ABD'de kaçak durumda bulundukları için, en kötü çalışma koşullarında, hiçbir sosyal güvenceleri olmaksızın, Amerikan işçisinin ortalama üçte biri ücretle çalıştırılan 12 milyon işçi! Tarım işçilerinin yarısı, otel çalışanlarının onda biri, her üç lokanta işçisinden biri, gıda imalatında çalışan 1,5 milyon işçiden 210 bini bu işçilerden oluşuyor. Temizlik şirketlerinde çalışanların, çöpçülerin, inşaat işçilerinin, zehirli maddelerle üretim yapılan yerlerde çalışanların önemli bir kısmı da yine bu işçiler.
Ve Amerika, iki aydır, tarihinde görmediği kadar büyük çaplı göçmen işçi gösterilerine sahne oluyor. Geçtiğimiz Aralık ayında Temsilciler Meclisinden geçen ve Senato'nun onayını bekleyen göçmen karşıtı yasa tasarısının (kısaca HR 4437 olarak anılıyor) reddedilmesini isteyen yüz binlerce göçmen işçi, ülkenin dört bir yanında protesto eylemleri gerçekleştiriyor. 10 Martta Chicago 500 bin işçinin gerçekleştirdiği mitingle o güne kadar tanık olduğu en kalabalık kitle gösterisine sahne olurken, 25 Martta pek çok kentte yüz binlerce kişi sokaklara döküldü. Çeşitli okullardan ve üniversitelerden on binlerce öğrencinin de destek verdiği bu protesto gösterilerinde, toplam katılımcı sayısı iki milyonu geçiyordu. 9-10 Nisan tarihlerinde de, 120'den fazla yerleşim yerinde düzenlenen gösterilere 2 milyondan fazla işçi katıldı. Sadece Los Angeles'taki gösteride 1 milyon işçi yer alırken, Dallas ve Chicago da en geniş katılımın sağlandığı kentler arasındaydı.
'şimdi yürüyoruz, yarın grevdeyiz' diyen göçmen işçiler, Amerika'da 60 yıldan bu yana kitlesel olarak kutlanmayan 1 Mayıs gününü, 'göçmen işçisiz 1 gün' şiarıyla ve işi-okulu-tüketimi boykot ederek büyük bir katılımla kutlama çağrısında bulunmuşlardı. Böylece, çalışmazlarsa nelerin olacağını ya da olmayacağını herkes somut olarak görebilecekti.
Söz konusu olan, 1 Mayıs gibi bir günde milyonları kapsayan bir grev çağrısı olunca burjuvazi cephesinde de işin rengi değişti. O zamana kadar esas olarak gelecek sene yapılacak seçimler için şimdiden oy toplama kaygısıyla göçmenleri destekleyebilen Demokrat Partililer, bu eyleme şiddetle karşı çıktılar. Grev çağrısı aynı şekilde Latin kökenli işverenlerden ve Katolik klisesinden de büyük bir tepki aldı. Örktükleri şey, grevin yol açacağı milyonlarca dolarlık zarardan çok daha fazlasıydı elbette. Onlar işçilerin giderek daha fazla radikalleşmelerinden ve hareketin daha geniş taleplerle ABD işçilerini de kapsayacak şekilde yayılmasından korkuyorlar.
Aralarında sendika bürokratlarının ve sağcı göçmen temsilcilerinin bulunduğu bir kesim ise, işe gitmezlerse işten atılacakları propagandası yürüterek işçileri korkutmaya ve grev çağrısından vaz geçirmeye çalıştılar. Kuşkusuz, grev günü olarak seçilen günün 1 Mayıs olmasının, burjuvazinin ve onun sınıf içindeki ajanlarının gözlerinin korkmasında büyük bir rolü bulunuyordu. Onlar da, 1886 Chigaco ruhunun hortlamasından ve ülkedeki tüm işçileri sarıp sarmalamasından çekiniyorlar.
Neticede, burjuvazinin bu baltalama girişimleri sonuç vermedi ve Amerika'nın pek çok eyaleti 1 Mayıs'ta yüzbinlerce işçinin dövizleriyle, pankartlarıyla katıldığı devasa gösterilere sahne oldu. Los Angeles ve Chicago, yarım milyon işçinin katılımıyla en kalabalık gösterilerin yapıldığı kentlerdi yine. Milyonlarca işçi işe gitmedi, çocuklarını okula göndermedi, alışveriş yapmadı. Göçmenlerin çalıştığı pek çok işyeri kapandı.
