1 Mayıs 2005: Alınacak Daha Çok Yol Var

İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışmasının yalın bir anlatımı olan 1 Mayıs, tüm dünyada milyonlarca işçinin ve devrimci gencin katılımıyla kutlandı. Çeşitli ülkelerde işçiler, genelde kapitalist sisteme, özelde ise dünya burjuvazisinin neo-liberal saldırılarına ve emperyalist savaşlara karşı tepkilerini dile getirdiler.

Dünya işçi sınıfı, Engels'in yıllar önce kullandığı ifade ile henüz 'tek bir hedef' doğrultusunda 'tek bir bayrak' altında ve 'tek bir ordu' olarak örgütlenebilmiş değil kuşkusuz. Ama yine de, bütün dünyada işçilerin, emekçilerin ve devrimci gençliğin aynı gün içerisinde alanları doldurmaları ve kapitalist sisteme ve onun doğrudan ve dolaylı sonuçlarına karşı tepkilerini dile getirmeleri, işçi sınıfının enternasyonalist devrimci potansiyeline inancını asla kaybetmeyecek olan biz Marksistler için bir kıvanç kaynağıdır. Enternasyonalist komünistlerin, 'işçilerin vatanı bütün dünyadır' şiarını öne çıkarmasının ve milliyetçiliğe-yurtseverliğe-vatanseverliğe karşı proletarya enternasyonalizmini vurgulamasının doğruluğunu belki de hiçbir şey 1 Mayıs gösterilerinden daha iyi kanıtlayamaz.

1 Mayıs 2005'e nasıl bir süreçten geçerek ulaşıldı?

Tüm dünya ekonomisi birkaç yıldır sancılar içerisinde kıvranıp duruyor. Ekonomik durgunluk ve kriz tüm ülkeleri kıskacına almış durumda. Küçük-burjuva devrimcilerin, reformistlerin ve sendika ağalarının vaazlarının tersine, burjuvazi yalnızca Türkiye gibi kapitalist ülkelerde değil, tüm emperyalist metropollerde de işçi sınıfına saldırısını gün geçtikçe derinleştiriyor. Çalışma saatleri uzuyor, ücretler düşüyor, iş temposu artıyor, sosyal haklar budanıyor ve yok edilmeye çalışılıyor, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma saldırısı hız kazanıyor, çalışma koşulları esnekleştiriliyor. Dahası tüm bu saldırılara, sendikal hakların budanması, sendikal örgütlenmenin zorlaştırılması, demokratik hakların daha da güdükleştirilmesi, toplumların terörize edilmesi, milliyetçiliğin, ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının körüklenmesi gibi faşizan uygulamalar da eşlik ediyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, insanlık yeni ve çok daha geniş ölçekli emperyalist savaşlarla yüz yüze.

Yaşadığımız topraklarda bunlara ek olarak bir de burjuva sınıf içerisinde tekrar tekrar kızışan çatışmaya şahit oluyoruz. Ne var ki bu çatışma yalnızca burjuvazi içinde yaşanmakla kalmıyor, kaçınılmaz olarak yansımalarını toplumun her kesiminde ve bu arada maalesef işçi sınıfı içerisinde de buluyor. Türk burjuvazisinin statükocu-devletçi kesiminin son dönemde geliştirdiği provokasyonlar, Kürt halkına ve devrimcilere dönük artan saldırılarda somutlanıyor. Türlü bağlarla burjuvaziyle ilişkili olan sendikal bürokrasi de bu gelişmelerden nasibini alıyor. Yanı sıra reformist akımlar da meşreplerini giderek daha açık bir biçimde sergiliyorlar. Milliyetçilik ve onun farklı kavramlarla ifadesi demek olan yurtseverlik, vatanseverlik işçi sınıfına pompalanmaya çalışılıyor. 2005 1 Mayısı, burjuva milliyetçiliğin sağ kanadından gelebilecek provokasyon olasılığının gerginliği ile küçük-burjuva milliyetçiliğin sol cenahın 'ülkene, memleketine sahip çık' hezeyanları arasında karşılandı.

1 Mayıs'ta genel tablo

40 ilde ve toplam 46 merkezde yapılan 1 Mayıs gösterilerine 200 bine yakın bir katılım sağlandı. Trakya'da ilk kez bölgeyi te-mel alan bir merkezi miting yapıldı. Diyarbakır'da yıllar sonra 1 Mayıs mitingine yasak konmadı, bunun yerine devlet Kürt işçi ve emekçilerini şehrin dışına sürme yo-luna gitti. Ne var ki emekçiler bu oyunu bozarak ve protestolar eşliğinde Diyarbakır merkezinde fiili bir miting gerçekleştirmeyi başardılar. Ağrı, Mardin ve Bingöl'de ilk kez bu yıl 1 Mayıs kutlandı. Türkiye'nin neredeyse yarısında 1 Mayıs'ta emekçilerin alanlara çıkması, belki de 2005 1 Mayısını diğerlerinden ayıran en belirgin farklılıktır.

