Okurlarımızdan - Ağustos 2006

14 Ağustos 2006

Beş Milyon Emekçi İstanbul Dışına 'Sürülecek'

İstanbul'da kentsel dönüşüm projeleri adı altında başlatılan uygulamalar, beş milyon insanı kentin dışına sürecek. Seçim zamanı yapılan tüm hokkabazlıklarla insanların gözü boyandı. Küçücükleşmiş hayallerinin peşinden koşan, başına bir çatı koymak isteyen emekçiler kapitalizmin zaten yıllardır çözemediği barınma sorununu kendilerince çözüme kavuşturdular. Ve gecekondularını kurdular, bu da onların hakkıdır. Fakat kentin nüfusunun ve aktif topraklarının büyümesi, eskiden kent dışında sayılan alanları artık kentin en önemli yerlerinden sayılan yerleşim bölgeleri haline getirdi. Değeri yükselmiş bölgeleri 'nakde' çevirmek isteyen burjuvalar karar almışlar. Sarıyer, Beykoz, Maltepe, Pendik gibi pilot bölgeler seçilmiş. Bu semtleri iştahı kabarmış inşaat şirketlerinin avlanma alanı haline getirmek isteyen patronların hizmetkârı büyük bürokratlar ellerinden geleni yapmaya koyulmuşlar. Diyorlar ki bu semtlerdeki konducuları öyle veya böyle dağıtacağız.

Peki, yeni yapılacak yerleşim alanlarına evleri yıkılan gecekondu sahipleri mi yerleştirilecek? Hayır, bu bir hayal. Bu uydu kentler üç beş zenginin dışında ipotekli banka kredileriyle ev sahibi olmak isteyenleri bekliyor. Yani ipini bankalara kaptırmış, 20 yıla varan taksitlerle kira öder gibi ev sahibi olmak hayalini kuran insanlar. Burjuvazi ücretli kölelerini en hassas noktaları olan barınma hayallerinden de vuruyor. Kapitalist sistemde bu hayal kâbusa dönüşmeye çok müsaittir. Krediyi ödemek için insanların düzenli bir işe ihtiyacı var ve işten atılmamak için her şeye boyun eğmek zorunda kalacaklar. Dolayısıyla burjuvazi herhangi bir sorunla karşılaştığında sopasını göstermek zorunda bile kalmayacaktır.

Uzun çalışma saatleri, kötü çalışma koşulları, sosyal hak gaspları. Bunları yaşadığımız çok açıkken, düzenli gelir biraz hayal görünüyor. Bazıları, 'canım bu evler işçiler için değil, kentin gelir düzeyi işçilere oranla yüksek esnaf, memur, büro işçileri vs. için' dese de sonuçta bu kriz küçük-burjuvaları ve gelir düzeyi yüksek işçileri de vuruyor. Plansız, kâr amaçlı üretim yapan kapitalist sistem krizsiz yaşayamaz. Krizler durgunluğu, durgunluk işsizliği getiriyor ve krediyi ödeyemeyenlerin elinden evleri alınıyor.

Bu sorun ne burjuvaların 'sağlıklı' yaşam alanlarıyla ne de sosyal demokratların sivil toplum örgütleriyle çözümlenir. Bizi birer sinek kadar değersiz gördükleri için onlar bataklığı değil maliyeti daha ucuz olan sinekleri yok etmeye çalışıyorlar. Kapitalizm koşulları altında bu kangrene çözüm bulunamaz. En doğal barınma hakkımız da bu biçimde elimizden alınıyor.

Bu sorunun tek çözümü kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşecek olan sosyalizme giden proleter devrimdir. Dün burjuvazi salgın hastalık üreten işçi semtlerinden kendisine hastalık bulaşmasından korkarken, şimdi varoşlardan gelebilecek ayaklanmalardan korkuyor. Çünkü kapitalizm kendi mezar kazıcılarını çoktan yarattı, şimdilerde kapitalizmin cellâtları olanlar bileniyor.

Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!

İstanbul'dan bir Marksist Tutum okuru


İDDİA Ediyoruz: Sınıfsız Bir Dünya Kuracağız!

1989'da İstanbul'a göç etmiştik, ben ikinci sınıfa yeni başlamıştım. İlk defa mağazaların camlarında 'yeni yılınız kutlu olsun', 'hoş geldin 1990' yazıları görmüştüm. Milli piyangoyla ilk o yılbaşı tanışmıştım. Babam hepimize birer tane almıştı. Yılbaşı gelmiş çatmıştı. Televizyon, radyo olmadığı için o akşam erkenden yatmıştık. Kulaklarımda hep babamın 'ikramiye bir çıkarsa yaşadık' sözü yankılanıyordu. Sabah uyanır uyanmaz gazete aldık, babam tek tek biletleri kontrol ediyordu umutla, biz de heyecanla bekliyorduk. Ta ki sonuncu bileti buruşturup atana kadar. Çok üzülmüştük, niye bize çıkmamıştı? Umutlar bir dahaki seneye demişti babam. Ama aradan çok seneler geçtiği halde hiçbir şey değişmedi. şans oyunlarına yönelimim buradan gelmekteydi. Oysa sorunların şans oyunlarıyla çözülemeyeceğini şimdi daha iyi anlıyorum. Ama babam böyle öğretmişti. O vermişti bu kültürü ve şimdi bakıyorum da geçmişe, babamın mücadele adına kayda değer hiçbir anısı yok.

Ailemden ve toplumdan aldığım kültürle yaşamaya çalışıyordum. Kaderciydim, şansa çok inanıyordum. Oysa hayatta hiç şanslı olmadım. Yokluk içerisinde büyüdüm. Ayaklarımın üzerinde durmaya başladığımda hayatın ne anlama geldiğini yavaş yavaş anlamaya başladım.

Çocukluk yıllarımda, büyüyünce hayatı daha iyi anlayacağımı düşünürdüm ve büyümeye çok heveslenirdim. Çünkü çocukluk demek yokluk demekti benim için. Yokluğu aşmanın yolu ise şans oyunlarından geçiyordu! Çünkü çocukluğumdan bugüne kadar (10 yaşımdan 24 yaşıma) aldığım bütün maaşlarımın toplamı, şans oyunlarının verdiği ikramiyelerin yanında devede kulak kalıyordu. Çalışarak kazanmak çok zordu, başka çare yoktu, şans oyunlarından bir gün çıkacaktı, çıkmalıydı o ikramiye. Ama o gün hiç gelmedi. Yıllar geçti ve ben büyüdüm. Ellerimde, şans oyunlarının boş kuponları ve onları oynarken kurduğum hayallerim kaldı.

