Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

15 Kasım 2005

Ben İstanbul'dan bir işçiyim. Sizlere, bilinçlenmeye başladığımda yaşadığım sorunları anlatacağım. Belki benim yaşadıklarım, bugün Marksizmle bilinçlenip, mücadeleye atılan herkesin başından geçmiş ve geçecektir. Benim mücadeleye atılmam, işyerindeki baskılara son vermek için başlattığımız sendikal mücadele ile başladı ve bu sayede Marksistler ve Marksizmle tanıştım. Örgütlenme sürecinde aldığımız eğitimler sırasında sınıflı toplumda yaşadığımızı ve işçi sınıfının bir üyesi olduğumuzu ve yaşadığımız sorunların kapitalistlerin sömürü sisteminden kaynaklı olduğunu öğrendik.

Bilinçlendikçe, bu sistemin fikirleriyle hareket eden ailem, beni mücadeleden geri bırakmak istiyordu. Eskiden nereye gittiğimle ilgilenmezlerken, şimdi gittiğim yerleri sormaya, 'ne işin var otur evinde' demeye başlamışlardı. Bu sorunları her gün yaşıyordum. Bundan önceki sorunlar daha çok parasal konularda çıkıyordu. Daha önce, gitmek istediğim yerlere gidip eve geç saatlerde gelebiliyordum. Çalıştığım işyerinde mesailer çok yoğun olduğundan iki üç gün eve gitmediğim oluyordu. Ama onlara göre yerim belliydi ve sorun yoktu. Kazandığım paranın yarısını eve veriyor diğer yarısını da kendime harcıyordum. Bir ay boyunca, dişimi tırnağıma taktığım o parayı nasıl kazandığımı unutarak çarçur ediyordum. Tabi bunları yaparken patronların istediği gibi duyarsız ve bencildim, yani sorgulamadan yaşayan biriydim. Bu duyarsızlık yalnızca ekonomik anlamda değildi, toplumsal sorunlara karşı da duyarsızdım. Televizyonda çıkan iş kazaları haberlerini umursamadan geçip, magazin haberleri seyretmeyi tercih ediyordum. Nasıl olsa benim başıma gelmez diye düşünür veya 'kaderi buymuş' derdim. Halbuki o işçinin patronlar için kaç saat çalıştığını, uykusuz kaldığını ve aldığı 3 kuruşla ailesini geçindirememenin huzursuzluğunu yaşadığını hiç düşünmezdim. Ailem de benim çalışma koşullarımla hiç ilgilenmiyordu, para götürdüğüm sürece çok değerliydim.

Ancak işyerindeki mücadelemiz için uğraştıkça ailemle sorunlarım büyümeye başladı. Yaptığımın yanlış bir şey olduğunu, büyüklerimin sözünü dinlemezsem hiçbir işimin rast gitmeyeceğini, gittiğim insanların beni kötü yola süreceğini hatta beni satacaklarını söylediler. Bu devirde kardeşin kardeşe güvenemeyeceğini, onların bana bir faydasının olmayacağını bıkmadan usanmadan tekrar edip durdular. Annem bana sürekli duygu sömürüsü yapıyor, bu işe yaramayınca da doğduğum güne lanet ediyordu. Evden her çıkışımda bana 'inşallah yolda araba çarpar da ölürsün' diyordu. Bu durum kapitalist sistemin aileleri içine sürüklediği bilinçsizliğin sonucuydu. Çocuklarının mücadeleye atılmaktansa ölmelerini tercih etmelerinin sebebi, kaza sonucunda ölümlerinin bir 'kader' ama mücadelede anlamlı bir şekilde ölmelerinin onlar için 'utanç verici' olmasıydı. Evden her çıkışımda ailem 'sen iyice teröristleştin, bu evden çıkarsan bir daha giremezsin' diye tehdit ediyordu. Evden bir şekilde çıkıp yolda sürekli ağlayıp üzülüyordum. Çünkü gerçek terörist ben değil kapitalist sistemdi. Bunu fark edemiyorlar diye kızıyordum.

Bilinçlenmeye başladıkça anladım ki aileme kızmak yersizdi. Benden daha çok televizyonla, geri düşüncelere sahip olan komşular ve akrabalarla yaşamlarını doldurdukları için, benim anlattıklarım onlara bir anlam ifade etmiyordu. Ama ailemi de mücadele ederek kazanacağımı biliyordum. Evden her gün kovulduğum halde yine de eve gidiyordum. Eve her dönüşümde 'yüzsüz, kovuyoruz yine geliyorsun' şeklinde konuşuyorlardı. Ve benim kendi seçimimle değil başkalarının zoruyla mücadele içinde olduğumu söylüyorlardı. Hatta ailem diğer akrabaları bile araya sokarak beni mücadeleden alıkoymayı denedi. Onlar da 'ailenin sözünü dinle, karşı gelme' diyorlardı. Yurtdışındaki akrabalar bile beni aramaya başladılar, gelmeyi bile düşündüler. Bana, 'evin tek çocuğusun mücadele etmek sana mı kaldı?' dediler. Bu sözü duyunca nevrim döndü. Bu nasıl bir düşünceydi. Ben işyerinde gece gündüz çalışıp eve bile gelmezken hangi şartlar altında çalıştığımı hiç sormazlarken, şimdi birden 'sen evin tek çocuğusun' diyebiliyorlardı. Söz konusu mücadele oldu mu, kız erkek ayrımı yapmak tabii ki kapitalist sistemin bizlere empoze ettiği bir bilinç geriliğiydi. Daha sonraları ailem kitaplarımı saklamaya başladı. Kendilerince kitaplar olmayınca beni vazgeçireceklerdi. Ama ya beynimdekileri nasıl silecekler, benim zor günümde yanımda olan İşçi Özeğitim Gruplarındaki arkadaşlarımı nasıl saklayacaklardı?

Ailemle bu sorunları uzunca bir süre yaşadım. Ailem inatla, benim sahip olduğum bu doğru fikirlere ayak diredi. Ancak bu sömürü sisteminin sona ermesinin yine işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle gerçekleşebileceğini, sürekli bir şekilde bıkmadan, usanmadan onlara anlattım. Onların karşısında sürekli sağlam ve dik durdum. Her türlü aşağılamaya rağmen öğrendiklerimi sürekli onlara anlattım. Annemin beni anlaması ancak işyerinde patronuyla sorunlar yaşamaya başlamasından sonra oldu. Benim verdiğim mücadelenin ne kadar doğru olduğunu söylemeye başladı. İşyerinde yaşadıkları sorunlara karşı nasıl mücadele etmesi gerektiğini artık bana soruyordu, 'öğrendiklerini bana da anlat' diyordu. İşçi Özeğitim Gruplarından öğrendiklerimi artık ona da anlatıyordum. Davamızın ne kadar haklı olduğunu söylüyordu. Ve artık bu sorunların ne benim, ne onun sorunları değil, tüm işçilerin sorunu olduğunu anladığını söylüyordu. Sorunlarımızın ortak olduğunu öğrendikçe, çözümünün de ortak olması gerektiğine inanmaya başlamıştı.

Biz genç işçiler mücadele ederken ailelerimizin baskılarına boyun eğmek yerine onlara doğru bildiklerimizi anlatarak, karşılarında dimdik durmalıyız. Bizler sınıf mücadelesini sahiplendiğimizde, bu yolda kararlı olduğumuzda, bunu ailelerimizin de sahiplenmesini sağlayabiliriz.

grevci bir kadın işçi


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/yasasinorgutlumuc.htm