Bir babanın 'feryadı': 'Polis yok mu'?
İşçi sınıfı hareketinin geri olduğu günümüzde üniversitelerde öğrenci hareketinden de söz edemiyoruz. Öğrenciler etraflarında olup biten her olaya, her soruna sanki kulaklarını tıkıyor, gözlerini yumuyorlar. Üniversitelerde artık bıraktık politik faaliyetleri, sosyallik adına bile bir şey yapılmıyor. Yapılan tek şey var, o da kafelerde oturup içi boş konularla vakit öldürmek. Öğrenciler bir araya geliyorlar ama 'kimin ne sorunu var' ya da 'ne nasıl olmalı'yı değil maçlar, diziler, kızlar, erkekler vb. hakkında konuşuyorlar.
Görüyoruz ki burjuvazi her türlü aracı kullanarak 'ki bunların başında da medya geliyor' görevini en iyi şekilde yerine getiriyor. Elbette bugün öğrencilerin bu hale gelmesinin sebepleri var. Geçmişle bugünü kıyasladığımızda aslında görüyoruz sebeplerini: '80 öncesine baktığımızda işçi sınıfı hareketi yükselişte ve toplumun her kesimi nerdeyse politik meselelerle uğraşıyor. Böyle bir toplumda öğrenciler de elbette bu durumun dışında kalamazlardı. O günlerde üniversite öğrencileri hemen her konuyu gündemlerine alıyor, tartışıyor ve sorguluyorlardı. Ne yazık ki bugün durum böyle değil. Bu toplumun üzerinden 12 Eylül darbesi gibi bir silindir geçti ve hem işçi hareketi hem öğrenci hareketi ezildi. Bugünkü öğrenciler belki doğrudan yaşamadılar bu faşist darbeyi ama gerek aileler gerekse doğrudan burjuvazi her türlü aracı kullanarak böylesi düşünmeyen, sorgulamayan bir gençlik yarattı. Her gün ailelerimiz tarafından söylenen 'Aman evladım kimseye karışma', 'Aman geç gelme, başına bir şey gelir' gibi sözler aslında başımıza çok şey getiren sözlerdir.
6 Kasım YÖK'ün kuruluş yıl dönümüydü. Ama bunu çok az insan hatırladı ve eylemlere katıldı. Katılanlardan bir öğrencinin ailesi de çocuklarını almak için eyleme gelmiş ve bunu burjuvazinin medyası sanki diğer ailelere örnek olsun diye tekrar tekrar göstermişti. Sanki zorla eyleme getirilmiş gibi çocuklarını götürmeye çalışıyorlar ve 'polis yok mu' diye feryat ediyorlardı. Oysa çocukları isteyerek gelmişti ve eylemden ayrılmadı. Aslında bu örnek bile bize ailenin ve burjuva basının gerçek yüzünü gösteriyor.
Burjuva basını eylemin 12 Eylül faşist darbesinin ürünü olan YÖK'e karşı yapıldığını yayınlamaz. Ama sıra ailelerin çocuklarına 'sahip' çıkması gerektiği fikrini diğer ailelerin de gözüne soka soka aşılamaya gelince burjuvazinin uşaklığı görevini en iyi şekilde yerine getirir. Elbette ki herkes çocuklarının başına bir şey gelmesin ister ama bu sistem içerisinde susup köşemize çekilerek hiçbir şeyin önüne geçemeyiz ve daha çok şey gelir başımıza. Kapitalizm içerisinde insanlığın geleceği de, gençliğin geleceği de, burjuvazi tarafından karartılmıştır. Bu düzen içerisinde ne bizler istediğimiz alanlarda eğitim görebiliriz ne de bu eğitim bilimseldir. Ülke harcamalarına baktığımızda bile bunu hemen anlayabiliriz eğitime ayrılan paydan.