Son dönemde statükocu-devletçi burjuva kesimin örgütlediği provokasyonlara ev sahipliği yapan Trabzon'da da 1 Mayıs'ın gerçekleşmiş olması anlamlıdır. Yalnızca Trabzon'da değil Mersin'de de alanlara çıkan yığınlar, işçilerin birliğini ve halkların kardeşliğini vurgulayan sloganlarıyla, provokasyonlara kolay pabuç bırakılmayacağını göstermiş oldular. Bu noktada belirtilmesi gereken bir başka gerçeklik de, gerek sendikaların çoğunluğunun gerekse de çeşitli küçük-burjuva devrimci grupların ve reformist partilerin pankartlarında ifadesini bulan sol milliyetçi söylemlere rağmen, 1 Mayıs alanlarının 'bayrak sevdası'nın damgasını taşımamasıdır. Kuşkusuz bunda, henüz aşılamamış tüm olumsuz faktörlere rağmen, işçi sınıfının ve genelde devrimci hareketin 'solduyu'sunu hepten yitirmemiş olmasının etkisi vardır.

Her zamanki gibi, bu yıl da 1 Mayıs en geniş katılımla İstanbul'da kutlandı. Abartılı sayıları bir tarafa bırakacak olursak, İstanbul'da yaklaşık 60 bin işçi, devrimci genç ve yoksul Kürt emekçisi Kadıköy meydanındaki 1 Mayıs mitingine katıldılar. Ve yine her zamanki gibi, bu 1 Mayıs'a dair genel tabloyu ortaya çıkarmak için de öncelikle işçi sınıfının beyni ve kalbi durumundaki İstanbul'a bakmak gerekiyor.

Sönük, cansız, dar katılımlı sendikalar

Geçen yıllardakinden farklı olarak, bu yıl sendikalar cephesinde 1 Mayıs hazırlıklarına daha erken bir tarihte girişildi. DİSK'in başını çektiği tertip komitesi, 'en kitlesel 1 Mayıs' hedefiyle yola çıktığını ifade etti. Ne var ki, sendikaların katılımı son yıllardaki tabloyu değiştirecek türden değildi. Gerek DİSK, gerek Türk-İş gerekse de KESK kortejlerinde, ne katılan işçi sayısı ne de kortejle- rin coşkusu, disiplini ve öne çıkarttığı temalar açısından bu 1 Mayıs'ın geçen yıllardakinden çok farklı olduğunu söylemek mümkündür. Kuşkusuz, sayısı çok fazla olmasa da, disiplinleriyle, katılımcı sayısının göreli yüksekliğiyle, coşkularıyla ve en önemlisi öne çıkarttıkları enternasyonalist ve devrimci slogan ve pankartlarıyla göze çarpan sendika kortejleri de vardı.

Geçen yıllardakinden farklı olarak bu yıl sendikal cep-hede dikkati çeken bir olgu, AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Hak-İş konfederasyonunun yasak savmak kabilinden yalnızca temsili bir pankartla değil, o pankartın arkasında yürüttüğü, çoğunluğu metal, gıda ve hizmet sektöründen olan işçilerle bir katılım gerçekleştirmiş olmasıydı. Hak-İş kortejinde yer alan işçilerin disiplin ve coşkusuyla ve hatta dillendirdikleri sloganlarla diğer konfederasyonlarınkiler arasında da büyük bir farklılık yoktu.

Yine bu 1 Mayıs'ta Türk-İş yönetiminin yanı sıra DİSK yönetiminin de, zaman zaman sergilediği devrimci söyleme rağmen sınıf uzlaşmacı bir çizgiyi benimsediğine bir kez daha şahit olduk. Geçen yıl Haziran ayındaki genel kongresi nedeniyle devrimci pozlar takınan, sözde sınıf uzlaşmazlığını ve mücadeleci bir sınıf sendikacılığını öne çıkaran ve böylelikle maalesef birçok sol çevrenin de devrimci 1 Mayıs söylemiyle gözlerini kamaştıran DİSK yönetimi, bu yıl başka hiçbir şey kalmamış gibi 'sevgi' temasını öne çıkartmayı tercih edivermişti. 1 Mayıs'tan hemen önce işçilerle patronların çıkarlarının ortak olduğunu iddia edecek kadar ileri giden bürokratlar, 'ülkemi seviyorum', 'hukuk devletini seviyorum', 'emeğimi seviyorum', 'üretim araçlarını seviyorum' gibi pankart ve dövizlerle işçileri yürüttüler. Sanki bu memleketin sahibi işçilermiş gibi, sanki bu devlet işçi devletiymiş gibi, sanki işçinin emeğinin ürünü işçiye aitmiş gibi ve sanki üretim araçları işçilerin mülkiyetindeymiş gibi!

Öte yandan, işçi sınıfının geniş kesimlerinin giderek yoksullaştığı, işsizliğin daha da arttığı, çalışma koşullarının kötüleştiği, sosyal hakların gasp edildiği ve özelleştirme saldırısının yoğunlaştığı bir dönemde sınıfın sendikal planda örgütlü kesimlerinin bu denli cılız bir katılım göstermesinin, coşkudan ve mücadele kararlılığından uzak, dağınık bir görünüm arz etmesinin sorumluluğunu tek başına sendikal bürokrasiye yüklemek, sorunları aşmak noktasında devrimci harekete hiçbir şey kazandırmayacaktır.

