Baştan aşağı eşitsizlik ve yozlukla malul eğitim sisteminin adeta boy aynası olan bir ÖSS daha geride kaldı. Son yıllarda artık bir mini ÖSS halini almış olan Ortaöğretim Kurumları Sınavı OKS'yi de dahil edersek bu iki at yarışına bir hafta arayla yaklaşık 2,5 milyon öğrenci koşuldu. Aileler vahşi bir eşitsizlik ve geleceğe güvensizlik doğuran bu alaturka kapitalizm şartlarında, çocukları (ve dolaylı olarak kendileri) için bir nebze kurtuluş umuduyla her yıl bu toplu cinneti yaşıyorlar.
Ve bu cinnet ne pahasına? Sıfır çeken onbinlerce kişi, ÖSS'yi esas alacak olursak sınava girenlerin en fazla yüzde 5'inin kendini mutlu hissedeceği bir sonuç alabilecek oluşu, YÖK'e göre bu sınav için yılda 1.5, Türk Eğitim Derneği'ne göre 5.1 katrilyon lira 'eğitim' harcaması, yaşanmamış çocukluklar, psikolojik açıdan örselenmiş asosyal yaratıklar, artan antidepresan kullanımı, kazanamayan çoğunluk için müzmin düş kırıklığı ve toplum içinde aşağılanma, ve belki de hepsinden trajik olanı, adeta insanlıklarını ödünç bırakmaya zorlandıkları sancılı bir tahsil sürecinden sonra bir tokat gibi vuran işsizlik, 25-30'una gelmiş, ama ana-baba parasına bakarak yaşayan, adım adım çürüyen kişiliklerâ?¦
Bu vahim tablo genç ve büyük nüfusuyla kendini yere göğe sığdıramayan şanlı Türkiye kapitalizminin alaturka çürümüşlüğünün kaba bir resminden başka nedir? Tıknefes Türkiye kapitalizmi çok övündüğü koca genç nüfusuna ne iş bulabilmektedir ne de asgari yeterlikle bir eğitim verebilmektedir. Kâğıt üstünde yüzde 10'lar civarında gösterilen genel işsizlik oranı, yüksek öğrenim mezunları için yine kâğıt üstünde yüzde 25'ler düzeyinde gösterilmektedir. Gerçek genel işsizlik oranının yüzde 25'ler düzeyinde olduğu hatırlanacak olursa 'eğitimli' işsizliğin de kâğıt üstündekinden daha fazla olduğu kolayca tahmin edilebilir.
Verilen 'eğitimin' sonucu ise içler acısı. İki kelimeyi yan yana getirip doğru düzgün bir cümle kuramayan, asgari mantıki tutarlılığa sahip bir paragraflık düşüncesi olmayan, hasbelkader bir meslek sahibi olunduğu durumlarda da bu mesleğin gerektirdiği en basit nosyonlardan yoksun nesiller. Geçenlerde hazırladığı raporu duyuran YÖK bile en azından ortaöğretime ilişkin olarak bu tabloyu itiraf etmek zorunda kaldı. Elbette o kendisini bu tablonun sorumluluğundan sıyırmak için sorunu ortaöğretime atıyor:
'En kapsamlı uluslararası değerlendirme projesi olan PISA, OECD ülkelerindeki 15 yaş grubu öğrencilerin zorunlu eğitimin sonunda yeterince yaşama hazırlanıp hazırlanmadıklarını, matematik, fen ve okuryazarlık düzeylerini ve problem çözme becerilerini ölçmeyi hedeflemektedir.
'PISA-2003'ün değerlendirmesine göre, Türkiye matematikten, 41 ülke içinde 29., okuma alanında 34., fen ve problem çözme bölümlerinde 36. olmuştur. Bu veriler de, ortaöğretimde niteliğin çok düşük olduğunu göstermekte. Bunun sorumlusu yükseköğretime yerleştirme sınavı değil, eğitimi bu sınava göre biçimlendirenlerdir.' Raporda başka uluslararası eğitim değerlendirme projelerinin de Türkiye'ye ilişkin olarak benzer sonuçlara vardığı aktarılmakta.
Bu tablo nasıl oluşmuştur? Bunun sebebini anlamak için geçmişe bakmak ve durumun bu hale gelmesinde kırılma noktası olan 1980'lerin anlamını iyi kavramak gerekiyor. Kabaca söylemek gerekirse, 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi sonucu işçi sınıfının ve devrimci hareketin ezilmesi ve dünya ölçeğinde işleyen kapitalizmin neo-liberal saldırılarının oluşturduğu ve bugün de sürmekte olan genel atmosfer sonucunda eğitim (başka birçok şey gibi) bugünkü rezil duruma gelmiştir. Bir yandan eğitim de dahil tüm kamusal hizmetlerin bütün dünyada olduğu gibi kısılması, diğer yandan azgın siyasal gericilik sonucu yaşanan tasfiyeler, eleştirel düşüncenin boğuluşu, solcu avı ve toplumun tam bir ideolojik beyin yıkama makinesinden geçirilmesi bu tablonun bu denli ağır olması sonucunu ortaya çıkarmıştır.
