Okurlarımızdan - Mart 2006

15 Mart 2006

Merhaba,

Bir Marksist Tutum okuru olarak, dergide emeği geçen herkese ve tüm okurlara Kıbrıs'tan sevgilerimi göndererek başlamak istiyorum.

Bugün demokrasi şampiyonluğunu hiç kimseye bırakmayan Avrupa'da komünizm fikri yargılanıyor ve mahkûm edilmeye çalışılıyor. Bu yapılırken de, şimdiye kadar yaşanan deneyimlerin sosyalizm olduğu, sosyalizmin zaten çöktüğü propagandaları eksik bırakılmıyor.

Oysa çöken Sovyetler Birliği'ni ve onun sınır bekçilerini sosyalist/komünist rejimler (ki sosyalizmde/komünizmde sınıflar ve devlet ortadan kalkar ve bu rejimler zaten sosyalist/komünist değildi) olarak adlandırmak bugüne kadar düşülen en büyük yanlış ve yanılgılardan biridir. Bunlar aslında bürokratik-diktatörlüklerdir ve bunun sosyalist rejimle hiçbir alakası yoktur. Fakat söz konusu tarihsel kesit boyunca Sovyet resmi politikasının çarpıttığı ideoloji, kitlelere bugün bile etkisi hala daha süren bir yanlış anlayış bırakmıştır.

Bu rejimlerin tümü gerçekte totaliter rejimlerdi. Stalin'in Sovyetler'deki diktatörlüğü ile birlikte milyonlarca devrimcinin katledileceği bir kıyım süreci de başlamıştı. Stalin ve güruhu, Ekim devrimiyle kurulan işçi devletini kendi bürokratik çıkarları uğruna bir karşı-devrimle sonlandırdı ve daha sonra çeşitli coğrafyalarda oluşan devrimci potansiyelleri de söndürmeye çalıştı. Bu politikalara karşı gelenler, kendilerini sosyalist devrime adamış olanlar ve enternasyonalizmi ilke edinmiş olanlar o dönemde ve daha sonraki süreçlerde, içinde kıyımlar, komplolar, sürgünler ve toplama kampları olan bir kesitten geçeceklerdi. Sadece Stalin diktatörlüğü döneminde Sovyetler'de 10 milyondan fazla insan (ki bunların çoğunluğu devrimci Bolşeviklerdi) öldürüldü veya toplama kamplarında hayat çürüttü. Bu kıyımlar Sovyetler'le sınırlı değildir. Avrupa'da birçok devrimci Marksist bizzat Stalinist KP'ler tarafından öldürülmüştür.

Avrupa'da devrimler destekleneceğine ve yaygınlaştırılacağına Stalin ikinci dünya savaşından sonra bürokratik menfaatler gereği kapitalist devletlerle masaya oturup, paylaşım planlarına iştirak etmiş ve dünya devrimine karşı barış içinde bir arada yaşama politikasını yüceltmiştir.

Stalin ve onun isminden türeyen Stalinizm olgusu TEK ÜLKEDE SOSYALİZM anlayışında hayat bulur. Stalinizm Marksizmden bir kopuş, sosyalizmin tahribatıdır. Buna karşı gelenler ve devrimin yolunda yürüyenler her zaman bu tahribatçı okul üyeleri tarafından yok edilmeye çalışılmıştır. Meksika'da sürgündeyken Stalin'in kiralık katilleri tarafından öldürülen Rus devriminin liderlerinden Troçki, kendisini devrimin yoluna adayıp Stalin tarafından öldürülen milyonlarca devrimciden sadece biriydi.

Bugün bütün bu yaşananlardan dersler çıkarmak ve gerçek sosyalizmin, gerçek komünizmin ne olduğunu işçilere, gençlere anlatmak hepimizin görevi olmalı. Burjuvazinin doğru bir sosyalizm anlayışıyla yükseltilecek mücadelenin önünde durması o zaman imkânsız olacaktır.