Son dönemlerde daha da yaygınlaşan bu oyunların oynandığı yerlerde kuyruklar oluşuyor. Özellikle çocukların ve gençlerin yoğunlaştığı İDDAA'ya inanılmaz bir talep var. Bayileri her köşe başında görmemiz mümkün. İşçi ve emekçi çocuklarının daha da ilgili olması, bu tip yerleri umut kapısı olarak görmesi, kapitalizmin işçi ve emekçilere hiçbir şey sunmadığının da göstergesidir. O çocukların ve gençlerin yüzünde daha önceki beni görüyorum.

Daha önceleri insanlar yılbaşlarını beklerlerdi şans oyunları için. Sonra aylık, haftalık, günlük derken artık saatlik oynamaya başladılar. Yoksulluk içindeki yaşamlarının her anı artık hayallerle süslenmeye başlandı. Yeterince sömürmüyormuş gibi, cebimizdeki 1 liraya da göz diken kapitalistler inanılmaz kazançlar elde ediyorlar. İDDAA denilen oyunla, futbolla yatırıp kaldırıyorlar insanları. Genç beyinleri esir alıyorlar. Günün büyük bir bölümünü İDDAA bayilerinde geçiren çocuklar ve gençler maç skorları yüzdeleri hesaplamaktan gerçek sorunlarını düşünemeyecek duruma geliyorlar. İşte kapitalistler bu oyunlardan daha fazla kazanıyor. Bu tür oyunların amacı da çok açık ve net: Gençler dünyadaki çelişkileri sorgulamasın, öğrenmesin, onları bu yaşama kimlerin mahkûm ettiğini bilmesin! Eğer buna fırsat verirlerse, genç emekçi kuşakların sonlarını getireceğini ve yeryüzünden kazınıp tarihin çöplüğüne atılacaklarını inanın çok iyi biliyor kapitalistler.

Haydi çocuklar, haydi gençler, işçiler, emekçiler, kapitalizme karşı mücadele bayrağını yükseltmeye! İDDİA EDİYORUZ! Düşlediğimiz dünyaya sosyalizmle kavuşacağız! Bu mümkündür! Her şey bizlerin elindedir. Üretimden aldığımız güçle başaracağız, kapitalizmi yıkıp sınıfsız bir dünya kuracağız! İDDİA EDİYORUZ!

Gazi Mahallesi'nden MT okuru bir emekçi


Gelecek Nerede ve Bize Ne Anlatıyorlar?

Selam olsun Marksist Tutumun birinci yaşına, selam olsun bizlere anlattığı güzel yarınlara ve elbette ki selam olsun bizi o aydınlık yarınlara taşıyacak o büyük kavgaya!

Ben Marksist Tutum dergisini ilk sayısından beri takip eden bir büro emekçisiyim. Gelecek nerede diye başlamam sadece bir rastlantı değildi elbette ki. Ve bize ne anlatıyorlar demem de öyle. Bizler, işçi sınıfının çocukları, daha çok küçük yaşlardan itibaren, içinde doğduğumuz sınıfın mahkûm edildiği o sefil yaşam koşullarında yaşamayalım diye, yüksek mevkilerde, 'rahat koşullarda' çalışıp 'yaşayabilelim' diye, analarımız babalarımız tarafından şartlandırılmaya başlıyoruz. Çünkü onlar, kendileri gibi 'sıradan' birer işçi olursak, ne beter çalıştırılacağımızı, nasıl bir hayata mahkûm edileceğimizi iyi bilirler. Burjuvazinin medyasıyla, eğitim kurumlarıyla ve her tür çirkin düzeniyle onların gözüne soktuğu üniversiteler, bizim 'kurtuluş garantimiz'dir onların bilincinde. Çünkü üniversiteden mezun olabilirsek, çok daha rahat olduğu sanılan masa başı işlerde ve iş güvencesi şansıyla çalışma olanağımız doğar! Zaten en sıradan görünen işler için bile en azından bir 'meslek yüksek okulu' diploması aranmaktadır.

Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş bir ülkede, üniversite diplomasının yukarıda bahsettiğim işlere yaradığı zamanlar, bundan en az 20-30 sene kadar önceydi. Ancak emek-gücü maliyetini arttıran, az sayıda yüksek okul mezunu burjuvazinin işine gelemezdi ve bunun üstüne, memleketin her bir köşesine, bakkal dükkânı açar gibi üniversiteler açılmaya başlandı ve şimdi de bunlara bir 10 küsuru daha eklenecek gibi görünüyor. Böylece kalifiye emek bollaşmış (sayıca artmış) ve bunlar bir hiç uğruna birbiriyle öldüresiye rekabete zorlanmışlardır. Ekmek aslanın ağzındadır artık! Bu rekabet sonucunda, çalışabileceği bir işi olsun diye, insanlar asgari ücrete razı hale gelmişlerdir. (Bundan birkaç yıl önce, Karadeniz bölgesinde, Türkiye'nin en prestijli üniversitelerinden ODTÜ mezunu bir makine mühendisinin, sırf sosyal güvencesi olsun diye, asgari ücretle çalıştığını duymuştuk!)

Bu durumda olan şanslı azınlık üniversite mezunları, bir şekilde üniversiteye kapağı atabilen bir kısım gençtir. Öyle ya herkesi üniversitelerin, o bilim yuvalarının (!) sınıflarına, anfilerine dolduramaz burjuvazinin devleti. Buralara girebilmek için, her ne kadar hepimize fırsat eşitliği tanındığı söylense, aynı müfredatın okutulduğu ilköğretim ve liselerden mezun olsak da, özel okullara gidebilenler, özel dersler alabilen ve en az 1-2 senesini dershane sıralarında geçirebilenlerdir. Yani herkesle 'fırsat eşitliğine sahip olanlar', üniversiteye gidebilmek konusunda daha bir şanslıdırlar. Zaten öyle olmasaydı, yani üniversitelerin kapıları bütün işçi çocuklarına açık olsaydı bile, bunlar yüksek öğrenim harçlarını, yüksek barınma ve beslenme giderlerini ve eğitim harcamalarını ödeyemeyeceklerinden, buralarda yine okuyamayacaklardı.

