Kadın Erkek El Ele, Örgütlü Mücadeleye!

15 Mart 2006

Merhaba Marksist Tutum okurları,

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü yaklaşırken, grevde olan kadın işçiler olarak mücadele içinde yaşadığımız dönüşümleri sizlerle paylaşmak istiyoruz. Yaşamımızı kazanmak için hepimiz çalışmak zorundayız ve her birimiz için de çalışma koşulları oldukça ağır. Kadın erkek demeden hepimiz karın tokluğuna, yoğun çalışma saatlerine, işverenin akıl almaz baskılarına, saldırılarına katlanmak zorunda kalıyoruz. İşçi kadınlar olarak bizlerse aynı zorlukları iki kat daha fazla yaşamak zorundayız.

Biz tekstil sektöründe çalışan işçi kadınlar birçok sorun ve sıkıntıyla karşı karşıya olmamıza rağmen bunların farkında bile değildik. Ancak mücadeleye katıldıkça insan olduğumuzun farkına vardık. Bir zamanlar işveren ve adamlarının ağır hakaretlerine gıkını bile çıkartmayan, küfür edildiğinde tuvaletlere gidip ağlayan ve bundan başka çaresi olmadığını düşünen birçok arkadaşımızın da bu mücadelede çelikleştiğini gördük. Bu elbette kolay olmadı. Evet biz mücadele etmemiz gerektiğinin farkına varmıştık. Ve mücadele etmek için de hayatımızdan zaman ayırmamız gerekiyordu. Kavgamız hayatımızın her saniyesini kaplamaya başladıkça da kadın olmamızdan kaynaklı olarak evimizde sorunlar ortaya çıktı. Evli olan arkadaşlarımız eşleriyle, bekâr olanlarsa anne ve babalarıyla ve hatta kardeşleriyle sorunlar yaşamaya başladı. Ama mücadelede öğrendiğimiz her şey kavgamızın ne kadar haklı bir dava olduğunu gösterdi bizlere.

Bu dönemde ailelerimizden en çok tepkiyi eve geç gittiğimizde ve grev başladıktan sonra grev çadırında sabahlamamız gerektiğinde aldık. Ailelerimiz, kardeşlerimiz bizlere hep 'sen kadınsın ne işin var orada? Erkek işçiler yok mu, onlar yapsın' gibi şeyler söylüyorlardı. Bu elbetteki onların suçu değildi. Böylesine geri bir kültürle beslenen bir toplumda ailelerimizin böylesi tavırlar takınması normaldi. Ama bizler bir kez mücadeleyle tanışmıştık ve bu mücadelenin kadın erkek diye ayrılamayacağını anlamıştık. Çünkü bizler öğrenmiştik ki, burjuvazi bizleri kadın erkek demeden, çoluk çocuk ayırmadan aynı sömürü sisteminin içerisinde çalıştırıyordu. Peki ne yapacaktık? Bir tarafta haklı olduğuna inandığımız kavgamız, diğer tarafta ailelerimiz. Ne yapacağımız aslında ortadaydı. Ya bu haklı kavgayı ne pahasına olursa olsun verecektik, ya da burjuvazinin her geçen gün artan saldırılarına katlanmaya devam edip onun ekmeğine yağ sürecektik. Bizler kavgayı seçtik ve ailelerimize de bu kavganın haklılığını anlatmaya başladık. Eve geç gittiğimizde ya da çadırda sabahladığımızda karşımıza çıkan ailelerimize şunu sorduk: Neden işveren gece gündüz demeden, hafta sonu dinlenme fırsatı bile vermeden çalıştırırken sesiniz çıkmıyordu da şimdi hak kavgası verip sınıfımız adına bir şeyler yapmaya çalıştığımızda karşımıza çıkıyorsunuz?