Kıbrıs'tan bir Marksist Tutum okuru


Hayatın hangi noktasına bakarsanız bakın hiçbir şey ama hiçbir şey sınıflar üstü değil. Tamamıyla sınıfsal. Gözlerimize çekilen perde indiğinde, tüm yanılsamalarımızdan kurtulduğumuzda, kendimize ve dünyaya bakış açımız bulunduğumuz sınıfın rengini yavaş yavaş almaya başlıyor. Neredeyim, nasılım diye sormaya başlıyoruz.

Kendimizi avutabilmeyi iyi başarabiliyorduk. Her anı birbirine benzeyen günleri katlanılabilir kılan umutsuz bırakılmışlığımız olmasındı sakın? Ya da belki de sahte umutlar peşinde koşturulurken gerçek umudu kaybetmiştik. Çaresiz ve yalnız da hissetmiyor muyduk kendimizi acaba? Derinden derine bir kaygı içimizde. Onu büyütüyorduk, sevmeden. Gelecek düşümüz neydi? Hatırlayamıyorduk. Hatırlamamız gereken bir şeyler mi vardı; onu da hatırlayamıyorduk. Oyuncağı elinden alınıp da tekme tokat dövülmüş ve ağlaması bile yasaklanan bir çocuk gibiydik! Sindirilmiş ve mecbur edilmiş... Ve büyümeyi beklemeliydi daha. Olgunlaşmayı ve hazır olmayıâ?¦

Pembe düşlerimizin çoğu kirlenmişti oysa. Kana bulanmışken gökyüzü ve bombalar yağarken düşlerimize, içimizdeki korku sığınaklarından çıkamamıştık. Kulakları sağır eden sesleri nasıl oldu da duymazlıktan gelebildik?! Kor kor yanan ateşlerin içinde duyduğumuz serinlik hissi bedenimizi ve ruhumuzu teslim etmişliğimizden miydi? Bencillik en büyük erdem miydi, neydi? Taktığımız tüm maskeler yüzleşmemek içindi gerçekliğimizle. Yanlış duraklar, yanlış otobüsler... Ulaştığımız hep hayal kırıklığı oluyordu. İmgemizde mutluluk, içimizde bencillik vardı.

Her şey kendi anlamından uzaklaştırılmışken, olguları yorumlayışlar olguların önüne geçmişken, her şey akışına bırakılmışken, gelecekten emin olmadan anı kurtarmak başarı sayılıyorken, unutmak ve unuttuğumuzu hatırlamamak rahatlatıyorken, mutlu olmak için mutsuz ediyorken...

Programlanmış gibiydik. Mini minnacıkken biz programlanmaya başlamamış mıydık? İzinden gitmemiz gereken o kadar çok kutsanmış doğrularımız vardı ki! Kendimiz olmamız, düşünüp sorgulamamız yasaklanmıştı. Karşı durmak, itiraz etmek, muhalefet etmek zararlıydı. Güce tapmalıydık. Duygusallaştırılmış ve duygusal imgelere bağlanmıştık. Aptallaştırılmıştık demek daha doğru olmaz mı? Nevrotikleştirilmiştik. Kaygılıydık, aşırı kaygılıydık. Kaygılarımızı dindirecek telafi yollarını da sunmuştu yüce düzen. Derdi veren dermanını da vermişti. Yoksunluklarımızın sunduğu acılar, derin bir bencillikle dindirilebilirdi ancak. Paylaşmak, kendimizi tatmin etmeye yetmezdi ki. Egomuz tatmin olmalıydı. Ağır basan yanlarımızı açığa çıkarmanın ve üstün görünmenin en pratik yolu karşıdakini küçültmek ve düşürmekse, bencil, kıskanç ve kurnaz olmalıydık.

Her şey tek olmalıydı. Sıradan ve tekdüze yaşamlar belli kalıpları aşmamalıydı. Farklılıklarımız bizi herkese benzetmeli ama hiç kimseye benzememeliydik. Orijinal imajlar sıradanlığımızı örtemiyordu ki. Burjuva bir devlet gibiydik. Her telden, her sözden bir repertuarımız yok muydu? Hem demokrat hem faşist olabilirdik her an. Farklılıklara saygılı görünür ama bencilliğe muhafazakârdık. Herkes bize benzemeli ama kimseye benzememeliydik biz. Kendi tatminkârlığımızın koruyucusu ve kollayıcısıydık.