Aynı şekilde sınırın öte yanında, yani Meksika'da da ABD'deki kardeşlerini destekleyen işçiler 'Gringosuz 1 gün' şiarıyla ABD ürünlerini ve şirketlerini boykot ettiler. Düzenledikleri yürüyüşlerde, 'Göçmen işçiler onurlu işçilerdir, terörist değil' pankartları taşıdılar. ABD'deki kaçak göçmen işçilerin yarısını Meksikalılar oluşturuyor. Bu ülkeden her yıl yüz binlerce işsiz işçi ve köylü, ekmek parası kazanma umuduyla ABD'ye gitmeye çalışıyor, ne var ki pek çoğu sınırı geçemiyor.
Yüzlerce milyonluk nüfusuyla Amerika'nın yanı başında duran Latin Amerika'da, neoliberal politikaların ve genel olarak kapitalizmin yoğun saldırıları altında işsizlik arttıkça, insanlar karınlarını doyurmak umuduyla ABD'ye hücum ediyorlar ve bu durum çelişkilerin her geçen gün daha da derinleşmesiyle sonuçlanıyor.
Kapitalist dünya ekonomisinin içinde bulunduğu kriz onun ana üssü konumundaki ABD'de de uzun süredir etkilerini hissettirmekte. İşçiler geçmişteki yaşam standartlarını muhafaza edebilmek için daha uzun sürelerle ve daha yüksek tempoda tükenircesine çalışmak zorundalar. Tüm dünyada işçi sınıfının kazanımlarına yönelik saldırılar (emeklilik, sağlık, eğitim vb.) ABD'de de burjuvazi tarafından yürütülüyor. Bunun ilerleyen dönemde daha da artacağı açık. ABD'li egemenler işçi sınıfı üzerindeki bu basıncın kendileri açısından tehlikeler doğurabileceğini gayet iyi biliyorlar. Bu nedenle şimdiden 'terör' bahanesiyle baskıcı yasa ve uygulamaları hayata geçiriyorlar. Aslına bakılırsa ABD burjuvazisi gerçek 'önleyici vuruşu' işçi sınıfına karşı yapmakta.
Biriken patlama dinamiklerinin kendisini en çok göstermesi muhtemel kesimlerden birisi de siyahların yanı sıra göçmen işçiler. Bu göçmen işçilerin çok büyük bir bölümünün Latin Amerika kökenli olması günümüzde özel bir boyut da kazanmış durumda. Latin Amerika'nın genelinde yükselen devrimci dalganın bu göçmenler üzerinde de etki yapma olasılığı var. Bu insanlar memleketlerindeki akrabalarıyla sıkı ilişki içindeler ve ABD'de maruz kaldıkları baskı altında oradaki havadan etkilenmeleri hiç de zor değil. Latin Amerika'daki sol rüzgârların ABD karşıtı bir söylem taşıyor olmasını da burada ayrıca hesaba katmak gerekiyor.
Diğer taraftan tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, sistemin hastalıkları için yerli işçi sınıfına her zaman kolay hedef olarak gösterilebilecek suçlular icat edilir. Göçmen işçiler her zaman ideal günah keçileri yapılmışlardır. ABD'deki sorunun temel yönlerinden biri de budur. ABD burjuvazisi, sıkıp suyunu çıkardığı göçmen işçileri şimdi 'ülkenin sırtındaki yük' olarak gösteriyor. Bu yüzden de, göçmenleri tamamen kontrol altında tutmak ve ihtiyaç fazlasını kapı dışarı etmek için yeni yasalar hazırlıyor. şu anda çıkarılmak istenen 'Sınır Koruma, Antiterörizm ve Yasadışı Göç Kontrol Yasası' (HR 4437), kaçak göçmenliği federal bir suça dönüştürüyor ve bu durumdaki işçilerin yanı sıra onlara yardım edenleri de suçlu ilan ediyor. Örneğin kaçak durumundaki hasta bir göçmen işçiye yardım eden doktorlar ya da sağlık merkezleri suçlu sayılacak. Keza onları örgütlemeye ya da haklarını savunmaya çalışan sendikalar, çocuklarına eğitim veren öğretmenler ve eğitim kurumları vs. de öyle.