Burjuvazinin araçlarına kendimizi teslim edersek ve bunlara karşı bilinçli bir tercih yapıp mücadele etmezsek bu düzenin bir parçası olur, bencilleşir ve insanlıktan çıkarız. Bugün burjuvazinin okullarında öğrenciler bu durumda; alabildiğine rekabet, bencillik ve bireysellik bilinçleri belirlemiş durumda. Biz bu insanlık dışı durumdan rahatsızsak ve bir şeyler değişsin istiyorsak bireysellikten, bencillikten kendimizi arındırmalı ve işçi sınıfının örgütlü mücadelesine katılmalıyız.
Marmara Üniversitesinden bir öğrenci
Farklı Sınıfların Çocuklarına Farklı Sınıflar
Ben bir üniversite öğrencisiyim. Diğer işçi ve emekçi çocukları gibi ben de eğitim problemleri yaşıyorum. Geçtiğimiz günlerde gazetede bir haber okudum: 'Sultanbeyli'de Sosyete Sınıfı'. Başlık dikkat çekici ama aslında haberin içeriği daha fazla dikkat çekmeli. Her geçen gün artan sınıf çelişkilerini artık burjuva basın da gözümüze soka soka anlatıyordu. Haber Sultanbeyli'deki bir ilköğretim okuluyla ilgiliydi. Velisi bağış yapan öğrencilere 'özel sınıflar' düzenlenmişti. Sınıflara özel bilgisayarlar, klimalar, projeksiyon aletleri konulmuş; özel sıra ve sandalyeler yapılmış, kadife perdeler, tül perdeler asılmış, kartonpiyer döşenmiş ve duvarlar saten boya ile boyanmış. Bu şekilde düzenlenen iki sınıf Sultanbeyli'deki zengin ailelerin çocuklarına ayrılmış. Sınıfların anahtarları öğretmenlerde bulunuyor. Derse girerken öğretmen açıyor, dersten sonra da öğretmen kilitliyor. Bu sınıflarda öğrenciler ikişer kişilik özel sıralarda eğitim görüyorlarken, okulun diğer sınıflarındaki öğrencilerse üçer kişilik eski sıralarda 55-60 kişiyle eğitim görmeye çalışıyorlar.
İnsanın aklına hemen 'neden diğer öğrenciler de özel koşullarda eğitim göremiyorlar?' sorusu geliyor. Aslında her şey ortada: Sınıflı bir toplumda yaşıyoruz ve burjuva çocukları istediği yerde istediği şekilde eğitim alabiliyorken, işçi çocukları bu sistem içerisinde istediği şekilde eğitim göremez. Peki, o zaman biz işçi ve emekçi çocukları ne yapmalıyız hak ettiğimiz insanca yaşama kavuşmak için? Çözüm belli, her geçen gün çürüyen bu kapitalist düzeni yıkmak ve sınıfsız, sınırsız bir dünya yaratmak! Kapitalizmi yıkacak olan işçi sınıfından başkası değildir. Yani bizleriz. Kapitalizmin mezarını kazmak için bugünden mücadeleye atılmalı ve mücadele bayrağını yükseltmeliyiz.
MT okuru bir üniversite öğrencisi
Merhaba Marksist Tutum okurları,
Ben dokuz yaşında bir ilkokul öğrencisiyim. Okul kursları tekrar başladı. Okul kursları için bizden 200 YTL istiyorlar. Sadece 100 saat için. Acaba 200 YTL verip çocuğunu okul kurslarına gönderebilecek aile var mı? Hiç düşünmüyorlar bütçesi buna uygun olan aile var mı diye. Okul kurslarına gitmek derslere yardımcı oluyor. Doğru ama okul kurslarında öğrettikleri şeyleri okulda da öğretebilirler. Benim annem 12 saat çalışıyor fakat çok az ücret alıyor. Ve kurstan veya dershanelerden annemin maaşından fazlasını ya da yarısını istiyorlar. İnsanlar 300-400 YTL alırken bizden 200 YTL istiyorlar. Bu 300-400 YTL'yi insanlar ihtiyaçları için mi harcayacaklar yoksa okul kurslarına, dershanelere mi verecekler? Bu yüzden insanların hakları ellerinden alınıyor ve insanlar zor durumda bırakılıyor.
