Fransa'da Yine Bahar

15 Nisan 2006

Fransa, varoş patlamasından sadece birkaç ay sonra şimdi çok daha geniş ölçekli bir işçi ve öğrenci patlamasına sahne oluyor. İki aydan beri devam eden uzun eylemler serisinin son halkası olarak gerçekleştirilen bir günlük genel greve (28 Mart) ülke çapında üç milyondan fazla kişi katıldı. Ülkede haftalardır üniversite ve lise işgalleri, kitlesel sokak gösterileri, polisle çatışmalar, barikatlar yaşanıyor.

Tüm bu eylem dalgasına sebep olan yasanın baş harflerini artık tüm dünya neredeyse ezberlemiş durumda: CPE. Hükümet iki buçuk ay kadar önce bu adla (İlk İş Sözleşmesi) anılan ve normalde 1 ilâ 3 ay olan deneme süresini 26 yaşın altındakiler için iki yıla çıkaran bir yasa tasarısını gündeme getirmişti. Böylece patronlar gençleri iki yıl boyunca çalıştırıp hiçbir gerekçe gösterme zorunluluğu olmadan kapı önüne koyabileceklerdi. Bunun üzerine, kendilerini yasanın doğrudan muhatabı olarak gören lise ve üniversite öğrencileri yasanın geri çekilmesi için eylem sürecini başlattılar. Kısa sürede işçilerin de desteği ve sempatisini kazanan öğrenciler, giderek sertleşip güçlenen eylemleriyle ve tabandaki işçilerden gelen basınçla sendikaların da sürece katılmasına yol açtılar.

Aslında bu sürecin başını çeken geniş öğrenci kitlesinin konumu ve tavrına baktığımızda son derece önemli bir noktanın altını daha en baştan çizmek gerekiyor. Dikkat edilsin: Söz konusu yasa öğrencilerle, eğitimle vs. ilgili değil, genç işçilerle ilgili bir yasa! Bunun apaçık olan anlamı şu ki, öğrenciler kendilerini sınıf atlama rampasındaki bir kesim olarak değil, işçi sınıfının bir parçası olarak görüyorlar. Tam da olması gerektiği gibi. Kaldı ki çok önemli bir gerçek daha var: Fransa'daki üniversite öğrencilerinin oldukça büyük bir bölümü (yarısından çoğu olduğu söyleniyor) zaten fiilen güvencesiz işçi durumunda. Bu nokta onları 68'dekilerden de farklılaştırmaktadır. Bu öğrenciler öğrenimlerini sürdürebilmek için fast-food restoranlarında, temizlik şirketlerinde, çağrı merkezlerinde ve benzeri güvencesiz işlerde kötü çalışma koşullarında çalışıyorlar. Yeni yasa onlar için okul bittikten sonra da benzer koşulların genelleşerek devam etmesi anlamına geliyor.

Ancak işçi ve öğrencilerin bu büyük çaplı isyanının derininde yatan sebep CPE'nin kendisinden çok öteye uzanıyor. Zira CPE'nin şu ana kadar tüm dünyada ve Fransa'da burjuvazinin işçi sınıfına karşı yürüttüğü saldırılardan özel bir fazlalığı yok. Sorun bunun Fransa'da bir anlamda bardağı taşıran damla olmasında. Burjuva medya, meşrebine uygun biçimde, patlamanın gerisinde yatan bu birikimi, hem Fransa özelinde hem de dünya ölçeğinde, genellikle gözlerden saklamaya çalışmakta. Oysa meselenin bam teli tam da burası. Yürüyen, ne eksik ne fazla, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında bir sınıf mücadelesidir. Gerçek şu ki, uzun zamandan beri tüm dünya ölçeğinde yürümekte olan saldırıların yarattığı birikimli hoşnutsuzluk artık daha sık baş gösteren patlamalar biçiminde kendisini dışa vuruyor. Bunların hepsi sınıf mücadelesinin yeni bir yükseliş dönemine girildiğinin işaretleri. Latin Amerika'daki gelişmeler bu birikimin mevcut şartlardaki en uç dışavurumlarından başka bir şey değil.

Fransa'da da burjuvazinin saldırıları son yıllarda sık sık çeşitli yasal düzenleme girişimleriyle ve diğer biçimlerde gündeme gelmekte. Doğrusu bu kapsamda irili ufaklı sayısız girişim bulunuyor. Burjuvazi bunların kimisini işçi sınıfına yutturmayı başardı, kimisini başaramadı. Kimisinde de yarım tedbirlerle yetinmek zorunda kaldı. Örneğin hükümet geçtiğimiz Kasımdaki varoş isyanından hemen sonra 14 yaşındakiler için çalışmayı ve 15 yaşındakiler için de gece vardiyasını yasallaştırdı. Yine geçen Ağustos döneminde de CPE'dekine benzer koşulları 20 kişiden az işçi çalıştıran işletmeler için geçerli kılan ve CNE kısaltmasıyla anılan başka bir saldırı yasasını geçirdi. Sendikalar ve diğer politik örgütler bunlarda anlamlı bir direniş göstermediler. Daha büyük bir yenilgi 2003'teki emeklilik ve eğitim 'reformu' girişiminde olmuştu. Ancak hükümetlerin başarısız oldukları girişimlerin de örnekleri var. Örneğin, 1994'te bugünkü CPE benzeri bir yasa, işçi ve öğrenci örgütlerinin mücadelesi sonucu, kabul edildikten iki ay sonra yürürlükten kaldırılmıştı; yine 1995'te Alain Juppe hükümetinin sağlık, emeklilik maaşları ve diğer bazı soysal güvenlik konularını kapsayan daha kapsamlı bir saldırısı da büyük çaplı eylemlerle püskürtülmüş ve hükümet başlangıçtaki hedefinin çok azına razı olmak zorunda kalmıştı.