Bu atmosferde başta müfredat olmak üzere, okulların fiziki olanakları ve maddi kaynaklarında, öğretmen sayısı ve kalitesinde genel olarak ciddi bir gerileme yaşanmış, artan nüfus ve kente göçün, kısa vadeli çıkarlarına odaklanmış burjuvazinin plansız kentleşmeyi teşvikiyle birleşmesiyle bu sorunlar daha da ağırlaşmıştır. Bu süreçte eğitimde yaşanan sınıfsal, bölgesel eşitsizlik dev adımlarla ilerlemiştir. Bu basitçe bir azgelişmişlik sorunu değildir, çünkü Türkiye'nin eğitim, sağlık gibi bazı temel alanlardaki durumu ülkenin genel gelişmişlik düzeyinin gerisindedir. BM verilerine göre, Türkiye kişi başına milli gelirde 180 ülke arasında 63'üncü iken; kesin bir ölçü olmasa da kaba bir fikir verebilecek olan ve kişi başına milli gelirin yanı sıra okuryazarlık ve okullaşma oranı ile ortalama yaşam süresi gibi ölçüleri birleştiren İnsani Gelişme Endeksi sıralamasında 94'üncü durumdadır. Aynı durum gelir eşitsizliği verilerinde de kendini göstermektedir.
İşsizlik, geleceğe güvensizlik ve aşağılanmanın giderek daha geniş kesimleri sarmaya başlamasıyla kendini açığa vuran bu eşitsizlikler, toplumun tarihsel geleneklerinin de etkisiyle ('okuyup adam olmak') yüksek öğrenime dönük yoğun bir talep doğurmuştur. Bu yoğun talebin altında yatan eşitsizliği iyice anlamadan sınav sisteminin eşitsizlik ya da saçmalıklarını anlamaya çalışmak yüzeysel olur. Toplumun kitlesel eğitimi için gerekli yatırımları yapmayan kapitalist sistemin sunduğu sınırlı yüksek öğrenim olanakları ve buna mukabil talebin fazlalığı doğal olarak bir eleme sorununu ve dolayısıyla bir sınav sistemini ortaya çıkarmıştır. Kimler elenecekti? Tümüyle biçimsel eşitliğe dayalı bir sınav söz konusu olsa bile (ki başlangıçta ve uzunca bir süre durum aşağı yukarı böyleydi), doğal olarak ilk ve ortaöğrenimdeki çok yönlü eşitsizliklerin mağdurları olan işçi ve emekçi çocukları elenecekti.
Üniversiteye girmeyi başaran azınlığa dahil olma arzusu, neredeyse sadece Türkiye'ye özgü başka bir garabet olan dershanecilik sektörünü doğurdu (bildiğimiz kadarıyla daha önce yalnızca Güney Kore'de benzer bir olgu yaşanmış, ancak son verilmiştir). Bir kanserli ur hızıyla yayılan bu sektör, bugün sayısı yaklaşık 3 bini bulan dershaneyi, birçok etüt merkezini ve özel ders bürolarını içeren, 20 katrilyonluk sermayenin dolaştığı bir sektör halini almış durumdadır. Dolayısıyla alaturka kapitalizm kendi garabetinden kendine dev bir kazanç ve sömürü alanı yaratmıştır.
Son yayınlanan YÖK Raporunda 2005-2006 öğretim yılında dershaneye giden öğrenci sayısı 941 bin ve sektörde çalışan öğretmen sayısı da yaklaşık 51 bin olarak verilmektedir. Aynı rapora göre üniversite sınavlarına giren öğrencilerin yüzde 72'si dershaneye gidiyor, yüzde 16,5'i hem dershaneye gidiyor hem özel ders alıyor. Yukarıda da verdiğimiz üzere aynı kaynağın verileri sınav sisteminin topluma maliyetinin yılda 1,5 milyar YTL (1,5 katrilyon TL) olduğunu ileri sürüyor. Aileler güç yetirebildikleri ölçüde, hatta güçlerinin ötesinde bir zorlamayla, çocuklarını bu 'kurtuluş' ümidinin peşine takıyorlar. Öyle ki, son 20-25 yıl içinde sınava katılan öğrenci sayısı 3-4 kat artarak, nüfus artış hızını çok geride bırakmıştır. Diğer taraftan bu kurumlara akan paralar, yani halktan sözde eğitim için sızdırılan para, devletin eğitime ayırdığı bütçenin kat be kat ötesine geçmiş durumdadır.
