Okurlarımızdan - Eylül 2005

15 Eylül 2005

 

İşten evimize döndüğümüzde sorunlarımızdan biraz olsun uzaklaşmak için, dinlenme saatlerimizi televizyonların başında geçiriyoruz. Hayatımızın her alanına adeta TV programları hükmediyor. Elbette burjuvazi, televizyonlar aracılığıyla kendi ideolojisini düzenli bir şekilde bize pompalamaktan geri durmuyor. Bu sebepten, burjuva kalıplarıyla düşünen ve hareket eden insanlara dönüştük!

Egemen burjuvazi tüm ideolojik aygıtları kontrol ediyor ve bundan dolayı işçi-emekçi yığınları nasıl yönlendireceğini iyi biliyor. Bu uğraşın somut sonucunu evimizde, gözlerimizin önündeki TV programlarında somut olarak görebiliriz. Burjuvazi TV'ler aracılığıyla 'haberler, diziler, reklâmlar, kadın programları, yarışma ve magazin programlarıyla' hayatımızın her alanına sızmış durumda. Her yaşa, cinsiyete, eğitim ve kültür seviyesine hitap eden dizi ya da yarışma programları aracığıyla burjuvazi kitleleri manipüle ediyor, istediği düşünceye çekiyor.

Elbette hedef kitlesi işçi sınıfıdır. Burjuvazi işçi sınıfının örgütlü ve bilinçli bir sınıf olarak davranmasını istemiyor; işçi sınıfının örgütlü bir güce dönüştüğünde neler yapabileceğini çok iyi biliyor. TV'leri ve çeşitli programları kullanarak bilinç bulanıklığı yaratıyor. Amaç işçilerin sınıf bilincine ulaşmasını engellemektir. Tüm haberler burjuvazinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde, kontrol merkezlerinde süzülerek, çarpıtılarak verilmekte, toplum dezenformasyona uğratılmaktadır. Yaşanan toplumsal olaylar ve sınıf hareketine dair gelişmeler çoğu zaman yayınlanmıyor, yayınlansa da çarpıtılarak ekranlara yansıtılıyor. Hemen yanı başımızdaki emperyalist savaşı dahi 'demokrasi' ve 'özgürlük' söylemleriyle vermediler mi?

TV programlarında burjuvazinin yaşam rahatlığı çeşitli programlar, diziler veya sinema filmleri aracılığıyla gözümüze sokulmaya çalışılıyor. şaşaalı görüntüler eşliğinde emekçilere sınıf atlama hayalleri pompalanıyor. Kapitalizme hizmette kusur etmeyin, çok çalışın, siz de zengin olun! Böylelikle, emekçi kitleler ve özellikle gençler kapitalist düzene karşı bilinçlenerek mücadele etmeleri gerekirken, burjuva yaşam tarzına özenerek, hayaller besleyerek, günlerini, yani yaşamlarını heba etmekteler.

TV'lerde, izlendiğinde insanı dumura uğratan gelin-kaynana veya 'biri bizi gözetliyor' tarzı programlar konu açısından ibretlik örneklerdir. 'Gelin Kaynana', 'İkinci Bahar', 'Size Anne Diyebilir miyim' gibi yarışmalar, insani değerlerin kapitalist düzende nasıl da ayaklar altına alındığını çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Kapitalist rekabet tüm topluma sindiği için, bu programlarda kapitalist işleyişin küçük bir örneğini görmek mümkün. Bencillik, çıkarcılık, yalan söyleme, başkalarına iftira atma bu yarışmaların doğal bir parçası; çünkü, ne olursa olsun yarışmayı ben kazanayım düsturu egemen anlayıştır. Gelin olacak genç kızlar, damat olacak genç erkekler ve elbette kaynanalar, ölüm kalım meselesi olarak benimseyip takip ediyorlar bu programları. Öyle ki TV başına oturanlar taraf tutmakla kalmıyor, yarışmacıları desteklemeleri kimi zaman kavgalara kadar varıyor. Hatta evlerde TV başlarındaki kavgalar yetmezmiş gibi, yarışmacıları değerlendirmek üzere de programlar yapılmakta ve bu kavgalar TV ekranlarında bir çeşit meydan kavgasına dönüştürülmektedir. Böylece emekçiler TV ekranlarının bir kölesi haline getiriliyor adeta. Ve onları temel yaşamsal gündemlerinden uzaklaştırıyor.