Esenler'den 9 yaşında bir kız öğrenci
Merhaba dostlar,
Biz işçi ve emekçi kesimlerinin oturduğu semtlerden birinde yaşıyoruz. şimdilik öğrenci ve işsiz işçiyiz. Bu kapitalist sistemde geçinilmediği için yazları ve eğitim süreci içerisinde bulduğumuz her tatilde geçici ve part-time iş arayıp çalışmak için çaba gösteriyoruz. Geçenlerde burjuva gazetelerinden birine göz atarken şöyle bir yazı gördük: 'Özel okullarda 50 bin öğrenciye devlet desteği verilecek.' Biz burjuva düzenin eğitimi de olsa bir şeyler öğrenmek için en berbat koşullarda devlet okullarına gitmeye çalışırken, hatta zorunlu bağış kapsamında bizlerden milyarlarca lira toplanırken, bizi ve ailelerimizi sömüren burjuvaların çocuklarına destek vereceklermiş. Bunlar aslında çok bilinçli yapılan tezgâhlardır. şimdilik burjuva çocuklarının okuduğu okullar ile emekçi kesimlerin okuduğu okullar arsındaki çelişki böyle. Sınıflar ortadan kalkmadığı sürece bu çelişki de böyle devam edecek. Ama bu sınıfları ortadan kaldırmak bizlerin ellerinde, bu yüzden doğru bulduğumuz fikirleri hayatımızın her alanında çevremizdeki insanlara anlatıp onları örgütlemek için emek sarf edelim.
Aydınlı'dan MT okuru iki genç
Soruyorum Sizlere, Bunun Neresi 'Eşitlik'!
Bizler, kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Ya üretim araçlarına sahip patronsunuzdur/kapitalistsinizdir, ya da üretim araçlarına sahip olmayıp, emek-gücünü satarak karşılığında karın tokluğuna çalışan işçi sınıfının bir üyesisinizdir. Dolayısıyla patronlar sınıfı varlık içinde muazzam koşullarda çocuklarıyla beraber sefa sürerken, işçi-emekçi sınıfı yokluk içinde kötü koşullarda çocuklarıyla beraber cefa çekerler. Yani kapitalist düzen var olduğu sürece, şansızlar grubunda işçi-emekçiler, çocuklarıyla beraber yer alır. Gazete haberlerinde verildiği gibi hayatın her alanında, patronlar sınıfı ve çocuklarının hayat koşulları işçilerinkinden çok çok farklıdır. İşçiler hayatın her alanında bu tür eşitsizliklere, sağlık ve eğitim gibi önemli konularda bile hak etmedikleri koşullara maruz kalırlar. Oysa patronlara ve çocuklarına sunulan bu yaşam koşulları aslında işçi-emekçilerin sırtından elde edilmiş, alınterinden çalınmıştır.
Kapitalist düzen altında yaşamak demek, ölesiye çalışmak, kötü koşullarda yaşamak, yeteneklerimizin baskılanması, eşitsizliklere maruz kalmak demektir. Hayatı üreten, muazzam zenginlikleri yaratan işçilere layık görülen yaşam, açlığın, işsizliğin, savaşların hüküm sürdüğü, insanın insan olmaktan çıkarıldığı bir cehennem azabıdır. İşçilerin kuracağı dünyada açlık, işsizlik, ayrımcılık, savaşlar olmayacak. Sağlığımız, eğitimimiz, hayatımız insanlığa layık tarzda örgütlenecek ve bu koşullarda hepimizin ömrü uzamış olacak. Kendimizi geliştirmek istediğimiz her alanda, özgür ve bilimsel bir eğitim alabileceğiz. Geleceğimiz umutlu, mutlu, güvenli olacak. İnsan olarak bu gerçek hayata, bizlerin kuracağı dünyaya, güzelliğe ihtiyacımız var. Bunun olması için, ilkeli, tutarlı, disiplinli bir mücadeleye atılmalı, Marksist Tutum'un bize tuttuğu ışıkla yolumuzu aydınlatarak ve öğrendiklerimizi yaşamımıza yansıtarak mücadeleyi geliştirmeliyiz. Ancak bu şekilde dünyayı değiştirebilir, insanlığı sonsuz bir mutluluğa kavuşturabiliriz.