Pusulamız şaşmıştı ve fırtınalara dayanıksızdık. Sakin suların dışına çıkmayı niye hiç düşünmemiştik? Biz, durgun ve sakin sular gibi görünüyorken içimizdeki fırtınaların bizi hangi kıyılara savuracağı belli miydi?

Çelişkiler ilerletir. Savaşım durmaz asla. Kopan fırtınalar gibi önüne kattığını savurduktan sonra en sağlam ve direngen yanlarımızı bize bırakmaz mı? Fırtınanın söküp attığı yanılsamalardan geriye, gerçeğin değiştirilebilir rasyonelliğinden başka ne kalır ki?

Yanılsamalarımızdan bizi kurtaracak kadar birikmiş fırtınamız vardı. Bizi doğru limanlara götürecek fırtına veya fırtınalar doğru yerde doğru zamanda esmeliydi o kadar. Sınıfımız, başat çelişkilerimiz bizi daha fazla küçük-burjuva sığ sularda tutamazdı.

Dünya şimdi daha bir hızlı dönüyor. Çelişkiler alabildiğine keskinleşiyor. Büyük altüst oluşlara gebe dünya. Geleceğimizi kurtaracak saflardayız. Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz dünyayı kuracak sınıf olduğumuzun farkındayız şimdi. Pusulamız bizi yanıltmayacak bir daha. Marksizmin yol göstericiliğinde bir büyük hazırlıktayız.

Bize bizi hatırlatan geleneğe, Marksist Tutum'a ve tüm yoldaşlarımıza minnet borçluyuz.

Van'dan bir Marksist Tutum okuru


Söylediğimiz türkülerle, marşlarla uğulduyordu kulağım. Sıcak otobüsümüzden inme vakti gelmişti ama. Grev meydanına varmıştık. Hava kararmıştı, ana caddenin gürültüsü içerilere kadar ulaşsa da etraf sessizdi. Karanlığın içinden gülümseyen yüzler seçtik yavaş yavaş, kadınlı erkekli yürüyorlardı bize doğru. Parıldayan gözler yaklaştı iyice. Bir, beş, onbeş oldu kardeşlikle kollarını uzatan gövdeler. Tıpır tıpır bir yağmur ıslatıyordu saçlarımızı. Soğuk havayı ciğerlerimize çektik. Grevdeki Serna işçilerinin arasındaydık işte.

Yüzlerine bakmaya gelmemiştik sade. Geldik işte demeye de. Grev işçinin okuludur denmişti. Öğrenmeye gelmiştik biz de, onların yaşadıklarını onlardan dinleyerek. Nasıl devirmişlerdi üç ayı? Disiplinlerini nasıl kurmuşlardı? Duyguları nasıl ortaktı böyle, çay tutarken, sohbet ederken, ellerini ısıtırken? Tinerci çocukların yüzlerine bakılıp başların çevrildiği şehir değil miydi burası, nasıl güvenmişlerdi birbirlerine? Anlattılar günlerini, hazırlıklarını. Hoş bulduk diyerek gelenleri, güneşte gelenleri, bayramda, yağmurda gelenleri, omuz omuza halay çektiklerini. Sonra kendi ziyaretlerini anlattılar. Başka grevlerde biz de yanınızdayız dediklerini. Polisin, belediyenin, kolluğun kimin 'huzurunun teminatı' olduğunu öğrendiklerini anlattılar. O huzurun nasıl kaçtığını 90 gündür. Çevre işyerlerinin işçilerinin merakını, ürkekliğini. İlk başlarda yanlarından geçerken verdikleri ürkek selamı, sonra tek tük gelmeye başlamalarını. İşsizin, öğrencinin, cebinde yol parası bile olmayanın, 'bir şeyiniz eksik mi arkadaşlar?' diye sorduğunu.

