rastlantı değil) uluslararası kapitalizme eklemlenme sürecinin söz konusu halkasına işaret ediyordu.
Bugün gelinen noktada medya, toplumun büyük kesimini egemenliğine almış, kamuoyu oluşturma, dezenformasyon yaratma, kitleleri uyutma, gerekirse korkutma ve baskı altında tutma işlevlerini yerine getirmektedir. Kimin adına? Tabii ki burjuvazinin, mülk sahiplerinin adına. Gazeteleri, televizyonları, dergi ve radyoları aracılığıyla kitlelerin sisteme gönüllü köleliğini sürdürmeye çalışıyor medya. Medyanın topluma yalan ve yanlış bilgi verme, uyutma, kışkırtma örnekleri o kadar çok ki, ciltlerce kitap yazılsa yine yetmez. Yine de bu konuda yakıcı ve güncel bir örnek vermek yerinde olacaktır.
Türkiye'de 6 yıldır uygulanmakta olan ve her fırsatta kamuoyunun gözünden uzaklaştırılmak istenen F Tipi cezaevleri konusunda 19 Aralık 2000'de insanın kanını donduran ve utanmazca, 'Hayata Dönüş' adı verilen bir operasyon yapıldı. Bu operasyon sadece kolluk güçleri tarafından gerçekleştirilmedi. Medya da düzenlenen tezgâhın bizzat içinde yer aldı ve hâlâ da bu konuda üzerine düşen 'sahibinin sesi' konumunu sürdürmektedir. İşte tanıklıklarıyla bu operasyon süreci ve medyanın rolü:
2000'de dönemin ANAP-DSP-MHP koalisyon hükümeti, büyük ağabeylerinin de telkin ve isteğiyle uzun bir süredir uğraş verdikleri ancak bir türlü halk desteği sağlayamadıkları F Tipi cezaevleri için düğmeye bastılar. Cezaevlerinin hazırlanması ve nakil için gerekenlerin yapılmasının ardından tek bir engel kalmıştı; F Tipi cezaevlerini protesto için ölüm orucuna yatan tutuklu ve hükümlüler! Medya da aldığı emir uyarınca kendi payına düşen hazırlıkları yapmıştı. Operasyondan günler önce çeşitli gazetelerde, televizyonlarda 'devletin cezaevlerine müdahale edemediği, örgüt liderlerinin buralarda derebeylik kurduğu, ölüm oruçlarının gerçek olmadığı' defalarca yazıldı, çizildi. Sonunda müdahale için gereken altyapı hazırlandı ve 19 Aralık 2000'de, sabaha karşı saat 5'te 21 cezaevinde eşzamanlı bir operasyon başlatıldı; uzun namlulu silahlar ve bombalarla cezaevlerine girildi. Sonuç korkunçtu; tam 28 devrimci yanarak, kurşunlanarak hayatını kaybetti, ağır yaralananlar oldu. Devletin kurşunlarıyla ölenler arasında 2 de asker bulunuyordu. Mahkûmlar, bu katliam harekâtı sonrasında F Tipi cezaevlerine nakledildi.
şimdi, dönemin gazetecilerinin tanıklıklarına kulak verelim. Hatice Tuncer (Cumhuriyet): 'Medya, 19 Aralık operasyonu ile ilgili haberleri devletin kahramanlığı olarak verdi. Sisteme muhalif insan, insan değildir gözüyle baktılar. Ölüm orucunu bıraktırmayı amaçlayan operasyonda 30 kişinin hayatını kaybettiği görmezden gelindi. Televizyonda dayak yemiş bir kadın tutuklunun görüntüsü vardı. Görüntü tam tersini verirken, arkadan gelen ses bambaşka bir şey söylüyordu.'
Ertuğrul Mavioğlu (Radikal): 'Gazeteciler tek taraflı yayın yaptı. İki kere kontrol edilmesi, kaynaktan doğrulatılması gereken bilgiler kontrol edilmedi; ölmemiş insanlar ölmüş gibi verildi, sahte ses bantları ortaya atıldı. Güvenlik komutanlarının el altından verdikleri bilgiler yayına verildi. İnsanlar halen cezaevinde ölüm orucu nedeniyle ölümler yaşandığına inanmıyor. Bu, o dönem yazılan haberlerden, 'ölmesi gereken ölmüştür' düşüncesinden kaynaklanıyor. Operasyondan aylar sonra tutuklulara ateş edildiğini, gaz kullanıldığını gösteren adli tıp raporları çıktı. Bu haberleri yapmak hâlâ ciddi bir çabayı gerektiriyor. Derin bir engel var. Yapamıyorsunuz, yapsanız bile yayınlanmıyor. 19 Aralık sürecinde devletin resmi muhabirleri gibi çalışılmıştır.'
Murat Utku (CNN Türk): 'Operasyon başladıktan sonra 15 gün Ümraniye Cezaevi'nin kapısında bekledik. Neyin ne olduğunu bilmiyorduk. Herkesin bildiğinden daha fazla bilgi sahibi olamıyorduk. Bilgiyi yok etme (dezenformasyon) çalışmaları yapılıyordu. Gazetecilerin haber kaynaklarının yarattığı yanlış bilgilendirmeyle karşı karşıyaydık.'
Gökçer Tahincioğlu (Milliyet): '19 Aralık medyada tek taraflı görüldü. Operasyon öncesinde süreci takip eden sivil toplum örgütlerinin geri plana çekilmesinin ardından medya, operasyonu yapan Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı'nın tek taraflı bilgi akışına teslim oldu. Doğrular ya da yanlışlar birbirine karıştı.'
Evet, medya içinden tanıklıklar böyle. 28 devrimcinin göz göre göre öldürüldüğü operasyonda, öldürenleri alkışlatan medya dün olduğu gibi bugün de doğrularla yanlışları birbirine karıştırıyor; bunu bilinçli yapıyor ve yapmaya da devam edecek.
Ve F Tipi cezaevleri toplumun bağrında kanayan bir yara olmayı sürdürüyor. Bugüne kadar ölüm oruçlarında 122 genç insan hayatını kaybetti, sayısı bilinmeyen eylemci, bir daha geri dönüşü imkânsız sakatlıklar yaşıyor. 41 yaşındaki avukat Behiç Aşçı, 293 gün boyunca ölüme yattı. Bunlar bile burjuva medyanın kılını kıpırdatmasına yetmiyor. Böyle olmasını beklemek de safdillik olur zaten. Hiç unutulmamalı ki, medya taraftır. Ve bizim tarafımızda değildir.
İşçi ve emekçilerin sınıf bilinci ve mücadele geleneği, yüzyıllar süren iktidarları, çarlıkları, beylikleri yıktığı gibi kapitalist medyayla birlikte kapitalizmi de tuzla buz edecek güce sahiptir. Marksist Tutum dergisinin 2006 Kasım sayısında Kerem Dağlı'nın yazısında da çok iyi ifade ettiği gibi, 'yeter ki, kendi sınıfımızın çıkarlarını savunan, yaşadığımız toplumun gerçekliğini bize gösteren, bizi bu insanlık dışı sistemi sorgulamaya ve kavramaya, en önemlisi de değiştirmeye doğru yaklaştıran devrimci-sosyalist basına sahip çıkalım' ve örgütlü mücadelemizi yükseltelim.
Marksist Tutum okuru bir basın emekçisi