Haydi, kurtuluş için Bolşevik saflara! Sosyalizm için mücadeleye!
Marksist Tutum okuru bir sağlık emekçisi
Vakit Nakittir
Paranın her şeyden önemli olduğu bir sistemde 'yaşamaya' çalışıyoruz. Para olmazsa sağlık yok! Para yoksa eğitim yok! Para yoksa ekmek de yok! Vakit bile artık para ile anlatılır olmuş. Biz işçilerinse ne parası var, ne vakti. Çünkü kapitalizmde, yani sınıflı bir toplumda yaşıyoruz. Bir yanda patronlar sınıfı, diğer yanda bizler, yani işçi sınıfı. Her şey karşıtıyla birlikte var. Tabii ki bu iki sınıfın hayatları, hayata bakış açıları, amaçları birbirinden çok farklı.
Sermaye sahibi sınıf sermayesini büyütmenin yolarını ararken, tüm enerjisini buraya harcarken, işçiler aylık ücretlerini artırmaya çalışır. Daha fazla kâr edebilmenin yolu durmadan üretmek, durmadan çalıştırmak, durmadan sömürmektir. Daha fazla ücret alabilmenin yolu ise (patronlara göre) durmadan çalışmak, durmadan çalışmak ve durmadan çalışmaktır. Tabii ki bu olağan dönemler için söz konusudur. İşçi sınıfı mücadelesi tarihi, 'hak verilmez alınır' sloganıyla yola çıktığında işçilerin hem çalışma saatlerini düşürdüğünü, hem de yaşam koşullarını iyileştirebildiğini göstermiştir.
Geçmişteki sınıf kardeşlerimizin uzun mücadeleleri sonucunda sekiz saatlik işgününü kazanabildik. Ama bu burjuvazi için olacak şey değildi. Fabrikalar, işyerleri geri kalan 16 saatte atıl mı kalacaktı? Tabii ki hayır! Sermeye artı-değer üretmeden, büyümeden duramaz. Burjuvazinin imkânı olsa günü 25-30 saate bile çıkarır. Burjuvaların kârı eksik olmasın diye biz gece gündüz demeden çalışmak zorunda kalıyoruz. Patronlar sınıfı, günün geri kalanının boş geçmemesi için bizi vardiyalı çalıştırıyorlar. Oysa çoğu zaman vardiyalar insan doğasına aykırı saatlerde çalışmayı gerektiriyor. Ama bizim çektiğimiz sıkıntılar patronların umurunda mı?
Ben de vardiyalı çalışanlardan bir işçi olarak bunun ne demek olduğunu iyi biliyorum. Tam bir düzensizlik ve belirsizlik demek vardiyalı çalışmak. Daha birine alışamadan diğer vardiyaya geçmekâ?¦ Herkes işe giderken, işten gelmek, herkes eve dönerken işe gitmekâ?¦ Uzun saatler sonunda yorgun düşmek ve gözlerin kapanmaya başlaması yavaş yavaşâ?¦ Ailenin kutsallığından bahseden burjuvazinin aileyi bölmesiâ?¦ Burjuvazi, çıkarları söz konusu olduğunda bütün 'kutsal' değerleri ayaklar altına alabilir. İşte vardiyalı çalışmak budur!
Evet, kapitalist düzende vakit nakittir. Vakit kaybetmeden devrime hazırlanmalı, kapitalizmi yıkma mücadelesinde vaktimizi boşa harcamamalıyız!
Mecidiyeköy'den bir işçi
İmza at, işsiz kal!