Emekçiler bu programlar tarafından oyalanırken, bir taraftan da bu programlar aracılığıyla sanki aile içi sorunlar çözülebilirmiş havası yayılıyor. Örneğin yine TV'lerde her gün boy gösteren 'Kadının Sesi' gibi programlar emekçilerin aile sorunlarını 'çözmekle' kalmıyor, soruna 'köklü çözümler' getiriyorlar! Bu programa Elazığ'dan katılan Birgül Işık adlı bir işçi eşi, 14 yaşındaki oğlu tarafından, törelere aykırı davrandığı için öldürüldü. Her ne kadar bu program kapatıldıysa da, Işık'ın ölümüne kimse sahip çıkmadı. Olan ise Birgül Işık'a oldu. Ve bir kez daha görüldü ki, bu programlar ne aile içi sorunları çözebilir ne de kadınların sorunlarına bir çözüm bulabilir. Bu programlar emekçilerin sorunlarını kullanarak, yine onları oyalamaya yarar.

Sorunun kaynağında kapitalist kâr düzeni vardır. Kadını ikinci sınıf yapan da, aile içi şiddeti yaratan da bu düzendir. Tüm bunlar işçi-emekçiler örgütsüz, bilinçsiz ve önderliksiz olduğu için oluyor. İşçi sınıfının ve kadınların kurtuluşu, sınıfın örgütlü bir güç olarak topluma önderlik edeceği ve iktidarı ele alacağı bir işçi devriminden ve devletinden geçiyor!

bir sağlık emekçisi


Kapitalizm insanları ve insanlığı öldürüyor. Emek-gücünü satarak yaşamını devam ettiren biz işçiler için hayat yalnızca çalışmaktan ibaret. Sabah uyanıyoruz, çoğunlukla besin değeri oldukça düşük bir kahvaltı yaptıktan sonra düşüyoruz yollara. Günün aydınlık zamanının çoğunu yaşamamız için gerekli parayı kazanmak için harcıyoruz. Akşam eve döndüğümüzde enerjimiz tükenmiş oluyor. Televizyonla ve belki biraz ailemizle ya da arkadaşlarımızla vakit geçirdikten sonra bir gün sonrasına kendimizi yenilemek için uyuyoruz. Yani insan gibi yaşamak için gerekli olan şeylerin hemen hemen hiçbirine sahip değiliz. Sabah uyanıp besleyici ve lezzetli bir kahvaltı yapmak, yemyeşil ağaçların güzel kokulu çiçeklerin kapladığı yollardan rahat bir yolculuk yaparak, severek çalıştığımız, ücretli köleler olmadığımız, kimse tarafından horlanıp aşağılanmadığımız işyerimize gitmek, kendimize özgürce kullanabileceğimiz zamanların kalması, nereden ne zaman zarar geleceğini düşünmeden huzurlu yaşamak, geleceğe güvenle bakmak ve bunlar gibi akla gelebilecek tüm güzellikler biz işçiler için bu düzen değişmedikçe hayal olarak kalacak. Yani insanın insanı sömürmesine dayanan kapitalist sistem yıkılmadıkça, ayrıcalıklı sınıf olan burjuvaların ellerinde toplanan dünya nimetleri mülkiyetin kaldırılmasıyla tüm insanlığın ortak çıkarına sunulmadıkça insanca yaşamak hayal olarak kalacak.

Marksist Tutum bu düzeni değiştirecek tek devrimci gücün, yaşamı yaratan ve onun devam etmesini sağlayan biz işçilerin örgütlü mücadelesi olduğunu vurguluyor. Yaşadığımız bu maddi manevi sefaletin ortadan kalkabileceğini ve sınıfsız sömürüsüz bir dünya kurulabileceğini, yaşamın ezelden beri böyle olmadığını, tepemizdeki bizi ezen güçlerin; devletiyle, patronuyla, polisiyle, askeriyle, medyasıyla, bilimden uzak eğitim-öğretim anlayışıyla, gerçekte insan sağlığını değil kâr etmeyi düşünen sağlık sistemiyle, yok olup gidebileceğini biz işçilere hatırlatıyor. Yolumuza Marksizmin ışığını tutarak bizlere kılavuzluk yapıyor.