Tüm bu zorlu masraflara rağmen, kurtuluş umuduyla pek çok insan 'gerekirse yatağımı satarım' diyerek çocuğunu üniversiteye gönderir. Orada, sözümona bilimsel eğitim alan gençler (bunlardan biri de benim), işsizler ordusu denilen işsiz işçilik durumundan en az 2 veya 4, durumuna göre 6 yıla kadar uzak tutulmuş olurlar. Ancak hayat böyle öğrencilikle devam edemeyeceğinden, nihayet okullar biter ve büyük umutlarla okunan o ışıltılı bölümlerden mezun olan gençler, nihayetinde yine pek çok sınava (iş sınavlarıdır bunlar, 'memur' olunacaksa KPS gibi) daha tabi tutulduktan sonra bunların %80-90'ı işsiz üniversite mezunu (diplomalı işsiz) olarak nihayet işçi sınıfına katılırlar.

Peki gelecek nerededir o zaman? Marksist Tutum dergisinin bir seneyi aşkın bir süredir döne döne vurguladığı gibi, gelecek, Marksizmin ışığında verilecek mücadelededir.

Bu mücadelenin sonunda kurulacak; sınıfların olmadığı, tüm insanların en üst uygarlık aşamasının nimetlerini hep beraber yaratıp bölüşeceği, bilimin ellerine vurulmuş olan kapitalizm kelepçesinden kurtarılarak insanlığın hizmetine sunulacağı bir dünyadadır gelecek. İnsanlığın, kapitalizm koşulları altındayken bile ulaşmış olduğu medeniyet düzeyi, bunu yaratmayı mümkün hale getirmiştir.

İşçi sınıfının kadın, erkek, genç, yaşlı bütün üyelerine düşen görev de, böyle bir mücadeleyi uluslararası alanda örgütlü ve bilinçli bir şekilde vermektir.

Yaşasın Enternasyonalist Devrimci Mücadele!

Enternasyonal Bilinciyle Mücadeleye!

Gebze'den Marksist Tutum okuru bir emekçi


Sizi Yani Hepimizi Seviyorum

Marksist Tutum'la Aralık ayında tanıştım. O günden bu yana düzenli olarak takip ediyorum ve çok şey değişti hayatımda. ONA BİR YAşAM BORÇLUYUM.

Daha önceleri farklı bir yayını takip ediyordum ve bütün çalışmalarda yer alıyordum. Devrimci fikirlerle tüm yaşamımı örgütlemeye çalışıyordum. O zamanlar ya ben yeni başladığım için çok coşkulu, çok heyecanlıydım ya da diğer arkadaşlar yılların biriktirdiği sıkıntılardan yorgun ve cansız düşmüşlerdi.

Yaptığımız her çalışmanın sonunda ben hayal kırıklığı ve can sıkıntısı yaşıyordum. Bir şeyler yolunda gitmiyordu, müdahale etmek gerekiyordu, ama bunlara bir türlü müdahale edilmiyordu. Yavaş yavaş anlıyordum, eksiklik kişilerden değil örgütsüzlükten kaynaklanıyordu. Herkes başına buyruktu yani.

Bu arkadaşlarla ilk tanıştığımda ilk adımımı atmıştım, öyle düşünüyordum. Ama attığım adımla öylece kaldım. Neydi, kimdi MARX, ENGELS, LENİN? Bolşevik ne anlama geliyordu, ne düşünmüşlerdi, neyi ortaya atmış, neyi hayata geçirmişlerdi her defasında saygıyla andığımız komünist önderler? Öğrenmek istiyordum mücadeleye dair ne varsa. Ama kendi çabam yetersiz kalıyordu. Çünkü okuduğumu anlayamıyordum. 12 yıl önce zaten aramın hiç de iyi olmadığı ilkokul beşinci sınıfta bırakmıştım kitaplarımı. Çevremdeki insanlara sorunumu anlatamadım. Ama okumalıydım, anladığım kadar da olsa okumalıydım. Attığım ilk adımın ne kadar önemli olduğunu anladım, bu aşağılık düzende sıradan bir insan olmak istemiyordum.

Bütün olumsuzluklara rağmen atmış olduğum adımı yine de geriye çekmedim, kararlıydım, dönmek yoktu. Ateş düşmüştü artık. İçimdeki bu coşkuyu, bu heyecanı bir örgütlülükle bütünleştirmek istiyordum. Okumaya karar verdim, daha fazla okumaya, anladığımdan daha fazlasını anlamaya. Çünkü bir yerlerde sorun vardı, bir şeyler yanlış işliyordu.

Ve bir akşamüstü eylemde MERHABA dedi MARKSİST TUTUM! Tanıdığım işçi benden daha coşkulu ve daha inançlıydı. Bu bilinçli inancı ve güveni nereden aldığını İşçi Özeğitim Grubu toplantısına katılınca anladım, orada bulunan bütün işçiler tanıştığım işçi gibiydi. Hepsinde aynı inancı görmek mümkündü ve çok sevinçliydim. Çocukken bir oyuncağım ya da bir şekerim olduğunda bile bu kadar sevinmemiştim, bütün samimiyetimle söylüyorum bunu. Daha sonraki katıldığım bütün etkinliklerde bir vücut nasıl hareket ediyorsa öyle hareket ediliyordu ve içtenlik vardı. ÖRGÜTLÜ OLMAK BÖYLE BİR şEYDİ.

Bu gücün nereden geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum; bu güç devrimci Marksist fikirlerden, doğru bir önderlikten ve işçi sınıfına olan inançtan geliyor. Dergideki her yazıda, katıldığım toplantılarda, önderliğin önemi ortaya çıkıyor. Her defasında kendime şunu söylüyorum: 'doğru yerdeyim'. Kendime söylemekle kalmıyorum. Bulunduğum ortamlarda görüştüğüm insanlara da söyleme ihtiyacı duyuyorum. Çünkü doğruları görüp de insanları yönlendirmezsek bu bir haksızlık olur.

İşte bu yüzden MARKSİST TUTUM'A BİR YAşAM BORÇLUYUM!

