Merhaba dostlar,
Son zamanlarda yoğun olarak rastladığım iş kazalarını daha dikkatlice sorguladığımda sizlerle paylaşmak istediğim birkaç konu çıktı. Bu dünyadaki altı milyar insanın ezici çoğunluğu işçi sınıfının bir parçası. Yaşadığımız bu topraklardaki insanların çok büyük bir bölümü de hayatını her gün bir fabrikada, atölyede, ofiste, tarlada, insanlık dışı koşullarda çalışarak kazanmaya çalışıyor. Fakat ne tuhaftır, bu dünyada sınıf kardeşlerimizin yaşadığı iş kazaları sonucunda ölenler/sakatlananlar ne medyada gündeme alınıyor, ne de ciddi bir tartışma konusu olarak tartıştırılıyor. Neden?
Her gün borsalardaki hisse senedi fiyatlarının, döviz kurlarının, bunların sonuçlarının değerlendirildiği haber programlarının, ihracat, ithalat rakamlarının ve bunlar üzerine değerlendirme programlarının, futbolcuların ve futbolun konu edildiği programların, ulusal damat, gelin ve kaynana programlarının ısrarla gündemimize sokulması, bizleri insani olan her şeye duyarsızlaştırma çabasının bir ürünüdür. Boyalı, takım elbiseli, ses tonları etkileyici 'haber' sunucularının anlattığı konular her gün yaşadığımız iş kazalarından daha ilgi çekici, daha önemli hale getiriliyor. Çalıştığımız fabrikalarda, atölyelerde vs. yanı başımızda kolunu, parmağını veya hayatını haybeden insanların dramı bizlerin bilincinde birkaç saatlik yer bile tutmaz oluyor. İşçi sınıfı bu olanlara en ufak bir tepki veremez durumda. İnsan olmanın gereklerini dahi kaybetmek üzereyiz. Kim ne derse desin işçilerin, emekçilerin çok büyük çoğunluğu bilincini medya şarlatanlarına teslim etmiş durumda.
Yukarıda medyanın neden iş kazalarına yer vermediği sorusunu sormuştuk. NEDEN? Benim cevabım açık. Para babalarının yani patronların, yani patronların sınıfı olan burjuvazinin, yani onların sistemi olan kapitalizmin memurları olan medyanın ve program yapımcılarının bizden yana program yapması şöyle dursun, biz işçileri, emekçileri hatırlamasını ve iş kazalarını doğru bir temelde açmasını ummak bile yanlış olur. Bizim için medyada olmak değil işçi sınıfının gündeminde olabilmek asıl olandır. Bizce sorun medyanın gündemine yeterince girememek değil, medyanın yarattığı bu mantıksızlaşma, hafızasızlaştırma ve kişiliksizleştirme durumundan kurtulabilmektir. Bizce asıl başarı işçi sınıfını medyanın gündeminden kurtarabilmektir. Bunun için bizler gündemimizi gerçeklerle doldurmalıyız, masallarla değil. İş kazaları ve ölümler GERÇEKLİğİN ta kendisidir. İş kazalarında ölenler işçiler, emekçilerdir. Suçlusu kapitalist dünya sistemidir, patronların sistemidir. Her yıl on binlerce işçi iş kazaları sonucunda hayatını kaybediyor. Birçoğumuz sakat kalıyor. Gerçek olan gündem budur. Hepimiz bu gündemi kendi çevremizde her gün bıkmadan usanmadan teşhir etmeliyiz. şimdi sizlerle, yaşadığım bölgede kaynak yapmak için galvaniz kazanın üzerine çıkıp oradan kazanın içine düşüp, haşlanarak hayatını kaybeden işçi kardeşimizin anısına yazdığım, fakat bütün iş kazalarında hayatını kaybedenlere ithaf ettiğim şiirimi paylaşmak istiyorum.
YA ELLERİ OLMAYANLAR
Derler ki gelecek
Ellerinizdedir â?¦
â?¦ gelecek kimin?
'İnsan' olan herkesin mi?
Peki insan olan hangimiz,
yaşadığımız bu insan cehenneminde?
Çook yorulanlar mı?
Ne dersiniz, koşturanlar, çalışanlar desekâ?¦
Koşturulup çalıştırılanlar,
cüzzamını iyileştirmeye çabalarcasınaâ?¦
Korkunun ve acıların bolluğunu, derin bir sessizlik gibi, katledilişlerimizin ıssızlığında büyütenler.
Binlerce yıldır biriktirilip, kutsal elleri ile,
bu 'akıl köleliğine' esir edilenler.