Biz de anlattık. Kendi koşullarımızı. Bazen bıkkınlığımızı, mesailerden nasıl tükendiğimizi, umutsuzluğa düştüğümüzü. Öyledir dediler, tek başına umut yok. Kurtuluş yok tek başına. Olursa hep beraber yoksa â?¦ bataklıkta tek başına.

Türkülerimizi söyledik yine; güneşten, ateşten, buluttan, rüzgârdan, buğdaydan, bakırdan şiirlerimizi seslendirdik.

Ellerimiz kızardı soğuktan, paltolarımıza gömdük boynumuzu birkaç saat. Sonraysa evlerimize gidecektik gecelemeye. Grevcilerse kazanana kadar oradaydılar daha geceler boyu, belki karda da. Ama yıldızlar her yerdeydi; Kartal'da, Topkapı'da, Kayseri'de ve Siirt'te, Almanya, Yunanistan ve Malezya'da. Yıldızlar gibi ışıklı bir şey daha vardı paylaştığımız: bir bütündük biz, hepimiz. Gemilere yol aldıran, şehirleri ısıtan, binaları ışıldatandık, işçi sınıfıydık biz. Bunu paylaştık, hissettik bir kez daha. Gücümüzün birliğimizden geldiğini okuduk birbirimizin gözlerinden.

İçimiz titreyerek çıktık dönüş yoluna, soğuktan değil heyecandanâ?¦

Yaşasın devrimci sınıf mücadelemiz!

İstanbul'dan bir Marksist Tutum okuru


Küçük işyerleri, bu işyerlerinde çalışan işçiler ve onların küçük patroncukları! Dünya üzerinde hüküm süren kapitalist düzenin bir parçasını oluşturan küçük işyerleri bugün işçi sınıfının kafasını karıştırmaktadır. İşçi sınıfı, burjuva ideolojisinin propagandasına maruz kalmakta ve küçük-burjuva hayaller kurmaktadır. İşçilerin ellerindeki parayı bir işyeri açmak için kullanması, hep daha büyük işler yapma planları kurması ve bu sistemin getirdiği sorunlarla ilgilenmemesi burjuvazinin yağlı ekmeğine bal sürmektedir. Çıkarları ortak olan işçi sınıfının, bir sınıfı yokmuşçasına davranarak hayal peşinde koşmasıdır burjuvazinin işine gelen. Küçük işyerlerinde çalışan işçi kardeşlerimizin gözleri bağlıdır ve zincirlerinden başka kaybedecek tek şeyleri asla gerçekleşmeyecek olan hayalleridir. Ufuklarında hep bir işyeri açmak, büyümek, büyümek, büyümek vardır.

Halbuki fabrikasında mücadele eden işçinin çoğunlukla ondan daha kısa süreli çalıştığından bile haberi yoktur. Kendisi 12-14 saat çalışır ama bunun normal olduğunu düşünür. Kendi sorunlarını bilmez. Patronun onu sömürerek üzerinden geçindiğini fark edemez. Çünkü bu tip işyerlerinde patronlar da çalışır ve hep yakınırlar 'ben de sizden fazla kazanmıyorum' diye. Durum bu iken patroncuklar sermayelerine sermaye katarak gelişmeye çalışırlar. Ta ki kapitalizmin vazgeçilmez zorunlu krizleri gelene kadar. Bu krizden küçük-burjuvazinin ancak bir kısmı sağ salim çıkabilir. Ve ayakta kalamayanların işçileri işsizler ordusuna katılarak, kurdukları hayaller bir yana açlık ve sefaletle yüzleşir. Bu dünyanın en ücra köşesinde bile böyle işler.

