Kapitalist düzen hayatlarımızı daha bir yaşanılmaz kılmaya devam ediyor. Burjuvazi yasalarıyla, fabrikalardaki insanlık dışı uygulamalarıyla biz işçileri açlıkla, yoksullukla, müebbet üretim hapsiyle prangaya vuruyor. Yaşamlarımızı devam ettirmek için gittiğimiz fabrikalar onbinlercemizi yutmaya, yok etmeye ve bir o kadar da sefalete itiyor. Bu sistem içinde, yaşayan ölülerden ne farkımız var? Hiç.
T.C. devletinin açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırı altındaki asgari ücretlerle kapitalistler bizleri zaten yok sayıyorlar. Üstelik de asgari ücreti daha da indirmenin derdindeler. Gerçi yasal olarak bu rakam henüz indirilmese de patronlar zaten maaş günlerinde para yok diyerek kuş kadar verdiklerini karınca küçüklüğüne indiriyorlar. Benim çalıştığım fabrikada aldığım asgari ücret iki taksitle ödeniyor. İlk duyduğumda çok öfkelenmiştim maaşın adı nasıl taksit olur diye. Ancak bunu işçiler öylesine kanıksamışlar ki, bir yıldır biz alıştık sen de alışırsın diyorlar. Merak ediyorum, bizlerin onların belirlediği bu sınırların altında, açlık ve yoksulluk sınırının altında olan başka bir sınırımız mı var ki bizler hâlâ inadına yaşamaya devam edebiliyoruz?
Burjuvazi her yıl, artan yıllık kazançlarını açıklıyor. Aslında bunun tek bir ifadesi var bizim için, demek ki daha fazla sömürüldük, daha fazla çalıştık ve haklarımız daha fazla gasp edildi. Örneğin, 1886 yılında Amerikan işçileri ağır bedeller ödeyerek 8 saatlik iş gününü dünya işçi sınıfına kazandırmıştı. 1886'2005, aradan geçen uzun yıllar sonunda bugün bizler değil 8 saat, 10-12 saat ve hatta fabrikalardan hiç çıkmamacasına çalıştırılıyoruz.
Özellikle tekstil sektörü birkaç gün üst üste sabahlamaların olduğu bir sektör. Bir tekstil işçisi arkadaşımla sohbet ederken, yaşadığı bir olayı anlattı. Çalıştığı firmada tam 4 gün boyunca yemek ve çay molaları haricinde hiç ara vermeksizin bir makine gibi çalıştırılmışlar. 4 gün süren uykusuzluk ve aşırı yorgunluğun sonucunda işçi arkadaşlardan birisi hafızasını kaybetmiş. Yanında çalışan işçi arkadaşlarını ve aynı fabrikada çalışan iki kardeşini de tanıyamamış. Uzun bir süre tedavi olmak zorunda kalmış. Patronlar kâr edebilmek için etimizi, kanımızı, canımızı yani yaşamlarımızı istiyorlar. Siz hiç 60 yaşına gelip de dinç kalan, 60 yaşına kadar hastane kapılarını yüzlerce kez aşındırmamış bir işçi tanıyor musunuz? Erken yaşta yaşlanıp çeşit çeşit hastalıklarla kıvranıyoruz. İş kazalarıyla, meslek hastalıklarıyla bu dünyadan göçüp gidiyoruz. Yani hiç yaşamadan!
Burjuvazi her geçen gün daha uzun süreli çalışmamız için iş saatlerini uzatıyor. Planlarımız, kendimize, ailemize, arkadaşlarımıza ayıracağımız vakit çalışma saatlerimize göre ayarlı. Ben vardiyalı bir fabrikada çalışan bir işçiyim. 3 vardiya, yani günün 24 saati fabrika açık, dolayısıyla biz işçiler de günün 24 saati uyanık ve her an çalışmaya açığız. Çalışma saatlerimizin her hafta değişmesi patronuma göre düzenli bir değişim. Ancak her hafta değişen bu saatlere alışmak bütün işçi arkadaşlarım ve benim için organizmamızda alt üstlüklere neden oluyor. Uyku saatlerimin düzensizleşmesi, bilincimin açık olmamasına, beynimin sürekli yarı uyur bir halde olmasına ve yaşadıklarımı hatırlamakta zorluk çekmeme neden oluyor. Burjuvazinin kendi yasaları dahi 5 yıl üst üste vardiyalı olarak çalışan işçilerin mahkemelerde tanıklıklarını kabul etmiyor. Yani bizi bitkisel hayata soktuklarını kendileri de kabul edip, 5 yılın sonunda bizi işe yaramaz insanlar haline getiriyorlar. Yemek saatlerimin değişmesi vücudumun sindirim sistemini bozuyor. Tuvalete gitmek işkence. Sürekli olarak karnımızda şişlik hissediyoruz. Tüm bunlarla birlikte bir de aileme, arkadaşlarıma ayıracağım vakit sınırlı. Çünkü ailemin diğer fertleri uyurken, ben işe gitmek için evden çıkıyorum. Ya da onlar sabah evden işe gitmek için çıktıklarında benim için gün çoktan bitmiş oluyor. Aynı evde yaşadığımız halde kimi zaman birbirimizi dahi göremiyoruz.
Elbette ki, gece veya gündüz çalışmak bizim için hiçbir şeyi değiştirmiyor. Ama özellikle gece vardiyasında çalıştığımızda ayakta kalabilmek ve uyumamak için kendi kendimizle savaş veriyoruz. Gece boyunca uykusuz çalışmak 'vücut ağırlığı iki katına çıkıyor, ayaklar zonkluyor, sırt ve bel ağrıları, ellerin titremesi, gözlerin iğne gibi batmaya başlaması, yarı baygın bir vaziyette çalışmanın sonunda geliyorum diyen iş kazaları' tam bir işkence. Tüm bunları ne pahasına çekiyoruz; açlık sınırının altındaki asgari ücreti alabilmek ve işsiz kalmamak için.
Burjuvazi daha fazla ücret istemememiz, daha uzun saatler çalışmamız, tüm baskılarına boyun eğmemiz ve korkmamız için işsizliği bize karşı silah olarak kullanıyor. En küçük hak talebinde işsizlik tehdidini kafamıza bir yumruk gibi indiriyorlar. Oysaki iş saatleri kısaltıldığında tüm işçiler için çalışma imkânı olacak. Ne işsiz kalma korkusu, ne de gece vardiyası diye bir şey olmayacak. Dünyadaki mevcut kaynaklar ve teknoloji sayesinde çok kısa çalışma saatleriyle tüm insanlığın ihtiyaçları karşılanabilir. Bugün iktidarda, dünyanın yönetiminde patronlar var. Patronların kâr hırsı bizlerle birlikte dünyamızı bir yok oluşa doğru sürüklüyor. Hatırlıyor musunuz? Bir tarafta açlıktan ölen insanlar varken, kârlı satış yapamayacakları için patronlar tonlarca buğdayı, patatesi denize döktüler. Onlar yalnızca satmak için üretiyorlar. Oysaki işçi sınıfı, yani bizler iktidara geldiğimizde üreten de yöneten de biz olacağız. O zaman tüm üretimi insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde planlayabiliriz. Tek kurtuluşumuz örgütlü mücadelemizdedir. Yarınlarımızı kazanmak, insanın insana köleliğini yok etmek için örgütlenmeli, sınıf mücadelesini yükseltmeliyiz.
İş saatleri kısaltılsın, herkese iş!
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!
Kartal'dan bir işçi