Kuzey Kore Nedir, Ne Değildir?
Suphi Koray
Kuzey Kore’nin “sevgili lideri” Kim Jong-il 17 Aralıkta öldü. Böylece 1948’den beri bürokratik-despotik bir rejimle yönetilen Kuzey Kore’nin Jong-il sayfası kapanmış oldu ama Kim hanedanının iktidarı halen devam ediyor. 1948’den 1994 yılına kadar yönetim Jong’un babası Kim il Sung’un tekelindeydi. Şimdi ise Jong-il’in yerine oğlu Jong-un geldi. Kuzey Kore liderinin ölümüyle birlikte ülkedeki “komünist” rejim yeniden tüm dünyanın gündemine girmiş oldu. Bu türden olayları ideolojik bir propaganda malzemesi olarak kullanan burjuvazinin saldırılarına karşı, Kuzey Kore’nin hem ne olduğunu hem de ne olmadığını doğru kavramak gerekiyor.
Kore toprakları yüzyıllar boyunca Çin, Japon, Moğol saldırılarına ve istilalarına maruz kaldı. 18. yüzyıldan itibaren Batılı sömürgeciler de Kore’yi kolonileştirmeye çalıştılar. Ancak Korelilerin dışa kapalılık politikası bunun önünde engel oluşturuyordu. 1856’da Fransız misyoner rahipler öldürülünce Fransa bir savaş gemisi gönderdi. Ancak Koreliler saldırıyı geri püskürtmeyi başarabildiler. Sonraki yıllarda Kore’yi istilaya gelen bir ABD gemisi yakılarak ABD’nin gönderdiği gemiler de geri püskürtüldü. Ancak Kore’nin dışa kapalılık politikası kapitalizmin yayılmacı politikasına uzun süre dayanamadı. 1876 yılına kadar Japonya ile yapılan ticaret bile çok sınırlıyken 1882’de bu durum değişmeye başladı. Kral Gojong 1882 yılında “Doğu ahlâkı, Batı teknolojisi” şiarıyla yeni bir döneme geçildiğini duyurdu. 1876’da Japonya’nın Kore’de daha geniş imkânlarla ticaret yapmasına olanak tanıyan dostluk anlaşmasının bir benzeri 1882’de ABD ile imzalandı. 1886’ya gelindiğinde aynı anlaşmalar Fransa, İngiltere, Rusya ve Almanya ile de imzalanmıştı. Kore üzerinde özellikle Japonya’nın nüfuzu giderek artıyordu. Köylüler arasında huzursuzluk yükseliyordu. 1894’te başlayan köylü ayaklanmasını bastırmak üzere Çin birlikleri Kore’ye girdi. Bunun üzerine nüfuzunu kaybetmek istemeyen Japonya da askerlerini Kore’ye gönderdi. Japonya ve Çin arasındaki bu savaşı Japonya kazandı. Böylece Kore’nin yüzyıllarca bağımlı olduğu Çin’in yerini Japonya alıyordu. Nihayetinde 1910 yılında Kore resmen Japonya’nın sömürgesi haline geldi.
Kapitalizmin emperyalizm çağının kuralları Kore’de de aynı şekilde işledi. Japonya’nın yönetimi altında Kore’de fabrikalar, demiryolları, köprüler inşa edilip altyapı geliştikçe ulusal burjuvazinin bağımsızlık talepleri de ortaya çıkmaya başladı.1919 yılında yapılan bağımsızlık gösterilerine katılan binlerce kişi tutuklandı ya da idam edildi. Japon yönetimi din ve basın özgürlüğünde kısmi iyileştirmeler yapsa da, asimilasyon politikasına devam etti. Okullarda Japonca eğitim mecburi kılındı, Japon isimleri özendirildi, Koreliler Japon ulusal dini Şintoizme geçirilmeye çalışıldı.