Dünya sistemi olan kapitalizm dünyanın hiçbir yerinde işsizliğe, sefalete, açlığa bir çözüm bulamaz. Aksine bizi sindirerek, biz işçilerin sırtından kârına kâr katmaya devam eder. Peki küçük işyerlerinde ne yapmalı? Daha önce belirttiğim çalışma saatlerini bahane göstererek 'zamanım yok' dememekle başlamalıyız işe. Öğrenmeliyiz, ama maç skorlarını değil! Okumalıyız, ama spor sayfalarını değil! İzlemeliyiz, ama pembe dizileri değil! Dinlemeliyiz, ama dedikoduları değil! Dünyada bu düzen hüküm sürdüğü sürece ne patronlar ne de patroncuklar başımızdan eksik olacak. Bir daha üstüne basarak, altını çizerek söylemek istiyorum: tüm dünyada hüküm süren bu düzen devam ettiği sürece ne Afrikalıların karınları tok olacak, ne işsizlik sona erecek, ne Amerika'da insanlar artık sokakta yatmaktan kurtulacak, ne de Japonya'da çocuklar ölmekten.

Bu düzen, bu devletler patronların; biz bir dünya sınıfıyız, küçüğüyle büyüğüyle patronlara çalışıyoruz. Biz üretiyoruz, biz aç kalıyoruz, biz ölüyoruz. Bu yüzden patronların yaratmaya çalıştığı yapay ayrımlarla birbirimizden kopmadan, omuz omuza, kararlı adımlarla bu yolda yürümeliyiz. Tüm işçiler olarak, burjuvazinin bizi sektör sektör, din din, ırk ırk, millet millet ayırmasına izin vermeden örgütlenmeliyiz. Üreten biziz ve mücadele bayrağını yükselttiğimizde yöneten de BİZ olacağız. Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

Topkapı'dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Burjuvazi medyasıyla, tüm kitle iletişim araçlarıyla ve özellikle de eğitimiyle beynimizi yıkamaya, bilinçlerimizi çarpıtmaya devam ediyor. Bizleri mevcut sistemin kalıpları içinde yoğurarak 'egemen burjuva kültürü' kokan bireyler olmamızı sağlıyor. Bu görevi aslolarak bu çirkef sistemin en küçük ama en etkili parçası olan aile ve eğitim kurumları üstleniyor.

Almakta olduğumuz eğitim içinde gördüğümüz tarih dersleri bizlere aslında burjuvazinin ve sınıflı toplumların kanlı yüzünü gösterir. Tarihte yaşananlar, içlerine fazlaca destan sokulmuş birer masal havasında ezberlettiriliyor. Bu destanlara bilinçsiz, körpe beyinlerin inanmaması elde değil. Kahramanlıklar, sürekli işlenen milliyetçilik, vatan sevgisinin her şeyden üstün olduğu, bu topraklarda yaşayan herkesin aynı bayrak altında durması gerektiği, Türkün Türkten başka dostunun olmadığı edebiyatı, aşağılık kompleksi ve paranoyayla bezeli burjuva ideolojisinin bir uzantısıdır. Kanımızın son damlasına kadar bu toprakları savunmalıymışız, aksi takdirde bağımsızlığımız elden gidermiş! Hangi bağımsızlık?

Okullarda başlayıp dershanelerde süren, üniversitede bile işlenen yoğun milliyetçilik propagandalı tarih dersleri dışında, rehberlik derslerinde nasıl kendi paçamızı kurtaracağımız anlatılıyor. Üniversiteyi kazanabilmek için sadece ders çalışan ama başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen robotlar olmamız isteniyor. Üstelik de üniversiteler öyle iştah kabartıcı bir biçimde sunuluyor ki, gerekirse üniversitelere girebilmek için yıllarımızı heba etmemiz isteniyor. Burjuvazi gerçeklerin kanlı yüzünü boyalı yalanları ile örtüyor, bizleri eğitmek adına kandırıyor, içimize kapıyor, hayat adını verdiği boşluğun içine atıyor.

Bu durum hep böyle mi devam edecek? Bu yalanların farkına varıp da burjuvazinin çevremize ördüğü kozayı çatlatamayacak mıyız? Başka bir dünya mümkün değil mi? Marksist Tutum okumaya başlamadan ben de bu hayal dünyasının bir ürünü idim. Ama şu anda, Marksist Tutum okuru, proletarya enternasyonalizmini savunan bir genç olarak, bireysel kurgularımdan ve can çekişmelerimden kurtularak bu soruların cevabını verdim. Kesinlikle başka bir dünya mümkün ve bunun adı SOSYALİZM. Gerçekten insan olduğumuzu hissettiren, bir devekuşu misali çevremizde olup bitenleri görmemek için başımızı kuma gömmek zorunda kalmayacağımız bir dünya. Ve bu dünyaya ulaşmak bir rüya değil.