Gazi Mahallesi'nden bir Marksist Tutum okuru


Bizler Patronların Stres Topları Değiliz

Ben bir tekstil işçisiyim. Küçük yaşta çıraklık yaparak başladım çalışma hayatına. şimdi ise makineciyim. Küçük tekstil atölyelerinden geçerek büyük bir fabrikaya makineci olarak girdim. Hep gece gündüz demeden, yeri geldiğinde yemeksiz, aç karna çalıştık ki, patronumuzun bizden istediği işi gününden önce bitirebilelim. Müdürler, patronlar, 'zamanında istediğimiz işleri çıkaramıyorsunuz. Çok çalışın! Artık tuvaletleri yasaklıyoruz. Hasta olduğunuzda izin verilmeyecek!' diyerek, yasaklar koyarak, bizleri korkutmaya çalıştılar. Ama benim anlayamadığım, biz işçiler ter dökerek, çalışarak onca hakareti, suçlu gibi fırçalanmayı hiç hak etmiyoruz. Geçtiğimiz günlerde biz çalışırken müdürümüz gelip, işlerin acil olduğunu söyleyip, sabaha kadar da olsa mola vermeden işleri bitirmemizi söyledi. Ve o gece hepimiz sabaha kadar çalıştık ve işleri bitirdik. Hepimiz, bütün arkadaşlarım o kadar yorgun, uykusuz, bitkin halde eve gitmeyi umut ederken müdürümüz hepimizi toplayarak patronumuzu dinlememiz gerektiğini söyledi. Ve o sabah duyduklarımız bizim için tam bir şoktu. Bizler bütün gece aç açına çalışırken, patron odasında içki içip keyif yapmıştı, sonra da kendini rahatlatmak için bize etmediği hakareti bırakmadı. Ayrıca bizleri aynı stres topu gibi kullandı. Bizleri aşağıladı ve sonra da uyumaya gitti. Bizler neden başımızı öne eğip onların bize bu çirkin, bu terbiyesiz davranışları yapmalarına izin veriyoruz?

Çalıştığım atölyede 300 işçiyiz. Ben orda konuşup hakkımı savunabilirim. Ama çözüm bu değil! Bütün işçi arkadaşlarla el ele verip, ışıksız, karanlık bir yolu aydınlatabiliriz. Böyle yaşamaya mahkûm değiliz, zaten buna yaşam da denilemez. Bizler güzel şeyleri hak ediyoruz. Onun için diyorum ki 'her şey birlikten doğar.' Biz hepimiz bir olsaydık belki de bu şeyler yaşanmayacaktı. Bizler birer ARIYIZ. ARIYIZ AMA BALIMIZDAN HABERİMİZ BİLE YOK işçi kardeşlerim.

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

Esenyurt'tan bir tekstil işçisi


Umudu ve İnancı Birleştirmek

İnanç ve bilinçle yoğrulan yüreklerin birleşip en güzelini yaratmaya çalışmasıydı gördüğüm, yaşadığım. En güzel şiirlerdi dile getirilen. En güzel marşlardı söylenen ve büyük bir coşkuydu sunulan mim gösterisi. Hep bir ağızdan haykırmaktı karanlığa. Her haykırış bir ışık yakmaktaydı karanlıkta şimşek gibi. Büyük yangınların başlangıcı olan küçük ama kararlı kıvılcımlardı aydınlatan göğü. İnançla, dirençle ve hep aynı yürekle çarpmaya devam edecek ve yanına yeni kıvılcımlar katacak olan. Önce inanmayıp göremeyecek yüreğinde umudu olmayanlar. Belki 'hiçbir şey değişmez', belki de 'biz gördük, geçirdik' diyecekler! Yani kendilerini kandırmaya, kapitalist sistemin onlara sunduğu 'uyuşuk ve kendi halindeki' yaşama devam edecekler. Sakın izin vermeyin size umutsuzluktan söz edenlereâ?¦ Onlara 15-16 Haziran'ı anlatın. İşçi sınıfının, tarihe, mücadelesiyle, inancıyla nasıl geçtiğini, birleşen ve örgütlenen işçilerin gücünü ve bu gücü kullanarak neler kazandığını anlatın. O günü yaratan işçilerin bugünün genç işçi kuşaklarına bıraktıkları mirasa sahip çıkılması gerektiğini, bu mirasın olumlu ya da olumsuz ne kadar zengin olduğunu, yaşananlardan çıkartılması gereken dersleri anlatın. Ama kazanımların sürekliliğinin sağlanması için işçi sınıfının enternasyonalist komünist bir partiye ihtiyacı olduğunu da anlatın.

Ya da sorun onlara nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini. Her akşam televizyon karşısında zaman öldürerek mi? Saçma sapan ve gereksiz şeylerle beynimizi dolduran gazete ve televizyon haberleriyle mi? Ya da son bir kaçış olarak kahvehane köşelerinde saatler harcayarak mı? Sorun onlara ve kendinize! NE YAPMALIYIM, NE YAPMALIYIZ? Ve anlatın onlara, kapitalist sistemin sunduğu bu uyuşukluk durumundan kurtulmak isteyenlerin, uyuşturucu kullanan birinin uyuşturucuyu bırakmaya karar verdiğinde yaşadığı zorluklara benzer zorluklar yaşayacağını. Ama asla söylemeyi unutmayın onlara: Yaşamanın en güzelidir DEVRİMCİ olmak, EN GERÇEĞİ VE İNSANLIĞIN EN BÜYÜK ONURU!

SELAM OLSUN UMUDUNU BİLİNÇLE YOğURUP BU YOLDA BAYRAK AÇANLARA!