SİZİN SOYUNUZDANDIR ONLAR
İşÇİLER
ELLER
Rahmeti ve serveti yaratan, yağdıran hep onlar.
Çeliğe etini akıtıp, bir zerrenin uçuşması gibi gökyüzünde, soyumuzu kâinatta gezdiren hep onlar
ELLER
ELLER
İşÇİLER
ELLER
Bugünü demir yaratmadı, bildiklerimizi de,
Kuantum fiziği değil uzayda dolaşmamıza vesile olan,
Kanını böğrüne akıtan kurşun mu diyorsun hâlâ?
Sana, bana kentlerin, varoşlarını yaratan,
Terli ve başsız olan
Sokak kenarlarında isimsiz ve soysuz dolaşan
ama elleri olan
İşte ELLERİN soyundan olan cevaplarsa
bulunacak olanâ?¦
O, ızdırabın kalelerinde yatan
Soğuğu yenip, kendi, cüruf içinde yanan,
Haykırışları, içinde kalan
Kendini, kendi yarattıklarına satan, kiralayan
Susan,
Acıkan,
'Cahil' olan.
Gürlemesiyle insanı insan
yapacak olan.
Türeyip de geldiklerinin düşlerinde dahi
göremeyeceklerini yaratan
ELLER
ELLER
Bir tek, tanrının vekilleri 'görebilmiş' eller
olmadan 'yaratılanı', 'gökten düşeni'
Bana pislik içinde yaşamak niyedir diye sorma.
İşte ellerim!
İşte kanım, canım
İşte servetim: ellerim, bileklerim, aklım.
Bir banka hesabı kadar kayıtlı, kolay değil elbet,
Bir banknot gibi kaba, hesapsız da değil,
Tapu senedi gibi garantili de görünmez,
Çatlakları derin ve kararsız,
Kemikleri iri, biçimsiz,
İşine kıvrak, hünerli.
Cevapları sıkılı yumruklar içinde â?¦ sessiz.
İşTE EFENDİMİZ, ELLERİMİZ!
Gebze'den Marksist Tutum okuru bir işçi
Merhaba Marksist Tutum okurları. Size, biz işçiler bir araya geldiğimizde sorunlarımızı nasıl çözdüğümüzü gösteren bir olay anlatmak istiyorum. Tanıdığım bir işçi arkadaşımın işyerinde yaşanıyor bunlar. İşçiler gece vardiyasında şalter indiriyorlar ve sabah nöbet değiştirmeye gelen işçiler de kartlarına basıp çalışmayarak, birlik olup ilk kez patronlarını şaşırtıyorlar. Bunların nasıl bir işyerinde ve neden yaşandığını anlatacağım.
Bu şirket bir çuval fabrikası, işçiler üç vardiya halinde çalışıyorlar. Örme, boyama ve depo bölümlerine ayrılan işyerinde toplam yüz işçi çalışıyor. Örmede çalışanlar çuval dokuyor, makinelerin boyu üç metre kadar. Bu işi yaparken çok dikkatli olunması lazım, aksi takdirde en ufak bir kafa dalgınlığı parmakları kıymaya çevirebilir. Patron, dokuma sırasında parmağını kaptıran işçiyi hastaneye götürüp iki dikiş attırdıktan sonra 'senin dikkatsizliğin' deyip görevine devam ettirebiliyor. Boyama bölümünde ise iplikler boyanıyor. Bu işi yapanlar, kimyasal maddelerden dolayı zehirlenme riski taşıyor. Birçok işçi bu yüzden verem, kanser ve akciğer rahatsızlıkları yaşıyor. Bu işyerinde hiçbir koruma önlemi yok. Patron bir işçinin verem olduğunu öğrenince o işçiyi 'işime yaramazsın' deyip hemen işten çıkartıyor. Bu işyerinin daha önceleri dört tam ikramiyesi, primleri ve servisleri varmış. Zamanla bunların hepsi ellerinden alınmış ve kimse buna bir tepki göstermemiş.
Bu koşullar altında en azından iyi bir yemek yeme hayali ile masaya oturan bir işçinin önüne ancak 1 YTL'lik çamur gibi bir yemek konuyor. Patron bu yemeği alırken en ucuzunu seçiyor ama işyerinde beslediği kedisine her gün bir bütün tavuk döner getiriyor. İşçilerin sağlığını hiç düşünmezken kedisi hamile kaldığında her gün veterinere götürüyor, akşam saatlerinde süt içsin diye de her akşam bir işçiyi görevli olarak bırakıyor. Evet, işçiler insan yerine konmuyor ve bir kedi kadar bile değer verilmiyor.