Evet, biz kadın işçiler olarak bu sistemin çürümüş, kokuşmuş düzeninden iki kat daha fazla etkileniyoruz. Baskıcı ve gerici toplumun yaygın kanısına göre, kadın evden işe, işten eve gitmeli, eşine ve çocuklarına bakmalı ve başka şeylerle uğraşmamalıdır. Çalışırken işverenin baskısıyla karşı karşıya kalan kadın işçiler, eve gittiklerinde de çeşitli baskılarla karşı karşıya kalırlar. İşyerinde gece yarılarına kadar çalışıp eve geldiğimizde de ev işleriyle, çoluk çocukla uğraşmak bizim görevimizdir. İşyerinde nasıl kafamızı kaldırmadan çalışıyorsak eve geldiğimizde de kafamızı kaşıyacak vakit bulamayız.

İşte bizler yaşamımızın daha anlamlı olabileceğini mücadeleyle öğrendik. İşten eve geldiğimizde eşimizin ve ailemizin grev mücadelemize müdahale ettiği her tartışma aslında burjuvaziye hizmetten başka bir şey değildi. Bizler birbirimizi yerken burjuvazi her geçen gün sermayesine sermaye katıyordu. Niçin birbirimizi anlamıyor ve tartışıyorduk. Geçinemediğimiz, karnımızı doyuramadığımız için. Peki bunun sorumlusu kimdi? Ya da birbirimizi engelleyerek tüm bu sorunların üstesinden gelebilir miydik? Hayır. Bunun tek bir çözümü vardı, o da mücadele etmek! Ailelerimize de bunları anlattık. Burjuvazinin bizi nasıl böldüğünü ve bundan nasıl faydalandığını. Zamanla onlar da anlamaya başladılar, hatta bunun ötesinde destek olup bizlerle birlikte mücadele etmeye başlayanlar oldu. Bu mücadeleyle birlikte evli olan çiftler paylaşmanın ve birlikte bir şeyler yapmanın nasıl hayata bakışlarını değiştirdiğini görmeye başladılar.

Mücadele başlamadan önce evden işe işten eve gidip gelen, hayatı televizyon izlemekten ibaret olan, hiçbir sosyal yaşantısı olmayan, aynı işyerinde çalıştığımız halde birbirini tanımayan, sorunlarını paylaşamayan işçi kadınlardık. Gece gündüz çalışır, üstüne hakaretler ve küfürler işitir, ama ne yapacağımızı bilemediğimizden sesimizi çıkaramazdık. İşyeri koşullarımız oldukça ağırdı. Çoğu kez sabahlamalara kalır hafta sonu tatili nedir bilmezdik. Evli ve çocuklu olanlar için bu durum daha da katlanılmazdı. Çocuğu hastalandığı için izin istediğinde işten atılan arkadaşlarımıza tanık olduk. İşveren kendi hastalandığında yurtdışına gidip tedavi olabiliyorken bir işçinin çocuğu hastalandığında birkaç saat izin istemesi bile işten atılma sebebi olabiliyordu.

Birçok sektörde olduğu gibi çalışan kadınların her zaman karşılaşabileceği bir diğer sorun da işyerinde işverenlerden, amirlerden ya da ustabaşlarından gelen uygunsuz teklifler ve tacizlerdir. Örneğin çalıştığı bölümü değiştirmek isteyen bir kadın arkadaşımız vardı. şefe bu talebini ilettiğinde, kadının dul olmasından faydalanmak isteyen şef, imalı sözlerle 'bu senin elinde' gibi laflar etmiş, bu sorununu en yakınındakilerle bile paylaşamayan arkadaşımızsa işten ayrılmak zorunda kalmıştı. Fakat mücadelemiz başladıktan sonra işler tamamen değişti. Önceleri bizleri gizli gizli kapılardan süzen, el şakası adı altında cinsel tacizde bulunan, dik dik bakışlarıyla bizi rahatsız eden şef, mücadele sürecinde artık yanımıza yaklaşma cesareti bile gösteremedi. Çünkü biliyordu ki bizler artık onun aşağılık hareketlerinden dolayı kendini suçlu hissedip utanacak, işten atılma korkusuyla sesini çıkartamayacak, içine kapanık, suskun kadınlar değildik. Mücadele, fabrikada, sokakta ve evimizde kendimize olan güvenimizi kazanmamızı sağladı.