Patronlar sınıfına karşı kendi safını belirlemiş, tüm dünya işçileriyle ortak çıkarlara sahip olduğunu kavramış ve işçilerin vatanı yoktur, bütün dünya işçileri birleşin diyen ve bu kavrayışla mücadele eden, örgütlenen işçileri hangi güç durdurabilir?

Yaşasın Marksist Tutum!

Yaşasın Marksizmin aydınlık yolu!

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

Ankara'dan bir işçi


Bütün malzemelerimin eksiksiz olduğu bir resme başlamıştım. Boyalar, hem de her renkten; fırçalar 'domuz kılı; tuval 'dokuluâ?¦ Harika bir resimdi çizdiğim ama eksik. Çünkü sadece bana dairdi, beni anlatıyordu, bireysel can çekişlerimi! Ve ben zamanla anladım ki yalnızca beni anlatan bir şey aslında hiçbir şey anlatmıyormuş. Kabuğu kırmak, dışarı çıkmak ve çoğalmakmış aslolan. Ben uzun bir süreyi bu kabuğu kırmaya çalışmakla, kıramayınca da köşeme çekilip anlatmakla geçirdim. Ve yine fark ettim ki çektiğim o can çekişler yalnızca benden türeyen şeyler değilmiş. Kapitalist üretim tarzının bir sonucu olarak ortaya çıkan iki arada bir derede kalma durumuymuş. Bedenimde, zihnimde hayat bularak beni esir etmiş kapitalizmin görünmez zincirleri.

Zihnimdeki karanlığı aydınlatmaya, etrafımdaki duvarları, o bireysellik duvarlarını çatırdatmaya başladım artık. Bir dönüşüm süreci içine girdim. Okuduğum Marksist Tutum dergisiyle, kitaplarıyla, yani örgütlü mücadeleyle gerçekleşen bir dönüşüm! Tek başına dönüşüm mümkün değil.

Dönüşmek, her anlamda her şeyinle dönüşmek... Kendimle birlikte ideolojiyi asla içine sokmam dediğim resmi de dönüştürmek. Yazılan yazıları, yaşanan hayatıâ?¦ Bir kez değil ama her an! Eğer birbirimize tutunmaz, örgütlü bir mücadele içerisinde yer almazsak, bu dönüşüm de geçmişte yakıp söndürdüğümüz bir ışık olarak anılarda kalacak. Zihinlerde yakılan aydınlığın kararmasına izin vermeden düşüncelerimizi, tutumumuzu netleştirmeliyiz. Bu netleşme de yine örgütlü mücadeleyle mümkün. Üstüne basa basa örgütlü mücadele diyorum çünkü bireysel olarak bu dönüşüm süreci ve netleşme gerçekleşse bile 'ki çok zor' ölmeye mahkûm.

Evet, belki dönüşüm zor. Çünkü kişiliğimizi kapitalist sistemde yarattık. Onun tahribatlarıyla yetiştik. Ama artık zorunlu bir dönüşümün eşiğindeyiz. Bir an önce açmalıyız gözlerimizi.

'şimdi elimde boya kırıntıları, kılları kopmuş fırçalar ve tuval artığı bezler var. Yeni bir çizimâ?¦ Eksik malzemeyle yarattığım en güzel resim. Kırıntılardan yaratılan bir hayat!' diyebilmeliyiz hepimiz.

bir lise öğrencisi


Denizci, hele de kaptan dendiğinde, insanların gözünde niyeyse hep iyi bir şey canlanır. Denizcilik okullarından yeni mezunsanız, dünyayı gezmek, çok (?) para kazanmak, beyaz üniforma giymek gibi yerleşmiş imajlardan olsa gerek, pek bir itibar görürsünüz. Gencecik yaşta büyük bir adam olmuşsunuz gibi sırtınızın sıvazlanması, paçayı kurtarmış adam muamelesi görmek kimin hoşuna gitmez ki? Eh, siz de bu havaya kapılıp bu hoş esintiye bir kaç destek üfürmezseniz olmaz hani.