İşçilerin her gün gitgide ağırlaşan çalışma koşulları, onları artık rahatsız etmeye başladığında bir işçinin ev kirası sorunu patlıyor. Beş aydır doğru dürüst maaş alamayan ve bu yüzden de iki aylık ev kirasını veremeyen bu işçinin evine ev sahibi geliyor ve işçinin eşine 'kocan ev kirasını veremiyor, o zaman sen benimle yatarak kira borcunu öde ve gelecek iki ayın kirasını da istemem' diyor. İşçi bunu öğrendiğinde hemen işyerindeki arkadaşlarına olayı anlatıyor: 'Bizler dişimizi tırnağımıza takıp çalışıyoruz. Ama hakkımız olan parayı vermeyip daha fazla zenginleşmeye uğraşan patronumuz yüzünden ev sahiplerimiz ve diğer alacaklılarımız bu iğrenç teklifleri eşlerimize, çocuklarımıza yapacaklar. Bir şeyler yapmalıyız' diyor. Canı yanan o işçiyi gece zor sakinleştiriyorlar ve o gece şalter indiriyorlar. İşçi, burada olayı arkadaşlarına anlatmayıp bireysel tutum alabilirdi, eline bir silah alıp ev sahibini öldürebilirdi, ama bu çözüm olmazdı. Ama kendisiyle aynı durumda olan, ev sahibine kirasını ödeyemeyen işçi arkadaşları da olduğundan, bu sorunu patronları yüzünden yaşadıklarını anlatır arkadaşlarına. Bundan sonra da işçiler, ortak bir sorunu ancak bir araya gelerek çözebilecekleri refleksiyle hareket ediyorlar. İşçilerin birlikte hareket ederek gece ve sabah kartlarını basıp çalışmamaları, bir günde patronu dize getirmiş ve hemen toplantı yapılmış. Patronları iki gün içinde maaşlarını ve ay sonuna kadar diğer kalan paralarını vereceğini söylemiş. Mağdur olan işçiye de hemen iki aylık ev kirası verilmiş.
Bu sorunlar her işyerinde yaşanan sorunlar ve bunları çözmek için örgütlü mücadele yürütmekten başka yolumuz yok. Kaçmak, 'daha iyi' işyerleri aramak hiçbir zaman çözüm olmayacak. Böyle yaparak patronların ekmeğine yağ sürmüş oluruz. Anlattığım bu olay patronların hep aynı olduğunu, işçileri sömürmek için elinden geleni ardına koymayıp, her şeyi yaptıklarını bir kere daha gösteriyor. Tüm dünyada patronlar bir avuç olmalarına rağmen en ufak bir sorunlarında domuz topu gibi birleşiyorlar. Aslında onların bu örgütlülüklerinden bizler de örnek almalıyız. Çünkü bizler bir avuç değil milyonlarcayız ve dünyanın her yerindeyiz, bu hayatı bizler var ediyoruz. Biz işçiler gücümüzü örgütlülüğümüzden alırız ve örgütlü değilsek patronların karşısında hiçbir gücümüz olmaz. Bizler sorunumuzu çözmek için bir araya gelip örgütlü bir şekilde hareket ederek gücümüzü hissederiz ve HİSSETTİRİRİZ.
Yaşasın örgütlü mücadelemiz!
Maltepe'den Marksist Tutum okuru bir işçi
Merhaba Marksist Tutum okuru arkadaşlar. Sizlerle katıldığım bir grev ziyaretinde tanık olduğum bir tartışmayı paylaşmak istiyorum. Bizler gibi grev ziyaretine gelen devrimci bir çevrenin grevci arkadaşlarla sendikalar üzerine yaptıkları tartışmada savundukları fikirler dikkatimi çekti. Bu ziyarete gelen arkadaşlar, sendikaların işçileri eğitip, bilinçlendirip, örgütlemesi gerektiğini fakat günümüzde sendikaların bu özelliklerini kaybettiklerini söylüyorlardı. Sendikalı olabilmek için bu kadar mücadele verdikten sonra bile grevci işçilere, sendikaların bu haliyle işçi sınıfının örgütlenmesinin önünde engel olduğunu ve bu sendikaların yerine yeni sendikalar veya işçi örgütleri kurulması gerektiğini söylüyorlardı. Sendikalı olabilmek için uzun bir örgütlenme dönemi geçiren ve bu uğurda greve çıkan işçilere sendikaların gereksiz örgütler olduğunu yeni örgütler oluşturulup eskilerin yıkılması gerektiğini söylemek doğru değildi. Kaldı ki işçi arkadaşlar bu fikirleri şu kelimelerle çok güzel cevapladılar: Sendika biziz. İşçileri satan yöneticilerdir. İşçiler bilinçli ve örgütlü ise sendika yöneticilerini istediği gibi çalıştırır.