Sorun şu ki, burjuvazi bu süreçte çeşitli kısmi zaferler elde ettiyse de kapitalizmin mevcut kriz ve rekabet şartlarında bunlar yeterli gelmemektedir. Fransız burjuvazisi kıta Avrupa'sındaki diğer birçok kardeşi gibi bu kısmi zaferler ve yenilgiler döngüsünü kırmayı ve İngiltere'de Thatcher'ın 80'lerde elde ettiğine benzer kapsamlı bir zafer elde etmeyi istemektedir. Bunun esas anlamı işçi sınıfını uzun yıllar boyunca belini doğrultamayacağı biçimde demoralize ederek mücadele azmini kırmaktır. Örneğin 1995'teki Juppe hükümetinin kapsamlı saldırısının temel hedefi buydu. Juppe son 30 yılda kendisinden önce gelen hükümetlerin sendikalardan korktuğu için buna cüret edemediğini söyleyerek şişiniyordu. Ama kendisi de başaramadı.

Sonunda mevcut Villepin hükümeti CPE saldırısı karşısında yükselen tepkiye karşı uzlaşmaz bir tutum alarak süreci benzer bir noktaya getirdi. CPE kendi başına çok kapsamlı bir saldırı olmasa da bir bakıma cinin şişeden çıkmasına yol açtığı için ister istemez bir güç denemesi halini aldı. Bu nedenle Villepin, en azından işlerin sarpa sarmaya başladığı hissinin yoğunlaştığı son demlere kadar tüm dünya burjuvazisi ve medyasının coşkulu desteğini aldı. Bu rüzgârla hareketi kırabileceğini ve yaklaşan başkanlık yarışına da güçlü adam imajıyla girebileceğini hesap eden Villepin son ana kadar sıkı durup, tavizsiz bir tutum alarak başarabileceğini düşündü.

Ama şu ana kadarki süreç burjuvazinin istediği gibi gitmedi. Direniş umduklarından çok daha büyük çıktı ve burjuvazide çatlaklar oluştu. Fransız burjuva basınında hükümete dönük alkış havası yerini kısmen hükümetin 'beceriksiz' davrandığı, 'ateşle oynadığı', 'zamansız ve isabetsiz bir konu üzerinden davrandığı' yollu yorumlara bırakmaya başladı. Nitekim Villepin de bazı ufak tefek değişiklikler yapılabileceğini (2 yıl deneme süresinin 1 yıla indirilebileceği gibi) ve bunun için sendikalar ve öğrenci örgütleriyle görüşebileceğini duyurdu. Ancak bunların tümüyle boş manevralar olduğunu gören işçi ve öğrenciler yasa geri çekilmedikçe görüşmeyeceklerini açıkladılar.

Her ne kadar burjuvazinin değerlendirmelerinde kısmi bir ton değişikliği olduysa da, bu, işçi ve öğrencilerin haklılığının kabul edilmesi anlamına gelmiyordu. Aksine burjuvazi bu noktada en rezil, en sığ, en yavan argümanlarını kullanmaktan asla vazgeçmedi: 'Kaybeden Fransa', 'Fransızlar yan gelip yatmaya çok alışmış durumdalar ve bunun değişmesini istemiyorlar', 'Fransa'nın uluslararası imajı bir darbe daha aldı' (uluslararası sermayenin gözünde denmek isteniyor), 'Fransızlar ekonominin gerekleriyle yüzleşmeye hazır değil', '68'deki gençlik değişim için mücadele ediyordu, oysa şimdiki gençlik statükoyu savunmak için mücadele ediyor' (bunu diyenlerin o zamanki gençliği de kınamış olmasını acaba nasıl açıklamalı?).