Avcılar'dan bir Marksist Tutum okuru


Faşizan Yasalar Mücadele Ateşimizi Söndüremez

Geçtiğimiz günlerde, sömürenlerin meclisinden, hakkını arayan herkesin terörist sayılıp buna göre yargılanabileceği faşizan bir yasa tereyağından kıl çeker gibi geçti. Bu yasaya (Terörle Mücadele Yasası) göre, artık yasal olarak hepimiz birer teröristiz. TMY'nin içeriğine baktığımızda kimler terörist ilan ediliyor? En başta, insanca ve özgür bir yaşamı, savaşların, açlığın, sömürünün olmadığı bir dünyayı isteyen; kapitalist sömürü düzeninin savaş aygıtları ve ekonomik örgütleri olan NATO, IMF, DB vb. kurumlarına karşı çıkan; yiyecek ekmek, içecek su bulamadığı için açlıktan ölen milyonlarca insanın özgürleşmesini isteyen; hiçbir suçu olmadan, gözünü kâr hırsı bürümüş açgözlü patronların çıkarları için gece uykusunda ya da uyanıkken bombalanan, yakılan, öldürülen insanların yaşama hakkını savunan; çalışacak bir iş bulamadığı için sokağa çıkıp iş isteriz diye bağıran; parasızlıktan dolayı hastane kapısında sakat bırakılmaya, ölüme terk edilen insanların çıkarlarını savunmak için parasız sağlık talebiyle meydanlarda haykıran; fabrikalarda çalışma koşullarının ağırlığı yüzünden sakatlanmalara, ölümlere neden olan iş kazalarının olmaması için çalışma koşullarının iyileştirilmesini isteyen; şovenist TC burjuvazisinin Kürt halkına yönelik baskılarına karşı çıkan; anadilde eğitim hakkını isteyen; Kürt halkının geleneksel rengi olan sarı, kırmızı, yeşil renklerini taşıyan; ezilen uluslara özgürlük diye haykıran; haksız savaşlara karşı çıkıp barışı isteyen; kısacası insanlık onuruna sahip çıkan, baskılara, zulme, zorbalığa karşı duran herkes terörist bu yasaya göre.

şurası çok açık ki TMY Kürt halkına, devrimcilere ve mücadele etmesi engellenmek istenen işçi sınıfına karşı çıkartıldı. Bu yasayı toplum gözünde kabul edilebilir kılmak için, sermaye düzeni, burjuva medyada günlerce cinayet, hırsızlık, adam öldürme, gasp, fuhuş, kaçakçılık gibi haberleriyle beslenen bir kampanya yürüttü. Amaç, gerçek niyetin görülmesini önlemek ve toplumu kandırmaktı. Ama sınıf bilinciyle donanmış biz işçileri kandıramazlar.

Nasıl ki işçi sınıfının bilimi olan Marksizm ileri görüşlüyse, burjuvazi de ileriyi görüyor ona göre hazırlanıyor. Yani sınıf mücadelesinin ebediyen böyle durgun olmayacağını, şiddetlenip büyüyeceğini görüyor, işçi sınıfının üzerindeki ölü toprağının kalkacağını biliyor. İşte bu yüzden de işçi sınıfının öncü ve devrimci kesimlerini baskı altında tutabilmenin koşullarını yaratmaya, devrimci Marksizme yönelen biz gençlerin önünü şimdiden kesmeye çalışıyor, işçilerin gözünü korkutmaya, onları örgütlü mücadeleden uzak tutmaya uğraşıyor. Ama devrimci Marksistlerin işçi sınıfına gerçekleri anlatıp göstermesinin önüne geçemeyecekler. Burjuvazinin dizlerinin nasıl titrediğini şimdiden görebiliyoruz, onların bu korkularını haklı çıkaracağımızdan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Sermaye sınıfı bizleri hapse atsa da, baskı altında tutsa da mücadeleyi yok edemeyeceği çok açık.

Evet yasanın amacı belli, peki bunun karşısında ne yapmalıyız. En başta bu faşizan yasalara bakıp, korkuya, karamsarlığa, endişeye kapılmadan örgütlü mücadeleye sıkıca sarılmalı ve planlı, disiplinli bir çalışmayı güçlendirip ileriye taşıyabilmek için elimizden geleni yapmalıyız. Burjuvazi örgütlü mücadeleye katılmamızın önüne geçmeye çalışsa da, bizler burjuvazinin bu çabalarını boşa çıkartıp, kavga ateşini körükleyip, işçi kardeşlerimizi mücadelemize katmalı, kızıl bayrağımızı yere düşürmeden gökyüzünde dalgalandırmalıyız. Önümüze çıkacak sorunları aşmanın bunun dışında bir yolu bulunmuyor. Kapitalizm yıkılmadan özgürlük olmaz. Faşist yasalara ve baskıcı uygulamalara son vermenin yolu, enternasyonalistlerin safına geçip Bolşevizme kenetlenerek mücadeleyi yükseltmektir.

Gebze'den bir metal işçisi


Merhabalar,

Yaklaşık üç aydır internet sitenizi takip ediyorum. Derginizin de son iki sayısını aldım ve zevkle okudum. Cidden tespitleriniz çok doğru. İşçi sınıfının dağınık olduğu, devrimci hareketin savrulduğu bir dönemde Marksist Tutum inatla ve sabırla duvarcı ustası gibi çalışıyor. Elif Çağlı'nın dediği gibi, ter akıtmadan devrimci olunmaz.

Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Devrimci Marksizmin ışığında Bolşevik partiyi yaratmaya!

Bolşevizm kazanacak!

Ankara'dan bir Marksist Tutum okuru


Akım Metal'de İş Kazası

Merhaba Marksist Tutum ve okurları. Güneşin kızıllığı bütün güzelliğiyle fabrikanın penceresinde kendisini gösterir göstermez, işte yine bir iş kazası yaşandı. Elbette kazanın yaşanması güneşin doğmasından ya da batmasından değil, çalışma koşullarının ağırlığından ve buna bağlı olarak işçilerin yorgun ve bitkin düşmesinden kaynaklanıyor. Tarih 29 Mayıs. Gece vardiyasının bitmesine bir saat kala, bir işçi kardeşimiz, çalışır durumdaki makineye elini kaptırdı. Sonrasında yaşanan şey ise hiç de yabancı olmadığımız bir durumdu. Kazayı geçiren işçi çektiği acıyı bağırış ve feryatla göstermesine karşın, birlikte çalıştığı iki işçi dışındakilerin ya kazanın olduğundan haberleri yoktu ya da iş kazalarının, elimizin, bacağımızın, kolumuzun kopmasının çok normal olduğu düşüncesi hakim olduğu için kıllarını bile kıpırdatmamışlardı. Sanki aynı şey bir gün kendi başlarına gelmeyecekmiş gibi! Kazayı geçiren arkadaş beş on dakika oturup sigara içtikten sonra ustabaşı tarafından tekrar şişmiş elle çalıştırılmaya devam ettirildi. Ustabaşları genelde patronun sadık köpekleri durumunda olduklarından, kazayı geçiren işçinin sağlığını değil üretimin düşmemesini düşünüyorlar, sanki patronun ortaklarıymış gibi. Sınıf bilincinin ve örgütlülüğün olmayışı böylesi sonuçlara neden oluyor ve bu durum da patronun işine geliyor, çünkü işleri tıkırında işlemeye devam ediyor.