Her yıl ortalama 400 işçi sınırı geçmeye çalıştığı sırada ABD polisi tarafından öldürülürken, bu yasa tasarısı, sınır polisi sayısının arttırılmasını, donanımının güçlendirilmesini, kontrollerin sıkılaştırılmasını ve Meksika sınırına yüksek bir duvar örülmesini öngörüyor. Latin Amerika'nın tümünü kapsayacak serbest ticaret anlaşmalarını kabul ettirerek sermayenin önündeki tüm engelleri kaldırmak ve işçi sınıfını dilediği gibi sömürmek ve ezmek isteyen ABD burjuvazisi, sıra emeğin serbest dolaşımına gelince, ülkesinin sınırlarına devasa duvarlar çekmeye koyuluyor.
Tasarıda göçmenler üç kategoriye ayrılıyor: beş yıldan uzun bir süredir ABD'de olanlar, altı yıl daha kesintisiz çalıştıktan sonra sürekli yerleşim izni için başvurabilecekler, 60 günden daha uzun süre işsiz kaldıklarında ise sınır dışı edilecekler. Bunların ayrıca 2000 dolar para cezası ödemeleri de gerekiyor. 2-5 yıldır ABD'de olanlar, geçici çalışma vizesi için başvurmak üzere ABD'yi terk etmek zorundalar. 2 milyon civarında kaçak göçmeni kapsayan üçüncü grup ise, 1 Ocak 2004 sonrasında ülkeye girenlerden oluşuyor. Bunlar derhal sınır dışı edilecekler.
Egemen sınıf, kendi sisteminin yarattığı işsizlik karşısında, 'işinizi onlar elinizden alıyor' propagandası yaparak suçluyu ilan ediyor: göçmen işçiler! Üstelik onlar 'yabancı' ve dolayısıyla da potansiyel teröristler!
Burjuvazi bir yandan göçmenleri en kötü çalışma koşullarında en düşük ücretlerle çalıştırırken, öte yandan bu durumu yerli işçilerin ücretlerini geriye çekmenin bir aracı olarak kullanıyor. Aynı şekilde, hiçbir sosyal güvencesi olmayan ve bu şartlarda çalışmaya hazır olan milyonlarca işçi, sigortalı işçilerin tepesinde demoklesin kılıcı olarak kullanılıyor. Bu nedenle ülkedeki kaçak göçmenler, pek çok kapitalistin işine geliyor ve burjuvazinin bir kesimi bu yasanın çıkmasına itiraz ediyor. Örneğin tarımda esas olarak göçmen işçilerin çalıştırıldığı güney eyaletlerinde, tarım burjuvazisi, kendi sektörlerinin bu yasadan muaf tutulmasını istiyor. Elbette işçileri değil kendi ceplerini düşündükleri için. Gerek Demokrat Partinin gerekse Cumhuriyetçilerin bazı kesimlerinin yasaya şimdilik sıcak bakmamalarının bir nedeniyse gelecek yıl yapılacak seçimler. Milyonlarca Latin ve Asya kökenlinin oylarını kaybetmek kuşkusuz bu burjuva partilerin işine gelmiyor. Demokrat Parti ise tıpkı 60'larda siyah hareket üzerinden prim toplamak istediği gibi, şimdi de Latin kökenlilerin yarattığı bu hareketten oportünist bir şekilde yararlanmak istiyor.
Bütün bunlarla birlikte burjuvazinin tüm kesimlerinin ortak korkusu, göçmen işçilerin tepkilerinin Amerikan işçileri tarafından da sahiplenilerek mücadelenin ortaklaştırılmasıdır. Tüm dünya işçileri gibi, ABD işçileri de, emeklilik, sağlık, ücret ve çalışma koşullarına yönelik büyük bir saldırıyla karşı karşıyalar. Fakat tüm dünya işçi sınıfının yüz yüze bulunduğu örgütsüzlük nedeniyle onlar da güçlü bir tepki yükseltemiyorlar. Ne var ki gerek göçmen işçilerin sorunlarının, gerekse yerli işçilerin sorunlarının ortak bir mücadele yürütülmeksizin çözülmesi olanaksızdır. Göçmen ve yerli işçiler, ancak tek bir sınıfın parçası oldukları bilinciyle, 'birimize yapılan saldırı hepimizedir' şiarıyla enternasyonalist bir mücadele yürüttükleri takdirde burjuvazinin saldırılarını geri püskürtebilir ve onu tahtından indirebilirler. Aksi takdirde bundan en kârlı çıkacak olan, sınıfın çeşitli kesimlerini birbirine düşman eden ve onlar arasında yarattığı rekabetten kendi çıkarları doğrultusunda yararlanan burjuvazi olacaktır.