Sınıf hareketinin zayıf olduğu bir dönemden geçiyoruz. Sendikalar sınıftan kopuk sendika bürokratlarının elinde. İşçiler apolitikleşmiş ve kendi sınıf siyasetini yapmaktan uzak. Fakat geçmişte işçilerin kendi siyasetine yani Marksizme sahip çıktığı dönemlerde bu böyle değildi. Özellikle bizim ülkemizde 1980 faşist diktatörlük döneminden önce sınıf hareketinin yükselişte olduğu dönemlerde böyle değildi. İşçi sınıfının politik oluşu bu örgütlerin muazzam mücadelelere imza atmasını ve önemli haklar kazanmasını sağladı. 15-16 Haziran genel direnişinde İstanbul'u felç eden, egemen sınıfı korkutan güç, bilinçli ve örgütlü işçilerin gücüydü. Oysa bugün sendikalar sendika bürokratlarının elinde. 1980 faşist diktatörlük döneminde bu kurumların içindeki devrimciler hapse tıkıldı hatta sendikalar kapatıldı ve işçi sınıfı siyasetten uzak, korkak, bilinçsiz ve örgütsüz bireyler haline getirildi. Bugün sorunlarımızın çözümü, sendikalara alternatif yeni, temiz, el değmemiş işçi örgütleri kurmaktan geçmiyor. Sendikal bürokrasinin tepesine çöreklendiği, binlerce işçinin örgütlü olduğu sendikalarımızı Marksist fikirler temelinde örgütlenip geri almalı ve bu asalak bürokratları sendikalarımızdan defetmeliyiz. Sendikalarımızı militan sınıf sendikacılığı perspektifiyle çalışan örgütler haline getirmeliyiz.
Sendikana üye ol, sahip çık, denetle!
Küçükyalı'dan bir işçi
Kapitalizm artık her konuda acımasız yüzünü daha açık bir şekilde gösteriyor. Yıllardır iyi bir gelecek vaadiyle avutulan genç nesil, bugün üniversiteden mezun olunca şanslı olup da iş bulabilirse ne kadar maaş alabileceğini az çok tahmin edebiliyor. Eskiden iyi bir gelecek için üniversite kapılarını zorlayan gençler artık üç kuruşa razı olmuş durumda. Bu ümitsizlik yüzünden birçoğu daha lise çağlarında uyuşturucu, alkol ve depresyon ilaçlarıyla tanışıyor. Sistem o vahşi yüzünü gösterdikçe insanlar her geçen gün daha da umutsuzluğa kapılıyor.
Bunu en iyi geçenlerde bir arkadaşımın işyerinde yaşananlar anlatıyor. Türkiye'nin önde gelen bankalarından biri olan bu şirket, alacağı 20 memur için işe giriş sınavı açıyor ve çok kısa bir süre içinde sınava yaklaşık 2600 kişi başvuruyor. İşe başvurmanın ön şartı üniversite mezunu olmak ve girecek olanların alacağı net maaş 390 YTL. Buradan da anlaşılıyor ki, artık işçi sınıfının bir zamanlar görece iyi maaş alan kesimleri bile sosyal güvence için asgari ücrete razı olmuş durumda. Kapitalizm her geçen gün işçi sınıfına saldırılarını arttırıyor ve bunu yaparken artık saklama ihtiyacı bile duymuyor. Burjuvazi, yöresel asgari ücret, serbest asgari ücret gibi uygulamaları hayata geçirmek isteyerek, açlık sınırının bile altında olan asgari ücrete göz dikmiş durumda. Sadece asgari ücret değil tabii, fazla mesai gibi uygulamalar da olağan hale gelmiş durumda. Birçok işyerinde normal mesai saati resmi olmasa bile 12 saate çıkmış durumda. Cumartesi çalışmayan işyeri sayısı yok denecek kadar azaldı. Çalışmaktan kafasını kaldıramayan işçi akşam eve geldiğinde de sistemin en yaygın propaganda aracı olan TV karşısında vakit öldürüyor. TV ekranları resmen eğlence sektörüne dönmüş durumda. Her kanalda insanlara zorla göbek attırılıyor, eğleniliyormuş gibi gösteriliyor. Kapitalizmin getirdiği yozlaşma toplumun her kesimine hızla yayılıyor.
