'Hiç aç kalmak nedir bilir misiniz?' diye sormuştu bir arkadaşım. Nazi kamplarında ya da yoksul Afrika ülkelerinde olduğu gibi aylarca, yıllarca yiyecek ve içecekten mahrum kalmanın, bir daha ne zaman yemek yiyeceğini bilememenin ne demek olduğunu bilmiyorum, ama aç kalmak nedir biliyorum. Evde yiyecek adına hiçbir şeyin kalmadığı, tek bir şeker parçasının, bir gram unun, yağın, bir parça soğanın, bir küçük patatesin bile bulunmadığı birçok günleri biliyorum. Yalnızca onların konduğu yerde, selede, rafta bir parça toz veya toprağın kaldığını hatırlıyorum. Bakkalın borç vermediğini, komşuda verecek borç para olmadığını, akrabaların uğramadıklarını ve evlerine gittiğimizde sofrada en sıradan yiyeceklerin bile ayaklı yer sofrasının altına saklandığını hatırlıyorum.
Birkaç hafta bayatlamış, yeşile dönmüş, kurumuş sonra yenmek için ıslatılmış ekmeğin nasıl olduğunu bilir misiniz? Ne kadar ağır bir kokusunun olduğunu, o ekmeği yedikten sonra nasıl koktuğunuzu, evinizin nasıl koktuğunu? Ama o ekmeği yerken haz duyulabileceğini de biliyor musunuz? Yaşama içgüdüsü, yenmeyecek olanı bile yedirtir. 'Onurunuz' çalmanızı engellemiştir şimdilik, henüz çalacak kadar çaresiz değilsinizdir, çünkü çöplükteki ekmek vardır. Karıştırılacak bir çöplük vardır neyse ki! Ama bir kere o ekmeği yedikten sonra hayatla ilgili tüm değer yargılarınızı sorgularsınız. Tüm insanlığınız ayaklar altına alınmış, tüm onurunuz çiğnenmiştir. Bir daha asla 'ben en iyi şeylere layığım' diyemezsiniz. Zavallı bir böcekten bir farkınız olmadığını anlamışsınızdır. Akrabaların, komşuların yalnız bırakması, 'aç mısın, tok musun?' diye sormaması, nasıl yapayalnız olduğunuzu, nasıl bir yabancılaşma ile karşı karşıya olduğunuzu çırılçıplak gösterir size.
Nasıl unutur insan küflenmiş ekmeğin tadını? Bazen bayatlamış ekmek yerken bir an taze ekmek yeme isteği duyarım, ama nedense beynim unuttuğum anılarımı hatırlatır ve o burnumun direğini kıran küflü ekmek kokusunu hatırlarım ve yediğim ekmeğin her lokmasını hazla tüketirim.
Annemin utancıâ?¦ Yemek vakti geldiğinde o bayatlamış ekmekle birlikte pişirilen kırıntı yiyecekler fakir soframıza utançla dizilir ve kapı sıkı sıkı kilitlenirdi. Çünkü böyle bir durumda gelen misafir tanrı misafiri değildir, artık sizin sefaletinize şahit olacak birileridir. Sonra o ekmeğin kokusu siner üzerinize, evinizeâ?¦ 'Tuhaf bir koku var sende, nedir?' diye sorar samimi olanlar, diğerleri uzaklaşırlar senden. Tuhaf bir kokusu vardır açların, işte o sefaletin kokusudur. Ve insan sefalete düştüğünde kapitalizmin en acı gerçekleriyle tanışır. Gerçek dostluklar çıkar ortaya, akrabalık ilişkilerinin ne kadar zorunlu ve sahte ilişkiler olduğunu görür. Herkes eğer paran varsa, sofran şenlikliyse yanı başındadır ancak.
Mahallede askeri çöplüğe giden komşularâ?¦ Önceleri onlarla dalga geçilmesi, ama bir gün onlarla birlikte gidildiğinde yaşanan utanç. Uzakta durulup, hem çöplüğün nasıl bir bolluğun izlerini taşıdığını seyretmek ve bizler açlıktan ölürken birilerinin nasıl böyle bir bolluk içinde yaşadığına anlam verememek; hem de insanların nasıl utanma duygularını bir kenara atıp çöpün içine daldıklarını düşünmekâ?¦ İnsan nasıl utanma duygusunu kaybedebilir? Onlardan biri olmaktan korkmak, utanma duygusunu kaybetmekten korkmak...
