Aşağıda anlatacaklarım bugün kendime büro işçisi diyebiliyor olmamın hikâyesidir aslında. Bundan tam beş yıl önce ilk işe girdiğim zamanlarda kendimi işçi olarak değil istikbali parlak, gelecek kaygısı olmayan, kariyer sahibi biri olarak görüyordum. İyi bir maaş, iyi bir mevki sahibi olma yolunda hızla ilerliyordum. Arkadaşlarımla birlikte iyi kötü birer üniversite bitirmiş, imkânı olanlarımız yurtdışında master yapmış ve dönünce de çok da zorlanmadan iş sahibi olmayı başarmıştık. Fakat bizi bekleyen kapitalizmin o sert ve acımasız çarklarının baskısını olanca gücüyle üzerimizde hissetmemiz çok uzun sürmedi.
İşe girdikten henüz 6 ay sonra çalıştığım bölümün müdürü çok da anlam veremediğimiz bir nedenden dolayı işten çıkartıldı. Çıkarılma gerekçesi özel bazı sebeplerdi, fakat benim dikkatimi çeken o güne kadar can ciğer olan diğer müdürlerin işten çıkarma kararından sonra o insana aldıkları tavır oldu. İnsanlar inanılmaz bir şekilde değişmiş ve o insana karşı mesafe koymuşlardı. Çalıştığım yöneticinin bu kadar kolay bir şekilde işine son verilmesi ve bu kadar kısa sürede böyle yüzüstü bırakılması aslında bazı şeyleri önceden fark etmeme neden olmuştu. Birilerinin elinde tuttuğu o büyük kılıç her an bizim başımıza da inebilirdi. Bu olaydan birkaç ay sonra da başka bir müdürlükte eleman açığı olduğu için görev yerimin değiştirildiğini öğrendim. Bu konuda hiçbir şekilde bana bir şey sorulmamış, yama yapar gibi beni boş olan yere yerleştirmişlerdi. Tıpkı bir makinenin yerini değiştirir gibi kolay olmuştu her şey ve şimdi o makineden beklenen de aynen eski yerinde çalıştığı gibi çalışmasıydı.
Yeni yerimde ilk günlerde herkes beni en güler yüzlü haliyle karşıladı. Belki de beni o günlerde tek teselli eden şey birlikte işe girdiğimiz arkadaşlarımdan birinin aynı departmanda çalışıyor olmasıydı. Nasıl olsa o bana yardımcı olur, yol gösterirdi. Fakat böyle bir tesellinin ne kadar boş olduğunu çok geçmeden öğrenecektim. Artık burada arkadaşlık değil çıkarlar vardı ve böyle bir düzende kimse kimseye yardım edemezdi.
Daha ilk günlerde mesai bittiğinde kimsenin yerinden kalkmadığını görünce biraz yoğun bir departmana geldiğimi düşünmüştüm. Fakat zamanla aslında mesainin iş yüzünden değil birilerine çalışıyor gibi görünmek için olduğunu anladım. Mesaiye kalmanın gerekli olduğu söylenmiyor fakat bir şekilde hissettiriliyordu. Mesaiye kalmadığım günler departman yöneticisinden başlayarak herkes bana sanki onların hakkını yemişim gibi davranıyordu. Bir yerde 1 hafta ya da 1 ay mesai olabilirdi fakat 2 yıl sürekli mesaiye kalınması orada sebebin farklı bir şeyler olduğunu gösteriyor ve bundan da benden başka kimse rahatsız olmuyordu. Gün geçtikçe mesai bitiminde onların çalışmaya devam etmesi benim üzerimde bir baskı oluşturdu. Çalışmaya diyorum ama gerçekte büroda oturmak ve geyik yapmaktan başka bir şey yapılmıyordu. Hiç kimse aslında 10 dakika bile iş yapmıyordu ama dışarıdan bakıldığında herkes çok yoğundu.