Bugün artık bu gidişe bir son vermeli ve sınıfımızı hep birlikte tekrar ayağa kaldırmalıyız. Eğer biz bugün bir şeyler yapmazsak kapitalizm tüm pisliği ve ağırlığıyla hepimizin üstüne çökecek ve kendi kendini yok ederken insanlığı da yok oluşa sürükleyecek.
İstanbul'dan bir büro işçisi
Merhaba Marksist Tutum,
Ben bir öğrenciyim. Ama aynı zamanda da özel bir klinikte çalışıyorum. Klinikte beraber çalıştığımız bir doktor muayeneye gelen tüm hastalara gerekli gereksiz bütün işlemleri yaptırıyor. Örneğin hastanın sadece ilaç tedavisine ihtiyacı varken, serum taktırıyor. Solunumu normalken oksijen tüpüne bağlatıyor ve bunun gibi daha birçok şey. Özellikle maliyeti yüksek olan işlemleri yaptırıyor. Bunun nedeni ise para. Aylığı sadece 350 YTL olan bir işçi kaza geçirip kan kaybıyla geldiğinde önce para konuşuyor. Para yetmiyorsa işlem yapılmıyor ve hasta o halde geri gönderiliyor. Böylesi rezil bir sistemden başka ne beklenir ki?
Kapitalist sistem para aygıtını yaşamımızda öyle bir yere koymuş ki, onu elde etmek için insanlar kişiliklerini bile satıyorlar. Para her şeyden önce geliyor, insandan da önce. Acil gelen hasta kan kaybından ölse bile parası yoksa müdahale edilmiyor. Bu iğrençliğe daha ne kadar göz yumabiliriz? Uzatalım ellerimizi, sıkıca tutunalım birbirimize. İşte o zaman yıkılmaz sanılan bu sömürü sistemi bile karşımızda titreyecektir. Bütün işçiler, birleşin!
Marmara Üniversitesinden bir öğrenci
Gün erken başlar şehirde işçiysen... Her sabah günün en erken saatlerinde kalkar, mesaiye hazırlanır, türlü zorluklarla işyerine ulaşır, saatlerce emek gücünü satar ve akşam olunca bir dahaki güne hazırlanmak için evine dönersin. Hayat bundan ibarettir; çalıştığın sürece varsın, aldığın ücret kadar insansın çünkü. Kapitalizm altında kendine, emeğine, çevrene yabancılaşır, bize ait koskocaman bir dünyada yaşadığını unutursun.
Yağmurlu bir kış akşamı şehrin karşı yakasına geçmek için iskeleye doğru yürüyorum. Aklımda bütün bir günün yoğunluğu var. Her ay olduğu gibi bu ayı da nasıl geçireceğimin hesaplarıyla boğuşmak, yaşadığım yerin güzelliklerini unutturuyor bana. Vakitsiz çıkan borçlar, evin kirası, faturalar, ne zaman para alabileceğimi bilememe sıkıntısı, sevdiklerimden uzak olmak, ailemin tutumları, işyerinde patronun yaptığı hakaretler, iş arkadaşlarımın birbirleriyle aşık atma yarışı, yalanlar dolanlar, kadın olduğum için yapılan baskılar ve akla gelebilecek bin bir türlü sıkıntı. Yürürken çevremi fark edemiyorum bile. Hâlbuki karşımda boğazın o eşsiz manzarası, İstanbul'un sevdiğim silueti.
İskeleye vardığımda, aklımı kurcalayan sorunları bir an için düşünmeden, denizi, yağmurun yağışını seyrediyorum, vapuru beklerken. Daha rahatladığımı hissediyorum. Sonra yağmur hızlanmaya başlıyor. İnsanlar koşuşturmaya, ıslanmamak için birbirlerini itmeye başlıyorlar. İskele çok kısa bir sürede hınca hınç doluyor. İyice havasızlaşıyor etraf. Artık manzarayı düşünecek halim yok, vapur bir an önce gelse de rahatlasak diyorum. Bir on beş dakika o halde bekledikten sonra vapur geliyor. Kapı açılınca yine iyi bir yerde oturmak, yer bulabilmek için birbirimizi ite kaka vapura doğru koşuyoruz. Kendime iyi bir yer bulabildikten sonra yine manzarayı seyredebiliyorum. Birkaç dakika sonra vapur hareket ediyor. şimdi İstanbul'u karşıma almış durumdayım. İki kıtayı birleştiren Boğaz Köprüsü, deniz kenarındaki son derece lüks villalar, Beşiktaş tarafına bakınca arkada görünen gökdelenler, kıyıya yapılmış saraylar, oteller, İstanbul'un bilindik manzarası. Bu şehirde yaşıyor olmama rağmen manzara karşısında sanki farklı bir şehirden geliyor gibi hissediyorum kendimi. Sıradan bir apartman dairesinde, çarpık çurpuk binaların bulunduğu bir muhitte oturuyorum. Her sabah kalktığımda gördüğüm manzara o binalardan ibaret. Aynı hayatımın o evlerden ibaret olduğu gibi, aldığım gelir kadar bir yaşamım var çünkü. Yanımdaki insanlara bakıyorum. Belli ki hepsiyle aynı durumdayım. Onlar da bakıyorlar hayranlıkla ve şaşkın şaşkın, şehre. Onlar da belli ki işten çıkıp binmişler vapura. Bizim zevkimiz ancak bu kadar; eve dönerken kısa bir vapur yolculuğu!