Selam Marksist Tutum okurları. Ben tekstilde çalışan bir işçiyim. Sizinle başımdan geçen bir olayı paylaşmak istiyorum. Ramazan ayı nedeniyle daha önce bir saat olan öğle yemeği saatimiz yarım saate indirilip, diğer yarım saati mesai olarak çalıştırıyorlardı. Tabii bizim hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Bize yarım saatin nereye gittiğini açıklamadılar bile. Fakat yarım saatin mesai olduğunu fısıltı gazetesi yoluyla bütün işçiler öğrendi ve buna itiraz edildi. Çünkü zaten her akşam bol bol mesaiye kalıyoruz.
Benim çalıştığım işyeri sendikasız. Ancak işyerinde sözde işçi temsilcileri var. Temsilci olduğuna bakmayın sadece patronun işine yarıyor bu temsilciler. Bütün bantların işçi temsilcilerine mesai istemediğimizi söyledik ve imza topladık. İmza olayı bütün bantlara yayıldı. İlk başta işveren imza kâğıtlarını kabul etmedi. İşyerinde toplam 400 işçiden 350 işçi imza attı. Başlangıçta ciddiye almayan patronun bir anda paçaları tutuştu. Ustabaşları ve temsilcileri odasına çağırıp; işçiler bir araya gelip imza topluyorlar sizin nasıl haberiniz olmaz, böyle bir şeye nasıl göz yumarsınız diye bağırıp çağırmış. Sanki biz işçiler hırsızlık yapmışız gibi tepki gösterdiler. İşçiler istediklerinde bir araya gelebiliyorlar. Bir araya gelebildiklerinde nelerin olacağını, başlarına neler geleceğini patronlar sınıfı çok iyi biliyorlar. Tabii ki bizim patron da korkmuştu. Fakat imza olayı tam örgütlü olmadığı için patron bir işçi arkadaşı işten çıkararak işçilerin gözünü korkutmaya ve de morallerini bozmaya çalıştı. Bütün işçi arkadaşlar arkadaşın işten atılmasında kendilerini suçladılar. Halbuki kendilerini suçlayacaklarına sorunun nereden kaynaklandığını kavrasalardı asıl suçlunun sistem olduğunu anlayacaklardı.
Ertesi gün sıra bana geldi. Hani her işyerinde vardır ya, insan kaynakları beni çağırdı. Bana, senin iş akdini feshettik dedi. Benim adıma karar vermişler, beni işten çıkarmışlar, bunu haber veriyorlar. Sebep ne diye sorduğumda, imza olayında senin ismin ön sırada görünüyor diye cevap verdiler. Ben de bunun bir gerekçe olmadığını söyledim ve bu sizin bir politikanız deyip dikimhaneye çıktım. Bantın ortasına gelip 'bugün bana ise yarın sizedir arkadaşlar, beni işten çıkardılar, birkaç işçiyi çıkararak sizlerin morallerini bozuyorlar' diye sesimin çıktığı kadar bağırdım. İşçiler durmuş beni izliyorlardı. Çalışıp çalışmamakta kararsız kalmışlardı. Ustabaşları hiçbir şey yapamıyordu. Ama diyoruz ya işçiler örgütsüz olunca sonu hüsranla bitiyor. Patron birkaç işçiyi işten çıkararak bütün işçileri korkutmasını biliyor.
Eğer Marksist Tutum'la tanışmasaydım kendimde böyle bir cesaret bulamazdım. Diğer işçiler gibi patrona küsüp hatta tazminat bile almadan ben kendim çıktım derdim. Oysa Marksist Tutum benim bir insan olduğumu, işçi olduğumu, insanca yaşam ve haklarımın olduğunu öğretti ve en önemlisi kendime olan güvenimi kazandırdı. Marksist Tutum, isteyince işçi sınıfının dünyayı değiştirebileceğini net olarak ortaya koyuyor. Sloganlarımız bunu çok güzel anlatıyor.
Örgütlüysek Her şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir şey!