Kapitalizmin bizlere işlediği bireycilik bizleri ileri götürmekten çok geriye atıyor. Ve burjuvazi yaşamımızda oluşan boşlukları kendi istediği gibi dolduruyor. Kendi içinde devasa bir devlet örgütüne sahip olan burjuvaziye karşı tek tek bireyler olarak mücadele etmek Don Kişot'luk yapmaktan öte bir şey olamaz. Bundan dolayı savaştığımız sınıfa karşı bizler de örgütlü olmak zorundayız. İşçi sınıfı dünya çapında bir örgütsüzlük ve dağınıklık dönemi yaşıyor ve kapitalistler bundan fazlası ile faydalanıyorlar. Ama tarih daima aynı çizgiyi izlemez. Bir gün, ki bu günün çok da uzak olduğunu sanmıyorum, tarihi işçi sınıfı olarak biz yazacağız.

BAşKA BİR DÜNYA MÜMKÜN, ONUN ADI SOSYALİZM!

KURTULUşA KADAR SÜREKLİ DEVRİM!

Pendik'ten bir öğrenci


Biz işçiler yaşamımızı sürdürebilmek için tüm günümüzü para kazanmak için çalışmaya ayırıyoruz. Kötü ve zor olan koşullar ve giderek daha da zorlaşan şartlarda çalışmak bütün yaşamımızı altüst ediyor. Sabah 7'de işbaşı yapmak, haftanın çoğu günü sabah 7'den gece 11'e kadar çalışmak ve eve geldiğinde yıkanmamıza, karnımızı doyurmaya bile halimiz olmadığından bulduğumuz boş bir yere uzanıp yorgunluktan gerisini hatırlamamak... Hatta gündüz çalıştığımız yetmiyormuş gibi geceleri yatarken bile patronlar için çalışıyoruz ve psikolojimiz altüst oluyor. Örneğin bir arkadaşım sabah 8'den gece 11-12-1-2 gibi saatlere kadar çalışıyor. Bu arkadaş işin yoğunluğundan ve stresinden kaynaklı olarak, geceleri uyurken bile kalkıp (uyur gezer) bir şeyler yapıyormuş. Gelen malları, faturaları evin içinde arayıp duruyormuş. Hangi birini anlatsak ki! Yoksa tuğla fabrikasında çalışan bir başka arkadaşın geceleri uyurken kendinde olmadan kalkıp kamyon yüklemesini mi?

şimdi de çalıştığımız fabrikada yaşanan sorunlarda sıra: 1-2 hafta önce çalıştığım bölüme diğer bölümden bir bayan arkadaş geldi ve aynı masada çalışırken biraz sohbet etme olanağımız oldu. 8 yıldan beri bu fabrikada çalıştığını, sürekli oturarak, kafasını öne eğerek çalışmak zorunda kaldığını ve bunun sonucunda boyun fıtığı olduğu için zorlandığını ve bu sorunun sadece onda olmadığını, bölümde çalışan çoğu kişide olduğunu söyledi. Eve gittiğinde kızını bile ancak 15-20 dakika kucağında tutabildiğini, fıtıktan kaynaklı kollarının ağrıdığını anlattı. Ve sık sık yapılan toplantılardan bahsetti. Bölüm müdürü onlara, 'sakın bana izin almaya gelmeyin, yok hastayım, yok çocuğum hasta, yok o hasta, yok bu hasta, yok düğündür, nişandır, sözdür. Ölüm harici bana izin almaya gelmeyin' diyormuş. Bütün kadın işçileri toplayıp, 'çok abartıyorsunuz, bu ne, niye hamile kalıyorsunuz, senin bir çocuğun var yetmiyor mu, sen yeni evlendin niye hamile kaldın?' diyerek onları azarlıyormuş. Ve hamile kalmalarına kızdıkları için, hamile olanları bilinçli olarak en zor makinelere verip, ağır kasaları kaldırmak zorunda bırakıyorlarmış ve bundan kaynaklı çoğu kadın düşük yapıyormuş. Yani eşimizle çocuk yapma kararı almadan evvel, önce patronların fikrini almamızı istiyorlar!