Bir değil, beş değil, milyonlarcayız maalesef... Maalesef çünkü bu kadar çok olmamıza rağmen, reva görüyoruz kendimize bu sefil yaşamı, bu daracık hayatı. Gözümüzün önündekini göremiyoruz, aslında her şeyin bizim emeğimiz olduğunu, bizim yarattığımızı. Yabancı yabancı bakıyoruz etrafa, başta kendimize yabancıyız çünkü. Hiç de zor değil aslında bizim olanı almak. Tek çıkar yol, birlikte mücadele etmek, bilinçlenmek. Zincirlerimizden başka kaybedecek hiçbir şeyimiz yok, oysa kazanacağımız koskoca bir dünyamız var!
İstanbul'dan bir işçi
Ben tekstil işçisiyim. İşyerinde bundan bir hafta önce %3 zam aldık. Yani kimilerine 10, kimilerine 20 YTL verildi. İşçi arkadaşlarımla konuşmalarımda duyduklarım; 'şu müdür yok mu?', 'şu şefe ne demeli!', 'nasıl olur da benden 10 YTL fazla alır' sözleriydi. Bizleri böyle bölmeye çalışan patron da rahat koltuğunda olanlara gülüyordu herhalde. Yani müdür ya da şef vitrinini önümüze koyup da sadece onların suçuymuş gibi aradan sıyrılıyordu. Evet vitrin mide bulandırıcı olabilir ama vitrini hazırlayana bakmak, bu köhne düzene öfke duymak lazım. Günde 8 tır yükleyen, bununla onlara 240 milyon YTL (240 trilyon TL) kazandıran ve hiç sesimizi çıkarmadan onların rahat koltuklarında huzur içinde oturmalarını sağlayan bizleriz, biz işçiler! Onun tüm işyerlerinin de, lüks arabasının da, villasının da asıl sahipleri bizleriz aslında. Bizler günde 11 saat çalışırken o da koltuğunda oturup bu işçileri nasıl daha fazla sömürürüm, nasıl daha fazla kâr elde ederim diye düşünüyor. Bizden sömürdüğü artı-değerle sermayesine sermaye katıp yeni yeni işyerlerini kurup, nasıl büyürümü düşünüyor.
Biz işçilere düşen görev, kim 10 YTL fazla aldı tartışmalarını bir kenara bırakıp, asıl sorunun patronlar ve onların kâr düzeni olduğunu fark ederek ve bunun sadece bizim işyerimizde değil bütün dünyada olduğunu görerek azimle mücadele etmektir. şunu asla unutmamalıyız; kapitalizm var oldukça işçiler emeklerinin karşılığını hiçbir zaman alamayacaklardır. Bunun için biz Marksistler haykırıyoruz ve hep haykıracağız:
DÜNYANIN BÜTÜN İşÇİLERİ BİRLEşİN!
ENTERNASYONALLE KURTULUR İNSANLIK!
Topkapı'dan bir tekstil işçisi
Merhaba, ben Beylikdüzü'ndeki bir tekstil firmasında çalışan bir işçiyim. Marksist Tutum'u yürekten beğenerek okuyorum. Çünkü Marksist Tutum hayatımıza ışık tutuyor. Marksist Tutum, biz işçilerin yaşadığımız bu sistem içinde aslında yaşamadığımızı, patronları lüks içinde yaşatıp servetlerine servet katmak için nasıl birer makine parçası haline dönüştürüldüğümüzü gösteriyor bizlere. Biz makine değiliz! Kapitalist toplumda bireysel çabalarla, hiçbir şey elde edemeyeceğimizi, örgütsüz bir hiç olduğumuzu ama birleştiğimizde coşkun bir nehir gibi önümüze çıkan bütün engelleri aşabileceğimizi gösteriyor bizlere!