2. Dünya Savaşının patlak vermesi ve savaşın sonunda Japonya’nın yenilmesi Kore’nin geleceğini de belirledi. 38. paralele göre ülke Güney ve Kuzey olmak üzere ikiye bölündü. Kuzey’de Sovyetler Birliği’nin hamiliğinde bugünkü Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) kuruldu. Güney’de ise ABD’nin hamiliğinde Kore Cumhuriyeti devleti kuruldu. 1950’de emperyalizmin böldüğü ülkeyi birleştirmek için Kuzey Kore ordusu halkın da desteğini alarak Güney Kore topraklarına girdi ve kısa sürede başkent Seul’a kadar ulaştı. Kore’yi tamamen kaybetmek istemeyen ABD Birleşmiş Milletler’den apar topar çıkardığı bir kararla diğer kapitalist ülkelerin birliklerinin de yer aldığı bir orduyu Kore’ye gönderdi. Türkiye’nin de asker göndererek ABD emperyalizminin yanında saf tuttuğu bu savaşta, iki milyon Koreli katledildi. Savaşın sonunda harabeye dönen topraklarda bölünmüşlük de tescillenmiş oldu.
Kuzey Kore
SSCB’nin himayesindeki Kim il Sung önderliğinde kurulan KDHC daha baştan Stalinist tipte örgütlenen bürokratik bir diktatörlüktü. KDHC’yi “Anti-Japon Ulusal Birlik Cephesi” kurmuştu ve cephenin içerisinde, adından anlaşılacağı üzere, yerli burjuvazinin de yer alması savunuluyordu. Bu cephe Stalinist “halk cephesi” anlayışının bir örneğiydi aynı zamanda. Japon işgaline karşı bağımsızlık mücadelesi veren bu cephe, dönemin iki büyük gücünden biri olan SSCB’ye sırtını dayamayı tercih etmişti. Hem SSCB’deki bürokratik sistem, hem de onun ideolojisi olan Stalinizm Kuzey Kore’ye uyarlandı. Bu tip ülkelerin yapısını Elif Çağlı Marksizmin Işığında kitabında şöyle açıklıyor:
“Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, bürokratik devletin kumandası altında oluşmuş bir sosyo-ekonomik formasyon, kapitalizmden komünizme geçiş dönemiyle hiçbir ilgisi olmayan ve tamamen kendine özgü karakteri temelinde irdelenmesi gereken bir fenomendir. İşçi sınıfının iktidarını bürokrasiye kaptırdığı, ya da zaten hiç iktidara gelmediği ve devletin daha baştan bürokratik tarzda kurulduğu ülkelerin tümünde, kapitalizmden komünizme geçiş döneminin temel koşulunun varlığından söz edebilmek olanaksızdır.”[1]
Bu temel koşulun “proletaryanın devrimci diktatörlüğü” olduğunu söyledikten sonra, işçi demokrasisinin bir seçenek değil bir zorunluluk olduğunun altını çiziyor:
“İşçi demokrasisinin olmadığı koşullarda işçi devletinden, işçi devletinin olmadığı koşullarda da, geçiş döneminin varlığından söz etmek olanaksızdır. Demek ki, bu toplumlar «sosyalist» olarak tanımlanamayacağı gibi, bunların, «geçiş dönemini yaşayan toplumlar» olarak tanımlanması da mümkün değildir.”[2]
Kuzey Kore’de işçi demokrasisinin olmadığı, daha kuruluş yıllarında Sung’un sözlerinden de anlaşılmaktadır. Sung birçok konuşmasında ve yazısında içerisinde ulusal burjuvazinin de olduğu birleşik cephe ile demokratik bir halk cumhuriyeti kurmaktan bahseder. “Halk cephesi”, “demokratik halk cumhuriyeti” gibi kavramlar Stalinizmin ürünleridir. Asya’dan Afrika’ya ulusal kurtuluş mücadelesi veren birçok ülkede, ulusal kurtuluş hareketlerinin başını çeken örgütler emperyalizme karşı Sovyetler Birliği’nin desteğini alabilmek için bu kavramlara sarılmışlar, kendilerini “sosyalist” olarak pazarlamışlardır. İşçi sınıfının hem nicelik hem de nitelik olarak çok zayıf olduğu bu ülkelerde, küçük-burjuva hareketler önderliğinde Stalinist bürokratik diktatörlükler kurulmuştur. İşçi sınıfının toplumsal etkinliği ne kadar zayıfsa, bu ülkelerdeki garabet de o ölçüde artmıştır. Kuzey Kore örneğinde bu garabet en uç boyutlarına varmıştır. 1946’da Sung’un bizzat verdiği rakamlara göre halk komitelerinde yer alanların sadece %5,7’si işçiydi. Bugünkü Kuzey Kore garabetinin sınıfsal arka planı işte burada yatmaktadır.