Sözde öğrencilerin öğretim eksiğini gidermek, yani eşitsizliği dizginlemek üzere kurulan bu dershaneler, tam aksine eşitsizliğin katmerlenmesinin bir aracı olmuşlardır. Zira öğrencilerden yüksek fiyatlar talep eden bu kurumlara doğal olarak ancak bunun altından kalkabilecek olan aileler para yetiştirebilmektedirler. Kaldı ki dershaneler arasında da 'kalite' farkı oluşmuş, fiyatına göre 'başarı' söz konusu olmuştur. Ama asıl büyük sorun dershanelerin varlığının zaman içinde ortaöğrenimi tümden ıskartaya çıkartma noktasına gelmesidir. Son yıllarda özellikle lise son sınıfın ve hatta ilköğretimdeki 8. sınıfın adeta yok hükmünde olması bunun yalnızca çarpıcı bir ifadesidir.
Ancak ailelerin tüm gayretine rağmen üniversiteye girme oranları açısından eşitsizliğin ortadan kalmasının olanaksız olduğu ortadadır. Burjuva istatistiğinin kategorileri kesin sınıfsal ayrımları göstermese de yine de bir fikir veriyorlar. Bu istatistiklerden birine göre, şu anda üniversitede okuyan öğrencilerin yüzde 80'inden fazlası 'orta ve yüksek gelirli' ailelere mensup iken, yüzde 20'den azı 'düşük gelirli' ailelere mensup.
Diğer taraftan dershanelerin öğrencilerin bilgi ve deneyimlerini arttırmakta pek yararlı oldukları da söylenemez. Çünkü bunların amacı öğrencilere bilgi ve deneyim kazandırmak değil belirli bir sınavdaki performanslarını arttırmaktır. Bunlar falanca tipte soruların nasıl çözüldüğüne, test tekniğinin nasıl uygulandığına vs. odaklanmaktadırlar. Bir benzetmeyle, bunlar bir koşucu yetiştirmekten ziyade belirli bir yarış öncesinde koşanlara doping teknikleri öğretmekte ve uygulamaktadırlar.
Bu durum eğitim alanında korkunç bir israf ve yıkım anlamına gelmektedir. Eğitimde vasıf ve nitelik üretemeyen Türkiye burjuvazisi, dünyaya 'serbest meslek' diye bir kategori armağan etmekle övünebilir. Ancak gelinen nokta artık burjuvazinin belirli kesimleri için bile katlanılmaz bir hal almıştır. Bu kadar 'eğitim' harcaması karşılığında bu kadar 'vasıfsız' bir nüfus olgusu, AB karşısında genç nüfus kartını oynayabilmek için bu genç nüfusun eğitimli olması gerektiğinin farkına varan bu kesimleri harekete sevk etmiş ve örneğin TÜSİAD gibi örgütler bu duruma bir çekidüzen verilmesi gerektiğini vurgulamaya başlamışlardır. Onlar elbette kendileri açısından sınıfsal ayrım çizgilerinin biraz daha netleştirilmesi ve istisnai yetenektekiler hariç işçi ve emekçi çocuklarının artık üniversite hayallerinden vazgeçmesi gerektiğini düşünüyorlar. Çünkü bu bir yandan kendi ihtiyaç duydukları vasıflı işçilerin oluşumunu engelliyor ve gençlerin bir işe girmeksizin 4-5 yıl daha aylak dolaşmalarına yol açıyor, bir yandan da bu faydasız iş için büyük paralar boşa harcanıyor.
Üniversiteler ve ÖSS sorununa işçi sınıfının cephesinden bakıldığında ise özellikle vurgulanması gereken noktalar bulunuyor. Çocuklarının eğitimi ve gelecekleriyle haklı olarak ilgilenen işçi aileleri herkese eşit, ücretsiz ve gerçek anlamda bilimsel bir eğitim mücadelesine katılmalı, çocuklarını da bu doğrultuda bilinçlendirmeye çalışmalıdırlar. Bu eğitim evrensel bilimin kazanımlarının aktarıldığı, milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi vb. her türlü ideolojik şartlandırma ve gerici önyargılardan arındırılmış, öğrencinin insanlığın evrensel birikimini özümseyerek topluma yararlı üretken bir birey haline gelmesini sağlayan türde bir eğitimdir. Bunun mücadelesini ancak işçi sınıfı verebilir ve diğer emekçi kesimleri de buna ortak edebilir. Bu yapıldığında kapitalizmin fiili çerçevesinin dar geldiği ve taleplerin tam, tutarlı ve kalıcı biçimde gerçekleşmesi için kapitalizmin alaşağı edilmesi gerektiği de görülecektir.