Yenibosna'dan bir tekstil işçisi
Savaş Çığırtkanlığı
Savaş, sınıflı toplumların doğasında var olan bir olgudur. İşçi sınıfı ve burjuvazi olduğu sürece savaşlar da olacaktır. Savaşların çıkış nedenlerine baktığınızda, bahaneler her zaman amacına uygun hazırlanmıştır. Ekonomik krizlerin, hegemonya kavgasının, paylaşım planlarının üzeri, 'özgürlük ve demokrasi götürme' gibi yalanlarla örtülür. Böylece savaş kitleler nezdinde meşru kılınır.
Ülkeler savaş durumuna geçtiklerinde öncelikle bu savaşın haklı bir savaş olduğunu medya yoluyla kitlelere duyururlar. Böylece arkalarına kitle gücünü alarak savaşa girerler. Birden dev silah şirketleri sahneleri alır. Kapitalizm, düz işçisinden mühendisine, 'bilim adamı'na dek herkesi savaş füzeleri, nükleer silahlar, misket bombaları gibi savaş araçları üretimine koşar. Bu silahlanma hastalığı sadece tek ülkede değil birçok ülkede mantar gibi üremeye başlar. Patlamalar, bombalar burjuva medyasında havai fişek atışları gibi gösterilerek savaşın soğuk olan gerçek yüzü gizlenir. İnsanlar görüntüleri izlerken sanki her şey çok normalmiş gibi hayatlarına devam ederler. Oysa bombalamaların ardından parçalanmış cesetlerin, kaybedilmiş hayatların, çalınmış yaşamların, açlığın, hastalıkların ve ölüm korkusuyla yaşayan insanların hiç de farkında değildirler. Bir gün bombaların adresi bizler, işçi ve emekçiler de olabiliriz. Bugün bize uzak gibi görünen savaşlar, kanserli hücreler gibi büyüyerek dünya savaşına dönüşebilirler. Böyle olabileceğini yaşanmış olan dünya savaşları bizlere tüm çıplaklığıyla göstermiştir. Günümüz dünyasında da savaş çanları çalınmış bulunmaktadır. Filistin'de, Afganistan'da, Irak'ta milyonlarca çocuk, kadın, yaşlı, yoksul işçi-emekçiler her gün katledilmektedir. Bizler sadece izlemekle kalıyoruz; tepkisiz, sorgusuz, sualsiz olarak...
Evet, kapitalistlerin kâr kudurganlığıyla savaş yaylım ateşine devam ediyor. Her gün yüzlerce işçi-emekçi, çocuklarıyla beraber öldürülüyor. Irak'ta insanların evleri bombalanarak yaşamları yok ediliyor. Savaşın yok edici etkisini televizyonlardan seyrediyor, görüyoruz. 1917 muzaffer Ekim Devriminin ışığında, silahları burjuva düzene çevirmeden savaşı sonlandırmak mümkün değildir. Milyonlarca işçi kardeşlerimizi kaybettiğimiz birinci emperyalist dünya savaşını Ekim Devrimi bitirdi. O dönemde Bolşevik örgütlenme sayesinde işçiler silahlarını kendi burjuvalarına çevirerek işçi sınıfının diktatörlüğünü kurdular. Bolşevik önder Lenin'in de ifade ettiği gibi 'savaşlar devrime gebedir.' Devrimci dönemlerde işçi sınıfını iktidara taşıyacak Bolşevik bilinç ve örgütlülüğü sağlam temellerde hayata geçirmek bugün en temel görevimizdir. Ya yaşanmış devrim deneyimlerinden ders çıkararak, devrimci duruma hazırlıklı olur sosyalizmi kurarız ya da hatalarımıza devam ederek barbarlığın batağına düşüp, insanlığın ve doğanın yok oluşuna yol açarız.
Sınıfa Karşı Sınıf Savaşı!
Ya Sosyalizm Ya Barbarlık!