Fabrikadaki çalışma koşullarına baktığımızda iş kazasının yaşanmamasını beklemek körlük olurdu herhalde. Yaklaşık 350 işçinin çalıştığı Akım Metal'de, işçilerin neredeyse yüzde doksanı, hafta tatili de dâhil olmak üzere günde 12 saat ve üzeri çalışıyor. Bu durum birkaç gün ya da hafta değil aylarca sürüyor. Fabrikanın içinde ve dışında her yerde kameralar var, sadece tuvalette yok, zaten oraya gitmek için de epey uğraşmak gerekiyor. Çoğu zaman da neden uzun kaldın diye fırça atılıyor. Geçtiğimiz aylarda patron bir toplantıda (işçileri çok düşündüğünden!) sigaranın sağlığa verdiği zararı güzel bir biçimde anlatıp sigarayı bırakana takım elbise alacağı sözünü vermiş ve bu sözünü de tutup, bırakanlara takım elbise almıştı. Bu durum karşısında işçilerin bir kısmı 'ya baksana patron bizim sağlığımızı düşünüyor' düşüncesiyle sigarayı bırakmış, bir kısmı da patronun sinsi düşüncesini anlamıştı. Aslında patron işçinin sağlığını değil kaybedeceği saatlerini düşünüyordu, çünkü bir işçi sigara içmeye gidince makine kısa süre duracak ve fazla ürün çıkmayacak, bunu da 350 kişi yapınca bu epey bir zaman kaybı olacak. Yani her zaman olduğu gibi patron yine kendi çıkarını düşünüyor, çünkü onlar bir dakika dahi kaybetmek istemezler. İş kazaları (aslında cinayetleri), bu sömürü düzeni yaşamaya devam ettiği sürece son bulmayacak. Bu elbette iş kazalarını azaltmak için mücadele etmeyelim anlamına gelmiyor. Aksine buna bir dur demek için, tepkimizi, son derece sert bir biçimde ve bilinçli ve örgütlü bir mücadele yürüterek göstermeliyiz. Bu kahrolası sömürü düzeni, saltanatını işçi kardeşlerimizin dökülen kanı üzerinden sürdürüyor. Gün gelecek dökülen her damla kan sömürenleri boğacak.

Gebze'den bir metal işçisi


UİD-DER'le 15-16 Haziran Etkinliği Coşkusu

Haftalardır yapılan muazzam çalışmaların ardından 15-16 Haziran Genel Direnişinin anmasını gerçekleştiren UİD-DER'e ve bu çalışmalara emeğini, yüreğini koyan ve etkinliğe katılan işçi ve emekçilere sımsıcak MERHABA.

Günler öncesinden başlayan heyecan ve coşku, etkinliğin başlamasının ve UİD-DER genel sekreterinin açılış konuşmasının ardından daha da anlamlanmaya, daha da artmaya başladı. Programın her anında muazzam bir emek vardı. Konuşmalarından sloganlara kadar müthiş bir inanç ve coşku hâkimdi.

15-16 Haziran Genel direnişinin tüm ayrıntılarına kadar işlenmesi, o dönemdeki gelişmelerin bir bir, belgesel ve sunumla tekrardan hafızalarımıza kazandırılması, tarihi öğrenip ve ondan dersler çıkararak doğru bir örgütlülükle, militan işçi ruhuyla 15-16 Haziran direnişinin aşılması gereken bir zirve olarak değerlendirilip hedef gösterilmesi, UİD-DER'in sınıf mücadelesinde işçi sınıfının büyük bir gereksinimini karşılayacağını göstermekteydi. Yıllardır harcanan çabanın ve emeğin ürünü olan UİD-DER'in böyle anlamlı bir günde açılışının yapılması içimizdeki coşkuya omuz verip daha da anlamlandırdı bu coşkuyu.

şiirler ve marşlarda, sınıf bilincinin önemini kavrayan işçilerin kararlı ve coşkulu ses tonlarıyla özgürleşen notalar ve sözcükler, sınıfımızı kavgaya çağırmaktaydı. Programın en çok dikkat çeken bölümü ise mim gösterisi oldu. Burada da işçi sınıfı anlatıldı. Aldığım mesaj şuydu: YILGINLIK YOK, DİRENİş VAR ve DİRENE DİRENE KAZANACAğIZ! Sahnedeki bütün işçiler sanki hep bir ağızdan bu sloganları haykırıyordu ve beklenen an gelmişti. Bütün işçiler kazandıklarını ilan ediyorlardı. Bir piramit şeklinde bir araya gelen oyuncu işçiler ellerinde bulunan iş aletlerini ve kızıl bayrağı havaya kaldırarak gösteriyi büyük bir başarıyla sonlandırdılar. Coşkunun doruğa çıktığı andı kızıl bayrağın dalgalandırılışı. Ve işte o an kelimelerle anlatılamayacak duygular yaşadım, içim içime sığmıyordu. Yüreğimi söküp fırlatasım geldi sahneye ve bir kez daha anladım devrime ve kızıla olan aşkımı.

Bütün işçi ve emekçilerin katılımıyla Enternasyonal marşının okunmasıyla ve ardından halaylarla sona eren bu etkinliğin katılan herkesin içine bir umut düşürdüğü yüzlerden okunan mutluluktan anlaşılıyordu. Evet dostlar, içimize düşen umudu büyütmenin ve daha mutlu günleri görmenin tek yolu, sınıf mücadelesi veren ve dünya devrimine inanan UİD-DER'in çatısı altında örgütlenerek militan işçi ruhuyla mücadeleye atılmaktan geçmektedir.

Ya Örgütlüyüz ve Her şeyiz ya da Örgütsüzüz ve Hiçbir şey!

Yaşasın Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği UİD-DER!