Marksist Tutum, kapitalizmin insanları ve daha küçücük yaştan itibaren çocuklarımızı esrar, eroin, kumar, hırsızlık vs. bataklığına sürüklediğini, fabrika atıkları ve kimyasal maddelerle doğayı nasıl tahrip ettiğini, insanlığın ve dünyanın sağlığına zararlı bir sistem olduğunu gösteriyor bizlere. Silah sektörüne katrilyonların ayrıldığı ve burjuvazinin biz çalışanların sırtından elde ettiği artı-değerle çatlayana kadar tıkındığı bu sistemin, biz üreten işçileri nasıl açlığa, yoksulluğa, kölece çalışmaya mahkûm ettiğini gösteriyor Marksist Tutum bizlere. Dünya çapında örgütlenmiş bu iğrenç sistemin, biz işçileri nasıl da farklı uluslar, dinler, mezhepler, cinsler, ırklar şeklinde bölüp birbirimize düşman hale getirdiğini ve kendi çıkarları doğrultusunda bizleri birbirimize boğazlattığını, aslında düşmanımızın kapitalizm olduğunu gösteriyor bizlere Marksist Tutum. DÜNYANIN BÜTÜN İşÇİLERİ BİRLEşİN!
Evet dostlar, kapitalizmin bu gerçek yüzünü görmek ve elimizden geldiğince herkese göstermek zorundayız. Bizler dünya çapında örgütlenip, bu sistemi yerle bir edip, yerine sınıfsız sömürüsüz bir dünya kurmadığımız sürece bu kanlı kılıç bir gün gelip bizim de boğazımızı kesecektir şüphesiz. ENTERNASYONALLE KURTULUR İNSANLIK!
Kapitalizmin insanlığı ve dünyayı yok etmesine onay vermeyen herkes ona karşı mücadele etmek gerektiğini bilmeli, Marksizme ve Marksist Tutum'a dört elle sarılmalıdır. Hiç kimse salyangoz gibi kendi kabuğuna çekilerek kendini kurtaramayacaktır kapitalizmin bataklığından. Yukarıda bahsettiğim şeylerin hepsinden kapitalizm sorumludur, ama bu gerçeklere yüz çevirenler de en az onun kadar suçludur. KURTULUş YOK TEK BAşINA, YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ!
Beylikdüzü'nden bir işçi
Ekim ayında ortaya çıkan iki görüntü (bunlar gibi niceleri var kuşkusuz) hepimizin tüylerini diken diken eder cinstendi. Bu iki görüntü de medya aracılığıyla yansımıştı bizlere. Açıkçası ürpermemenin elde olmadığı bu görüntülerden birincisi Malatya'da, sosyal hizmetler kurumunun, bakıma muhtaç çocukları koruduğunu söylediği çocuk yuvasında gerçekleşmişti. Burada kalan çocuklar, onların temizlik vs. gibi işlerinden sorumlu olan insanların ellerine ve merhametine terk edilmişlerdi. Yani esas olarak onların bakım, eğitim gibi ihtiyaçlarını karşılayacak yeterlilikte insanlardan yoksundular. İkinci olay ise yine bir gazetecinin kameralarından yansıtıldı bize. Tam da Malatya çocuk yuvası olayıyla tüyler diken diken olmuşken, Trakya bölgesinde bir kiremit fabrikasında çocuk işçilerin nasıl da insanın dayanamayacağı şartlarda çalıştırıldığını anlatıyordu haber.
Gündeme gelen bu iki haberin çok daha ağırlarına her gün tanık oluyoruz kuşkusuz. Peki nasıl oluyor da bu 'baba devlet' bizzat kendi kurumlarında yaşanan bu türden olaylara izin veriyor? Kendi yasalarında ilköğretimi zorunlu kılmışken, ilköğretim çağındaki çocukların bu kadar ağır koşullarda çalıştırılmasına nasıl ses çıkarmıyor? Bu ses çıkarmamanın sebebi elbette ki, görmeme, duymama olamaz! Çünkü bizler biliriz ki, bu topraklardaki geleneksel ceberut devlet, burjuva devlet biçimine dönüştükten sonra da, kendisinden habersiz tek bir kuşun havalanmasına bile izin vermez! Kaldı ki Trakya'da fabrikada çalıştırılan bu çocukları görüntüleyen gazeteci de, yine bizzat devletin jandarması ve polisi tarafından gözaltına alınmış, çektiği görüntülere de el konulmak istenmiştir.
Açıkçası, bu olaylar bana bir kez daha gösterdi ki, eğitim, sağlık, güvenlik gibi konularda en güvendiğimiz 'baba devlet', biz işçiler için bir baba değil eli sopalı bir hayduttur. Asıl güce sahip olan egemenler için ise çok şefkatli bir babadır.