Genç yaşta küçük dağları yaratmış biri olarak dolaşmanın havası gemide çalışmaya gidene kadar sürüyor tabii. Gemide şirketin bizi çok sevdiği için hibe ettiği tulum bir haftada paçavraya döndüğünde, minnet duygularıyla beraber küçük dağlar da yıkılıyor. şaşkınlığı üzerinizden atmaya başladığınızda şu soruyla karşı karşıya kalıyorsunuz; ne olacak şimdi? Hangi ülkeye yerleşip çalışsam? Hangi işi yapsam?

Ne yazık ki her yer aynı arkadaşlar, herkes (patronlar hariç) hayatının sonuna kadar eşekler gibi çalışıyor. Eğer elinizden tutacak zengin bir akrabanız ya da ciddi bir torpiliniz yoksa nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın bir çıkış yok. Eldeki akrabalar ve torpil olasılıkları da biz denizcileri Türkiye'ye doğru karaya atıyor genellikle.

Bizim hikâyemizde garip olan denizcilerle ilgili yaratılmış yanılsama aslında. Sanki kapitalizm altında böyle kısa yoldan yırtma olanakları olabilirmiş gibi bir yalan fırtınası esiyor ortalıkta. Bu yalanlar da ancak hakkında pek bir şey bilinmeyen gözden uzak yerler üzerine kurulabiliyor. İspanyollar Avustralya'da, Türkler ise Kanada'da güzel bir yaşamın onları beklediğine inanabiliyorlar. 'Kanada'da insanlara değer (ve de elbette ki para) veriliyormuş, oraya bir şekilde kapağı atsam, 3'5 sene çalışıp bir iş kursam â?¦' hayalleri kuruyor kimileri. Ne Kanada'da, ne de başka bir yerde, kapitalizm altında böyle bir şey nasıl olabilir ki? Eğer 3'5 senede bir iş kuracak kadar para biriktirilebiliyor olsaydı, her halde patronların sayısı işçilerden fazla olurdu ve o farazi memlekette yaşamak için çalışmak zorunda olmayan, başkalarının değilse bile kendi kendinin patronu bir nüfusun olması gerekirdi! Kapitalizmde 'insanların birkaç sene çalışıp sınıf atlayıverdikleri bir yer varmış; bu yüzden orada işçi sayısı patron sayısından azmış; patronlar birbirleriyle rekabet etmiyor ve kazandıklarını işçilerle kardeşçe paylaşıyorlarmış' gibi şeyler söyleseniz size kimse inanmaz. Ama uzak bir diyardaki bir 'refah' ülkesine veya denizcilerin yiyip, içip, gezip, üstüne de çok iyi para kazandıklarına inanıyorlar!

İnsanların kapitalizmin bizi mahkûm ettiği yaşamın anlamsızlığını ve mantık dışılığını kabullenmesi kolay olmuyor. Gerçeği bilfiil yaşıyor olmamıza rağmen, buna inanmak istemiyoruz. Bir yerlerde insanca, hakça bir yaşamın olduğuna ve oraya bir şekilde erişebileceğimize inanmak istiyoruz. Fakat kapitalizmin hüküm sürdüğü hiçbir yeryüzü parçasında böyle bir yer yok! Oysa böyle bir dünyayı kurmak, onu bir hayal olmaktan kurtarıp gerçekliğe dönüştürmek pekâlâ mümkün. Ama önce boş hayallerden kurtulmak ve böylesi bir dünyayı yaratmak için mücadele etmek gerekiyor!