Öte yandan özellikle 'şiddet' demagojisi üzerinden eylemlere dönük ağır bir karalama kampanyası yürütülmekte. Bu şiddet demagojisi polisin en iğrenç yöntemlerle uyguladığı gerçek şiddeti maskeleme amaçlı olduğu kadar, ezenlere karşı 'haklı şiddet' kavramının kendisini de gözden düşürmeye yöneliktir. Eylemcilerin en azından bir bölümünü 'gözü dönmüş şiddet sapkınları' olarak resmeden burjuvazi, ayrıca bununla bir yandan eylemcilerin toplumda yarattığı sempatiyi kırmak istemekte, bir yandan da hareketi bölmek ve ehlileştirmek istemektedir. Bazı bilgiler burada iyi planlanmış bir provokasyon olduğuna da işaret ediyor. Polisin, muhbir, ajan ve provokatör olarak her zaman kullandığı birtakım kriminal lümpen unsurları eylemcilerin arasına sızdırmayı başarmış olduğu anlaşılıyor. Zira bizzat göstericilere ve kortej dışındaki sıradan insanlara sebepsiz saldıran, bunların çanta ve cüzdanlarını çalanlar olduğu görülüyor. Bu hususun açığa çıkması üzerine bu kez polisin güya 'göstericileri korumak için' onların arasına sivil polisler yerleştirmesi ve bunlar aracılığıyla bir işçinin komaya sokulması polis provokasyonunun ipuçlarını veriyor.

Bu arada hükümet toplumsal destek bulma adına, 'ayrıcalıklı öğrencilere' karşı yoksul varoş gençliğini arkasına almaya çalıştı, ancak başarılı olamadı. Her ne kadar bazı sürtüşmeler olduğuna dair haberler bulunuyorsa da genel olarak varoş okullarındaki öğrencilerin gösterilerde yer aldığı ve boykotlara katıldığı biliniyor.

Tüm çabalarına rağmen hükümet şu aşamada hayli yıpranmış durumda. İşçilerin de devreye girmesi ve işin 68'deki gibi daha da büyümesi olasılığı karşısında hükümet partisi içinde (UMP) bile çatlak sesler arttığı gibi, burjuva medyada parlamentonun feshedilip yeni seçimlerin yapılmasını dillendirenler bile var. Zira burjuvazi öğrencilerin 68'de önemli bir katalizör rolü oynadığını iyi bilmektedir. Yeni bir seçim hamlesi yapılması durumunda iktidar havucunu gören şu an muhalefetteki tüm reformistlerin ve onların kuyruğundakilerin buna güle oynaya yatacakları kesindir. Oysa bu işçi ve öğrenci hareketi için aynı saldırıların bu kez reformistler eliyle gündeme getirilmesi anlamına gelecektir. FKP ve Sosyalist Parti defalarca hükümetlerde yer aldılar ve benzer saldırılara ortak oldular.

Zaten asıl büyük tehlike hükümetten ziyade sendika bürokrasisinin ve reformist partilerin yine bildik rollerini oynayarak hareketi çıkmaz sokağa sokma olasılıklarında yatıyor. 2003'teki mücadelede bu örgütler her hafta bir günlük genel grevler yaparak sürecin yaz aylarına kadar uzamasını ve böylece hareketin sönümlenmesini sağlamışlardı. şimdi de benzer bir ihtimal var. Bu örgütler işçi ve öğrencilerden gelen taleplere rağmen, örneğin hükümet yasayı geri çekene kadar sürecek bir genel grev yapmaktan kaçınıyorlar. Bu frenleme tavrı genel olarak tüm hareketlilik boyunca kendisini göstermekte. Örneğin FKP'nin kontrolündeki Fransa'nın en büyük sendika konfederasyonu olan CGT 28 Mart genel grevi öncesinde üyelerine gönderdiği bir iç bültende şunları diyor: 'Gösterilerde sloganların politik sorunlara genişlememesi ve CPE, iş güvencesizliği ile ilgili konular, istihdam, ücretler üzerine yoğunlaşması hususunda uyanık olmak zorundayız.' Düzeni kurtarma telâşındaki Komünist Partinin gazetesi L'Humanite'de ise şu satırlar yer alıyor: 'adım atmamak öfkeyi yatıştırmaz, Villepin yasayı geri çekmeli, başka manevralar büyük bir krizi tetikleyebilir.' Bu eylem süreci eğer 68'deki gibi bir hal alırsa, FKP'nin aynı o zamanki gibi tüm süreci parlamenter kanallara akıtmak için çaba harcayacağı açıktır.

Ve kuşkusuz işler bu noktaya geldikten sonra alınacak bir yenilgi burjuvazinin Avrupa çapında cesaretini arttıracak ve daha kapsamlı yeni saldırıların yolunu döşeyecektir. Kaldı ki CPE'nin resmen daha büyük bir yasal düzenlemeler paketinin yalnızca bir parçası olduğu zaten biliniyor. Ama öte yandan kazanılacak bir zafer şüphesiz dünyanın değişmesi anlamına gelmeyecek olsa da, Avrupa çapında havanın değişmesine önemli bir katkı yapabilir, işçi sınıfının diğer bölüklerinin harekete geçmesini özendirebilir. Bu da hiç şüphesiz işçi sınıfının devrimci örgütlülüğünün yaratılması çabaları için çok daha elverişli bir ortam doğması anlamına gelir. Fakat işçi sınıfı bağımsız sınıf çıkarlarının takipçisi olacak bir devrimci önderliğe sahip olmadığı sürece, ne yazık ki fırsatları gerçekliğe dönüştürme imkânından da yoksun bulunuyor.

Marksist Tutum


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/fransadabahar.htm