O halde, bilmeli ve tüm gücümüzle haykırmalıyız ki, işçilerin kendi sınıf kardeşlerinden başka dostları yoktur. İşçiler örgütlüyse her şeydir ve tüm dünyayı, insanlığın çıkarları için yaşanabilir bir hale getirecektir. Ama örgütsüz ve dağınık bir işçi sınıfını bundan daha iyi bir yaşam bekleyemez!
Örgütlüysek Her şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir şey!
Gebze'den Marksist Tutum okuru bir büro işçisi
Merhaba Marksist Tutum, merhaba dostlar,
Bugün, yaşadıklarımdan bence çok önemli bir kesiti sizlere anlatmak istiyorum. Bu bir grev ziyareti. Çünkü proletarya açısından bu grevin ve grevlerin, direnişlerin çok önemli olduğu açıktır. Grev ve direnişler işçi sınıfının okullarıdır.
Grev ziyaretine bir grup arkadaşla gittim, bu benim ilk grev ziyaretim değil ama diğerlerinden farklı olduğu için ilk sayılabilir. Gittiğimizde ilk önce grev gözcüsü dostlarla tokalaştık. Hal hatır sorup grev çadırına geçtik. Hava yağmurlu ve çok soğuktu. Çadırın kapısını açtığımda sıcak bir hava yüzümüze çarptı. Çok sıcak bir ortam, gözleri neşe ve sevinç dolu dostlar tarafından karşılandık ve merhabalaşıp tokalaştıktan sonra sobanın kenarına oturup çayla sohbete başladık. İşçi arkadaşlar yaşadıklarını bir bir anlattılar. Dört açmıştım kulaklarımı, çünkü daha önce ne böyle bir tecrübe edinmiştim ne de böyle bir grevde bulunmuştum. Bir grup arkadaş bir yıl öncesinde hazırlıklara başlamışlar. Öncelikle bilinçlenme ve ilerisi için ne yaşayabileceklerini düşünerek hazırlıklar yapmışlar. Bilinçsiz ve tedbirsiz bir hareket ve eylemde bulunmak duvara toslamaktan başka bir şey değildir. Onlar bunu fark etmişler ve tek başına, bilinçsiz, tedbirsiz hareket etmemişler. Onlara bilinçlenmelerinde ve örgütlenmelerinde yardımcı olan gerçekten çok iyi dostlarla başlamışlar mücadeleye. Bizlere anlattıkları sayesinde biz genç işçiler de onların tecrübelerinden dersler çıkarıyoruz. Çadırdaki pankartların sloganlarını gördükçe daha bir sevinçli olduk. 'Bütün Dünyanın İşçileri Birleşin', 'Örgütlüysek Herşeyiz Örgütsüzsek Hiçbir şey'â?¦ Onlar dünya işçi sınıfının bir parçası olduklarını anlamışlardı ve bu bilinçle hareket ediyorlardı.
Bir bayan yaşadıklarını kısaca şöyle anlatıyordu: 'On beş sene boyunca Serna-Seral tekstil firmasında çalıştım. Maaşım asgari ücretin altındaydı. Daha önceleri patronla yüz yüze gelmekten bile korkuyordum ve on beş yıldır neden asgari ücretle ve sefil bir hayatta yaşıyorum diye kendime sormaktan çekinirdim. Çünkü işsiz kalma korkusu vardı. Yaşadıklarımı bir kader olarak algılıyor, aldığım maaşa şükrediyordum. Ve bilinçlendiğim süreçte neredeyse en önde gidenlerdendim.' Ve sonrasında şöyle dedi: 'Maaş ve tazminatlarımız elbette bizler için önemli, ama şimdi onlardan daha önemli olan şeyler mücadelemiz ve örgütlülüğümüzdür. Bize güç veren de budur.'
Müthiş heyecanlı ve sevinçliydim. Çünkü işçilerin mücadele ettiğini görmek gerçekten güzel bir duygu ve kendi gücümüzü bir kez daha görmüş oldum orada. Dostlar bu dünya öküzün boynuzunda değil, bu dünya ellerimizin üzerinde duruyor! Bu kokuşmuş düzeni ancak biz işçiler, yani onların tabiriyle varoşlardan gelenler değiştirecek. Bunun yolu da Marksizmin kılavuzluğunda mücadele etmekten ve diğer işçi kardeşlerimizi de bu mücadeleye çekmekten geçer.
YAşASIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZ
YAşASIN SERNA-SERAL GREVİ
Gebze'den bir metal işçisi