Tek ülkede “hanedan sosyalizmi”
Marksizm, sosyalizmin ancak dünya çapında mümkün olabileceğini öngörmüştür. Günümüz dünyasında sermayenin ve üretimin uluslararası niteliği bunu fazlasıyla haklı çıkardığı gibi, tek ülkede sosyalizmin kurulmasının da imkânsız olduğunu göstermektedir. Üstelik Ekim Devriminden sonra Rusya’da yaşananlar bunu olumsuzundan kanıtlamıştır. Devrimci proletarya 1917’de iktidarı ele geçirdikten sonra, Avrupa’da beklenen devrimin gerçekleşmemesiyle devrim Rusya topraklarına hapsoldu. Devrimi uluslararası arenaya taşıyamayan proletarya, iktidarını da bürokrasiye kaptırdı. Her egemen sınıfın bir ideolojisi vardır. Rusya’da karşı devrimle iktidara gelen bürokrasinin ideolojisi de Stalinizm, yani tek ülkede sosyalizmdi. Çünkü nasıl ki işçi sınıfının iktidarını korumasının tek yolu dünya devrimi idiyse, bürokrasinin iktidarını korumasının tek yolu da dünya devrimini engellemekti. İşte bu yüzden tek ülkede sosyalizmin kurulabileceği düşüncesi Stalinist bürokrasi tarafından üretilip tüm dünya işçi hareketine pazarlandı.
Kuzey Kore de hamisinin izinden yürüdü. KDHC anayasasının birinci maddesi şöyledir: “KDHC bütün Kore halkının çıkarlarını temsil eden bağımsız bir sosyalist devlettir.” Böylesi bir rejime sosyalist demek, sosyalizmi karalamaktan başka bir şey olamaz. Bu bakımdan Kuzey Kore ve benzerlerinin sosyalizme vurdukları darbe, burjuvazinin anti-komünizm propagandasından çok daha ağır tahribata yol açmıştır. Ne siyasal özgürlük, ne yaşam koşulları, ne de refah düzeyi bakımından ileri kapitalist ülkelerin yanına dahi yaklaşamayan bu bürokratik devletler kendilerini sosyalist ilan ettiği ölçüde, maalesef dünya işçi sınıfı sosyalizmden uzaklaşmıştır.
Kuzey Kore rejimi ilerleyen yıllarla birlikte tam bir garabete dönüşmüştür. Kurucu lider Kim il Sung, Stalin’e rahmet okutacak bir kişi kültü yaratmıştır. Anayasanın girişinde paragraflar boyunca övülen Sung, yere göğe sığdırılamıyor: “Kim il Sung dahi bir teorisyen, dahi bir sanat önderi, daima muzaffer, çelik iradeli bir kumandan, büyük bir politikacı ve devrimci, büyük bir insandı.” İşte bu “büyük insan”, “büyük teorisyen” Marx’ı, Engels’i, Lenin’i aştığını iddia ediyor, Marksizmin çağı yakalayamadığını, dolayısıyla güncellenmesi gerektiğini savunuyordu. Nitekim bu “dâhiyane” fikirlerini Juche adını verdiği “felsefe” ile taçlandırıyordu. Kuşkusuz Marksizm dogmatik bir ideoloji değildir, tersine günün koşullarına ve sorunlarına göre yeni çözümler üretebilme kapasitesine de sahiptir. Ancak “yüce lider”in Juche’si Marksizmle taban tabana zıt ve bürokrasinin egemenliği için ihtiyaç duyduğu eklektik bir saçmalıktır. Juche “kendi kendine yeterlilik” manasına geliyor. Buradan da anlaşılacağı üzere amaç “tek ülkede sosyalizm” düşüncesini Kore’ye uyarlamaktır. Sung’un oğlu Jong’un şu sözleri başka söze gerek bırakmıyor. “Juche Marksizm-Leninizmin basit bir kalıtımı ya da gelişimi olarak görülmemelidir; yeni ve orijinal bir düşünce olarak görülmelidir… Marksizm-Leninizmin sadece dünya görüşü açısından değil sosyalizm ve komünizm teorisinde de sınırlılıkları var.”[3]