Açık konuşmak gerekir; sendikal bürokrasi kendi 'iş'ini yapıyor! Onun görevi, işçileri pasif birer katılımcı olarak alana taşımak ve alana girer girmez evlerine dönmelerini tembih etmektir. Sendikal bürokrasinin görevi alana gelen işçilerin devrimcilerle iç içe geçmesini engellemektir. Onun görevi milyarlarca lira harcaya- rak kurduğu ses düzenekleriyle işçileri uyutan nutuklar atmak, onların ruhunu karartıp coşkusunu köreltmek, devrimcilerin sesini bastırmak, onları kürsüden uzak tutmaktır. Sendika ağalarından bundan farklı bir tavır beklemek kendimizi kandırmak olurdu. Onlar kendi 'iş'ini yapıyor. Üzerine düşen görevleri yerine getirmeyenler bürokratlar değil, işçi sınıfı adına ahkâm kesip de bin bir türlü gerekçeyle işçi sınıfının militan sendikal mücadelesini ilerletme görevinden geri duran ve sınıfın örgütlülüğünü sendika bürokratlarının insafına terk eden lafazanlardır.

Sınıftan kopuş büyüdükçe gösteriş tutkusu da yaygınlaşıyor

1 Mayıs alanlarında devrimci grupların kortejlerindeki canlılık ve coşku ile alanın toplamının ve dahası sınıfın genelinin ruh hali arasında henüz son derece büyük bir uçurum mevcut. Fakat ne yazık ki sınıf hareketinin ve sendikal hareketin uzun süredir içinde bulunduğu vahim durum, sol grupların çoğunluğu tarafından yeterinde ciddiye alınmamaktadır. İşçi sınıfını mücadeleye itmesi gereken birçok nesnel faktörün varlığına rağmen, sınıfın gerek sendikal planda örgütlü kesiminin gerekse de örgütsüz kesimlerinin bu denli sessiz ve tepkisiz kalması karşısında takınılan kayıtsızlık hiç de hayra alamet değildir. Yüz binler, milyonlar sessizce bekleşip kendine güvenini kaybetmişken, 1 Mayıslarda oluşturdukları birkaç yüz ya da taş çatlasın birkaç binlik kortejlerle böbürlenen küçük-burjuva rekabetçi sol grupların çoğu, nesnel gerçeklikle olan bağlarını her geçen gün daha da yitiriyorlar.

Birkaç yüz kişilik kortejlerin önüne iki katlı binalar yüksekliğinde devasa pankartlar yerleştirmek bu uçurumu gözlerden gizlemeye yetmiyor, tersine böylesi bir tarzın arkasında yatan küçük-burjuva rekabetçilik ve reklâmcılığı dışa vuruyor. Sol hareket sınıftan koptukça reklâmcılığa, göz boyamacılığa, gösteriş budalalığına doğru kayıyor. Sınıf içinde çalışma görevinden türlü bahanelerle yan çizip 1 Mayıslarda, ertesi gün kendi kaderine terk edilecek devşirme kalabalıklarla gösteriş yapmak, hem alana taşınan unsurlara hem de sınıfa karşı sorumsuzluk değil de nedir?

Leninist parti anlayışı, sınıfın öncü unsurlarının sağlam siyasal örgütlülüğünün sağlanması sayesinde kitlesinin de ileriye doğru harekete geçirilebileceğine işaret eder. Fakat çok açıktır ki bu tarz bir örgüt ve mücadele anlayışının içselleştirilebilmesi, ancak bu zahmetli işi bıkmadan usanmadan yürütmeyi becerebilecek niteliğe ve disipline sahip devrimci kadroların harcıdır. Kulağa ne denli hoş gelse de, devrimci bir eylemmiş gibi görünse de, sınıfın örgütlü mücadelesini ilerletmeye hizmet edemeyen devrimci söylemler ve eylemler son tahlilde kendi içine dönüp sönmeye mahkûmdur. (Elif Çağlı, 1 Mayıs'ın Ardından, Mayıs 2004, www.marksist.com)

Ne kadar zahmetli, sabır gerektiren ve uzun vadeli bir iş olsa da, devrimin temel dinamiği olan işçi sınıfı içerisinde çalışmayı başa alan komünistler, işte bu gerçeklikten hareket ediyorlar.

2005 1 Mayısı bir kez daha göstermiştir ki, gerek işçi sınıfının ileri kesimleri, gerek lise ve üniversite gençliğinin en iyi unsurları, gerekse de kentlerdeki yoksul Kürt emekçilerinin bir bölümü ciddiye alınması gereken bir arayış içerisindedirler. Bu arayışa cevap verebilecek ve onu kapsayıp daha da ileriye taşıyabilecek bir enternasyonalist devrimci örgütlülüğün eksikliği yalnızca Türkiye'de değil, tüm dünyada kendisini yakıcı bir biçimde hissettiriyor. Bu eksikliğin giderilmesi için kat edilmesi gereken uzun ve zahmetli bir yol komünistleri bekliyor.

Marksist Tutum