Gebze'den bir sağlık çalışanı
Merhaba Marksist Tutum okurları,
Biz işçilerin ve emekçilerin yaşamlarında sorunlar hiçbir zaman eksik olmamıştır. Hiçbir zaman da istediğimiz gibi devam etmez yaşam. Yine de tüm olumsuzluklara rağmen, hayatın bir ucundan tutunmaya ve ayakta kalmaya çalışırız. Bu çabaları gösterirken insanlığımızdan ve dostça davranışlarımızdan ödün veririz.
Uzun saatler çalışmak zorunda kalarak, haftanın 6 veya 7 gününü tıpkı bir makine gibi çalışarak geçiririz. Çalışma koşullarının üzerimizde yarattığı etki (yorgunluk, gerginlik, stres) çevremizdeki insanlara ciddi bir biçimde yansır ve bu durum insani ilişkilerimize zarar verir. Bu sistemin insanlar üzerinde yaratmış olduğu kültürün bir parçası haline geliriz. Kendimizden başkasını düşünmez, rekabetçi, paylaşımdan uzak insanlar durumuna geliriz. Çevremizde ve dünyada gelişen olaylara 'bize ne?' diyecek kadar duyarsızlaşırız. Dünyamız o kadar küçülür ki yaşamak artık işkenceye dönüşür. Huzursuz, mutsuz, sürekli sorunlu günlerde tek başımıza kalırız.
Daha çok çalışarak sorunları aşacağımızı düşünür böylelikle kendimize daha çok işkence ederek çıkış yolu ararız. Ama yaşam sığmaz ev ve iş arasındaki yola. Marx'ın dediği gibi işçiler daha fazla çalıştıkça emekleri daha değersiz hale gelir, işçi daha da yoksullaşır. Çalışma saati bitince fazla mesai başlar. Patronlar fazla mesai yaptırarak çalıştırdıkları işçi sayısını azaltırlar, bu da işsiz sayısının artması, ücretlerin daha da düşmesi demektir. Bugün iş bulan işçinin yarın işsiz kalması demektir.
Sağlık, eğitim, işsizlik, barınma, açlık ve gelecek sorununu bir bütün olarak yaşamaktayız. Ne kadar çalışırsak çalışalım, gün geçtikçe ağırlaşan bu sorunları yaşantımızdan çıkartamayız. Biz işçilerin yaşam alanları kalın duvarlarla sınırlanmıştır. Burjuvaların yaşamlarına benzemez bizimkisi, onların dünyasında bütün güzellikler bir araya toplanmıştır. Bizim payımıza ise savaşlarda ölmek, açlık, iş kazası, acılar düşer. Oysa ortada bir tane dünya var; bütün güzelliklerin herkese yetebileceği bir dünyaâ?¦
Kârdan başka hiçbir şeyi düşünmeyen ikiyüzlü, çıkarcı, aşağılık yani insanlık dışı olan bu sistem yıkılmadıkça işçi sınıfının sorunsuz bir yaşam sürdürmesi mümkün değildir. Kuşkusuz bütün bu sorunları işçi olduğumuz için yaşıyoruz. Her şeyi ürettiğimiz halde biz yönetmediğimiz için böyle bir dünyada yaşıyoruz.
1917 Ekim Devrimi işçilerin bilinçlendiklerinde neler yapabildiğinin en iyi kanıtıdır. O ruhu kuşanarak mücadele etmeden, düşlediğimiz bir dünyada yaşamamız mümkün değildir. Mücadele alanı çok geniş ve herkesin yapabileceği ve yapması gereken şeyler var. Yeter ki biz isteyelim. Bu onurlu kavgada bize yol gösteren Marksist Tutum'u okuyalım okutalım! Kapitalizmin karşısında nasıl bir alternatifimiz olduğunu, sosyalizmin ne demek olduğunu ÖğRENELİM!