Zamanla benim çıkmam birilerinin gözüne iyice batmaya başladı. Departman yöneticim birkaç kere odasına çağırarak niye herkes mesaiye kalırken benim kalmadığı sordu. 'Benim mesaiye kalacak kadar acil bir işim yok' dediğimde 'ben sana iş bulurum yeter ki sen kal' deme cüretini bile gösterdi. Artık saldırılarını iyice arttırmışlardı. En ağır işleri, en angarya dediğimiz işleri bana veriyorlar, en küçük bir hatada inanılmaz hakaretlerle baskı yapıyorlardı. Bu arada kendimi dışlanmış ve yapayalnız hissediyor, bir çıkış yolu arıyor fakat bulamıyordum. Ya onların istediği gibi bir çalışan olacak ve her istediklerine boyun eğecek ya da hayatımı kendi elime alarak onlarla mücadele edecektim. Aslında mücadele ettiğim insanların da benim gibi işçi olduğunu görmek beni daha da üzüyordu. Nasıl oluyor da böyle davranabiliyorlardı? Kariyer ve mevki sahibi olma isteği gözlerini bu kadar karartmış olamaz diye düşünüyor fakat başka bir neden de bulamıyordum. Sistem işkolik bir yönetici ve bu yöneticilerin çevresinde pervane olacak işkolik çalışanlar talep ediyordu. Bu çalışanların özel hayatları, istekleri, tercihleri kimsenin umurunda değildi. Daha sonra mesaiye kalan insanların özel hayatlarında da sorunlar olduğunu çok açık bir şekilde gördüm ve bu sorunları işle kapatmaya çalıştıklarını fark ettim. Yani sistem sizi içine çekiyor, yalnızlaştırıyor ve işi hayatının merkezi haline getiriyordu.
Mücadeleler, çekişmeler, kavgalarla dolu bir 2 yıl sonunda kendimi bir psikiyatristin muayenehanesinde buldum. Sinir sistemim çökmüş, bazı rahatsızlıklar baş göstermişti. Psiko-terapiler esnasında birçok defa aslında orada oturanların ben değil onların olması gerektiğini düşündüm. Terapilerin çok faydası da olmuyor çünkü somut durum ortadan kalkmıyordu. En sonunda maalesef bir yıl kadar anti-depresan kullanmak zorunda kaldım. Daha sonradan öğrendiğim kadarıyla benim gibi birçok çalışan benzer sıkıntılar nedeniyle anti-depresan kullanıyordu.
İşte size dışarıdan modern ve heybetli görünen binalarda çalışan insanların içler acısı durumu. Bu sistemin insanları ne kadar değiştirdiğini, acımasızlaştırdığını ve bencileştirdiği o binalarda çok açık bir şekilde görebilmek mümkün. Ben Marksist Tutum vasıtasıyla Marksizm ile tanıştıktan sonra başıma gelenlerin artık tesadüf olmadığını, aslında sistemin özünde baskının, şiddetin ve sömürünün olduğunu ve bu sorunların hepimizin sorunu olduğunu biliyorum. Bu sistem herkesi kapitalizmin gönüllü kölesi haline getirmeden biz bir şeyler yapmalı ve içine düştüğümüz bu bunalımdan yine kendi çabalarımızla kurtulmalıyız. İşçi sınıfının bu kesimini modern binalarda çalıştırarak kendi sınıfına yabancılaştırmaya çalışıyorlar ama biz bu tuzağa düşmemeliyiz. Aslında bugün de her zaman olduğu gibi zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimizin olmadığını biliyoruz. O yüzden hangi kesimden olursa olsun bütün işçi sınıfı olarak bilinçlenmeli ve mücadeleye katılmalıyız. Bu sistemi yıkarak iktidarı ele geçirmedikçe, nerede, nasıl çalışılıyor olursa olsun işçi sınıfı insanca bir yaşam elde edemeyecektir.
Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!
Marksist Tutum okuru bir büro işçisi