bir deniz emekçisi


Lanet edilecek bir şeydi hayat. Çevremdeki onca insanın arasında hep yalnızdım. Kimse anlayamazdı beni. Anlamak da istemezlerdi zaten. İlgilendirmiyordum ki kimseyi. Sadece benim sorunlarım vardı. Başka kimsenin olamazdı, bendeki kadar sorun. Açlık, sefalet, savaşlar, yıkımlar bunlar önemli değildi o kadar. Hem herkesin sorunu ayrıydı, kendineydi. Herkes kendi kaderini yaşıyordu ne de olsa! Bir kıyaslama yapılacak olsa onların durumu benden iyiydi bir bakıma. En fazla ölüp kurtulacaklardı bu dünyadan. Bundan başka bir dünya da vardı ya! Öbür dünya masalı! Bu dünyada tutunamayan öteki dünyadaki hakkını kullanacaktı ne de olsa. Benim henüz öteki hakkımı kullanmaya daha vardı vaktim. Yaşamak için nedenler arıyor duruyordum. Belki kendi paçamı kurtarabilirdim bir yolunu bulup! Mutlu olabilirdim belki! Karşıma çıkan her yeni sevgi kırıntısına, her yeni olaya kaptırıyordum kendimi. Ama her şey gibi onlar da bir müddet sonra anlamını yitiriyordu. Daha öncekilerden pek bir farkı olmadığını görüyordum. Yine kalmıyordu yaşam için nedenim. Yine ağlıyordum sürekli. Hemen bir yolunu bulup kandırmak zorundaydım kendimi. Bu hayat başka türlü çekilmezdiâ?¦

Bir gün karşıma devrimciler çıktı. Marksist Tutum'la tanıştım. O güne kadar tanıdığım insanlardan farklıydılar tavırlarıyla. Çok sıcaktı ilişkileri. Yanlarında insan olduğumu hatırlıyordum samimiyetlerinden. Tanıyalı kısa bir süre olmasına rağmen hemen sevmiştim onları, hem de çok! Onları hiç bırakmak istemedim, hep onlar gibi olmak istedim. Herhangi bir menfaatleri olmadan ilgileniyorlardı, değer veriyorlardı insanlara. İlk defa beni anlayan birileri çıkmıştı karşıma. Yaşanan sorunların sadece bana ait olmadığını, aslında bütün insanlığın aynı durumda olduğunu söylediler. Çevreme baktığımda ne kadar haklı olduklarını anladım. Herkes yalnızdı, herkes kendi paçasını kurtarma derdine düşmüştü, herkeste aynı kaygılar vardı hayat hakkında. Anladım o gün; dünyanın merkezinde değildim ben! İnsanın tek başına bir anlamı olmadığını hiçbir şey yapamayacağını anlattılar.

O güne kadar hiçbir şey yapmamıştım hayatımda. Hiçbir şeyi düzeltememiştim. Kurtuluş yok tek başına! dediler. Bunca rezilliğin olmadığı, farklı bir dünya olabilir dediler. Yaşam böyle olmak zorunda hiç de değil! İnsanı hayattan soğutan, insanı topluma ve kendine yabancılaştırarak derin bir uçurumun içine fırlatan, hayata lanet ettiren kapitalizm, sömürü sistemi dediler. Sınıflardan bahsettiler, işçi sınıfından 'kendi sınıfımızdan bahsettiler. Ancak işçi sınıfı bu lanet kapitalist sisteme son verebilir! İşçi sınıfının tarihini, mücadelelerini, devrimleri ve işçi sınıfının önderlerini anlattılar. Bilmeden, bilinçlenmeden, sınıf bilincine sahip olmadan mücadele de edemeyiz çünkü! Her gün daha çok çalışmalı, daha çok mücadele etmenin derdine düşmeli dediler. Başka türlü kuramayız dünyamızı!

Artık yaşama sıkı sarılmak için bir nedenim var diyorum ben. İnsan gibi yaşama mücadelesi bu! Zaten çok kısa süren insan yaşamını anlamlı kılabilecek tek şey devrim mücadelesi. Artık ben yalnızım demiyorum.