Kapitalistler bizlere bir makineden, bir robottan farklı gözle bakmıyorlar. Kapitalizmin kâr hırsı uğruna yapamayacağı hiçbir şey yok. Ve biz işçi sınıfı olarak bu sorunlarla dünyanın her yerinde karşılaşıyoruz. İşçi sınıfının uğrunda ağır bedeller ödeyerek burjuvaziden söküp aldığı kazanımlar, biz böyle bilinçsiz, örgütsüz olduğumuz sürece tek tek elimizden alınmaya devam edilecek.

Yaşasın Dünya İşçi Sınıfı ve Örgütlü Mücadelemiz!

Gebze'den bir kadın işçi


Ahmet Arif, bir yanımızda dünyanın son derece gelişmiş teknolojilerle donatılmış olmasına rağmen, bir yanda açlığın ve yoksulluğun kol gezdiğini şu dizelerle ne de güzel anlatıyor; 'atom çağında bir ayağımız, ham çarık kıl çorapta olsa da diğeri.'

Dünyanın hemen hemen her yerinde kapitalizm farklı şekillerde ortaya çıkmış olsa da sonuçlar hep aynı olmuştur. Yani bir tarafta işçi ve emekçi kesimin kanını emen asalak sınıf olan burjuva sınıfı, diğer tarafta işgücünü satarak yaşamak zorunda olan işçi sınıfı. Yani birbirine düşman iki sınıf. Bu iki sınıfın arasında çetin mücadeleler yaşanmasına rağmen günümüzde işçi sınıfının örgütsüz oluşunu fırsat bilen burjuvazi var gücüyle saldırmaktan ve nice mücadelelerle elde ettiğimiz kazanımları ellerimizden bir bir almaktan geri durmuyor.

Uyuyan bir devi andıran işçi sınıfının uyanmaması için sistematik saldırılar düzenleyerek yatıştırmaya çalışıyor. İşçi sınıfını uyandırmaya çalışanları da gözaltılarla, işkencelerle, katliamlarla susturmaya çalışmaktadırlar. Yaşadığımız topraklarda sık sık bunları görüyoruz, işçi sınıfının üzerindeki bu baskı aygıtının temsilcileri ne kadar haktan, hukuktan, adaletten, eşitlikten dem vursalar da, yukarıda bahsettiğim gibi ortada birbiriyle zıt çıkarlara sahip iki sınıf var. Ve haliyle egemen olan burjuva sınıfının 'adaletini' yaşıyoruz. En küçük bir hak arayışına girdiğiniz zaman görürsünüz burjuvazinin adaletini ve devletin kimin devleti olduğunu, kime hizmet ettiğini. Bizim sırtımızdan kazandıkları paraların bizlere 'elektrik'li işkence, 'yol'suzluk, 'su'surluk olarak geri döndüğünü görürüz. Burjuvazinin ve onun devletinin adı olan TC'nin bizim tepemize çöken karabasandan farkı yoktur.