Güya bu sınırlılıkları aşan Juche’yi överek babasını yücelten Jong, bir taraftan da kendisini yüceltmiş oluyordu. Babasını “ulusun güneşi” olarak tarif ederken, aslında ilerleyen yıllardaki başkanlığına hazırlık yapıyordu. Koltuğunu sağlama almak isteyen Kim, bunun “bilimsel” teorisini de geliştiriyordu: Her şeyin merkezine insanı koyan Juche düşüncesine göre, lider tarihte en belirleyici role sahiptir; sosyalizme giden yolda üretici güçlerin gelişiminin, sınıfsal ilişkilerin ve çelişkilerin önemi yoktur, önemli olan parti lideridir! İşte size bilimsel teori! Kuzey Kore’nin üç dönemdir babadan oğula geçen bir hanedanla yönetilmesi, bu rejimin sosyalizmle en küçük bir ilişkisi bile olmayan akla ziyan bir garabet olduğunu gösteriyor. Devletin resmi tarihi ve pratikteki uygulamaları da aklı başında olanlara bu saçmalığın mükemmel örneklerini veriyor. Bu “sosyalizm”de eğitim sistemi tamamıyla beyin yıkama seanslarıyla dolu. Kreşlerde baba ve oğul Kimlere ibadetle başlayan tanrılaştırma, ilkokul müfredatında 304 saat, lisede ise 567 saatlik derslerle devam ediyor. Ülkenin her tarafı Sung’un heykelleriyle dolu. Başkentteki devasa heykelin önüne geldiğinizdeyse saygıyla eğilmek zorundasınız. Üstelik bunlar yetmezmiş gibi her evde “büyük liderin” bir portresinin asılması da zorunlu.
Kişi kültü yeni ölen Jong’da da aynen devam ettirildi. Sovyet Birliği’nde doğmasına rağmen, gizli bir direniş kampında doğduğu söyleniyor. Hatta doğumunda şimşeklerin-yıldırımların çaktığı, aysberglerin çatladığı, parlak gökkuşaklarının göğe yükseldiği anlatılıyor. Dört yaşında bir Japonya haritasına mürekkep döktüğünde, Japonya’da fırtınalı yağmurlar başlamış. Akla zarar efsaneler Jong öldüğünde de devam etti. Devlet televizyonu cenaze sırasında ağaçların dallarına tünemiş olan kuşları göstererek, sadece insanların değil doğal hayatın da yasta olduğunu söyledi.
Bıraktık kuşları, aslında insanların Jong’un ölümüne gerçekten üzüldüğünü söylemek çok zor. Ekranlara yansıyan yas görüntülerinin zorlama olduğu oldukça belli. Bu insanlar devlet tarafından ağlatılıyorsa vay o sosyalist devletin haline; yok eğer kendiliklerinden ağlıyorsa vay o toplumun haline! Şaka bir yana kitlesel ağlama seanslarına katılanlar üzüntüden değil korkudan ağlıyorlar. Bazı karelerde gülen insanlar ya da ağlamaya zorlayan memurlar görülebiliyor. Nitekim baba Song’un ölümünde olduğu gibi, Jong’un ölümünden sonra da, yeteri kadar ağlamayanlara hapis cezaları verilmeye başlanmıştır.
Yeni lider Kim Jong-un için de çalışmalar hızlı başladı. Ağabeyi Disneyland’ı görmek için Japonya’ya girerken yakalanınca babasının gözünden düşmüştü ve tahtın Jong-un’a kalacağı belli olmuştu. Jong-un’a asker olmamasına karşın, generallik rütbesi verildi. Devlet televizyonunun yayınladığı, yeni lideri anlatan belgeselde Jong-un’un ne kadar yetenekli olduğu askeri görüntüler eşliğinde anlatıldı. Anlaşılan sadece devlet başkanlığı görevi değil, babasının ve dedesinin dehası da kendisine geçmiş!
Kuzey Kore’yi savunmak?