Marksist bir öğrenci


Bugün işçi sınıfı yok diyenlere, Marksizm öldü, bu dünya böyle gelmiş böyle gider diyenlere cevap veriyor Marksist Tutum. İçi boşaltılmış umutlarla, sonu gelmez hayallerle hep oyalamış kapitalizm bizi, hep yalnız olduğumuzu düşünmüşüz, bireysel çürümüşlüğe saplanıp kalmışız. Ama ne güzeldir insanın sınıfını bilmesi, yalnız olmadığının farkına varması. İşte bunlardı içimdeki mücadele közünü yeniden alevlendiren, sana çok şey borçluyum Marksist Tutum.

Bir taraftan her gün biraz daha bataklığa saplanan kapitalizm, diğer taraftan da tarihin en onurlu mücadele gücüne sahip işçi sınıfı. Kurtuluş yok diyor tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!

Sözde demokratik bir dünyada yaşadığımız şu günlerde insanlar açlıktan ölüyor, diller susturuluyor, kan emici yaratıklar işçiler üzerinden zevki sefa içinde hüküm sürüyorlar. şimdi biliyorum, bu dünyaya gerçek demokrasi, enternasyonalist proleter devrimle gelecek. İşte o gün ve o günden sonra insanlık onurunu kazanacak. Sınıfsız, sömürüsüz, eşit ve özgür bir dünyayı paylaşacak insanlık.

Bize düşen sınıfımızın yanında inatla ve var gücümüzle savaşmak olacaktır. Çünkü kendimizi asıl olarak devrimci Marksist mücadele içinde var edebiliriz.

Selam olsun karanlığı delip geçen sana! Selam olsun devrimci proleter mücadeleye! Selam olsun Marksist Tutum'a!

Enternasyonalle kurtulur insanlık!

İstanbul'dan bir işçi


Sevgili Marksist Tutum ve onun emekçileri! Bugüne dek her zaman bir arayış içerisinde, bir sorgu dünyasında, ama dünyaya ve insanlığa asla duyarsızlaşmadan, sonunda sizlerle tanışabildim. Ben şu an kendimi çok mutlu hissediyorum, bir Marksist Tutum okuyucusu ve onu sonuna dek takip edecek biri olarak. Pek çok insan yaşadığı çevreyi, yaşadığı dünyayı sorgular ve bazen kendince çözümler bulur. Yine sorgular, bazen de dipsiz kuyular, çaresizlikler. İşte tam bu süreç içerisinde düşünce dünyamıza ışık gibi doğmasını isteriz bir şeylerin. Çünkü yalnız olduğumuzu düşünmek her şeyden daha vahimdir. Bugün biliyorum ki yalnız değilim ve ben yine biliyorum ki, sonuna dek savunacağım davamın kavgasını verirken yanımda yer alacak yoldaşlarım var. Hiç durmadan kavgaya devam! Böyle aşılır barikatlar, yılmadan yola devam!

Marksist Tutum okuru bir genç


İnsanlar özgür doğar, özgür yaşar demek geliyor içimden, ama kapitalist sistemde ne kadar özgür olduğumuz malum. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte zaten çok az olan özgürlük alanımız iyice daraldı. Bu sistemle barışık yaşarsan sorun yok, ama bu sistemi sorgulamaya başladın mı birileri gözetlemeye başlar. Bizler işyerinde kafamızı kaldırmadan köle gibi çalışırken sorun yoktu. Ne zamanki araştırıp sorgulamaya, örgütlenmeye başladık, işyerine kamera konuldu. Kameraların konduğu ilk hafta bir tedirginlik oldu, ama bizler biliyorduk ki bu bir psikolojik savaştı. Psikolojimizi bozup hata yapmamızı beklediler. Ama kameralar bizim için bir aksesuar olarak görülmeye başlandı, yani çoktan alıştık.

Bu son dönemde İstanbul'un çeşitli yerlerine 900 tane kamera yerleştirilmiş. Sözüm ona bu kameralar sayesinde İstanbul polisi suç ve suçluyla daha etkin mücadele edecek! Kameraların konulmasıyla ilgili konuşan başbakan 'yıllarca sorunların kaynağıyla değil, sonuçlarıyla uğraşmışız, bataklığı kurutmak yerine hep sivrisinek avlamakla uğraşmışız' diye buyurmuş! Başbakana, suçu, suçluyu, kapkaçı doğuran ve kendisinin de mensubu olduğu kapitalist sistemi sormak gerek. Bizler biliyoruz ki, kameraların asıl amacı, insanların gözünü korkutup, tepkisiz, pasif, kafasını kaldırıp neler olduğunu sorgulamayan bir toplum yaratmaktır.