Sürmekte olan grevimizde bizler de erkek işçi arkadaşlarımızla aynı sorunları yaşadık, ama hiçbir zaman kadınız geride duralım demedik. Erkek arkadaşlarımızın birçoğunun geri fikirleri, grevde hayatlarımızı, sorunlarımızı ve çözümlerimizi ortaklaştırdıkça yıkıldı. Kadın bunu yapmamalı ya da yapamaz dedikleri her şeyi bizlerin de yaptığını gördükçe dönüşmeye başladılar. İşbölümünü cins ayrımına göre yapmıyorduk artık. Grevdeydik ve grevin çadırsız olmayacağını biliyorduk ve kurmalıydık. Ama bunun bir bedeli vardı. Çadırımızı kurmaya başladığımızda devletin kolluk güçleriyle karşı karşıya kaldık. Erkek arkadaşlarımız biber gazı yiyor ve coplanıyordu. Buna sessiz mi kalacaktık? Kalmadık ve üzerlerine atlayıp kurtarmak istediğimizde biber gazı ve coplardan bizler de nasibimizi aldık. Çoğu zaman kadınlar kavgadan kaçar. Ama biz inandığımız ve savunduğumuz fikirler uğruna gerektiğinde yumruk yumruğa kavga etmeyi öğrendik.

Diğer taraftan toplumun bize dayattığı 'bu kadın işi, bu erkek işi' gibi ayrımları da ortadan kaldırdık. Çünkü bu ayrımlar sermayenin işine yarıyor, mücadelenin önünde engel oluşturuyordu. Aynı koşullarda yaşadığımız halde bir araya gelemeyen, sorunlarını paylaşamayan bizler, artık grevle birlikte oradaki gündelik işlerimizi de ortaklaştırıyorduk. Bulaşık yıkamak, yemek yapmak hep kadına özgü bir şeymiş gibi algılanırdı. Su taşımak, odun kırmak gibi işlerse erkeğin işiydi. Grevde, bunun böyle olmadığını, mücadelede kadın erkek ayrımına gidilemeyeceği gibi gündelik işlerde de bu ayrıma gidilmemesi gerektiğini yaşayarak gördük. Ayrım yapmaksızın her birimiz yapılması gereken işleri sahiplendik. Ben bulaşık yıkamam diyen erkek arkadaşlarımız bulaşık yıkamaya, ben odun kırmam diyen kadın arkadaşlarımız odun kırmaya başladı. Tüm bu öğrendiklerimizi zaman içerisinde hayatımızın her alanına, evlerimize de taşımaya başladık. Bu mücadelede öğrendiklerimiz bizlerin bundan sonra hayata nasıl bakmamız gerektiğini gösteriyordu.

Burjuvazinin yarattığı tüm ayrımlar (kadın, erkek, din, dil, ırk gibi) örgütlenmemizi ve birlikte mücadele etmemizi perdeleyen ayrımlardır. Bizlere bu hayatın böyle gelip böyle gideceğini ve bunun değişmez bir şey olduğunu her fırsatta beyinlerimize kazıyan burjuva düzene karşı kadın erkek el ele örgütlü mücadele etmemiz gerektiğini artık biliyoruz. Sermaye bir avuç, bizse milyarlarcayız. Kadın, erkek ve hatta çocuk işgücünden sermayesini büyütmek, kârına kâr katmak için faydalanan asalaklar sınıfını, birlikte yürüteceğimiz örgütlü mücadeleyle tarihin çöp sepetine gönderebiliriz.

Marksist Tutum okuru grevci işçiler


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/kadinerkekelele.htm