Kaz adımlarıyla yürüyen askerlerin omzu kalabalıkların huzuruna çıktığı askeri törenlerden, devlet aygıtını mutlaklaştıran anayasasından, devlet başkanlığının Kim hanedanlığının tekelinde olduğu yönetim biçiminden, eğitim sisteminden, Jong-il’in cenaze töreninden, kısacası her yerinden rezalet akan bu Asyatik despotizmin çağdaş versiyonunu tepesindeki bürokratlardan başka kimse savunabilir mi? Maalesef, savunanlar var. SSCB yıkıldıktan sonra bile, geçmişiyle hesaplaşamayan, hâlâ tek ülkede sosyalizmin mümkün olduğunu iddia eden ulusalcı “sosyalistler” sözüm ona emperyalizm karşıtlığı ve sosyalizm adına bu kutsal görevi ifa ediyorlar. Benzerlerinin en uç örneği olan bu despotik diktatörlüğü sosyalizm adına savunmak sosyalizme en büyük hakarettir.
Komünizm herkesin refah içerisinde özgürce yaşadığı sınırsız, sınıfsız bir sistemdir. Oysa Kore’de özgürlükten veya refahtan söz etmek mümkün değil. SSCB’nin yıkılmasından sonra mali destekten yoksun kalan ülkede, doğal afetlerin de etkisiyle, 1998-99 yıllarında kıtlık ve açlık baş gösterdi. Despotik-bürokratik sınıf lüks içinde yaşarken, halkın büyük çoğunluğu yoksulluk içinde yaşıyor. Bütün bu yoksulluğa rağmen iktidardaki bürokrasi egemenliğini sürdürmek için devlet bütçesinin önemli bir kısmını orduya ve silahlanmaya ayırıyor.
Kuzey Kore hakkında anlatılanların bir kısmının burjuva medyanın abartması olduğu muhakkak. Nasıl ki Kore devlet televizyonu kuşların toplanmasını liderlerine saygı olarak resmediyorsa, burjuva medya da Kuzey Kore’de yaşananları komünizmi karalamak için kullanıyor. Ancak ortada bir gerçeklik var ki, burjuva medya hiçbir şey demese de, Kuzey Kore’nin çizdiği tablo bıraktık sosyalizmi, sıradan bir kapitalist ülkenin bile gerisindedir. Kuzey Kore’de kapitalizmi kat be kat aşan bir sistemin olduğunu iddia etmek en hafifinden körlüktür. Sırf ABD’nin şer ekseninde diye bu ülkeyi savunmak, anti-emperyalist bir siyaset değil küçük-burjuva siyasettir. Bazıları Kuzey Kore’yi açıktan savunurken, bazıları da utangaç bir şekilde savunuyor. Sırf kendisine komünist diyor diye, anayasasında “sosyalizm” geçiyor diye bir ülke sosyalizm adına savunulabilir mi? Kuzey Kore, Küba gibi ülkeler savunularak sosyalizm savunulmuş olunmuyor, tersine sosyalizme zarar veriliyor. Marksizmin Işığında’nın son cümleleri bu konudaki doğru yaklaşımı net bir biçimde ortaya koyuyor:
“İşçi sınıfının dünya görüşü olan Marksizm, Rusya’da işçi sınıfının iktidarına son veren Stalinizm eliyle tamamen çarpıtıldı ve bürokrasinin düzeni uzun yıllar boyunca «sosyalizm» olarak teorize edildi. Böylece gerçeklerin yerini yalan almış ve gerçek yaşamdaki olumsuzlukların üstü bir sis ve hayal perdesiyle örtülmüştü. Yıllarca sosyalizmin üstünlüğü olarak sunulan şey, işte bu hayal perdesi olmuştu. Ve şimdi tarihsel gerçekliğin sivri okları bu perdeyi paramparça etti. Bu yırtılış karşısında, olayın şokunu hâlâ atlatamayanlar, tüm dikkatlerini acı bile olsa gerçeğe çevirecekleri yerde, parçalanan hayal perdesine gözyaşı döküyorlar. Oysa bu devrimci bir tutum değildir. Dünyayı değiştirebilmek için, gerçeği, yalnızca gerçeği bilmeye ve somut gerçekler temelinde harekete geçmeye ihtiyacımız var. Unutmayalım ki, devrim için en yıkıcı olan şey yanılsamalardır, en yararlı olan şey ise içten ve açık gerçektir.”[4]