Gazi Mahallesinden bir MT okuru
Geçenlerde bir arkadaşımla görüşmek üzere yola çıktım. Otobüste kolu kırılmış bir bayan gördüm. Daha onu ilk gördüğümde, aklımdan hemen kesin işyerinde olmuştur diye geçti. Daha sonra ona geçmiş olsun dedim, o da sağol diye yanıtladı. Nasıl oldu diye sordum. İşyerinde oldu, yangın tüpü düştü diyince ben hafif bir gülümsedim. Ona belki inanmayacaksın ama aklımdan geçmişti işyerinde olduğu, çünkü biz insanların başına ne gelirse oralarda geliyor dedim. O da şaşkın bir halde yüzüme baktı. Ne diyor bu dercesine. Sonra neden böyle düşündüğümü ona açıkladım. Çevremde hiç işyeri dışında başına bir kazanın geldiği birinin olmadığını söyledim. O hiç konuşmadı ve ineceği yere gelince indi. Sonra ben onun neden şaşkın şaşkın yüzüme baktığını düşündüm ve bunun tek bir nedeni var, bu sistem dedim. Sistem insanları, işçileri birbirine o kadar yabancılaştırmış ki, ben o bayan için onunla aynı koşulları paylaşan bir işçi ya da onun sınıfının insanı değil bir yabancıydım. Ama benim için o yabancı değil, benim sınıfımın bir insanıydı. En önemlisi bir işçiydi. Onunla konuşurken de ona doğruyu söyledim. Gerçekten de iş kazası dışında kaza görmedim.
Sonra bir şey daha fark ettim. Birinin bir yerine bir şey olsa neden oldu diye sormuyorum artık. Nasıl oldu diye soruyorum. Çünkü neden olduğunu biliyorum. Çalıştığımız yerlerde iş koşullarımız ağır ve yorucu buna bir de iş kazalarının olmasını engelleyecek önlemlerin alınmaması eklenince, iş kazaları yoğun bir şekilde yaşanıyor.
şöyle bir etrafımıza bakalım, insanların daha doğrusu işçilerin başına gelen kötü olaylar, ya yaşam koşullarımızdan ya da iş koşullarımızdan. Biz işçilerin başına gelenler neden burjuvaların başına gelmiyor? Çünkü onlar bizim koşularımızda yaşamıyor, bizim çalıştığımız koşularda çalışmıyorlar. Örneğin onlar bir fabrikada kocaman makinelerle çalışmıyorlar. Ve normal olarak o makinelere kollarını, bacaklarını kaptırma ihtimalleri yok. Verem gibi kötü beslenme ya da olumsuz yaşam koşullarından kaynaklanan hastalıklara yakalanmak gibi ihtimalleri de çok az. Çünkü onlar, dünyada ne varsa yiyebiliyorlar. Meyve, sebze, et, süt, daha sayamadığım bir çok şeyden mahrum değiller. Oysa dünyada süt içemediği için ölen on binlerce çocuk var. Burjuvaların başına ancak şu gelebilir: Paris'e sabah kahvaltısı için giderken ya da akşam kahvesini içmek için geri dönerken uçağın düşmesi. Milyonda bir ihtimal tabii bu da. Bu saydıklarım yeter herhalde 'ya yaşam ya da iş koşullarımızdan kaynaklı başımıza gelenler' demem için.
Oysa dünyanın tüm zenginliklerine layık olan bizleriz. Üreten, var eden bizim ellerimizdir ve yine iş kazalarının olmaması, iş kazalarında işçi arkadaşlarımızın hayatlarını yitirmemesi, çocukların beslenemediği, süt içemediği için ölmesinin engellenmesi, bütün bunlara göz yumulmaması da bizlerin ellerinde.
'Arılar gibi hünerli hafif
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.'
Bizlerin dünyayı değiştirmek için ellerimize ve örgütlü mücadeleye ihtiyacımız var. Bizler örgütlü olup ellerimizi birleştirdiğimiz zaman elerimiz zafer kazanır. 'Tek tek çiniler bir işe yaramaz, onları yan yana dizince bir güzellik ifade ederler.' Ellerimizi de çinilere benzetirsek, tek tek işe yaramazlar. Unutmayalım ki örgütlüysek her şeyiz örgütsüzsek hiçbir şey!
Topkapı'dan bir tekstil işçisi