Gazi Mahallesi'nden Marksist Tutum okuru bir emekçi


Altın Kümes

Kurdunuz kendinize nezih bir yaşam, güvenli bir sitede oturuyor, sabah arabanıza atlayıp plazadaki işinize gidiyor, akşam konforlu evinizde dijital TV seyrediyorsunuz. Eşiniz kariyer ve çocuğu beraber yaptı, bakıcılarla büyüttünüz onu, hastalandığında özel hastanelerde bakıldı. Artık zamanı geldi, iyi bir özel okul araştırıyorsunuz. Daha sonra da iyi bir dershaneye göndereceksiniz tabii. Niye peki? En az sizin kadar nezih bir yaşama sahip olsun ve aynı dönme dolap onun için de, torununuz için de torununuzun tostorunu için de inip çıksın diyeâ?¦

Oysa mahrum ediyorsunuz onu diğer dönme dolabı tanımaktan, artık cılkı çıkmış devlet okullarından, işsizlikten, parasızlıktan, hastane kapılarında kalıp içeri alınmamaktan, bir ömür boyu güvensiz yaşamaktan, sonra isyan etmekten, mitinglere katılmaktan, biber gazından, polis copundan, bilinçtenâ?¦

şu 'plaza' denen, dışardan çoğumuza yabancı görünen ama özünde diğer işyerlerinden farkı olmayan bir yerde çalışıyorum. Hemen her asansör yolculuğunda hayretler içinde kalıyorum: Nasıl oluyor da bu insanlar hem bu kadar eğitimli hem de bu kadar bilinçsiz olabiliyor ve dahası nasıl oluyor da olaylara hepsi aynı yönden bakabiliyorlar?

Kendimize şef, mühendis, tekniker, memur, sekreter vs. (ama işçi değil!) diyoruz. Gerçekte hepimiz emeğini bir ücret karşılığında satarak yaşamını sürdüren kişileriz, yarın işsiz kalabiliriz. Bize çeşitli gibi görünen bu sıfatlar altında yaşamlarımız, bize burjuvazi tarafından sunulan üç beş logodan ibaret aslında, onları yap boz edip yaşadığımızı sanıyoruz. Burjuvazinin örgün eğitim ve iletişim sistemi sayesinde, yaşadığımız ülkede veya dünyada ne olursa olsun, biz ayın hep aynı yüzünü görüyoruz, karanlık yüzünden çoğumuzun haberi bile olmuyor. Bu arada burjuvazi sınıf kardeşlerimizin kanını emiyor, katlediyor. Reklamlardaki 'steril' tavuk çiftliklerinden birinde gibiyiz, dışarıdaki bütün tavuklar gripten ölse, biz içerde hala gıdaklayıp yumurtlamaya devam ediyor olacağız. Acaba?

Hayatta her şey dönüşüyor, bizler de farkında olarak veya olmayarak dönüşüyoruz ama neye? İçinde yaşadığımız kapitalist sistem bizleri 'insan' olmaktan alıkoyuyor, sömürüyle, kan dökmeyle, savaşlarla ayakta durabiliyor. Bilinçsizliğimiz, örgütsüzlüğümüz de ona hayat veriyor. Bizler ona bu olanağı verdikçe farkında olmadan birer hamamböceğine dönüşüyoruz. İşçi olduğumuzun bilincine varalım, örgütlenelim, örgütlüysek güçlü olabilir, bilincimizi artırabilir ve bu sistemi yıkma yolunda bir insana dönüşüp insan olarak kalabiliriz:

O da bir işçi ben de bir mühendis, bir sınıfın evladıyız biz!

Gaye uğruna verip el ele kızıl bir ufka gitmekteyiz.

İstanbul'dan bir MT okuru


Derneğimiz UİD-DER'in düzenlemiş olduğu etkinliğe katıldım ve katılmış olduğum için çok mutluyum. Biz işçilerin neleri başardığımıza, birlik olduğumuzda neler yapabildiğimize tanık oldum. Etkinliğimizin konusu Türkiye'nin en büyük işçi direnişi olan 15-16 Haziran Genel Direnişiydi ve bu aynı zamanda derneğimizin açılış etkinliğiydi.

O zamanki işçilerin bir eksikleri vardı. Devrimci bir önderlikleri yoktu. Eğer bu olsaydı şimdi burjuvazi bu kadar rahat hareket edemezdi. Bütün bu koşulları bizlere dayatamazdı. O zaman yaşayan işçi arkadaşlar bu yaşadıkları muazzam direnişi bize anlatsalar ders çıkarırız. Biz zaten dersimizi alıyoruz. Ama o zaman yaşayan işçi babalarımız ve büyüklerimiz 1980 faşist saldırısından sonra kabuğuna çekilmişler. Ve o günlere bir daha dönmemek için sanki tövbe etmişler.

İşçi arkadaşlarımızın bu muhteşem organizasyonu, düzenlemiş oldukları mim gösterimi olsun, şiirler olsun, marşlar olsun, sunuş olsun bütün hepsi bu büyük deneyime yakışan güzellikteydi. Etkinliğin tümünde işçi arkadaşlar görev aldı. Hepsi muhteşem efor sarf ettiler. Bizler ne kadar örgütlü olursak o kadar güçlü oluruz. Ne faşist saldırılar ne de burjuvazinin direttiği koşullar bizleri yıldıramaz. Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

Kocaeli'den bir petrokimya işçisi


Merhaba MARKSİST TUTUM. Türkiye işçi sınıfı için gerçekten anlamlı ve unutulmaz bir tarihtir 15-16 Haziran. Büyük bir coşkuyla 15-16 Haziran etkinliğini bekliyorduk ve o gün geldi çattı. Pazar sabahı kalktığımda o kadar coşkuluydum ki, evde olan her bireyi öptüm. Etkinliğe gidecek otobüslerin kalkacağı yere doğru gittim ve hareket ettik. Etkinliğin yapılacağı salona gidene kadar otobüste marşlar, şarkılar söyledik ve artık salona gelmiştik. Etkinlik başladığında benim coşkum daha da artmıştı. Açılış konuşması etkileyici ve o kadar da anlamlıydı. Misafir İspanyol işçi arkadaşımızın konuşması da güzel bir konuşmaydı. Ve artık, işçilerden oluşan orkestramız ve koromuza sıra gelmişti. Tek kelimeyle mükemmeldiler, bizim coşkumuza coşku kattılar. Biz işçiler istedikten sonra her şeyi yaparız, yeter ki birlik ve beraberlik içinde olalım.