TC devleti ve egemenleri bir yandan Avrupa hayalleri kurarken, işçi ve emekçileri bununla oyalarken, bir yandan da Kürt halkına kan kusturuyor; ardından yine eşitlik, özgürlük masalları. Son olarak ortaya çıkan daha doğrusu örgütlü Kürt halkının ortaya çıkardığı şemdinli'deki JİTEM saldırısında devletin makyajı akmış ve ortaya yine o tanıdık canavar çıkmıştı. Evet yine o canavar; yıllarca adam kaçırmaktan, binlerce kayıptan, binlerce insanın katledilmesinden sorumlu olan o canavar. Bütün işledikleri suçları Kürt ulusal mücadelesinin ve PKK'nin üzerine yıkan o canavar ortaya çıkmıştı. O canavar daha önce de '77 1 Mayısında, Dersim, Çorum, Maraş katliamlarında, Sivas katliamında ve daha nicelerinde karşımızda sırıtmıştı. şemdinli olayıyla birlikte büyük paniğe kapılan bu sistemin asalakları kendilerini aklamak için var güçleriyle yalan makinesini işletmeye çalışıyorlar ama nafile. TBMM başkanı ne demek olduğunu bilmiyormuş gibi JİTEM'in ne olduğunu soruyor, generaller ellerine yüzlerine bulaştırdıkları kendi pisliklerini temizlemeye çalışıyor, burjuva medya olayın üstünü örtmekte görev alıyor. Bir taraftan da sözde demokrat 'aydınlar' katillerin yakalanmasına seviniyor ve bunların devlet tarafından yargılanmasını istiyor. Acaba kim kimi yargılayacak? Acaba bu JİTEMciler hobi olsun diye mi bu işleri yapıyorlar? Acaba bu devlet kimin devleti? Acaba yargılanması gerekenler sadece JİTEM elemanları mı? JİTEM'i kim yarattı?

Bu sorunlar dünyanın her yerinde yaşanmaktadır. Türkiye sadece bir örnektir. Burjuvazinin elbetteki kendi kolluk kuvvetlerini ve kendisini yargılamasını bekleyemeyiz, daha önce işlediği suçlarda yargılamadığı gibi. Ve JİTEM'i de yaratan tabii ki bu kapitalist TC devletidir.

Bu pislikleri asıl yargılayacak olan örgütlü işçi sınıfıdır. Bu mümkündür ve gün bunun için örgütlenme günüdür. Gün dünya işçi sınıfının kurtuluşuna giden yolda mücadele verme ve asalakları tarihin çöp sepetine atma günüdür.

Beylikdüzü'nden Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi


Merhaba kardeşler! Ben çalışmaya yeni başlayan taze bir işçiyim. Hepimizin bildiği ve birçoğumuzun da yaşadığı bir konuya değinmek istiyorum; iş kazaları ya da başka bir deyişle işçi katliamları. Ben bu konuda başımdan geçenleri siz işçi kardeşlerimle paylaşmak istedim.

Çalıştığım şantiyede daha ilk günümde bir işçi 11. katta kalıp çakarken görünmez kaza denilen fakat ne hikmetse sürekli tekrarlanan bir şekilde aşağıya düştü ve hayatını kaybetti. Peki o arkadaşımız kaza sonucu mu aşağıya düştü? HAYIR! Onu aşağıya iten burjuvazidir! İşçilerin, kabini çalışmayan bir yüksek vinçle çalışması patronun işine gelmektedir. Çünkü vinç bu haliyle herhangi biri tarafından kullanılabiliyordu ve maliyeti düşüktü. Aşağıdan joistikle kullanılan vinç bir işçinin ölümüne yol açtı. Peki ya sonrası: şantiye sonraki gün tatil edildi. Neden? Gereken 'bütün önlemleri' almak için tabii ki! Vinç tamir edildi, joistik kaldırıldı, her yer güvenlik bantlarıyla çevrildi.

Bütün bunlardan sonra gelen denetimciler işçinin kendi dikkatsizliği sebebiyle düşüp kendini öldürdüğüne karar verdiler. Kardeşimizi öldüren dikkatsizliği değil patronun ta kendisidir. Bu, kapitalist düzenin doğurduğu katliamlardan yalnızca bir tanesidir ve bu düzen sürdüğü sürece ölümler de sürecek. Biz işçilere düşen görev birlik olmaktır, devrimci Marksist fikirleri paylaşmak ve yaymaktır. Bunu kulağımıza küpe yapalım ve birleşelim. Unutmayalım; BİRLEşEN İşÇİLER YENİLMEZLER!

Marksist Tutum okuru genç bir işçi


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/okur0306.htm