Her hafta birkaç büyük askeri çöp arabası mahallemizin yukarısına çöplerini boşaltırdı. Kokusu mahalleye kadar gelirdi. Çöp arabasının geliş saatini bilenler o saatte orda hazır olurlardı. Çöpte çürümüş yiyeceklerin müthiş ağır bir kokusu vardı, bu koku bayatlamış ekmeğe de sinerdi. O bayatlamış ekmeklerden torba torba eve taşınır, dışarıdaki ahırda saklanan bu ekmekler beş on gün boyunca yenirdi. Komşular sorduğunda hayvanlar için aldığımız söylenirdi ve böyle söylememiz annem tarafından sıkıca tembih edilmişti. Zaten biz de doğruyu söylemeye fena halde utanırdık.
Birbirimizden utandığımızı, annemin 'bugünler geçer' deyişini, daha beter günler yaşanmış olduğunu anlatmasını, insanların açlıktan kırıldığı, suya, ekmeğe muhtaç kaldığı günleri anlatarak ayakta durmamızı sağlamaya çalıştığı günleri hatırlıyorum. Bugün hâlâ o günleri unutmadığımı bilse çok üzülür elbette. Ama boşuna üzülmesin, bizi aç bırakanlara öfkemi biliyorum, geçmişe acımıyorum artık. Mücadele etmek için insanın acıyı yaşaması şart değil, ama mücadele edilmesi gerektiğinin bilincine varmayanların yaşadıkları acılardan sadece utanç duyduklarını çok iyi biliyorum. Eskiden bunları hatırladığımda utanca boğulurdum ve sanki bir suç işlemiş gibi kimseye anlatamazdım. 'Kimse duymasın', 'kimse böyle bir utanç yaşamamıştır' derdim. Oysa yaşadıklarım hiç de korkunç şeyler değildi milyonlarca insanın yaşadıklarının yanında.
O sırada da tüm bunları bir kader olarak görmüyordum, ama ne yapılması gerektiğini de bilmiyordum. Bir gün diyordum 'bunların hepsini unutacağım ve hiçbir zaman hatırlamayacağım, bunlar benim için geçmişte kalacak'. Ama ben başkalarının, benden başka milyonlarca insanın bunu yaşadığını bildiğim sürece bütün bunları unutamam. Bugün bunları hatırlamak acı vermiyor, kendi yaşadıklarıma değil insanlığın yaşadıklarına öfkeleniyorum. Ve bunu bize yaşatanlara karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini biliyorum. Sanırım en büyük acı, yaşadığım o çaresizliği ve sefaleti hatırlamak, ama bunları başkalarının yaşamaması için hiçbir şey yapmamak olurdu.
Aç olmanın ne demek olduğunu biliyorum, ama bir Afrikalıyı düşündüğümde onun açlığını anlayamayacağımı da biliyorum. Onun için çöpteki ekmek bile yok. Kıtlık yaşayanlar ekmeği çok kutsarlar ve her şeyi kilit altında tutarlar. Ben yıllarca hiçbir şeyi atamadım. Nerdeyse bozulmuş yiyecekleri bile atmaya elim varmadı.
Peki tokluk nedir? Karnımızın tıka basa doyması mıdır? Karnımızın patatesle, makarnayla, ekmekle, en ucuz, en kalitesiz, en yararsız bakliyatlarla, otlarla doyması mıdır? Peki ya hiçbir şey bulamayacak kadar aç olmayanlar karınlarını doyuracak bir şeyler bulabildikleri için şükrederken, dünyanın en güzel nimetleriyle, ağızlarını şapırdata şapırtada, her lezzetten bir parça alarak, günde yüzlerce çeşit gıdayla karnını doyuranlara ne demeli? Gerçek tokluk budur, zenginliğin içinde her lezzeti tadabilmektir. Bizler böyle bir tokluğun ne olduğunu bugün hayal bile edemiyoruz. Dünya üzerinde yarattığımız, topladığımız, işlediğimiz, burjuvaların sofralarına hazırladığımız nimetlerin büyük bir kısmını tanımıyoruz, tadamıyoruz. Çoğumuz kimleri doyurmak için çalıştığımızı düşünmeden yaşıyor.
Bu düzen beyler düzeni, bu düzeni yıkmak gerek. İnsan olmaktan çıkmamak için, insanlığı yok eden düzeni yok etmek gerek. Belleklerimizde acının izlerini yok etmek bugün mümkün değil, geçmiş karabasan gibi girer yaşantımıza ve bizi geçmişteki zayıflıklarımıza çeker mücadele etmezsek. İnsanlığın açlığı değil tokluğu, sefaleti değil bolluğu, saklamayı değil paylaşmayı öğreneceği günler için, bizleri her zaman daha azına ve daha kötü koşullara şükrettirmeye çalışan sömürücüler sınıfına karşı mücadele etmekten başka yolumuz yok!
İstanbul'dan MT okuru bir öğretmen