Işıklar söndü, sıra mim gösterisine gelmişti. şunu itiraf edeyim ki, en çok izlemek istediğim bölüm buydu; daha önce bahsedildiği için duymuş ama hiç izlememiştim ve merak ediyordum. Ve başladı. Ben ilk başlarını şaşkınlıkla izledim, bu arkadaşlar ne yapmaya çalışıyorlar dedim kendi kendime. Devamı geldikçe ve sonuna doğru anlamıştım: işçilerin büyümesi, çalışması, örgütlenmesi, baş kaldırışı, direnişi, tutuklanması ve sonunda zaferi görmesi. YAşASIN İşÇİ SINIFI!

Genel olarak baktığımda dört dörtlük bir etkinlikti. Kendimi şanslı hissediyorum böyle bir etkinliği izlediğim için. Biz işçilerin militanca mücadeleleri sonucu kazanan biz oluruz. 15-16 Haziran bunun göstergesidir. Bizi bu etkinlikte birleştiren ve böyle bir günü yaşatan UİD-DER'e teşekkür ederim.

Yaşasın Enternasyonalizm!

Gebze'den bir cam işçisi


15-16 Haziran 1970 Genel Direnişini Anma Etkinliği

15-16 Haziran Genel Direnişi üzerinden 36 yıl geçmesine rağmen Türkiye işçi sınıfı açısından değerini korumaktadır. Ancak o gün yaşanmış olan deneyim 1980'deki faşist darbeye kadar yaşanmış olan diğer büyük işçi eylemleri gibi işçi sınıfının hafızasından büyük ölçüde silinmiş durumdadır. Günümüzün genç işçi kuşağı ile 15-16 Haziran'ı yaşamış olan işçi kuşağı arasında tarihsel bir kopukluk vardır.

İşçi sınıfının bugünkü örselenmişliğinin ve o günlerde verdiği zorlu mücadeleler sonucunda kazanmış olduğu haklarını günümüzde büyük ölçüde kaybetmesinin, üstüne üstlük bugünkü yaşam koşullarının o günlere göre daha da kötüleşmesinin en önemli nedenlerinden biri de yaşanmış deneyimlerin şimdinin genç işçilerine aktarılamamasıdır. İşçi sınıfının tarihsel belleğini canlı tutacak olan, yaşanmış olan deneyimleri sonraki işçi kuşaklarına aktaracak olan, onun 'örgütlülüğüdür'. Hak gasplarının ve yaşam koşullarının kötüleşmesinin nedeni kapitalizmin doğası olsa da, bunları önleyecek olan da işçi sınıfıdır.

Dünyanın genelinde yaşanmış mücadele deneyimlerinin işçilere aktarılabilmesi, mücadelenin kızışmaya başlaması öncesinde işçi sınıfına rehber olacaktır. Açılış etkinliği olarak 15-16 Haziran Genel Direnişinin tarihini işçi sınıfına aktarmayı hedeflemesi, Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği'nin (UİD-DER) bu gerekliliği yerine getirmeye çalışacağının bir göstergesidir. Etkinliğin henüz başında, İspanya Galiçya tersanesinden bir işyeri temsilcisi, konuşmasında işçi sınıfının enternasyonal örgütlülüğünün gerekliliğine ve UİD-DER'in işçi sınıfının uluslararası mücadelesinde önemli bir adım olduğuna değindi. İspanyol sınıf kardeşimizin yaptığı bu konuşma, etkinliğin gayesini ortaya koydu.

Cumhuriyetin ilanından yıllar sonra toplu sözleşme ve grev hakkına kavuşan ve 15-16 Haziran 1970 Genel Direnişiyle zirveye ulaşan Türkiye işçi sınıfı hareketi tarihi, sinevizyon gösterimi, marşlar, şiirler ve bir de mim gösterisi eşliğinde yapılan sunumla anlatıldı. O günün mücadele ve başkaldırı ruhu, okunan marşlarla ve atılan sloganlarla salonun bütününe yayıldı. Programın sorun yaşanmadan sonuçlanması ve izleyenlerin bir şeyler öğrenerek salondan ayrılması etkinliğin baştan sona örgütlü bir biçimde gerçekleştirilmesinin meyvesiydi.

İşçi sınıfının genç kuşakları olarak, sınıf mücadelelerinde cereyan eden bu tür tarihsel deneyimleri Marksizmin rehberliğinde içselleştirip deneyim hanemize kazımak burjuvaziye karşı savaşımda önemli bir aşama olacaktır.

Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Mücadelesi!

İstanbul Üniversitesinden MT okuru öğrenciler


Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği'nin 15-16 Haziran için düzenlediği etkinlik, 'işçi sınıfı yok oldu' diyenlere cevap niteliğindeydi. 'Yolumuz uzun soluklu bir yol, sabır istiyor.' Bazen niceliğin niteliğe dönüşmesi zaman alırken ve bu zaman bazılarına sınıfa olan inancı kaybettirirken, bazen de 15-16 Haziran'da olduğu gibi, işçi sınıfı, birkaç yıl gibi kısa bir sürede 'kendisi için sınıf haline gelir'.

Çıkaracak derslerimiz vardı. Birey olarak bir şeylere 'hayır' demek yetmiyordu. Örgütlü bir mücadele gerekirdi. 'Örgütlüysek Her şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir şey!' 15-16 Haziran için yapılan etkinlik bunları anlatmakla sınırlı kalmadı. İnsanlar yumrukları sıkılmış, hep bir ağızdan Enternasyonal'i söylüyordu; kadın-erkek, Kürt-Türk, Sünni-Alevi... Bütün ayrımların önüne geçmişti sınıf bilinci. İşçi vardı ve onun mücadelesi.

Etkinliğe katılan İspanyol işçinin kendi diliyle söylediği 'Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin' sloganı, çeviriye gerek duyulmadan anlaşılmış ve büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Sorunlar aynıydı; coğrafyalar, diller değişse bile!

Yaşasın İşçi Sınıfının Dayanışması!

Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

ODTÜ'den Marksist Tutum okuru bir öğrenci


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/okur0806.htm