Mücadele Tarihini Unutma

Gülsuyu’ndan bir kadın işçi

Mart ayı Türkiye tarihinde, işçi sınıfı ve devrimci mücadele açısından kara günlere sahiptir. Sınıf mücadelesinin yükselişe geçtiği ve işçi sınıfının burjuvazinin iktidarını salladığı her dönemde TC burjuvazisi çareyi ya darbe yapmakta ya da provokasyonlarda bulmuştur. Neredeyse her 10 yılda bir darbe yapma geleneğine sahip olan Türkiye’de hâlâ ‘80 darbesinin etkileri silinememiştir. Ama ‘80 dönemine gelmeden önce onun bir provası şeklinde olan 1971 darbesi yaşanmıştır.

Özellikle 60’lı yıllar sınıf mücadelesinin ve devrimci mücadelenin tüm dünyada yükselişe geçtiği bir dönemdir. Türkiye’deki gençler ve işçiler de ‘68 rüzgârından etkilenmiştir. O günlerde bir yandan gençlik muhalefeti yükseliyor bir yandan da günlerce, aylarca süren grevler yaşanıyordu. Bu gidişatı durdurmak için burjuvazi önce sendikalar kanununu değiştirecek bir yasa tasarısı hazırlamaya girişti. Bu yasa ile DİSK’i kapatmak istiyorlardı. Ama bu karar işçi sınıfını harekete geçirmeye yetmişti. Devrim provasının yapıldığı gün olarak gösterilen ve tarihe geçen 15-16 Haziran, işçilerin burjuvaziye bir cevabıydı. Fakat egemen burjuvazi çareyi yine darbede bulmuş ve ayağa kalkan işçi sınıfını ezmek için 12 Mart darbesini gerçekleştirmişti. İlk icraatları da 61 Anayasasının görece tanıdığı hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak olmuştu. Bunun ardından da burjuvazi için muazzam bir buluş olan sıkıyönetim ilan edilmişti. Grevler ve gösteriler yasaklanmış, gazeteler ve radyolar susturulmuş, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasına izin verilmemişti.

Yükselen işçi hareketini ve devrimci hareketi bastırmak için, yani burjuvazi için asayişin berkemal olması için, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, kanunların kendisine vermiş olduğu “Türkiye Cumhuriyeti'ni (yani Türk burjuvazisinin iktidarını) korumak ve kollamak” görevini yerine getirmesi ve idareyi burjuvazi adına üzerine alması gerekiyordu! Darbenin hemen ardından 31 Mayısta Nurhak Dağında Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan öldürüldü. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılanmasına başlandı. 10 Ocak 1972’de Askeri Yargıtay, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam kararını onayladı. Hapishaneden firar eden Mahir Çayan ve arkadaşları idamları engellemek için Ünye NATO Hava Üssünde görevli 3 İngiliz teknisyeni kaçırdı. 30 Martta Niksar’ın Kızıldere köyünde aralarında Mahir Çayan’ın da bulunduğu 10 devrimci katledildi. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayısta idam edildi.

1980 yılına kadar yine burjuvazinin saldırısı dinmedi. 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesinde öğrencilerin üzerine bomba atıldı ve 7 öğrenci katledildi. Maraş, Çorum ve Sivas katliamları yaşandı. Burjuvazi ayağa kalkan işçi sınıfını bastıramadığı için bu kez 1980 askeri darbesini gerçekleştirecek ve devrimci mücadelenin üzerinden silindir gibi geçecekti. Genç kuşaklar da bu darbenin kara lekesiyle büyüyecekti.

Aradan geçen yıllara rağmen sermayenin eli kanlı örgütlerinin provokasyonları dinmedi. 12 Mart 1995’te Gazi Mahallesinde kahvehaneler taranmış ve bir kişi yaşamını yitirmişti. Bu katliamı protesto etmek üzere düzenlenen gösterilerde devletin kolluk güçleri halkın üzerine ateş açarak 17 kişiyi daha katletmişti. Hemen sonrasında bütün işçi semtlerinde protesto gösterileri yaşanmış ve Ümraniye mahallesinde polis yine iş başına geçerek 6 emekçiyi katletmişti. Ama medya bu katliamı görmezden geliyor ve ölümleri protesto eden kitleleri “terörist” olarak sunuyordu. Olayın ardından TC adaleti 20 polisten 18’ini serbest bıraktı ve yalnızca 2 polise 2 yıl hapis cezası verildi. Onların adaleti elbette ki kendi cellâtlarını korumakla yükümlüdür. Gerçek adaleti ancak işçi sınıfının devrimci mücadelesi sağlayabilir. Biz genç kuşaklar olarak ne bu katliamları unutmalı ne de unutturmalıyız. Katillerden hesap sormalıyız.