Burjuvazi korkmaya başladı. Çünkü işçilerde bir kıpırdanma var. Yarın sınıf mücadelesi başladığında bizleri daha kolay gözetim altında tutmak, bizlerin gözünü korkutmak için de kullanıyorlar kameraları. Ama bu böyle gitmeyecek. Gün gelecek o kameraların boşuna olduğu ortaya çıkacak ve bu kokuşmuş sistem yıkılacak.

bir tekstil işçisi


Ben bir öğrenciyim. Devrimcilerle tanışıp devrimci olmadan önce sıradan bir hayat yaşıyor ve elbette hülyalar kuruyordum geleceğe dair. Öğrencilik ayları bittikten sonra, yaz tatilinde iş bulduğum ölçüde çalışıyordum. Kimsenin, içinde yaşadığı koşullardan memnun olmadığını görüyordum ve ben de memnun değildim. Tabii ki bu, bilinçli bir memnuniyetsizlik değildi. Yazları çalıştığım konfeksiyon atölyesinden eve yorgun döner ve kendimi teselli ederdim: 'topu topu üç ay çalışacağım ve sonra yine okullar açılacak', nasıl olsa geçici bir durum, üzülmeye değmez. Elbette aldığım tüm ücreti de eve teslim ederdim. Benim durumum geçiciydi, çünkü ben hep öğretmen olmayı düşlüyordum, böylelikle hayatım kurtulacaktı! Dolayısıyla üniversiteye iyi hazırlanıp en çok istediğim okula girmeli ve öğretmen olmalıydım. Yoksa ömrüm hep konfeksiyonda geçecek diye ödüm kopardı. Bir taraftan aileme dönüp baktığımda, kadın olduğumuz için de ezildiğimizi görüyordum. Yani kendi kurtuluşumu mutlaka başarmalıydım.

Çok istediğim öğretmenlik bölümünü değil başka bir bölümü kazandım ve bu durum beni çok üzdü. Fakat kazandığım okulda Marksist Tutum'la tanıştım ve gerçekten de bu karşılaşma hayatımda köklü bir değişiklik meydana getirdi. Hayata sınıf bakış açısıyla bakmaya başladım. Ve böylece öğretmenliği kazanamadığım için üzülmeyi bir kenara bıraktım. Öğrendiğim temel bir düşünce biçimi vardı; Marksizm 'kişinin bilincini belirleyen içinde yaşadığı toplumun üretim tarzı ve yaşama biçimidir' demekteydi. Toplumdaki egemen düşünceler egemen sınıfın ideolojisi idi. Anladım ki, bilincimizi dolduran tüm bireysel kurtuluş hedefinin altında burjuva ideolojisi yatmaktadır. Burjuvazi kitlelerin bilincini sürekli kendi çıkarlarını meşrulaştıracak şekilde belirler ve bizlere kurtuluş ümitleri dağıtır. Eskiden ben de diğer emekçiler gibi sınıf atlama derdinde olan birisiydim; bu yüzden kendimi gelecekte işçi olarak düşünemiyordum. Gelecekte, ben öğretmen olacaktım! Sonra bu düşünce biçiminin bizim sınıfımıza ait olmadığını ve hayallerimin de küçük-burjuva sınıf atlamacılık olduğunu çok net olarak kavradım. Zira öğretmenler de işçidir. Bireysel kurtuluşun olamayacağı, birey kendisini kurtarmaya giriştiğinde bile bunu ancak toplumun kurtuluşuyla başaracağı açık. Bireysel mutluğun yolu toplumun mutluluğundan geçiyor. Demek ki toplumsal kurtuluş gerçekleşmeden bireysel kurtuluş da mümkün değildir!

Marksist bir üniversite öğrencisi


Kaynak URL:
http://www.marksisttutum.org/okur0905.htm